Bu Blogda Ara

7 Temmuz 2013 Pazar

Hz. İmam Mehdi’nin Aralarında Türkiye’den de Olan 313 Yaranı


Hz. İmam Mehdi’nin (a.s) zuhurunun yakın olduğunu ortaya koyan alametler ve zuhurun yakın olduğunu müjdeleyen büyük Ayetullahların beyanları bizi bu konuda biraz daha araştırmaya yapmaya zorlamakta. Biz de bu konuda halkımıza bir ümit olması ve neden onların arasında bende olmamayım diyecek insanların artması düşüncesiyle bu konuyu işlemekteyiz. Burada Hz. Mehdi’nin aralarında Türkiye’den de birkaç kişinin olacağı en has adamlarından 313 kişinin bazılarının şehirlerinin adları yer almaktadır. 

 Hz. İmam Mehdi’nin Aralarında Türkiye’den de Olan 313 Yaranı
Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-   

Esabağ b. Nubate Hz. Emirü’l Müminin’den şöyle rivayet etmiştir:

Hz. Emirü’l Müminin bir hutbe okuyarak imam Mehdi (a.s) ve yaranlarının çıkışından bahsetti. Ebu Halit Halebi veya Kabuli şöyle sordu: “Ey Ali! Onun özelliklerini bize söyle” imam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Hz. Mehdi (a.s) yaratılış, huy ve iyilikte insanlar içinde Resulullah’a (s.a.a) en çok benzeyen kişidir.” Sizlere onun ashap ve yaranlarının özelliklerini söyleyeyim mi? dediler ki: “Evet, ey Müminlerin Emiri!” imam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Allah resulünün şöyle dediğini duydum: “Onlardan ilki Basra’dan sonuncusu Yemame’den olacak.” Daha sonra imam Mehdi’nin ashabını tek tek saymaya başladı. Halk da bu sırada ağlıyordu. Hz. Ali (a.s) şöyle devam etti:

Basra’dan* 2 kişi

((Arapça:البصرة ) Irak'ın güneyinde bir kent; Irak'ın ikinci büyük şehri ve en önemli limanı. Hamar Gölünün güneydoğu ucunda, Şattül Arap su yolunun batı kıyısında, Basra Körfezi'ne 55, Bağdat'a ise 545 kilometre uzaklıktadır.)

Ahvaz’dan 1 kişi

((Farsça: اهواز Ahvāz, Arapça: أحواز), İran'ın güneybatısında, Huzistan Eyaleti'nin merkezi olan şehir.)

Mina’dan 1 kişi

(Mekke’de bir yerin adı.)

Şuşter’dan 1 kişi

((Farsça: شوشتر Shūshtar), İran'ın Huzistan Eyaleti'nde bir şehir.)

Druk’dan 1 kişi

(İran'ın Huzistan Eyaleti'nde şehir.)

Bastan’dan adı Ali, Ahmed, Abdullah ve Cafer olan 4 kişi

Umman’dan 2 kişi adları: Muhammed ve Hasan

((Arapça : عمان) , güneybatı Asya'da, Arap Yarımadası'nın güneydoğusu kıyısında yer alır. Kuzeybatıda Birleşik Arap Emirlikleri, batıda Suudi Arabistan, güneybatıda ise Yemen ile sınır komşusudur. Güneyde ve doğuda Hint Okyanusu, kuzeydoğuda ise Basra Körfezi ile çevrilidir.)

Siraf’dan adları Şedad ve Şedid olan 2 kişi

(İran’ın Buşehr Eyaletine bağlı bir ilçe)

Şiraz’dan adları: Hafs, Yakup ve Ali 3

((Farsça: شیراز Şīrāz), İran İslâm Cumhuriyeti'nin güneyinde Fars Eyaleti'nin merkezi olan şehirdir.)

İsfahan’dan adları: Musa, Ali, Abdullah ve Galfan olan 4 kişi

(İran'da İsfahan Eyaleti'nin merkezi olan şehir. Aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük şehridir.)

Abdah’dan adı Yahya olan 1 kişi

Marac veya Arac denen yerden Davut adlı 1 kişi

(Libya’da bir kentin adı)

Kerh’den adı Abdullah olan 1 kişi

(Irak’ta bir yerin adı)

Burucerd’den Kadim adlı 1 kişi

((Farsça:بروجرد, Borūjerd), İran'ın batısında Luristan Eyaleti'nde şehir.)

Nihavend’den Abdurrezzak adlı 1 kişi

((Farsça: نهاوند,Nahāvand), İran'ın Hamedan Eyaleti'nde şehir.)

Dinaver’den adları Abdullah ve Abdussamed olan 2 kişi

(İran’ın Kirmanşah kentine bağlı bir kent. Kentte ağırlıklı olarak Kürtler yaşamaktadır.)

Hamedan’dan adları Cafer, İshak ve Musa olan 3 kişi

((Farsça:همدان, Hamedan), İran'ın orta kısmında Hamedan Eyaleti'nin merkezi olan şehir.)

Kum’dan adları Resulullah’ın Ehlibeytinin adlarıyla aynı olan 10 kişi

(İran'ın başkenti Tahran'ın 156 km güneybatısında ve Kum Nehri'nin kıyısında denizden 930 metre yüksekte)

Horasan’dan Derid adlı 1 kişi ve Kehf ashabının adlarıyla mutabık olan 5 kişi

(İran’ın eski adı ve şu anda İran’ın büyük bir bölgesini kapsayan bölgenin adı. Eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Afganistan ve Kırgızistan’ın bir bölümünü de içine alan büyüklükte bir devlet.)

Amul’dan 1 kişi

((Farsça: آمل, IPA: [ɒmol]), İran'ın Mazenderan Eyaleti'nde şehir.)

Gorgan’dan 1 kişi  

(İran’ın Mazenderan, Gülistan ve Gilan eyaletleriyle Türkmenistan'ın Hazar Denizi kıyılarının güneyini içine alan tarihi bölge.)

Herat’tan 1 kişi

(Afganistan'ın batısında Herat Vilayeti'nin merkezi olan kent.)

Belh’ten 1 kişi

((Darice ve Farsça:بلخ, Balkh), Afganistan'ın kuzeyinde yer alan eski bir yerleşim yeridir.)

Gurah’tan 1 kişi

(Medine yakınlarında bir şehrin adı.)

Aneh’den 1 kişi

(Suriye’de bir şehrin adı)

Demağan’dan 1 kişi

((Farsça: دامغان, Dāmghān), İran'ın Semnan Eyaleti'nde şehir.)

Serehs’ten 1 kişi

(İran’ın Horasan Eyaletinde bir şehir)

Seyyar’dan 1 kişi

Saveh’den 1 kişi

((Farsça: ساوه, Sāveh), İran'ın orta kesiminde Merkez Eyaleti'nde şehir.)

Semerkant’tan 1 kişi

((Özbekçe: Samarqand, Самарқанд; Farsça: سمرقند ; Rusca: Самарканд/Samarkand; eski Türkçe: Semizkend) Özbekistan'ın güney kesiminde kent.)

Taligan’dan 24 kişi. Bunlar Allah Resulünün haklarında şöyle buyurduğu kişilerdir: “Horasan’da altın ve gümüş cinsinden olmayan hazineler vardır, ama onlar o kişilerdir ki Allah ve Resulü onları bir araya getirir.”

(İran’ın kentlerinden biri)

Kazvin’den 2 kişi

(İran'ın en eski şehirlerinden birisi olan Kazvin, 1548 ile 1598 yılları arasında Safevî Devleti'ne başkentlik yapmıştır.)

Fars’tan 2 kişi

(İran'ın güneyinde yer alan bir eyalet.)

Abhar’den 1 kişi

(Farsça: ابهر,Abhar), İran'ın kuzeyinde Türklerin yaşadığı Zencan Eyaleti'nde şehir.)

Bircan’dan 1 kişi

(Hazar bölgesinde bir yerin adı)

Şağ’dan 1 kişi

Sarih’den 1 kişi

Erdebil’den 1 kişi

(İran'da Güney Azerbaycan'nin Erdebil Eyaleti'nin merkezi olan şehirdir.)

Murad’dan 1 kişi

(Türkiye’nin Ağrı ve ilçelerinden geçen murat nehri bölgesi olma ihtimali bulunmakta.)

Tedmur’den 1 kişi

((Arapça: تدمر , Tedmur veya Tadmor, İngilizce: Palmyra) orta Suriye'de antik zamanların önemli dini ve ticari merkezi olan şehir. Kent, Humus Valiliği'nin, Palmira İli'ne bağlı bulunmaktadır. Şam'ın 215 km kuzeydoğusunda, Humus'un 155 km doğusunda ve Fırat'ın 120 km güneybatısında bir vaha üzerinde kurulmuştur.)

Ermenia (Ermenistan)dan 1 kişi

((Ermenice: Հայաստան Hayastan, /hɑjɑsˈtɑn/), ya da resmî adıyla Ermenistan Cumhuriyeti Güney Kafkasya'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Daha önce Sovyetler Birliği'ne bağlı bir cumhuriyet iken Eylül 1991'de bağımsızlığını ilân etmiştir. Kuzeyinde Gürcistan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde İran ve batısında Türkiye ve Azerbaycan'ın egemenliği altındaki Nahçıvan bölgesi bulunur. Başkenti ve en büyük şehri Erivan'dır.)

Merage’den 3 kişi

(Marage veya Maraga (Azerice: Marağa, Farsça: مراغه, Marāghéh), İran'ın kuzeyinde Doğu Azerbaycan Eyaleti'nde şehir.)

Hoy’dan 1 kişi

((Farsça: خوی, Azerice: Xoy), İran'ın kuzeybatısında Batı Azerbaycan Eyaleti'nde şehir. Şehir, Urmiye Gölü'nün kuzeybatısında, Çaldıran Ovası'nın güneydoğusunda yer alır. Hoy şehiri Azeriler ağırlıklı olmak üzere Kürtlerin de yaşadığı bir şehirdir.)

Salmas’dan 1 kişi

((Farsça: سلماس, Kürtçe: Selmas, ayrıca Şahpur,Dīlman,Dīlmagān) , İran'ın Batı Azerbaycan Eyaleti'nde şehir. Kürtler çoğunluk olmak üzere Türklerinde yaşadığı bir şehir)

Bitlis’ten 1 kişi

((Kürtçe: "Bilîs" veya "Bedlîs", Ermenice: "Baghaghesh" veya "Baghesh") Bitlis ilinin merkezi olan şehirdir. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Bitlis'i, güneyden Siirt, batıdan Muş, kuzeyden Ağrı illeri ve doğudan Van Gölü çevreler.)

Nusur’dan 1 kişi

Burkeri’den 1 kişi

Serhis’den 1 kişi

(İran’ın şehirlerinden bir şehir olma ihtimali bulunmaktadır.)

Munacerd’den 1 kişi

Kalkila’dan 1 kişi

(Filistin’de bir yer.)

Vasit’ten 3 kişi

((Arapça: محافظة واسط ), Irak Cumhuriyeti'nde bir il. Ülkenin doğusunda yer alır. İlin adı Arapça'dan gelmektedir ve anlamı orta demektir.)

Bağdat’tan 10 kişi

((Arapça: بغداد) Irak'ın başkenti. Irak'ın en büyük kenti olan Bağdat aynı zamanda Ortadoğu'da Kahire ve Tahran' dan sonra en büyük üçüncü şehirdir.)

Küfe’den 4 kişi

((Arapça: الكوفة El Kûfe), Irak'ta bir şehir, Bağdat'ın 170 km güneyinde, Necef'in 10 km kuzeydoğusunda yer alır. Fırat Nehri kenarındadır.)

Kadisiye’den 1 kişi

(Irak’ın şehirlerinden bir şehir)

Savra’dan 1 kişi

(Irak’ın şehirlerinden bir şehir)

Serah’tan  1 kişi

Nil’den 1 kişi

(Nil nehri kıyı bölgeleri)

Sayda’dan 1 kişi

((Arapça: صيدا) Lübnan’ın üçüncü büyük vilayeti. Lübnan’ın başkenti Beyrut’un güneyinde Akdeniz sahilinde yer almakta.)

Cürcan’dan 1 kişi

(İran’ın Mazenderan, Gülistan ve Gilan eyaletleriyle Türkmenistan'ın Hazar Denizi kıyılarının güneyini içine alan tarihi bölge.)

Kusur’dan 1 kişi

(Kusur adında iki şehir bulunmakta; biri Pakistan’da ötekisi İran’ın Urumiye iline bağlı bir ilçe.)

Anbar’dan 1 kişi

(Irak’ta Bağdat yakınlarında bir şehrin adı.)

Ubkara’dan 1 kişi

(Eski bir İran bir şehri)

Henane’den 1 kişi

Tebuk’dan 1 kişi

(Suudi Arabistan şehirlerinden biri)

Camide’den 1 kişi

(Irak’ta bir şehir)

Abadan’dan 3 kişi

(İran'ın Huzistan Eyaleti'nde şehir.)

Musul’un Hadise’sinden 6 kişi

(Musul’a bağlı bir yer)

Musul’dan 1 kişi

(Irak'ın en büyük şehirlerden birisi. Irak'ın kuzeyinde Dicle Nehri kıyısında bulunan Musul'da Araplar, Türkler ve Kürtler yaşamaktadır.Nüfusun çoğunluğunu Türkler ve Kürtler oluşturmaktadır.)

Moğolsa’dan 1 kişi

Nusaybin’den 1 kişi

(Mardin İline bağlı Suriye sınırında Kamışlı'ya komşu ovada kurulmuş bir ilçedir.)

Erun veya Erivan’dan 1 kişi

(Eğer Erun olursa İran’ın Huzistan eyaletine bağlı bir yer olma ihtimali var. Eğer Erivan olursa bugünkü Ermenistan’ın başkenti.)

Farkin’den şimdiki adıyla Silvan’dan 1 kişi

(Diyarbakır’ın bir ilçesi)

Amed’den (Diyarbakır) 1 kişi

(Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesinde yer alan ve tarihî bir şehirdir. Diyarbakır kent merkezi yaklaşık 9 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Diyarbakır kent merkezi 4 ilçeye ayrılmıştır. Bunlar: Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir'dir.)

Re’sul Ayn’dan 1 kişi

(Suriye’de bir şehir)

Rakka’dan 1 kişi

(Suriye’de bir şehir)

Harran’dan 1 kişi

(Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Suriye sınırına yakın olan bir ilçedir. Şanlıurfa'ya 44 kilometre uzaktadır.)

Bals’dan 1 kişi

(Yaptığımız araştırmalara göre Bals, şimdiki Türkiye, Suriye ve Irak sınırında bir yerin adı. Daha çok Antakya ve Fırat nehri bölgesi geçiyor.)

Kabih’ten 1 kişi

Tartus’dan 1 kişi

(Mersin şehrinin bir ilçesi)

Kasr’dan 1 kişi

(İran’ın Kirmanşah iline bağlı bir ilçe olma ihtimali bulunmakta)

Adana’dan 1 kişi

Humra’dan 1 kişi

(Afganistan’da bir şehir olabilir)

Arar’dan 1 kişi

(Arabistan şehirlerinden biri.)

Kurs’tan 1 kişi

(Halep yakınlarında bir şehir)

Antakya’dan 1 kişi

(Akdeniz Bölgesindedir ve Türkiye'nin en güneydeki il merkezidir.)

Halep’ten 3 kişi

((Arapça: حلب ˈħalab), Suriye'nin 2. en büyük kentidir.)

Humus’tan 2 kişi

((Arapça: حمص = Ḥimṣ) Batı Suriye'deki bir şehir. Suriye'nin Halep ve Şam dan sonra en büyük 3. şehridir.)

Dimeşk’ten (Şam) 4 kişi

((Dimeşk) ya da الشام Eş-şam) Suriye'nin en büyük şehri olup, aynı zamanda başkentidir.)

Suriye’den 1 kişi

Kisvan’dan 1 kişi

Kaymut’tan 1 kişi

Sur’dan 1 kişi

((Arapça: صور Ṣūr) Lübnan'ın Akdeniz kıyısında yer alan tarihi bir liman kentidir.)

Kiraz’dan 1 kişi

(Tam emin olamamakla beraber İzmir’in bir ilçesi. İzmir'in doğusunda yer alır. İl merkezine uzaklığı 142 km'dir. Kuzeyinde Manisa ilinin Salihli ilçesi; yine kuzeyinde ve doğusunda Manisa'nın Alaşehir ilçesi; batısında Ödemiş; güneyinde Beydağ ve Aydın ilinin Nazilli ilçesi ile çevrelenir.)

Ezreh’den 1 kişi

(Ürdün’e bağlı bir yer)

Amir’den 1 kişi

Dakar’dan 1 kişi

(Senegal Cumhuriyeti'nin başkenti. Batı Afrika'nın en batı ucundaki yarımada üzerinde yer alır. Afrika'nın en kalabalık şehirlerinden olan Dakar Senagal'in siyasi, ekonomik, ticari, kültürel ve dinî merkezidir.)

Beytul Mukaddes’ten 2 kişi

(Filistin’in bir şehri)

Remle’den 1 kişi

(Filistin’in bir şehri)

Balis’den 1 kişi

(Suriye’nin bir şehri)

Akko’dan 2 kişi

(Filistin’de bir yerin adı.)

Arafat’tan 1 kişi

(Arabistan’da bir yerin adı.)

Askalan’dan 1 kişi

(Filistin’de bir yerin adı.)

Gazze’den 1 kişi

(Filistin'in güneybatısında bulunan en büyük şehir.)

Fisat’tan 4 kişi

(Mısır’da bir şehir.)

Karmis’ten1 kişi

Damyad’dan 1 kişi

(Mısır’da bir şehir)

Mahille’den 1 kişi

(Mısır’da bir şehir)

İskenderiye’den 1 kişi

(Mısır’da bir şehir)

Berka’dan 1 kişi

(Libya’da bir şehir olabilir)

Tanca’den 1 kişi

(Fas'ın kuzeyinde yer alan bu şehir Kuzey Afrika kıyısının Cebelitarık kenarında yer alır.)

İfrince’den 1 kişi

(Mısır devletinin olduğu bölgeler.)

Kayravan’dan 1 kişi

((Arapça: القيروان)(veya Kirwan, Al Qayrawan), Tunus'un bir şehri)

Sus-u Aksa’dan 5 kişi

(Fas’ın şehirlerindendir.)

Kıyrıs’tan 2 kişi (Kıbrıs olma ihtimali yüksek)

Cemim’den 3 kişi

Qus’tan 1 kişi

(Mısır’da bir şehir)

Aden’den 1 kişi

(Yemen'de bir şehir. Aden Körfezi'nin kıyısında bulunur.)

İlali’den 1 kişi

Medine’den 10 kişi

Mekke’den 4 kişi

Taif’ten 1 kişi

(Arabistan’da bir şehir)

Dir’den 1 kişi

(Irak’ın bir ili veya İran’ın bir ilçesi)

Şirvan’dan 1 kişi

(Azerbaycan’ın bir ili veya Türkiye’nin Siirt’e bağlı bir ilçesi veya İran’ın horasan veya ilam şehirlerinin ilçeleri.)

Zebid’den 1 kişi

(Yemen’de bir yer.)

Saru’dan 10 kişi

İhsa’dan 1 kişi

(Arabistan’da bir yer.)

Katif’den 1 kişi

(Arabistan’da bir yer.)

Hicr’den 1 kişi

(Yemen, Hicaz veya Bahreyn’de bir yer.)

Yemame’den 1 kişi

(Hicaz’da bir yer.)

İmam Ali (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Peygamber (s.a.a) onları bana söyledi. Sayıları Bedir ashabının sayısı olan 313 kişidir. Allah onları doğu ve batıdan bir göz açıp kapanıncaya kadar hepsini Kabe’de bir araya getirecektir. Mekke ehli onları gördüğünde şöyle diyeceklerdir: “Sufyani, bizi kendi etrafında topladı” o sırada Mekke ehline yaklaştıklarında Kabe’nin etrafında toplanan bir grubu görürler. Yanlarında karanlık ve zulmet aydınlanmış ve ümit sabahı doğmuş ve birbirlerine şöyle diyor olacaklar: “Kurtuluş (şayet bu sözlerinden maksat biz artık kurtulduktur) halk onlara bakar, ama emir sahipleri derin düşüncelere dalmıştır.  

Emirü’l Müminin şöyle buyurdu: “Sanki ben onların bir şekilde olduklarını, boy ve poslarının bir, görüntü ve cemallerinin aynı, elbiselerinin bir olduğunu görür gibiyim. Halk sanki kaybettikleri bir şeyi talep etmekte ve onun hakkında şaşkın ve düşüncelidir. O sırada yaratılış, huy ve görüntü açısından Allah Resulüne en çok benzeyen kişi Kabe’nin perdesinin arkasından onların yanına gelir. Ona şöyle derler: “Sen Mehdi misin?” imam Mehdi (a.s): “Evet, ben vaat edilmiş Mehdi’yim.” Daha sonra imam onlara şöyle buyurur: “40 hususiyette bana biat edin ve 10 hususiyette benimle şartlaşın.” Ehnef dedi ki: “Ey Ali! O hususiyetler nelerdir?” Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Onunla bu şartlarda biat ederler.
1- Hırsızlık yapmasınlar
2- Zina etmesinler
3- Haksız yere kimseyi öldürmesinler
4- Muhterem birisine saygısızlık etmesinler
5- Müslüman birine küfür etmesinler
6- Evlere saldırmasınlar
7- Haksız yere kimseyi dövmesinler
8- Zayıf ve cılız mallara binmesinler
9- Kendilerini altınla süslemesinler
10- Kürk giymesinler
11- İpek giymesinler
12- Sarare terliklerinden giymesinler
13- Mescitten çıkmasınlar
14- Yolu kimse için kapatmasınlar
15- Yetimlerin hakkında zulüm etmesinler
16- Yolları korkunç hale getirmesinler
17- Hile yapmasınlar ve aldatmasınlar
18- Yetim malı yemesinler
19- Livat ilişkisine girmesinler
20- Şarap içmesinler
21- Emanete hıyanet etmesinler
22- Sözlerine vefasızlık etmesinler
23- Buğday ve arpayı karaborsa etmesinler
24- Onlara sığınanları öldürmesinler
25- (savaşta) Yenilmişlerin peşine düşmesinler
26 – Haksız yere kan dökmesinler
27- Yaralıları öldürmesinler
28- Kaba ve sert elbiseler giysinler
29- Yastıklarını toprak karar kılsınlar
30- Arpa ekmeyi yesinler
31- Aza razı olsunlar
32- Allah için olması gerektiği gibi cihat etsinler
33- Misk ve güzel kokular koklasınlar
34- Necis şeylerden uzak dursunlar (altı özellik hadiste bulunmamaktadır.)
Hz. Mehdi onlarla refakatçi ve görevli almamaları, onların gittiği her mekan ve zamana gitmelerini, aza kani olmalarını, yeryüzünü Allah için zulümle dolduğu gibi adaletle doldurmalarını, Allah’a olması gerektiği gibi ibadet etmeleri için şart koşacak. Horasan onun için feth oluncaktır. 

*Yaptığımız tüm araştırmalarda bu şehirleri tespit edebildik. Bazıları çok net ve açık olmasına rağmen bazıları isim benzerliği veya başka sebeplerden muhtemel şehirlerdir.
** El-Melahim ve’l Fiten kitabı, Seyyid Ali b. Musa b. Tavus Muhammed Cevad Necefi.
ABNA.İR  

4 Temmuz 2013 Perşembe

İstanbul üçüncü fethini bekliyor


istanbulun 3. fethi 300x189 İstanbul üçüncü fethini bekliyorSon zamanlarda İstanbul’un fethi ile ilgili birçok şey yazılmaya başlandı. Feridun Emecan Hocamızın Fetih ve Kıyamet gibi son derece kıymetli çalışması yanında pek çok kurgu roman, anlatı, dizi ve film gündemde. Esasında şu hadise bile İstanbul’un fethinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ve tabii tarihimizin en önemli vakasının bile hâlâ doğru dürüst anlatılamadığının da kanıtıdır.
Fakat benim temas edeceğim nokta, bunlar değil. Elbette birileri çıkıp bir tarihi hadiseyi farklı bir şekilde kurgulayıp ondan bir roman veya hikâye çıkarabilir ve meseleyi kendi gözünden irdeleyebilir.
Ancak ciddi bir sıkıntımız var. Çünkü meselenin gerçeği hâlâ su yüzüne çıkarılabilmiş değil. Maalesef Fatih’in kişiliğinden inancından tutun da savaş içindeki birtakım sembollere varıncaya kadar aydınlatılmamış birçok mesele askıda duruyor. Nerede ise Fatihi Hıristiyan yapacaklar ve İstanbul’u da hiç fethedilmemiş gösterecekler. Hele bir kesim var ki, adeta “İstanbul’un Türkler tarafından alınmış olmasından dolayı özür dilememizi isteyecek” durumdalar.
Böyle durumlarda konunun vâkıfı olmayanlar her yanlışı, her uydurmayı, her kurguyu hakikat zannedecekler. Bu bizim tarihçiliğimiz açısından da sanat ve edebiyat çalışmaları açısından da kocaman bir ayıptır, züldür, utançtır.
Ve yazıktır ki, İstanbul’un fethi meselesi -özelikle de bizim kaynaklarımızın yeterli bilgi içermemesi yüzünden- her türlü uydurma ve kurguya fırsat veriyor. Çünkü dönemin Osmanlı kaynakları İstanbul’un fethini büyütmeden, çoğu kere sıradan ama stratejik bir kalenin alınması gibi aktarmışlar.
Meseleyi büyüten, Hıristiyan tarihçilerdir. İstanbul’un fethedilmesini, (yani şehrin manevi kapılarının İslam’a açılmasını) felaket, düşüş, insanlığın sonu, kıyamet diye yansıtan Batılı kaynaklardır. Fethi en makul ve en orta karar anlatan Dukas bile, meseleyi dünyanın sonu gibi görmekten kendini alamaz.
Onların meseleyi küçültmeleri yahut bileğini bükemedikleri bir delikanlıyı kendilerinden göstermeleri, Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra Hıristiyanlığı kabul ettiği gibi meseleler bir aşağılık duygusunun farklı yansıtılması gibi algılanabilir.
Ya bizimkilere ne oluyor?
Onlara ne oluyor ki nerede ise fethi yok sayacaklar yahut Batı güruhundan özür dileyecekler.
Neymiş efendim, İstanbul’u müjdeleyen hadis, uydurmaymış.
Bir yığın geveze, sanki konunun uzmanı imiş gibi, güya ‘bilimsel davranma’ ayaklarıyla nübüvvetin ve Nebi (asv)’nin şeriat içindeki rolünü ve hadisi yok saymaya çalışan, düzmece din adamlarının yani ‘ulema-ı su’un’ uyduruk gerekçelerini serişte ederek ‘şu hadis şöyle bu hadis böyle’ diyorlar. Kimse de çıkıp ‘hadi ordan’ demiyor!
Efendim fetih hadisini bir tek İmam Hanbel aktarıyormuş da efendim hadisler 100-150 yıl sonra derlenmiş de bilmem neler neler…
Peki, İstanbul fethedilmiş mi?
Edilmiş!
Bununla ilgili ta ilk devirlerden itibaren sahabe arasında bir çaba ve sayısız deneme var mı?
Var!
Sayısız İslam komutanı ve devleti bu müjdeye mazhar olmak için çabalamış mı?
Çabalamış.
Neden Kudüs için böyle bir uydurma(!) yok. O, kendi devri için çok daha sembolik ve önemliydi oysa.
Ey ulema-ı su’ ve ey İslam’a karşı yüreklerinde öfkeyi o âlimlerin saçma sapan ifadelerinin arakasına gizleyenler, siz gayzınızdan ölseniz de İstanbul İslam kalmaya devam edecek ve en az üç kere, tekrar tekrar fethedilecektir. Ve inşallah, hicri 1453’te, son defa ve ebediyen bir kere daha fethin tadını çıkaracaktır. Ayasofya bir kere daha ibadete açılacaktır.Onu maksadının haricinde kullananlar da vakfiyesindeki lanete muhatap olmakla kalacaklardır…
* * *
Bir diğer mesele de İstanbul’un fethi ile kıyamet arasındaki ilişkidir ki birileri onunla da dalga geçiyor.
Ebu Hureyre (ra)’dan rivayetle Peygamber Efendimiz (asv) bir gün ashabıyla sohbet ederken “Siz hiç bir tarafı kara bir tarafı denizlerle çevrilmiş bir şehir duydunuz mu?” buyurmuşlardır.
“Evet Ya Resulallah…” denince Peygamber Efendimiz (asv) “Beni İshak’tan yetmiş bin kişi işte bu şehre gaza edip saldırmadıkça kıyamet kopmayacaktır….” buyurur. Birilerinin aklı bunu izaha yetmediği için, “Hani İstanbul fethedildi, kıyamet niye kopmadı?” diye soruyor.
Kuran, 1400 yıl önce “Kıyamet koptu!” diyor. “Kıyamet kopacak!” demiyor. Peki şu kadar zamandır kıyamet kopmadığına göre Kur’an’ı da sümme haşa yalancılıkla suçlayacaksınız?
Zaten şu anlayışsızlığınız, ahmaklığınız ve beyinsizliğiniz değil midir ki sizi küfürde sabit kılmış. Peygamberimiz (asv) kendi zamanını “ikindi/asır vakti” diye tarif ettiğine ve akşam vaktini kıyametin zamanı diye ima etiğine göre bu ne geçmez zamanmış ki hâlâ kıyamet kopmadı?
Anlamıyor musunuz ki bu bir sembolik anlatımdır. İşarî lisandır. Bilmiyor musunuz ki Peygamberimiz “Ahir zaman Peygamberidir”. Zuhurundan sonraki tüm zamanlar, kıyamet zamanıdır. Bu ümmet de ahir zaman ümmetidir.
Bununla birlikte İstanbul’un fethi aslında hakikaten de kıyametle ilintilidir. Bilen bilir ki Batı düşüncesinin doğmasını hazırlayan Rönesans, İstanbul’un fethinin en önemli sonuçlarından ilkidir. Ve tabii bugün, insanlığı hırs, ihtiras, şehvet ve inkâr gayyasına sürüklemiş, ruhu Rabbinden, beşeri Yaratıcısından, insanı Halıkından koparmış ve böylece insanlığın meshine yol açmış; yani yerlerin ve göklerin insan aleyhine harekete geçmesine zemin hazırlamış ve hazırlamakta olan bugünkü Batı düşüncesi de Rönesans’ın eseridir. Evet, Rönesans Fethin eseridir, inkar-ı uluhiyet de Rönesans’ın! Aklınız almıyorsa da bu böyledir.
* * *
İstanbul’un fethi ile ilgili üç hadis var. Bunların ikisinde İstanbul’un fethi ile kıyamet arasında ilinti kurulur. İnkârcıların meseleyi reddine sebep olan o iki hadis -ki eski tarih kitaplarında da zikredilirler- bizim açımızdan çok önemli işaretler ihtiva ederler.
Asıl fetih hadisinde fiil, Arapça dil yapısı açısından ikisi açık, biri gizli üç pekiştirme taşır. Biz bundan anlıyoruz iki biri manevi olmak üzere İstanbul en az üç kere fethedilecektir.
Bunların ilki Fatih’in onunu zaptedip Müslüman dünyaya kazandırmasıdır. İkincisi İstanbul’un işgal kuvvetlerinden alınıp yeniden Müslüman Türk halkının yönetimine katılmasıdır. Üçüncü fetih ise ‘saklı bir fetih’ olacaktır. Evet, İstanbul zahiren özgür gibi de görünse, onun manası ve ruhu olan Ayasofya, kilit altında olduğu için işgal altındadır ve fethedilmeyi bekliyor. İşte üçüncü fetih, Ayasofya’nın yeniden Rabbine kavuşmasıyla gerçekleştirilecektir.
Bediuzzaman, ‘siyaset âleminde çıkacak mehdi’nin vazifeleri arasında, Ayasofya’nın açılmasınıda sayar. İşte o mabedin kubbeleri yeniden tekbir ve Kur’an sedalarıyla buluştuğunda -ki onun vakti çoook yaklaştı- yani onun manevi iklimi, kubbesi altında varılacak secdelerle bir kere daha nurlandığında İstanbul son defa fethedilmiş olacaktır.
İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisin ilk kelimesi olan ‘le-tuftehan-ne’ (fetholunacaktır) kelimesi üç pekiştirme ihtiva etmektedir. Birincisi baştaki ‘le’ ikincisi sondaki ‘ne’ üçüncüsü ise, fiilin ‘edilgen gelecek zaman kipi’inde kullanılmış olmasıdır. “Filan İstanbul’u alır’ denmiyor. ‘Türkler İstanbul’u alacak’ yahut ‘birileri İstanbul’u fethedecek’ denmiyor, ‘İstanbul fetholunacak’ deniliyor. İşte fiilin bu şekilde kullanımı Arapçada (ve Türkçede de) ‘pekiştirme’ ifade eder.
Le’ , Fatih Sultan Mehmet komutasındaki ordunun İstanbul’u almasına bakıyor. ‘ne’, Milli Mücadele neticesinde işgal altındaki İstanbul’un yeniden bize geçmesine bakıyor. ‘Edilgen gelecek zaman kipi’ ise, güya Milli Mücadele ile bize yeniden geçmiş olmasına rağmen, Batının dayatmaları sonucu, “Kostantiniye’nin ihtida ettiğinin zâhirî sembolü olan Ayasofya”nın kapısına kilit vurulmasıyla işgal altında tutulan şehrin, Ayasofya’nın ibadete yeniden açılmasıyla son ve ebedi fethin gerçekleşmesine bakıyor. İşte üçüncü fetih, o işgalin sona erdirileceği fetihtir.
Evet, İstanbul bir kere daha hakiki manada İslamın başkenti olacak. Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün bilin ki üçüncü fetih de gerçekleşmiş. Madem haber verilmiş, olacak.
Sonra?
Sonrası, işte sizin beklediğiniz! Yani kibrinizle, küfrünüzle, ahmaklığınızla yerleri ve gökleri aleyhinize geçireceğiniz zaman! Kıyametin başlama vuruşu!
“Sizin” diyorum çünkü, kıyametin nesnel olarak başlamışından kısa bir müddet sonra tüm inananlar Allahsız kitapsız zalimler eliyle yok edilecekler. Yani inananlar, sizin kıyameti doya doya yaşamanıza ortak olmayacaklar korkmayın. Tek başınıza yaşayacaksınız o sahneleri. Müminler keyfinizi kaçırmayacak! Tepine tepine, çocukların bile bir anda saçlarının ağaracağı o dehşetlerin keyfini süreceksiniz!

Mi'rac yolu açık mı?


31. Söz’de Mi'rac mu'cizesi ile ilgili mühim bir tesbit var.
Şöyle ki:

“Ey müstemi’ [dinleyen]! Şu acîb kâinat-ı azîme, bir insanın cüz’î mahiyetinden halk olunmasını istib’âd etme! Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinatı nur-u Muhammedî’den (Aleyhisselâtü Vesselâm) nasıl halk etmesin veya edemesin?
İşte şecere-i kâinat, şecere-i Tûba gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar, nurânî bir hayt-ı münâsebet var. İşte Mi’rac, o hayt-ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış; velâyetiyle gitmiş, risâletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ-i ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nurânîde, Mi’rac-ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidadlarına göre makamât-ı âliyeye çıkıyorlar.” (sözler, s. 532)
İfadede geçen mühim tesbit hiç kuşkusuz, “Mi'rac yolunun açık olduğu ve bu yoldan Ümmet-i Muhammediye (asm) içinde bulunan evliyaların derecelerine göre bazı makamlara çıktığı” görüşüdür.
Evet, mühim sual bu: Mi'rac yolu açık mıdır?
Yani ifadede geçtiği gibi bazı evliyalar bu yoldan gidebilirler mi?
Bu yol sadece evliyaya mı açıktır?
Başka insanlar da bu yoldan gidebilirler mi?
Gidiyorlarsa, hangi makamlara çıkabiliyorlar?
Bu ve benzeri suallerin cevabı üzerinde fikir yürütmeden evvel daha önemli bir sualin cevaplandırılması gerekir. Çünkü o sual bir ölçüde yukarıdaki suallerin mukaddimesi hükmündedir.
Suâl şu:
“İnsanlar Peygamberlerin mu'cizelerinin benzerlerini yapabilirler mi?”
İşte bu suâlin cevabı netleşirse bir ölçüde Mi'racla ilgili mezkûr suâlin de cevabı netleşmiş olur. Zira Mi'rac da bir mu'cizedir.
Evet, insanlar peygamber mu'cizelerinin benzerlerini yapabilirler mi? Yaparlarsa nereye kadar yapabilirler?
Bu noktada sınırlar nedir?
Bu suale Nurlarda şöyle cevap verilir:
“İşte, Kur’ân-ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye sûretinde dahi, o enbiyânın herbirisinin eline bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor. İşte, enbiyâların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizâtlarından bahis dahi, onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor.” (Sözler, s. 231)

Bu ifadeye göre insanlar mu'cizelerin bir benzerlerini yapabilirler. Hatta ifadeye göre, Kur’ân bu noktada teşvik ediyor, mu'cizelerin benzerlerinin yapılmasını istiyor. Öyle de olmuş. Nuh Aleyhisselâmın bir mu'cizesi olan gemi bugün çok rahat yapılabilmekte. Yusuf Aleyhisselâmın mu'cizesi olan saatin yüzlerce çeşit ve türü imal edilebilmekte. İnsanlar havanın kaldırma gücünden istifade ederek, uçak yolu ile, Süleyman Aleyhisselâm gibi havada uçabilmekte. Demirin eritilmesi, ateşte yanmayan elbise keşfi, yer altı zenginliklerden istifade edilmesi gibi günümüzdeki bir çok teknik ve teknolojik gelişme Peygamberlerin mu'cizeleri taklit edilerek bulunmuştur. Bundan sonra da yine mu'cizelerin işareti ile daha bir çok teknik gelişmelere ulaşılacaktır.

İşte Mi'rac mu'cizesi de bu noktada mühim sırları ve işaretleri içinde saklıyor. İnsanlar nasıl ki diğer mu'cizelerin benzerlerini yapmak için mühim bir gayret içindeler; öyle de Mi'rac mu'cizesinin bir benzerini yapmak için de çaba sarf edecekleri muhakkaktır. Fıtrî meyil budur.
Bu noktada yukarıdaki sualin cevabına dönersek:

Mi'rac yolu her insan için açıktır.

Bir mü’min için açıktır. Zira, her bir mü’min namazda tekbir alarak, hayalen bu dünya hadiselerinden sıyrılıp, huzur-u İlâhiye girer ve namaz yolu ile Rabbi ile konuşur. Bu sebeptendir ki “Namaz mü’minin mi'racıdır” denilmiştir.

Allah’a yakın bir evliya için kapı açıktır. Hisleri ile, duyguları ile, ruhu ile bazı âlî ve yüksek makamlara çıkabilir. Hatta İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi müceddid seviyesindeki bazı mühim zatlar, hisleriyle, akıllarıyla, ruhlarıyla, cisimleri ile bazı âlî makamlara çıkıyorlar ve Resulullah’ın (asm) mi'racı gölgesinde gayb âlemlerini temaşa ediyorlar.

Bu yol aynı zamanda fen ehli için de açıktır. Zira fen ehli yeni keşifler yaparak görünmeyen âlemlere seyahat edebilir. Bu dünyanın ve şehadet âlemlerinin sınırlarından ötelere gidebilir. Zamanda yolculuk yapabilir. Şu yakın günlerde yapılan bir keşif, tam da bu hususa işaret ediyor. Bilindiği üzere son deneylerde ışık hızının üstüne çıkılabileceği keşfedildi. Bu da ışık hızının üstünde hareket edebilen bazı vasıta ve araçların yapılabileceğine işaret eder. Demek ki ışık hızı altında hareket kabiliyeti olan şu dünyadan, ışık hızı üstünde hareket kabiliyeti olan diğer âlemlere geçiş mümkün olacaktır. Zaten Peygamberimizin (asm) Burak ile Mekke’den Kudüs’e yapmış olduğu seyahatin benzerlerini insanlık bugün yapmaktadır. Refref ile ışık hızı üstünde yapılan Mi'rac seyahatinin de bir benzeri yapılacak gibi gözüküyor. Bugün için bu durum en azından teorik olarak mümkün. Pratikte gerçekleşmesi ise yakın bir gelecekte olabilir. Teknolojik gelişmeler bu yönde olumlu işaretler veriyor.

Demek ki, çıkmasını bilen herkes için Mi'rac yolu açıktır.

Hz. Adem'i kandırmak için şeytan cennete nasıl girdi?


İblis adı ile anılan şeytan, Hz. Adem'e secde emrine muhalefet edip Allah'a isyan etikten sonra cennetten kovuldu. Bu kovulma ebedi olarak gerçekleştiği için elbette şeytanın geri cennete girmesi mümkün değildi. Peki bu durumda nasıl Hz. Adem ve Havva'yı kandırmış olabilirdi? Cennete girmesi mümkün olmadığına göre nasıl bir yol ile cennetin içinde huzurlu bir hayat süren Hz. Adem ve eşini aldatıp ayaklarını kaydıracaktı?

İşte bu sual İslam uleması ve hatta diğer dinlerde de ciddi bir müzakere konusu olmuş. Ayet ve hadislere isnat edilerek çeşitli izah ve yorumlar yapılmış. Hatta işin içine bir miktar da yalan yanlış bilgiler karışmış. Ancak ulema iki mühim görüşte karar kılmışlar.

Bu hususta Elmalılı Tefsirinde geniş izahlar vardır. Bir bölümünü sunuyoruz:

A'raf suresi 10-25. ayet Elmalılı tefsirinden bir bölüm:

“Bu iskân ve tebliğ üzerine şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen yerlerini meydana çıkarmak: cinsel organlarının bulunduğu yerleri açmak için ikisine de bir vesvese (kuruntu, şüphe) verdi.

VESVESE lugatte hışırtı, fışırtı, fısıltı gibi gizli ses demektir. Bu münasebetle gönülde birbiri arkasından gelip tekrar eden gizli söze vesvese ve bir nefse böyle söz bırakmaya da vesvese vermek denilir.

Şeytan, Âdem'e ve Havva'ya böyle bir vesvese verdi ve dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil ancak iki melek olacağınızdan veya ebedî kalacağınızdan dolayı men etti. Yani bundan yerseniz, ya yemek içmek ihtiyacından melekler gibi müstağnî olursunuz (ihtiyaç duymazsınız), yahut ölüm yüzü görmez, ebedî kalırsınız, diye bir taraftan onları Âdem'e secde ile emredilmiş olan meleklere imrendirmek, bir taraftan da maddî sebebin, ilâhî takdiri değiştirebileceği şüphesiyle ne olursa olsun bir sonsuzluk ve devamlılık sevdasına düşürmek istedi. Burada meşhur bir suâl vardır: Şeytan cennetten kovulup çıkarılmış olduğu halde cennetteki Âdem ve Havva'ya nasıl vesvese verebilmiştir?. Buna karşı, bir yılan aracılığıyla girdi diye bir kıssa nakli şöhret bulmuş ise de, bunu büyük tefsirciler uygun görmemişler ve başlıca üç şekilde cevap vermişlerdir:

1- Hasan Basrî hazretleri demiştir ki: Yüce Allah'ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir. Bu mânâya göre "hayye" (yılan) tabirinin, insan için yılan gibi zehirli bir hayatî kuvvetten kinâye olması söylenebilir.

2- Ebû Müslim İsfehânî: Bu cennetin, yeryüzü cennetlerinden biri olduğu görüşünde olduğu için, Âdem ve İblis ikisi de cennette idi demiş. Ancak bunun suâle uygun olmadığı açıktır.

3- Diğer bir takım tefsirciler de demişlerdir ki: "Âdem ve Havva, bazan cennetin kapısına yakın gelirler, İblis de dışarıdan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi." Âyetlerin delaletine bakarak, İblis'in kovulması ve çıkarılmasının, dört yönden vesvese vermesi imkânını yok eder bir şekilde olmadığı anlaşılıyor. Bunun için vesveseye imkân bulup o maksatla öyle yaptı.”

Burada geçen “yılan aracılığı ile girdi” bilgisi ise Tefsir-i Kebirden nakille şöyle izah ediliyor:

“Şeytanın Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı kandırmak için cennete girip girmediği hususunda görüş ayrılıkları vardır.
Fahreddin-i Razi, tefsirinde; tefsircilerin farklı görüşlerini şöyle sıralar:
Birinci görüş kıssacıların görüşüdür:
“Vehb b. Münebbih el-Yemani ve Süddi'den, onlarında İbn Abbas (ra) ve onun dışında başkalarından kıssacıların rivayet ettiği şu haberdir. İblis cennete girmek istediği zaman cennetin bekçileri ona mani oldular. Derken yılana geldi. O, dört ayağı olan bir hayvan idi, bir Horasan devesine benzerdi. O adeta hayvanların en güzeli idi. Şeytan bütün diğer hayvanlara başvurdu, fakat kimse onu kabul etmedi, ama yılan onu kabul etti ve yuttu. Cennet bekçilerine göstermeden onu cennete soktu. Yılan cennete girince, iblis onun ağzından çıkıp vesveseye başladı. İşte böylece yılan lanetlendi, ayakları yok oldu ve karnının üstünde sürünmeye başladı. Onun rızkı toprakta kılındı ve bundan dolayı da insanoğluna düşman oldu.”

Diğer görüş ise:
İblis, cennetten çıkartıldıktan sonra Âdem’in (as) yanına cennete girebilmiş değildir. O şeytanlığı ile bu konuda kendisine verilen imkân ile yüce Allah'ın kendisine verdiği vesvese gücü ile bunu yapmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) de şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz şeytan kanın akması gibi insanın içinde akar." (Kurtubi Tefsiri, Camiu li-Ahkamil Kuran)
Usulcü bazı âlimler:
“Hz. Âdem ve Havva belki de cennetin kapısına kadar gelmişler, iblis de kapıya dıştan yaklaşmış ve onlara vesvesesini vermiştir.” demiştir.
...
İlk görüşe (yani şeytanın yılanın ağzında cennete girmesi meselesi) tefsir kitaplarında yer verilse de âlimlerin çok üzerilerinde durdukları bir mesele değildir. Fahreddini Razi ve Hasan Basri gibi zatlar ise şeytanın cennetin kapısının dışından vesvese vererek Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı kandırdığı görüşünü benimsemişlerdir. (http://www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/muhtelif/seytan-hz-adem-ve-hz-havvayi-kandirmak-icin-cennete-girdi-mi)
Bu noktada şeytanın cennete nasıl girdiği hususunda iki temel görüş ortaya çıkıyor:

Birincisi:Şeytan yılını kandırdı,onun içine girdi,bu yolla cennete girip Hz. Adem ve Havva'ya yılanın ağzından vesvese verdi ve onları kandırdı.

İkincisi:Şeytan cennetin dışından, bilmediğimiz bir yol ile Hz. Adem ve Havva'ya vesvese vererek onları aldattı. Bu ikinci görüşü tercih edenlerin istinat noktaları ise yine A'raf suresi 44-50. ayetlerinde geçen bilgilerdir. Zira Kur'an, cennet ve cehennem halkının birbirleri ile konuşmasını mezkur ayetlerde bize bildiriyor. Deme ki, cennet ve dışındakiler ile bir türlü iletişim var. Tam mahiyeti bizlere meçhul olsa da her iki tabaka arasında konuşmalar mümkün. Bu noktada şeytan da cennet dışından Hz. Adem ile konuşmuş, ona vesvese vermiş olabilir.

Bu noktaya kadar naklettiğimiz her görüş sahih kaynaklara dayanmaktadır. Ve bu nedenle her görüş de doğru olabilir. Şimdi bu meseleyi Risale-i Nur bilgileri ışığında ve günümüz fen bilimlerindeki son verilere göre tekrar bir izaha tabi tutacak olursak her iki görüşün de ne kadar doğru ve birbirini tamamlayıcı bir unsur olduğunu açıkça görebiliriz.

Meselenin izah ve yorumuna geçmeden önce Nurlardan, 14. Lema'dan İkinci Esası takdim ediyoruz:

“İKİNCİ ESAS : Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim:
"Neden ay böyle oldu?"
Dedi: "Yılan yutmuş."
Dedim: "Daha görünüyor."
Dedi: "Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler."
Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve derdim ki: "Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?" diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalâa ettiğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan "mıntıkatü’l-burûc" tabir ettikleri daire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyun uleması, lâtif bir teşbihle, büyük iki yılan namı olan "tinnîneyn" namını vermişler. İşte, o iki dairenin tekatu’ noktasına, "baş" mânâsına "re’s," diğerine "kuyruk" mânâsına "zeneb" demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyun ıstılahınca "haylûlet-i arz" vuku bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasf olur. Sabık teşbihle, "Kamer tinnînin ağzına girdi" denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
, Sevr ve Hût namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i lâtif-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, adeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar. (http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Lemalar&Page=94)”


Bu tabire göre yılan bir temsil ve teşbihi ifade ediyor. Bir önceki ifadede yılanın “Horasan devesine” benzetilmesi bu hayvanın sembolik bir dili, misali bir hali ifade ettiği daha net gözükür. Şeytanın yılanın içine girmesi ve yılanın ağzını açarak vesvese vermesi mühim bir ilmi hakikate işaret ediyor. Hatta A'raf suresi 20. ayette geçen "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." ifadesindeki “şu ağaç” tabiri şeytanın o ağaç yanında ve yakınında olduğunu göstermesi bu ilmi gerçeği daha da kuvvetli bir ihtimal olarak zihinlere ilham ediyor.

Şimdi gelelim o ilmi gerçeğe:

Cennetteki ağaç yaratılış ağacı ise ve bu ağacın Big Bang sürecinden sonra mühim bir dalı cennete uzanmış ise, bu yaratılış ağacının içinde şeytan da, şeytanın hayatı da vardır. İşte şeytan bu ağacın içinde tünelleme yolu ile cennetin sınırına varmış. Kendi tüneli içinden, tünelin ağzına gelerek bir suret ve şekillenme yolu ile o ağacın bir kesim ve noktasından Hz. Adem ve Havva ile iletişim kurmuştur. Ve bu sayede onlara vesvese vererek onları aldatmıştır. Her mahlukun ve her insanın kendine ait bir tünel süreci olduğunu bu gün modern fen bilimleri bize ifade ediyor. Hatta Risale-i Nurun muhtelif yerlerinde bu tüneller izah edilmiştir. İşte şeytanın da yaratılış ağacı içinde kendine ait bir tüneli vardır. Belki de her insana uzanan binlerce tüneli vardır. Bu yolla günümüzde her insana vesvese üflemektedir. Vesvese üflemek bir boru aracılığı ile olur. Boru tabiri ise modern bilimde tünel sürecidir. Şimdi rivayetlerdeki yılan tabirine geri dönersek: Yılan tam da bir tüneli gösteren teşbihli bir ifadededir. Şekli bir tüneli andırmaktadır. Yılanın ağzının açılması ise tünelin ağzının açılması ile tam bir benzerlik göstermektedir. Şeytanın yaratılış ağacının içinden kendi tüneline girmesi ve bu tünelin açılması ve bu yolla tünel ağzına kadar gelerek Hz. Adem ve Havva ile konuşma fırsatı yakalaması ve onara vesvese vermesi de bu yolla olmuştur. İşte bu izah ile tefsirlerdeki iki farklı görüş, makul ve mantıklı bir şekilde birleşmiş olur. Demek ki, şeytanı yılanın içine girdirenler mühim bir ilmi gerçeği görmüşler, ancak misal ve teşbih yolu ile anlatabilmişler. Risale-i Nurda ise bu teşbihli ifadelerin nasıl yorumlanacağı ifade edildiği için bizler de günümüz fen bilimlerine göre meseleyi izah edebilmekteyiz.

Bu tünel süreci hakikaten çok mühim bir meseledir. Bu konuda araştırmalarımız sürmekle birlikte şunu ifade edebiliriz ki:Hz. Adem'in yasak meyveyi yemesi neticesinde dünya ile cennet arasında bir tünel girdabı açılmıştır. Hz. Adem ve eşi bu tünel süreci içinden dünyaya intikal etmiştir. Belki de bu tünelden ayağı kayarak inmiştir. Bu tünel ise dünya ve cennet arasında açık tutulmaktadır ki iyi ameller cennete yükselsin ve orada ebedi bir şekilde hayat bulsun. Bu konular elbette ki, üzerinde durulması ve kafa yorulması gereken konulardır.

Bu hususta bir fikir ziyafeti olarak Araf Suresi 10-25 ayet meallerini zihinleri tam olarak doyuracaktır:

10- Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!

11- Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.

12- (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."

13- (Allah) buyurdu: "Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın."

14- (İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver."

15- (Allah) buyurdu: "Haydi sen süre verilmişlerdensin."

16- "Öyleyse, dedi, beni az dırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."

17- "Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın."

18- (Allah) buyurdu: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki,onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım."

19- (Sonra Allah, Âdem'e hitab etti): "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."

20- Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi.

21- Ve onlara: "Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti.

22- Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: "Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?"

23- Dediler ki: "Ey R abbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!"

24- (Allah) buyurdu: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir."

25- "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (dirilip) çıkarılacaksınız!" dedi.