NEFS-İ LEVVÂME-2
RABBÜ'l-ÂLEMİN'in nefislere:
"Size zâtîyet (nefs, kişilik, şahsiyet, benlik) , vücûd (bir şey olarak ortaya çıkabilme imkanı), kâinât (her türlü olanaklarla birlikte mekân) , zaman, akıl, can (dirilik) versem;
Ayrıca, Kitab ve Resûl göndersem,
Ayrıca; ibret ve hikmet sahneleri içinde doğum ve ölüm gibi nice olayları yaşatsam...
Sizler bana verdiğiniz emâneti "bilakis, RABB'ımızsın, biz buna şâhidiz!..." (A'râf 7/172 bkz.) .
Sözünüzü unutmaz ve isbat edersiniz değil mi?
O hâlde sistem sahnesine buyurun...
Görelim hanginiz ahsen amel işleyecek? (Mülk 67/2 bkz.) " buyurduğu şeklinde anlıyoruz biz, ilk ve son şahadeti...
İyice düşünürsen her şey ni'mettir...
Nefs ise, var olabilmenin ilk ve olmazsa olmaz şartıdır.
En büyük ni'met nefstir.
Kalb, ruh akıl, can ve beyin, göz kulak v.s. ile dışardaki sonsuz ni'metler, nefsin bu imtihanında yardımcı ya da âlet edevâttır.
İşte böylesine çok (ve mutlaka) önemli olan nefse zulmü, müşrik ve kâfirlere bırakırsak; bizim için, nefsi isrâf söz konusu olmaktadır.
Nefs her türlü imkana rağmen hakkı ve hayrı tercih edip, yakalayıp, yaşayamazsa ve bâtıl ve şerre saplanıp kurtulamazsa işte en büyük isrâf ve hüsran budur.

Kişinin (nefsin) kendini (nefsini) iyice tanımasının sonucu RABB'ısını lâyıkı vechiyle tanıyabilir...
Kişinin kendine söylediği yalanı kimse söyleyemez, verdiği zararı kimse veremez.
Elbette kişinin öz dürüstlüğü ve kendine faydası, emredilen ve murad edilendir...
Şimdi biz nefsin isrâfı ve isrâf üzerinde biraz dahaKur'ân-ı Kerîm'i dinleyeceğiz ve düşüneceğiz:
Kulluk imtihanının başrol oyuncusu olan nefsin isrâfı; kârı bırakınız ana'nın (sermâyenin) kaybına sebeb olup, bu hâle düşen her müslümanı iflas ettirip, hüsrana (toptan iflas, zarar, ziyân) düşürür.
ALLAH (celle celâluhu) korusun!...
Bu; en büyük Nimetullah olan nefs, akıl v.s. gibi tüm mükemmel âletlere rağmen, nefsin ve ALLAH TEALÂ'nın düşmanı şeytâna peşkeş çekmektir.
İsrâf (sereften): gereksiz yere ve şerde harcamadır, haddi aşmaktır. Sonucu zulme varır...
وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُوا مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلاَ تُسْرِفُوا إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

لَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا

وَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا
إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا

Şeytânın başına gelenler ise nefsini son sözün sahibi sanması ve nimeti isrâfıdır. İyi, güzel de bunlar malda mülkde harcama ve isrâf dememen için:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Bu âyet-i celile: "Kul yâ ibadiyellezine esrafu alâ enfüsihim..." burada açıkça insanın nefs ni'metini kendi aleyhine haddi aşarak isrâfı bildirmiş ve yasaklanmıştır.
Bütün buna rağmenKur'ân-ı Kerîm'deki en büyük bağışlama ve esirgeme âyetidir.
RABB'imizin kullarına muhabbet ve merahemeti tek kelime ile mübârek ve mûhteşem...

Konuları didik didik etmemizi bağışlayınız.
Çünkü nefs öylesine akışkan ki hava gibi en küçük delikten dahi çıkıp kaçabilir.
Onun için nefsimizi, kendimiz; hakka ve hayra çekmeye elbirliğiyle, canla başla,hep birlikte ve kardeşçe Muhammedîler olarak çalışıyoruz İnşâallah!...
HAKK (celle celâluhu)'ya giden yolun bineği nefstir.
Onun da hakları vardır.
Salıverip azdırma ve de canından bezdirme..
ZEVK - 2046
Cümle Cihânı cem'etmiş, CAN'lar cenginde İSTANBUL
Âliminde zâliminde, "PARA" renginde İSTANBUL
Kıyıda köşede kalmış, HAK ÂŞIKLAR vardır elbet
Kaderini seyretmeye, âşk âhenginde İSTANBUL...
Âliminde zâliminde, "PARA" renginde İSTANBUL
Kıyıda köşede kalmış, HAK ÂŞIKLAR vardır elbet
Kaderini seyretmeye, âşk âhenginde İSTANBUL...
NEFS-İ LEVVÂMEYE devâm edelim:
Levvam-Levvâme: çok levm edici, çekiştirici, başa kalkıcı, paylayıcı.
Le'me, Levmen: kınamak ve azarlamak.
Melâmetiyye: Melâmî tarikati olup gerçek Melâmîler tüm hayr ve hasenât işlerini ve hâllerini halktan mutlaka gizleyen, tüm şer ve seyyiâtlarını (kötülük) halktan asla gizlemeyen sûfîlerdir. İnanmadığını işlemez ve işlediğini bazara ve piyasaya sürmez. Kötü huy ve işlerini ise asla gizlemez...
Le'me, Levmen: kınamak ve azarlamak.
Melâmetiyye: Melâmî tarikati olup gerçek Melâmîler tüm hayr ve hasenât işlerini ve hâllerini halktan mutlaka gizleyen, tüm şer ve seyyiâtlarını (kötülük) halktan asla gizlemeyen sûfîlerdir. İnanmadığını işlemez ve işlediğini bazara ve piyasaya sürmez. Kötü huy ve işlerini ise asla gizlemez...
Dünya zevki, nefsî istek, hırs, tamah v.s. gibi hususlarda doygun dingin ve durgundurlar.
Aslında her tarikatın tekemmülü sonunda, melâmî neş'esi yaşanır bence!...
Sanki her ağacın en uçta yeni çıkan yaprakları gibi hârika bir neş'edir. Anadolu'da Somuncu Baba, Hacı Bayram Velî ve halifelerinden Bıçakcı Ömer Dede (Ömer Sikkîn) Aksaray'da medfûn Pîr Alî Baba, geçen yüzyılda son ve değerli Pîr Muhammed Nûru'l-Arabî Hazretleri bu neş'e üzeredirler.
Ne acıdır ki bu yolda da yıpranma, yaşlanma ve sapıklıklar bile olmaktadır.
"Biz hakikat insanıyız" deyip kitabı, sünneti, yolu, yordamı bir tarafa itenler mâalesef olmuştur ve mevcûddur...
Ne diyelim...
Şimdi biz; kendini çokca kınayan nefsle (Nefs-i Levvâme) ilgili âyet-i celilelere bakalım ve pek çok âyet-i celileden bir kısmını fikredip anlamaya azmedelim İnşâallah.
Nefs-i Emmârede detaylı bir şekilde anlatılmaya çabalanıldığı gibi; bilerek, bilmeyerek, isteyerek, istemeyerek, elinde olarak ya da olmayarak, bâtıl ve şerde dolu dizgin giden Nefs-i Emâreye;
ALLAHÜ ZÜLCELÂL'in hidâyeti,
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şifâsı,
Hakk dostlarının himmet ve hizmeti denkleşince,
Kendisi de gayrete gelip azmedince bir uyanıklık hasıl olur.
Uykudaki uyanır ve sarhoş ayıkır...
"Biz neler yaptık ne sonuçlar aldık ve daha da alacağız!..." diye acı acı iniler...
Nefs-i Emmâre, dünyaya dönük yönünü, derûn'a öze, kalbe ve kısacası ilâhî kıbleye çevirdi...
Nefs-i Levvâme çağına girdi...
ALLAHÜ ZÜLCELÂL te'kidli yeminle:
لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ
وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَلَّن نَجْمَعَ عِظَامَهُ

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Nefs-i Emmâre, kendisinin akıl hocası ve şer rehberi şeytânın bu sözlerini Kur'ân-ı Kerîm'de okuyunca elbette bir "Eyvah!" çekecektir ve çeker!...
İnsanın Nefs-i Emmâresinin yine kendi ile fitne içine düşmesi korkunç bir fitnedir...
Fitne ise adam öldürmekten daha kötüdür:
وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ تُقَاتِلُوهُمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتَّى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ فَإِن قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ كَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ

Hâlbuki insanoğlu; insanlık şerefi, haysiyeti, onuru, erdemi ve keremi ile halk edilmiş halifetullah ilân edilmiş muhteşem ve mübârek bir varlıktır:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً

Kerem: asalet-asillik, şeref, saygı,hürmet
Mükerrem: muhterem, hürmet, saygıdeğer olan, azîz, sayın, sayılan ve ululandırılan hürmet ve tazime erişmiş.
Mekke-i mükerreme: Azîz Mekke şehri gibi...
Mükerrem: muhterem, hürmet, saygıdeğer olan, azîz, sayın, sayılan ve ululandırılan hürmet ve tazime erişmiş.
Mekke-i mükerreme: Azîz Mekke şehri gibi...
İnsanoğlu genellikle rızk için gaflete, hırsa ve tamaha düşer ve saldırır ömür boyu…
.
Oysa:
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

Kendisinden istenen ise çok kolay ve rahat bir husustur:
بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ

بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ

Biz âcizâne, insanın üstünde (mânevî hayatında: semâsında) 7 yolu, 7 nefs mertebesi olarak anlıyoruz.
Tekemmül ve terakki merhalelerini bağlayan ulaşım yolları.
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ

Tabaka: birbirine uyan, mutabık olan katman, derece, merhale, mertebelerdir. Nefsin tekemmül tabakaları açıkça buyuruluyor...
وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُوا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
.

مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا

ALLAHÜ ZÜLCELÂL 'in bâtıla ve şerre rızası asla yoktur:
وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاء فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ

ِنْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيرًا

مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً

قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Şuhh: hırsla yapılan (ısrarlı) cimrilik. İçteki cimriliğe sebeb olan öz hastalığı.
Felâh: dünya ve âhiret mutluluğudur.

وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُوْلَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا
وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

Kâsıt: sapıtan, sapan, zâlim, haktan ayrılan.
Bunlar ve daha nicelerine sadece bir göz atsa bile insaf sahibi bir nefs oturur düşünür.
Düşünür de hakkı seçer, hayrın peşine düşer...
Düşünmek, deyip geçme sakın!...
Biliyorsundur ki Musa (aleyhi's-selâm) ile cedelleşen sihirbazlar mû'cize (insanı âciz bırakan şey, olay) yi görünce oturup bir saat düşündüler ve "Biz de Musa (aleyhi's-selâm)'nın ve Harun (aleyhi's-selâm)'ın RABBine imân ettik!" dediler...
Dediler de, ellerini ve ayaklarını hadım etti Firavun!...
Ne mi oldu sonuç: gün doğarken Firavun'un Firavun'luk âletleri olan müşrik sihirbazlar, gün batarken RABB'ımızın şâhidleri ve şehîdleri oldular...

Onun içindir ki:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Ârifin bir saat uykusu câhilin altmış yıllık nâfile ibâdetinden üstündür." buyurmuştur.

Bütün bunlara rağmen yerli yerine oturmamış Nefs-i Levvâme, genellikle dünyevî, nefsî, şeytânî tiryakiliği ve kötü arkadaş yüzünden Nefs-i Emmâre elbisesini sık sık giyer-çıkarır... Alışkanlıklar zor bırakılır!.
Azîz kardeşim,
Günâh işleyivermekle iş bitmiyor ki:

(Ebu Hureyre (radiyallahu anhu)'dan; Tirmizî, İbni Mâce, Nesâi, Hâkim)
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in buyurduğu pas Kur'ân-ı Kerîm'de haber verilmiştir:
كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Reyn: parlak şeyin üzerindeki pastır.


Nefs-i Emmârenin ve Nefs-i Levvâmenin yola getirilmesi zor iştir:

Düşe kalka giden Nefs-i Levvâme; tâ ki özü nûrlu ve dirî, muhabbet ve merhametli, kûn kervanının kıtmiri ve Muhammedî biriyle dost ola, yol ola, yolcu ola, yoldaş ve hâldaş ola...
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

Sadık: sadakatı ve içten bağlılığı olan, ma'sum. Yalansız ve haramsız yaşayan. Özündeki Emânetullah'a (Ahdullaha) sadakat gösteren ehl-i hak ve ehli hayr olandır.
Sıddık: dostoğru (mübalağalı sadık) .
Yoldan önce yoldaş...
Hâlden önce hâldaş...
Evden önce komşu...
İsle gezen islenir, misle gezen mislenir ve pisle gezen de pislenir...
Bana bir şey olmaz diyen bir gün acı bir şekilde yanıldığını anlar...
İnsan nefsi hiç yaşlanmaz, emelleri bitip tükenmez ve lâf - söz de anlamaz...
60 yaşında bir insan nefsi, bir saniyede 18 yaşına inip sahibini kaydırır ve yere indiriverir...
Onun içindir ki her yaşın bir cemâatı vardır.
5 yaşında oyun çocukları,
10 yaşında okul çocukları,
20 de delikanlı gençler,
40'ında dengi dengine...
Yaşlar karışırsa işler de karışır:
"Ehl-i keyfe keyf verir kahvenin kaynaması,
Eşeği yoldan çıkarar sıpanın oynaması " denilmiştir.
Eşeği yoldan çıkarar sıpanın oynaması " denilmiştir.
Bugünkü nesil:
"üzüm üzüme baka baka kararır" hesabı, kötü örnek ve kötü arkadaştan kendi organlarını yiyen kudurmuş bir canavar gibi birbirini azdırıyor ve inliyor...
Bunun farkına varanlar ise yangından kurtulmak için su diye asit gölüne atlayan zavallılara benziyor...
Tevhid tüccarlarının, cem' canbazlarının, uyuyan veya sarhoşların ağlarına takılıyor...
Bâtıla (boş, beyhude, yalan, çürük) boyun eğip şeytânın şerrini işleyenlerden uzak durmakla ilgili pek çok âyetlerle örnek ve anlatımlar vardır:
وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ

Buradaki selâm, ayrılma ve vedâ anlamındadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder