NEFS-İ MUTMAÎNNE
Nefs-i Mülhime ile gönüle doğan Muhammedî güneşin şehâdet şafağı sökmeye, enfüsü ve âfâkı aydınlatmaya başlamıştır. Muhammedî şuûra ve itmînâna ulaşıp "biz ve bile" olmaktadır... Yıldızlar ve kamerler kaybolmaktadırlar...
Göz aydınlığı (kurretü'l-ayn) ve tesbih (sabah) namazı vaktidir...
Nefs-i Mutmaînne; nefsin, “Ruhî Nefs” makamıdır.
İnsanın tekellüf terazisinin denge dili bu makamdır.
Bir tarafında Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvâme ve Nefs-i Mülhime vardır.
Diğer tarafında ise Nefs-i Râziyye, Nefs-i Merzîyye ve Nefs-i Sâfiyye (Zekiye, Nâciye) vardır.
Ortada Nefs-i Mutmaînne...
Terazinin bir kefesi dünyevî, imtihan ve fenâ iken diğer kefesi ise uhrevî , hesab ve bekâdır...
Korku ve hüzün bir tarafta iken emniyet ve rahmet diğer taraftadır...
Azametullah ve Kudretullah tecellîlerinin temâşâ tepesidir...
Kulun, Azametullahı ve Kudretullahı ilim, irade ve idraki sonucunda Acziyet, Fakriyet, Zillet ve İllet özelliklerini bilip,
Muhammedî mahviyet (yokoluş) güzelliğini bulduğu kemâl kavşağı ve iştirake kavuşum makamıdır...
"ASL"a sıla sırrıdır...
Azîz kardeşim,
Nefsin fitrî yapısında, übûdiyyet (kulluk) makamında sebatsızlık ve mesnedsizlik vardır.
Dünyaya meyilli ve hevâ-hevestir.
Nefsi, kulluk makamına ancak ve ancak tevhid sabitler, mesnedler (tesbitü'n- nefs tevhid iledir) .
Nefsin kalbî özellik ve güzelliklerle yaşamaya başlaması hâli olan nefsi Mülhimede, zikir ve fikir çok önemli yer tutar.
Akl-ı selime kavuşan nefs, hakka hayrân kalır hayrın hizmetine can atar.
İlâhî, Kur'ânî, Muhammedî ve kendisinin zâtî özelliği (zâtına mahsus ahlâkı) olan fıtrî ilhâmlar, tefekkürünü körükler.
Nefs, hüsn-i niyyet, samimîyyet ciddîyet ve gayretkeşlikle geçmiş zamandaki ihmâl, hata, noksan ve yanlışlarını tekrar tekrar ve tek tek gözden geçirip, sistemin sahibi Subhân ve Rahmân olan RABB'ımız Tealâ'dan mağfiretini (bağışlanmasını) diler.
Nasuh (kendi kendine kendinden nasihat) tevbesi ile RABB'ısına rücû' eder.
Geçmişteki yanlış işleri için bir daha işlememeye söz verip tevbe eder.
Kendisini toparlamaya başlayan, İlâhî ilhâm ve hissetme zevkine ulaşan insan nefsi, hüsn-i niyyet, ciddîyyet ve samimîyyetle geçmişteki noksan, kusur yanlış, hata ve kötülük ve günâhlarına tevbe ve istiğfâr etmeye karar verir.
Durum değerlendirmesi yapar.
TEVBE
Evvebe: dönülmesi lâzım ve lâyık olana dönmek.
Tevbün, evbün, döndü.
Tevbe; gerekli ve yeterli bir ilmin neticesi oluşan bir hâl ve amel bütünlüğü olup kesin olarak hakka ve hayra dönüştür.
İnsanoğlu için üç zaman dilimini de doldurması lâzımdır.
Gerçek tevbenin geçmişteki kötülüklerden (bâtıl ve şerden) , şu andaki iyiliklere (hakk ve hayra) dönüşle beraber şimdi artık yapmamak, gelecekte ise hiç yapmamak kararıdır.
İlimle aydınlanmış insan nefsi, acı ve ağır bir pişmanlık ve üzüntü ile irade ve idrake ulaşır ve bir daha asla işlememek iştirakine kavuşur.
Tevbe evreleri:
a-) Nefs-i Emmâreye:
Emr-i bi'l-ma'rufa (emredilene, bilinene ve iyiye) ve nehy-i ani'l-münkere (yasaklanan kötüye) uyma anlatılır ve söz alınır.
Kul hakları için helâlleşme, Hukukullah için tevbe-istiğfâr emredilir.
Bu avam (halk) için ilk şarttır.
b-) Nefs-i Levvâmeye:
İnâbe (günâhı terkle beraber, hakka ve hayra dönüş) , boyun eğme, munîb olma emredilir.
Dünya lezzetleri ve nefsi azdırıcı şey ve olaylardan uzak durma, hevâ ve hevese i'tiraz istenir.
Sadıklarla birlikte olmaya çağrılır.
c-) Nefs-i mühlimeye:
Evbe (öz dönüşü) emredilir.
Nefsî iştah (somut özlem) ve iştiyâk (soyut özlem)' tan aslî vuslata dönüş...
Halk ile halvetten, HAKK ile uzlete ve ünsiyete çağrı...
d-) Nefs-i Mutmaînne de ise:
Bahsedilen dönüşler, cezbe dönüşüne dönüşmüştür.
Rahatlıkla anlarsın ki dört tevbe evresi Bedenî, Nefsî, Kalbî ve Ruhî dönüşlerdir (tevbelerdir).
Bir bakıma kulluk = Tevhid + Tevbe + Dua + Rıza (secde) dir.
Şerîat-ı garrada tevbe:
Kötü ve kınanmış olan bir işi (fiili) bırakıp dinde övülen ve kabul edilene dönmektir.
Tevbe özür beyânıdır; "Yaptım!... yaptım ama, şu nedenle yaptım... bilerek, bilmeyerek, istemeden, isteyerek yaptım ve şimdi ise pişmanım, özür dilerim!." demektir.
Tevbenin şartları:
1-Pişmanlık duymak,
2-Kötü fiili derhâl terketmek,
3-Terkar etmemeye ciddî ve samimî karar vermek,
4-Telâfisi varsa ki halk ile olanında helâlleşmek, HAKK ile olanında istiğfâr etmektir.
Tevbe, istiğfârdan önceki iş olup istiğfâr: kulun RABB'ısından bağışlanmasını ve affını dilemesidir.
Tevbe ve istiğfârın tek zamanı vardır ki şu andır, şimdidir.
Her işte teenni (dikkatlice düşünerek yavaşca yapma) esastır.
Ancak şu 6 şeyde acele emredilmiştir:
1- Namazı vaktinde kılmakta
2- Cenâzeyi defnetmekte
3- Evlenme çağına gelmiş kızı gelin etmekte
4- Borcunu ödemekte
5- Misâfirin karnını doyurmakta
6- Bir günâhtan sonra derhâl tevbe ve istiğfâr etmekte
1- Namazı vaktinde kılmakta
2- Cenâzeyi defnetmekte
3- Evlenme çağına gelmiş kızı gelin etmekte
4- Borcunu ödemekte
5- Misâfirin karnını doyurmakta
6- Bir günâhtan sonra derhâl tevbe ve istiğfâr etmekte
Tevbenin üzerinde gerektiği kadar durmalıyız.
Herkes bilir ki buzun ve tuzun üzerine bina yapılmaz.
Mühendis olmaya hacet yok bunu bilmek için...
Tevbenin istiğfârın zamanı bitmez, kapısı kapanmaz!
Ne var ki yarına çıkacağımızı bırak, nefesi versek alacağımız meçhûldür.
Kur'ân-ı Kerîm'imizde tevbe:
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ لَوْلَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا

وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Nasuh tevbesi: saf, samimî, ciddî ve bozulması zor olan ilhâmî tevbedir.

Ne var ki tevbe sözde kalmayıp tatbikat ister:
إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ فَأُوْلَـئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُوْلَـئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL 17 sûrede, 22 âyeti celilede tevbeleri kabul buyuracağını ilân etmiştir.
ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in zıdların zevkiyle imtihan âleminde, kul olup da (nebîler hariç) yanlış iş yapmamak mümkün mü?
ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in zıdların zevkiyle imtihan âleminde, kul olup da (nebîler hariç) yanlış iş yapmamak mümkün mü?
Kulunu yaratan ALLAH (celle celâluhu) bunu bilendir ve tevbe edenleri de çok sevendir:
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاء فِي الْمَحِيضِ وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىَ يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا

وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ

Azîz kardeşim,
Tevbe ve istiğfâr ard arda birbirini tamamlayandır.
Hakka ve hayra dönüşle birlikte geçmişteki yanlışlıklarımız için RABB'ımız (celle celâluhu) dan bağışlamasını ve affını dilememiz de bize emredilmiştir.
الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

وَاسْتَغْفِرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَّحِيمًا

وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُم مَّتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِن تَوَلَّوْا فَإِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ

فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ

فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا

وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Nasrullah, Allah'ın yardımı;
Hidâyetullah, Kelâmullah, Resûlullah, Şerîat-ı garra, nakl ilmi geldiğinde ve insan nefsi bunu lâyıkı vechiyle algıladığında;
"Semiğnâ: şimdi duyduk",
"İyyake nâ'büdü: ancak sana kulluk ederiz" der.
Ve Fethullah geldiğinde,
Nûrullah ve Nûr-u Muhammed, öz pirizinden tevhid fişiyle letâifleri (nefs mertebelerini) aydınlatınca, karanlıklar fetholunca;
Nefs, ilâhî ve Muhammedî ilhâma mazhar olur .
"Ve ateğnâ: derhâl itâat ederiz. "
"Ve iyya kene'stâin: yalnız senden dileriz" der. Bu ise aklın önceki naklî ilmî hazmetmesi ve kendisinden bekleneni anlayıp yapmasıdır.
ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in isim ve sıfatlarını tanıtmak ve tesbit etmek naklî şerîatın işi, zâtını tanımak ise mârifet olup akl-ı selimin işi ve gereğidir.
Aklı nûrlanan insan nefsî, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in getirdiği naklî ilim olan şerîatı rahatlıkla anlar.
Zîrâ Nasrullah nefsin elde etmesi istenilen şeyi elde edebilmesi için yapılan YARATAN'ın ilâhî yardımıdır.
Bu yardımı kullanabilmesi için nefsin gözü kulağı ve her şeyi olan akla; can gibi, Nûrullah yetişince bu Fethullahtır.
El feth: muallakta olan neticeyi elde etmektir.
Engellerin aşılması ve açma işlemidir.
"O zaman insanların dalga dalga ALLAH'ın dinine girdiğini gördüğün zaman.
Derhâl hamd ile RABB'ını tesbih et!...
O'ndan, istiğfârını (bağışlanmanı) dile...
Şüphesiz O, çok çok tevbeleri kabul edendir..."
Bu sûrede üzerinde çok zikir, fikir ve zevk gerektiren sûrelerdendir.
Şükürde tüm canlılar müşterektir.
Somut ni'metlerin tümünü kapsar.
Esmâî zuhûr nimetleri...
Susuz bir hayvanı sularsanız, oynamaya başlar, bize bile teşekkür eder.
Susuz bir bitki sulanınca teşekkür eder çiçek açar, meyve sunar.
İnsan da öyle.
Ne var ki HAMD; akıllı olanlara mahsus zâtî, sıfatî ve soyut ni'metleri de içine alan ve kapsayan şükürdeki ismin sahibine (müsemmâ) olan sonsuz şükür, saygı hürmet ve hayrânlığın ifâdesidir.
Velîyy-i ni'meti bilmektir.
Hamdeden akıl, artık rüşdüne eren ilâhî bir AŞK olmuştur.
İnsanoğlu; Rübûbiyyetin fevc fevc (dalga dalga: effâcâ) kahr ve kibriyâ denizinden sağ selâmet geçebilmek için tesbih, hamd, istiğfâr gemileriyle ve sahibinin Tevvab oluşu sayesinde geçebilir.
İnsan aklı RABB'ini tanır ve isbat edip tevhid eder.
Naklle ise akıl, RABB'ine hamd etmeyi öğrenir.
Bu ise tevhidin tekemmülüdür...
Tesbih: Yaratan Subhân ALLAH Tealâ'yı azametine yaraşan sıfatlarla tanıyıp, yaratılmışların taşıdığı tüm sıfat ve işâretlerden somut olarak tenzih etmek, noksanlıktan münezzeh kılıp kemâl sıfatlarıyla mevsuf oluşuna inanç ve ilândır.
Takdis ise: ALLAH'u Tealâ'yı kudretiyle tanımak olup değil akla gelebilen, akla gelemeyecek olan soyut noksanlıklardan dahi münezzeh kılarak mutlak kemâliyetine imân ve ifâdedir. Subbûhün Kuddûsün...
ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL bağışlayıcıdır. (Hicr 15/49-50; Mü'min 40/3; Şurâ 42/5, Mülk 67/2; Müzemmil 73/20 bkz.)
Tevbenin kabülü için (Bakara 2/128,199,285,286 bkz.)
Tevbenin kabülü için (Bakara 2/128,199,285,286 bkz.)
Rahmeti gazabını geçmiş olan Rahmânü'r Rahîm olan RABB'ımız:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Tevbe ile ilgili pek çak hadis-i şerîften bir kaçını tebarrüken arzedelim:
Tevbe (tövbe) işlenmiş bir günah veya suçun bir daha işlenmeyeceğine dair verilen söz ve vicdanî karardır.
Tevbe (tövbe) işlenmiş bir günah veya suçun bir daha işlenmeyeceğine dair verilen söz ve vicdanî karardır.
İstiğfar ise tevbekâr kulun Rabbülâlemin olan ALLAHUZÜLCELÂL'den suç ve günahının bağışlanmasını dilemesidir.
Tevbe günahtan Rabbisine dönüşü; istiğfar ise bu kararını samimiyet ve ciddiyetle arz ediş niyazıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder