Bu Blogda Ara

11 Ağustos 2009 Salı

Dinsel metinlere göre ZAMAN BİLMECESİ...


Bazı ilim adamları, madde zannedilen görüntü varlıkların, bilindiği gibi üç boyutlu değil, 4 boyutu bulunduğunu, bu 4. boyutun da "zaman" olduğunu söylemektedir. Yani varlıklar ve olaylar, en, boy, derinlik yanında bir de zaman boyutuyla gerçekleşip görüntüye dönüşmektedir.

Bu anlamda zaman, madde ötesi bir varlık olup, fizikte, olaylara hareket kazandıran bir enerji kalıbı gibidir. Buna göre zaman; etkilerin değişkenliği ve görüntülerin seyredilmesi arasındaki sıra farkı olarak tanımlanabilir.
Bildiğimiz gibi enerjiler “kuant”lardan doğan kinetik (hareketli) enerjilerdir. Zaman enerjisi ise Kirlian ışıması olan statik (durgun) özel bir enerjidir. Velhasıl mekan-zemin (en-boy-derinlik) ve zaman birbirini tamamlayan ve biri diğerine bağımlı kılınan tecellilerdir.
Işık hızı ile zamanın akış hızı eşit olduğundan, ışık hızına ulaşan bir nesne veya kimse "zaman duvarını" aşmış, maddi varlığından ve maddeye bağımlılığından sıyrılmış, en, boy, yükseklikten oluşan zemin ve zaman gibi 4. boyuttan çıkıp 5. boyuta, ve daha yüksek boyutlara doğru ulaşma imkanını elde etmiş olur. Parapsikolojik bir bakış açısından vucut geliştirme çalışmaları gibi zihin geliştirmeye ve zihin kontrolüne yönelik çalışma disiplinleri içerisinde yetişen insanların ( tasavvuf üstatları, hintli yogalar yada Tibet'li budist rahipleri) zihin üzerine odaklanan çalışmaları sonucunda fiziksel bedenin zihni bağlayan sınırlamalarından kurtulup uzaklaşan, fikir ve zikirle, sürekli konsantrasyon ve tefekürle hakikate ve hikmete yaklaşan kimseler, farklı boyutlara ulaşma ve aynı mekan içinde farklı zaman ve mekanlarda yaşama imkanına kavuşurlar.
İlahi hikmet ve kudret gereği Hak nurunun sonsuz ve sayısız tecellisiyle ve öz enerjinin değişik şekillerde yoğunlaşma derecesiyle yaratılan bütün kainat ve varlıklar, aynı zaman içinde ayrı boyutlarda bulunabildikleri gibi... Aynı mekanda farklı zaman boyutunda yaşayan iç içe dünyalar ve bu dünyalardaki yaşam formları ile olan zihinsel bağlantılar gibi iletişim ve etkileşim içine girebilen ayrı ama yakın varlıklar da vardır.
Zaman bir kader cetvelidir.Ama bu kader halihazırda sabit olan çizilmiş bir şablon gibi değildir.Bu anlamda kaderin yazılmış olması; geleceğinde geçmiş gibi kendi içinde halihazırda yaşayan ŞİMDİ 'lerden oluşma bir dizinsel bütün olmasından ötürüdür. Zaman enerjisi evreni yansıtıp içersine alan evrensel zekanın başka bir açıdan algılanmasıdır. Bu zihinsel güce NUR diyebiliriz.Sonsuz ve sınırsız öz enerji olan "NUR" zaman boyutundan bağımsızdır.Ama zaman ondan ayrı değildir.Zaman onun yanımasıdır.Ve onun zamanı tüm zamanları içerisine alan ve hiç geçmeyen sonsuz genişlikte bir AN 'ı DAİM 'i ifade eder. Ancak bu "nur'un tecelli ve tezahürleri olan ve "kuant" denen enerji noktacıkları ise maddenin yapı taşlarıdır ve zamanla kayıtlıdır.
Maddi varlıklara tayin edilen "yapısal dinamizim yada boyutsal çatı" değişmez. Ancak yaratılan her enerji noktacığının, enerji yoğunluğuna ve zamanın akış hızına göre farklı uzay/zaman sürekliliklerinden bahsedilebilir.

Zamanın izafi oluşuna dair örneğin, ikiz doğan kardeşlerden birinin dünyada kaldığını, diğerinin de ışık hızına yakın bir süratle uzaya çıktığını farz edelim. Her ikisine de 70 yıl ömür biçildiğini düşündüğümüzde, dünyadaki 70 sene, uzaydaki ise 1000 (bin) sene yaşamış olacaktır. Çünkü hız arttıkça zaman yavaşlamaktadır. Hatta dünyamızın dönüş hızında giderek bir azalma kaydedildiği ilmi bir gerçek olarak savunulmaktadır. Milyonlarca yıl Önce zaman daha hızlı akmaktaydı. Bir tabanca mermisi, namludan çıktığında nasıl ki hızı sıfırdan itibaren giderek ivme kazanıp hızlanmakta ve belli bir mesafeden sonra aynı oranda yavaşlayıp durmaktadır. İşte bir top güllesi ve tabanca mermisinin hızının değişkenliği gibi, zamanın akışında da bir değişkenlik olmaktadır.

Ben bir bilim insanı olarak dini kavram ve ifadeleri pek inandırıcı bulmam, genelde araştırmalarımda ve öngörülerimde bilimin objektif ışığında olaylara bakan bir insanım! sıradan halk kutsal duygular ve değer yargıları içerisinde dinsel metinlere bakarken ben daha çok bizden önceki yüksek uygarlıkların yada farklı boyutlardan dünyamıza yansıyan tarihin karanlıklarında yitip gitmiş evrenin derin bilgeliğini hep aramışımdır.Ve dinsel metinleri araştırırken bizden daha gelişmiş zekaların izini sürmeye çalışan bir insanım.Çünkü ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Ortada yeryüzüne ait olmayan bilgiler ve bakış açıları dolaşıyorsa bunlar ya doğrudan Tanrı' dan geliyor ya uzaylı kardeşlerimizden ya da zaman yolcularından ya da vaktinden önce doğan süper zekalar vardı...tabi bunlar işin espiri tarafı ama her espirinin ardında bir gerçek vardır elbet...

İslami veriler ışığında evrenin her yerinde zamanın aynı hızla akmadığını dinsel metinlerden biri olan Kuran' da haber vermektedir: "Gökten yere (evrendeki) her işi O yaratıp yönetir. Sonra (her şey) sizin saymakta olduğunuz bin yıla eşdeğer bir günde yine O'na yükselir" (Secde:5)
"Melekler ve ruh, tutan elli bin yıla eşdeğer bir günde o makamlara yükselirler" (Mearic:4) ayetleri kainatın yüksek tabakalarında bir günün bin yıla yani 365 bin güne, daha ulvi katlarda ise bir günün 19 milyon güne eşit olduğunu bildirmektedir.

Zerrelerden gezegenlere... Enerji taneciklerinden galaksilere... Görünen ve görünmeyen... boyutlara ait farklı dünyaların farlı dönüş hızları farklı uzay/zaman süreklilikleri sözkonusudur.

Bu dönüş, farklı tabakalarda değişik hızlarda seyretmektedir... bizden daha yüksek boyutsal katlarda bir günün bizim bin yılımıza eşit olması, o tabakalarda zamanın dünyamızdan 365 bin kere daha yavaş döndüğünü/ geçtiğini göstermektedir. Bir başka ifadeyle, biz burada bir yıl yaşlandığımızda oralarda sadece bir saniye geçmektedir.
Dinsel metinler açısından bakılırsa İslam peygamberi Hz Muhammetin milyarlarca yıl süren Miraç yolculuğunu, henüz yatağı soğumadan bir iki dakika içinde gerçekleştirmesi...
Hz.İsa (a.s)’nın bize iki bin yıl görünen yolculuğunun 2 gün içinde bitmesi yani bir günde göğe çıkıp, ikinci günde inmesi de bu durumu göstermektedir.
Bundan da ötesi, tam ışık hızında zaman durmakta, daha da süratlenip ışık hızı aşılınca ise, zamanda geçmişe ve geleceğe yolculuk başlamaktadır. Rüyada zamanın olmadığı ve zaman içinde zaman yaratıldığı ve bir saniyenin binde biri gibi yok sayılacak bir sürede ne uzun maceralar yaşandığı inkar edilmez bir örnek olarak ortadadır.

"Nur"un daha kesif hali ve alt kademesi, yarı latif olan "Enerji-Dumansız ateş" durumudur.
Enerji yoğunlaşınca da Kuant, atom, molekül ve madde yaratılmaktadır. Bu yüzden, terakki ve tekamül sonucu değişimlerle, madde moleküle, molekül atoma, atom Kuantlara, Kuantlar enerjiye, enerji nura, nur ise ruha dönüşebilme yeteneğini(zihinsel süreç) özünde barındırmaktadır. Ve bütün bunlar bir gerçeğin bin bir görüntü ve tecelli aynalarıdır. Hatırlanacağı gibi dinsel metinlerde ifade edildiği gibi melekler nurdan, cinler enerjiden, insanlar molekülden yaratılmıştır. Ama insanın özünü ruh oluşturmaktadır.
Farklı bir boyut olarak yaratılan zaman, yer çekimi ve hız ile değişkenlik kazanmaktadır. Örneğin aynı zaman, kainatta milyar senelerle, atomda ise milyarda bir saniyelerle çalışır. Yani boyutlar küçüldükçe zaman kısalır. Demek ki değişen ömür süreci değil, zamanın akma hızıdır.
Unutulmasın ki, ezelden ebede her şey takdir edilmiştir ve kader kompütürü makamındaki levh-i mahfuzda yazılıdır. Dua, nazar, sihir ve sadaka ile yapılacak değişiklikler bile kaderde kayıtlıdır.
Kopuk sıralamalar değil, şeritsi bir düzlem olan zaman, geçmiş ve geleceğin videosu sayılmalıdır.

"Eğer dileseydik, oldukları yerde, kılıklarını değiştirip (zamanlarını) donduruverirdik. (Başkalaşım (metamorf sırrıyla) onları farklı bir kalıba sokardık; Böylece ne (zamanda) ileri gitmeye ve ne de zamanda geri gitmeye güç yetirebilirlerdi" (Yasin:67) ayeti kerimesi hem zamanın durmasına ve donmasına yani ebediyet ve cennet hayatına, hem de geçmiş asırlara ve gelecek çağlara yolculuğun mümkün olduğuna işaret buyurmaktadır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi cisimler hızlandıkça zamanlan yavaşlamakta, tam ışık hızına eriştiklerinde de zamanlan durmaktadır. Işık hızı aşıldıktan sonra ise zaman ileriye ve geriye doğru çalışmaktadır. Bu arada hızlanan şey madde özelliğini yitirerek enerji denen temel ve tabii yapısına dönmeye başlamaktadır.
Yani bir insan psikolojik veya teknolojik bir tekamülle ışık hızına yaklaşınca "enerji insan"a dönüşüp, ruhi bedeniyle ve uzay ikliminde dolaşma yeteneği kazanmaktadır. Ve Hz. Hızır misali, bu ışık hızını da aşabilen kimseler ise geçmiş ve gelecek zamanlara yolculuk imkanına kavuşmaktadır. Bu durum, ehli için bir video filmini veya bilgisayar disketini elindeki kumanda ile ileri geri sarmak ve seyretmek kadar kolaydır. "Biz kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu tersine de çeviriyoruz" (Yasin:68) ayeti bu gerçeğe ışık tutmaktadır.
Dinsel metinlerde farklı boyuttaki varlıklara da işaret edilmektedir..enerji bedenleri olan "cin"ler( melekler), ışık hızına yakın süratle seyrettiklerinden, bir saniyede dünyayı dolaşabilmekte, kendileri hızlı, zamanları yavaş aktığından, bize göre 14 kat daha az yaşlanmaktadırlar. Yani bir cin ile bir insana 70 yıl ömür biçilmişse, insan 70 sene, cin ise 980 sene yaşamaktadır.
Şurasını da unutmayalım ki, zamanın hızlı veya yavaş seyretmesi, çağların ve katmanların değişmesi, geçmiş ve gelecek nitelemesi bizler için geçerli ve gerekli olan kavram ve kanunlardır. Ve aslında sadece bir "serap"tır, yani öyle sanmaktır. Yoksa gerçekte ve dinsel açıdan bakıldığında Allah indinde geçmiş ve gelecek zaman diye bir şey yoktur.
Ezelden ebede her şey şu anda, yani şimdiki zamanda yaratılıp yaşanmaktadır. Allah'ın zaman ve mekandan münezzeh olmasının sırrı da ortaya çıkmaktadır.
Bir atomda, çekirdek "madde"yi, etrafında dönen elektronlar ise "enerji"yi temsil ettikleri gibi, bir insanın da gövdesi maddeyi, ruhu ise enerji bedeni oluşturmaktadır. Atomun yapısındaki çekirdek ile elektronların hızı ve dolayısıyla zaman akışı farklı olduğu gibi, bir insanın da gövdesi ile nefsinin (kalbi ve ruhi aleminin) zaman kavramları farklıdır. Hayalen bir anda en uzak ülkelere hatta gezegenlere gidip dolaşmak, yıllar öncesi hatıralarımızı canlandırıp yaşamak ve yine gelecekle ilgili plan ve projeler kurmak mümkün olduğu halde, bedenimiz yerinde durmaktadır.
Ruhen, hayalen ve rüyada iken başka yerlere ve alemlere gitmek mümkün olduğu gibi, Hz.Süleyman'ın cinlerinin ve bilginlerinin Yemen'deki Belkıs'ın sarayını bir anda Filistin'e nakletmelerine benzer şekilde, bugün ışınlama tabir edilen bir yöntemle, cisimlerin ve bedenlerin nakli de mümkün görülmektedir.
Maddenin bir yerden başka bir yere fiziki bir irtibat olmaksızın taşınması için kullanılan "ışınlama"nın ilmi tarifi; "maddenin madde içinden geçmesi"dir.
Tasavvuf ehli arasında çok yaygın olan velayet ve keramet yoluyla, bedenlerin ve cisimlerin bir anda ve çok uzak diyarlara nakledilmesi gerçeği, ileride ilmin ve teknolojinin gelişmesiyle insanlığın istifadesine sunulabilir. Sebep-sonuç ilişkisine şartlanmamış hür düşünce sahipleri ve inanç ehli için bütün bunlar, ilahi kudret ve hikmet açısından gayet kolay görülmektedir.
Bilindiği gibi ışık hızı asla değişmeyen sabit bir sürat olup, saniyede 300 bin km.dir. Başka her şeyin hızı azalıp çoğaldığı halde» kainatta sadece ışık hızı sabittir. Bu ışık hızı aynı anda "zamanın akma hızına" da eşittir.
Güneş ışığı bize saniyede 300 bin km. hızla, 150 milyon km.lik yolu 8 dakikada alarak ulaşmaktadır. Oysa ışığı bize 8 saatte, 8 günde, 8 ayda, 8 yılda hatta 8 milyar yılda ulaşan yıldızlar vardır. Işığı bize bin yılda ulaşan bir yıldızın şu andaki halini değil, bin yıl önceki vaziyetini görüyoruz demektir. Belki de o yıldız eriyip tükenmiş "Mevakiin nücum=yıldızların yerleri" (Vakıa:76) ayetinin haber verdiği gibi, şimdi onun yerinde yeller esmektedir.
Örneğin ışığı bize 2 bin yılda ulaşan bir gezegene gidecek ve oradan dünyayı seyredecek teknolojik güce (sultan güç; Rahman:33) sahip kılınsak, oradan dünyanın 2 bin yıl önceki halini görmeye başlarız... Bu görüntüde Hz.İsa henüz 2 yaşındadır ve Roma İmparatorluğunun parlak çağıdır. Böylece tarih olduğunu, yokluğa karışıp unutulduğunu zannettiğimiz dönemlerin dünyasını aynen ve dipdiri seyretme imkanını yakalarız.
Bu durum kaderin gerçekliğini ve değişmezliğini de ortaya koymaktadır. Çünkü olmuş ve olacak, geçmiş ve gelecek hepsi bir "fenomen"dir. Yani aynı kader filminin görüntüleridir. Cennet nimetlerinden birisi de geçmişe ve geleceğe yolculuk imkanının verilmesidir.[Acaba bu ''cennet'' yüksek teknolojiye sahip zekaların yaşadıkları uzak zamanlardaki yada uzak yıldızlardaki başka dünyalar olmasın..?]
Rahman Suresi 33.ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "Ey cin ve insan topluluğu! Eğer gücünüz yeterse geçip gidin, yerin ve göklerin katmanlarından (...Uzayın farklı tabakalarına erişin)... Ama sultan güç olmadan geçemezsiniz"
Buradaki “sultan güç”, Allah'ın ilham ve ihsanıyla, manevi ve ruhi tekamül sonucu ulaşılacak çok yüksek psikolojik yetenekler olabileceği gibi, ilmi ve fenni araştırma ve yatırımlar sonucu ulaşılacak çok yüksek teknolojik gelişmeler ve uzay araç ve gereçleri de olabilir.
Yeryüzündeki ilk zaman aşırı yolculuğa çıkarılan Hz. Adem'le Hz. Havva'dır. Çünkü bir günün 50 bin yıl sürdüğü cennet alemlerinden yeryüzüne gönderilmişlerdir.[Bir başka açıdan bu ''cennet'' kavramı, yüksek teknolojik bir medeniyete sahip uygarlıkların yaşadığı başka bir gezegen sistemini işaret ediyor olabilir mi? Biliyoruzki zamanın akışı uzayın derin köşelerinde farklılık arzedebilmektedir.] Ve yine Hz. İdris (Meryem:57) ve Hz. İsa (a.s.) farklı boyutlarda zaman yolculuklarına çıkmış peygamberlerdir. İslam peygamberi Hz Muhammet ise çok daha mükemmel olarak zaman yolculuğunu Miraç'ta geçirmiştir. O boyutlarda milyarlarca yıl süren bu kutsal yolculuğu bitirip döndüğünde henüz yatağı soğumamış haldedir.
Yeri gelmişken, özellikle belirtelim ki boyut değiştirerek yapılan zaman yolculuğu ile, "tenasüh-ruhların bitki, hayvan ve insanlarda bedenden bedene dolaşması-reenkarnasyon" aynı şey değildir.
Bazı insanların hipnozla uyutulup çocukluk çağlarını ve hatta ruhunun başka zaman ve mekanlarda insanlardaki hatıralarını anlatmaları ise, zaman yolculuğunun bir makineyle yapılmadan önce zihinsel olarakta yapılabileceği fikrini ortaya koymaktadır.
Bizim UFO diye bildiğimiz garip araçlarla yeryüzünü ziyarete gelen kimselerin ise, ileriki çağlarda zaman yolculuğunu başaracak torunlarımızın bizleri ziyaretleri olabileceği düşüncesi dikkate değerdir. Bunlar insanların veya diğer paralel dünyalara ait varlıkların enerji bedenleriyle ve çok yüksek teknolojilerle gerçekleştirdiği geziler de olabilir. Bazen düşünüyorumda zamanın, boyutların yada uzayın derinliklerinden gelen araştırmacı zekalar çok eski zamanlarda dünya gezegenine uğrayıp aramızdan bazı insanları seçerek (özellikle beyinsel aktivitesi daha gelişmiş olan algılaması güçlü ve zihin frekansları en uygun olan bazı insanları) onları evren, uzay, zaman, boyutlar, kimya, biyoloji, geometri, insanın mistik gerçeği..vb gibi konularda çok kısa sürede hızlı bir bilgi yüklemesine tabi tutmuş olabilirler.Bunu nasıl yaptıklarını bilmiyorum ama bu ''hızlı bilgi transferi'' sihirli teknolojilerinin bir lutfu olsa gerek. Ve onlar peygamberler ya da kahinler olarak bilinen kişiler olabilirler mi?Bir anda bu ''insan beyinlerine'' kendi medeniyetlerinin tüm bilgisini en azından bir kısmını yüklediklerini düşünün..İlk maymun atalarımız bu şanslı ziyaretçilerin bu küçük hediyesi sonucunda insanlığın gelişim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduklarının farkındamıydılar acaba? Cennetten gelen Adem'le Havva acaba yeryüzüne ekilen genetik tohumlamayımı ifade etmektedir? Cennetten gelen DNA dizinleri..!Belkide geçmişimizin başlangıcı kendi geleceğimizde bir yerlerde saklı olabilir.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

MUHTEŞEM ve MÜKEMMEL ÖZELLİKLERİYLE (ESMÂ ÜL HÜSNÂ)


“Allâh isimleri” konusunu nasıl anlamamız gerekir?

Bilelim ki…

“Allâh isimleri”, bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.

Esmâ ül Hüsnâ” Allâh’ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, “nokta”ya işaret eder… Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O‘nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim Mu’minûn: 91‘de: SubhanAllahi amma yesıfun = onların vasıflamalarından Allâh münezzehtir; buyurulur! “O’na isimlerin mânâlarıyla yönelinO’nun Esmâ’sında ilhada sapanları (Esmâ’yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ’nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve “Ekberiyet”iyle Allâh’ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.”A’raf: 180) (

El Hüsnâ’yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!” (Leyl: 6-7)

Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile “El Hüsnâ”ya bağlanıyor…

“İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır… Onların vechlerini (yüzlerini-şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar… Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!” (Yunus: 26)

“Zâtı” itibarıyla “benzeri” olmayan; Esmâ’sıyla yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; “Ekberiyeti” ile sayısız “nokta”lardan bir nokta olan “çok boyutlu tek kare resim” diye açıklamaya çalıştığımız “Esmâ mertebesi”nin “kesret-çokluk boyutu” olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- “fiiller” âlemini, “ilminde” var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.

Şimdi gelelim birer işaret-yön levhası hükmündeki özel “isim”lerin bize gösterdiklerine:

ALLÂH… Öyle bir isimdir ki… “Ulûhiyet”e işaret eder! “Ulûhiyet” hem “HÛ” ismi ile işaret edilen “Mutlak Zât” anlamını içerir; hem de İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamına oluşmuş “nokta”lar âlemlerini, her bir “nokta”yı oluşturan kendine özgü “Esm┓Zât”ı itibarıyla, “şey”in ayrı, “Esmâ”sı itibarıyla “şey”in aynı olanâlemlerden Ganî ve benzeri olmayandır! Bu yüzdendir ki, “şey”i ve fiillerini Esmâ’sıyla yaratan Allâh ismiyle işaret edilen Kur’ân-ı Kerîm’de “BİZ”“Şey”de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: “Şey”den söz ettiğimizde “şey”in zâtı derken onun varlığını oluşturan “Esmâ mertebesinden” söz ederiz. “Şey”in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur. Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır! Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, “vahiy” yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz! İşte bunu anlatmak sadedinde yolun sonu “hiç”likte biter, denmiştir! mertebelerine işaret eder! Allâh ismiyle işaret edilen; işaretini kullanmaktadır.

“HÛ’vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O‘nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler “HÛ”ya bağlı geçer Kurân‘da! “HU ALLAHu EHAD”, “HU’ver Rahmanur Rahıym”, “Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”, “HU’vel Aliyyül Azıym”, “HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi‘nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki “HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

ER RAHMAN“Allâh” ismiyle işaret edilenin, “zerre”lerin zâtını “Esmâ”sıyla ilminde “var” kılma özelliğine işaret eder. Her şey, “var”lığını “ilim ve irade” mertebesinde bu ismin işaret ettiği özellikle elde eder! “Er Rahmanu alel Arşisteva” (Tahâ: 5) ve “Er Rahman; Allemel Kur’ân; Halekal İnsan; Allemehül beyan” (Rahman: 1-4) gereği “ŞUUR”da açığa çıkan “Esmâ”nın hakikatidir! Rahmeti, o “şey”i ilminde, “var”lığa getirmesidir! “Allâh Adem’i Rahman sûretinde halk etti” işareti “İnsan”ın, ilmî sûretinin Rahmaniyet özelliği yansıması üzere meydana getirildiğine işaret eder. Yani Esmâ mertebesinde bulunan özellikler ile! İnsan’ın, Zâtı itibarıyla kendini tanıyışı da Rahmaniyet‘le ilgilidir… Bu nedenle “RAHMAN”a secdeyi müşrikler algılayamamıştır (Furkan: 60)… Şeytan (vehim, bilinç) “RAHMAN”a âsi olmuştur (Meryem: 44)… “İnsan”ın Zât’ının “Esmâ” hakikatinden meydana getirildiğine işaret eder! “İnsan”daki “Zâtî tecelli” de budur!

ER RAHIYM… Âlem sûretleri ile kendini seyir edendir! Bilinçli varlıkları, hakikatlerine erdirmek suretiyle; seyretmekte ve Esmâ’sı özellikleriyle yaşatmakta olanın, kendisi olduğu farkındalığıyla yaşatandır. “Ve kâne bil mu’miniyne Rahıyma = Hakikatine iman etmişlere Rahîm’dir (Ahzab: 43). Cennet diye işaret edilen yaşamın kaynağıdır. Melekî boyutun “var”lığını oluşturandır.

EL MELİK… Mülkü hükmünde olan Esmâ mertebesinde dilediğince şe’n alarak fiiller âlemi sûretlerinde tedbir edendir! “Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebeden açığa çıktığına işaret) Subhan’dır… O’na rücu ettirileceksiniz” (Yâsîn: 83). Tek Melîk‘tir! Ortağı olmaz. Bunun farkındalığını yaşattığının kesin ve mutlak teslimiyet dışında bir hâli olmaz! İtiraz ve isyan hiç kalmaz! “Arşı istiva” diye anlatılan olayda önde gelen özelliktir diğer birkaç özellikle birlikte… “Semâlarda ve arzda her ne varsa; Melîk, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan (dilediği mânâları açığa çıkarması için onları yaratan) Allâh’ıtespih etmedeler!” (Cum’a: 1). (işlevleriyle)

EL KUDDÛS… Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan, kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî! Tüm âlemleri Esmâ’sıyla “var” kılarken, onlarda açığa çıkan özelliklerle tanımlanmaktan dahi berîdir.

ES SELÂMYaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını veren; Dar’üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir! “Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” (Yâsîn: 58).

EL MU’MİN… Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda “iman” olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mümin isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.

EL MÜHEYMİN“Esmâ” mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir (El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)! Ayrıca, (emaneti) gözetip himaye eden, koruyan, emin, anlamlarına da gelir. “MÜHEYMİN”in türediği kök olan “el Emanet”in Kurân’daki fonksiyonel kullanılışı, semâların - arzın - dağların yüklenmekten imtina ettiği ve el Kurân‘ın ikizi olan el İnsan‘ın yüklendiği şeydir. Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder. Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana yansır bu emanet! Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak! Bu da Mümin ismiyle ortak çalışır. RUH adlı melek (kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyûm’dur! Çünkü o dahi “şe’n” olarak vücud sahibidir!

EL AZİYZ… Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan! Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren. Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir isimdir. Rab özelliği Azîz özelliğiyle hükmünü icra eder!

EL CEBBAR… Hükmü zorunlu olarak uygulamada olandır. Âlemler Cebbâr‘ın hükmü altında, dilenileni uygulamak zorundadır! Uygulamama gibi bir seçenekleri yoktur! Cebr, onların özlerinden gelen bir şekilde sistem gereği olarak açığa çıkar ve hükmünü yaşatır!

EL MÜTEKEBBİR… Mutlak BEN‘lik O’na aittir! “Ben” diyen yalnızca kendisidir! Kim ben sözüyle kendisine varlık verirse; var oluşunun hakikatine ait “Ben”liği örtüp, göreceli benliğini ileri çıkarırsa, bunun sonucunu, yanmak suretiyle yaşar! Kibriyâ, O’nun vasfıdır.

EL HALİK… Mutlak TEK yaratan! Esmâ özellikleriyle birimleri “yok”ken “var” kılan! Hâlik‘in “halk”ettiği her bir şeyin bir “hulk”u, yani yaratılış amacına göre bir huyu, ahlâkı (doğasına göre davranışı) vardır… Bu nedenle “tehalleku BiAhlakıllah = Allâh ahlâkı ileahlâklanın!” buyurulmuştur ki bunun anlamı; “Allâh Esmâ’sının özellikleriyle var olmuş olduğunuzun farkındalığıyla ve bunun gereğince yaşayın” demektir. (Allâhça)

EL BARİ… Mikrodan makroya doğru her yarattığını kendine özgü program ve özellikle yaratırken, bütünsellikle de uyumlu olarak onu işlevlendiren. Saat dişlilerinin ahenkli düzeni misali!

EL MUSAVVİR… Mânâları sûretler hâlinde açığa çıkarıp, algılayanda o sûretlerin algılanma mekanizmasını oluşturan.

EL ĞAFFAR… Kudret veya hikmetin gereği olarak oluşmuş noksanlıklarını fark edip, bunların sonuçlarından kurtulmayı irade edenlere, örtüleyiciliğini yaşatan. Bağışlayan.

EL KAHHAR“Vâhid” oluşunun sonucunu yaşatarak “izafî-göresel” benliklerin asla var olmadığını seyrettiren!

EL VEHHAB… Dilediğine karşılıksız ve “hak etme” kavramı devrede olmaksızın veren.

ER REZZAK… Hangi boyutta veya ortamda olursa olsun açığa çıkan birimin yaşamının devamı için gereken her türlü gıdayı veren.

EL FETTAH… Birimde açılım oluşturan. Hakikati fark ettirip seyrettiren; bunun sonucunda âlemlerde eksik, noksan, yanlış olmadığını müşahede ettiren. Görüş veya kullanım alanını açıp değerlendirme olanağını meydana getiren. Fark edilemeyeni fark ettirip değerlendirten!

EL ALİYM“İlim” özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!

EL KABIDZ… Tüm birimleri, onları oluşturan “Esmâ”sıyla hakikatleri yönünden kudret eliyle tutup hükmünü icra eden! İçe dönüklüğü yaşatan.

EL BASIT… Açıp yayan. Boyutsallıkları ve derin görüşü oluşturan.

EL HAFİDZ… Alçaltıcı. Hakikatinden uzak yaşamı oluşturucu! Evrensel boyuttaki “Esfeli sâfîliyn”i yaratıcı. “Kesret” müşahedesini oluşturan perdeliliği meydana getiren!

ER RAFİ’… Yükselten. Bilinçli birimi yatay veya dikey anlamda yükselterek hakikatini kavrama veya seyir anlamında yükselten.

EL MUİZZ… Dilediği birimde, izzeti oluşturan özelliği açığa çıkartarak, onu diğerlerine göre değerli kılan!

EL MÜZİLL… Dilediğinde zilleti zahir kılan! Zelil eden… İzzeti meydana getiren yakınlık özelliklerini yaşatmayarak, benlikle perdelenmenin yetersizlikleri içinde aşağılanmayı aşikâr kılan!

ES SEMİ’… Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerini her an algılamakta olan. Farkındalığı ve kavramayı yaşatan. Bunun sonucu olarak Basîr ismi özelliğini tetikleyen!

EL BASIYR… Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip sonuçlarını oluşturan.

EL HAKEM… Hükmeden ve hükmü kesinlikle yerine gelen!

EL ADL… Ulûhiyetinin sonucu olarak açığa çıkardığı her Esmâ özelliğinin yaratış amacına göre hakkını veren. Haksızlık etmekten, zulüm etmekten münezzeh olan!

EL LATİYF… Yarattığının derûnunda ve varlığında gizli olan. Lütfu çok olan!

EL HABİYR… Açığa çıkan Esmâ özelliğinin “var”lığını, “Esmâ”sıyla meydana getiren olarak, onun durumundan haberi olan. Birime, kendisinden açığa çıkanla, ne mertebede anlayışa sahip olduğunu fark ettiren!

EL HALİYM… Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendirmeye alan.

EL AZİYM… Açığa çıkmış Esmâ özelliği olan hiçbir birimin, azametini kavrayamayacağı muhteşem büyüklük.

EL ĞAFÛR… Allâh Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren. Rahîm ismini tetikleyen!

EŞ ŞEKÛR… Verdiği nimeti çoğaltmak için o nimeti değerlendirten. Birimde verilen nimeti hakkıyla değerlendirerek “daha”sına açılmayı oluşturan. “Kerîm” isminin özelliğini tetikler. Bu ismin özelliğinin kapalı kalması ise, birimi kendisine ulaşana karşı kapanmayı; o nimeti değerlendirmek yerine başka yönlere dönerek o nimetten perdelenmeyi yaşatır. Bu da nankörlük yani verileni değerlendirmemek olarak tanımlanır. Verilenin gerisinden mahrum kalma sonucunu doğurur. Nimetin ardı kesilir!

EL ALÎY… Yüce. Varlıkları Hakikat noktasından seyreden!

EL KEBİYR… Esmâ’sıyla yarattığı âlemlerinin büyüklüğü kavranamaz olan.

EL HAFİYZ… Âlemler içindekilerin varlığının korunması için onların gerekenlerini oluşturan.

EL MUKİYTHafîz isminin özelliğinin oluşması için gerekli olan maddi veya manevî olarak nitelendirilen alt yapıyı oluşturup meydana getiren.

EL HASİYB… Birimselliğin devamı için yeterli olduğu gibi, birimden açığa çıkanların sonucunu yaşatan. Böylece sonsuza dek oluşumun akışını yaratmış olan!

EL CELİYL… Muhteşem kapsam ve mükemmeliyetiyle Efâl âleminde sultan!

EL KERİYM… Öylesine cömert ki, kendisini inkâr ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetlerini bağışlamakta. “OKU”mak yani “İKRA” ancak O’nun keremiyle bir birimde açığa çıkabilir. Her birimin hakikatinde yer almakta.

ER RAKIYB… Her birimi Esmâ’sıyla yarattığı için her an onunla olarak kontrol altında tutan.

EL MUCİYB… Kendisine olan yönelişlere mutlaka icabet ederek gereğini oluşturan!

EL VASİ’… Esmâ özellikleriyle tüm âlemleri kapsamış olan.

EL HAKİYM… İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak, nedenselliği oluşturan ve böylece kesret algılamasını oluşturan.

EL VEDUD… Cazibeyi, çekim gücünü yaratan. Salt karşılıksız, çıkar beklenmeyen sevgiyi var eden. Her sevenin, sevdiğinde sevdiği gerçekliktir!

EL MECİYD… Açığa çıkardığı muhteşem yaratış dolayısıyla şanının yüceliğini ortaya koyan!

EL BAİS… Sürekli yeni yaşam boyutlarına dönüştüren! “Her an yeni bir şe’nde” oluşun mekanizması olarak sürekli yeni bir hâl yaşatan.

Bu özelliğin insanda açığa çıkışı itibarıyla… “AMENTU”da da yerini alan “Ba’sü ba’delMevt = ölüm akabindeki diriliş” anlamındadır… “Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek o boyutların uygun bedenlerine dönüşeceksiniz!” (İnşikak: 19) âyetindeki işlev de bunu anlatır…

Bedenden ve/veya bilinçten ölmek ve bunun devamı yeni bir yaşam hâline başlamak. Şu dünya (beden) yaşamımızda iken de bu bâ’slar mümkündür… Velâyet - Nübüvvet - Risâlet bâ’sları gibi! Ki, bunlarda dahi yeni bir yaşam mertebesi söz konusudur!

Tohumun kabuğunu çatlatıp mahsulünü açığa çıkarması gibi, ölü (bilkuvve - işlevsiz - nesnel) olanı bâ’s edip dirilten, demektir. Açığa çıkana, yeni yaşam ortam veya boyutuna kavuşana göre, bir önceki ortama uygun yaşam bedeni “kabir” hükmündedir… “O Saat (vefat) muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur. Kesinlikle Allâh, kabirlerde (bedenleri içinde) olan nefsleri (bilinçleri) bâ’s edecektir (varlıklarındaki Esmâ özelliğiyle yeni bir beden oluşturarak yaşamlarına devam ettirecektir)!” (Hac: 7)

EŞ ŞEHİYD… Varlığıyla varlığının şahidi olan. Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden! Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını yaşatan.

EL HAKK… Apaçık ortada olan Mutlak Hakikat! Açığa çıkan tüm işlevlerin hakikati ve kaynağı!

EL VEKİYL… Açığa çıkan her birimin işlevinin gereğini yerine getirmek için gerekeni yapan. Bunun idrakıyla kendisine tevekkül edene sahip çıkarak, onun için en hayırlı sonucu oluşturan. Hakikatindeki el Vekiyl isminin özelliğine iman eden Allâh‘ın tüm isimlerine (tüm kuvvelerine) de iman etmiş olur! Halifelik sırrının kaynağı bir isimdir!

EL KAVİYY… Kudreti kuvveye dönüştürerek varlığın oluşmasını sağlayan ve onlardaki kuvveleri oluşturan. Melekî boyutu meydana getiren.

EL METİYN… Tüm Efâl âlemini ayakta tutan. Metîn… Sağlamlığı oluşturan. Metanet, direnç veren!

EL VELİYY… Birimde kendi hakikatini tanıma ve gereğini yaşama özelliğini açığa çıkaran. Velâyetin ve onun kapsamındaki üst düzey yaşam özellikleri olan Risâlet ve Nübüvvetin kaynağı. Velâyetin en üst mertebesi olan Risâlet ve bir altı olan Nübüvvet kemâlâtını irsâl eden. Risâlet kemâlâtının zuhuru sonsuza dek geçerli ve işlevli iken, Nübüvet kemâlâtının işlevi yalnızca dünya yaşamında geçerlidir. Nebi, âhiret yaşamında da o kemâlâtla yaşar, ancak işlevi bitmiştir dışa dönük olarak! Risâlet işlevi ise velâyet getirisi üzere devam eder sonsuza dek, velîlerdeki gibi.

EL HAMİYD… Açığa çıkardığı evrensel kemâlâtı “Velî” ismi kapsamında açığa çıkardığı âlem sûretlerince seyredip değerlendirendir! Hamd yalnızca kendisine aittir!

EL MUHSIY… TEK’likteki çokluk sûretlerini makrodan mikroya tek tek tüm özellikleriyle yaratan.

EL MUBDİ’… Yaratılmışları eşi benzeri olmayan kendine özgü özellikler bütünü olarak âlemlerde açığa çıkaran.

EL MUIYD… Aslına rücu edenleri yeni bir yaşam boyutunda hayata döndüren.

EL MUHYİ… İHYA eden. Hayata kavuşturan. İlim yaşantısıyla hakikati müşahede ederek yaşamını sürdürmeyi oluşturan.

EL MUMİT… Ölümü tattıran… Bir yaşam boyutundan diğer yaşam boyutuna geçirten!

EL HAYY… Esmâ âleminin kaynağı! Tüm isim özelliklerinin hayatını veren, varlığını oluşturan. Evrensel enerjinin kaynağı; enerjinin hakikati!

EL KAYYUM… Hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendi vasıflarıyla varlığını kaîm kılan. Var olan her şey kendisiyle kaîm olan.

EL VACİD… Özellikleri âdeta taşan… Her dilediğini var eden. Tüm yaratışına rağmen hiçbir şeyi eksilmeyen!

EL MACİD… Kerem ve ihsanının sınırsızlığının getirdiği şan ve yücelik sahibi!

EL VAHİDVâhid ül AHAD… Sayısal çokluk kabul etmez TEK! Cüzlere bölünmemiş ve cüzlerden oluşmamış; panteizm anlamına gelmeyen Bir! Çokluk kavramının düştüğü, “yok”luğa kavuştuğu, hiçbir fikir ve düşüncenin ayak basamadığı TEK!

ES SAMED… Som, salt TEK! Çokluk kavramından münezzeh! Çok özelliğin birleşmesinden oluşmamış! Ve dahi sınır kavramından berî olan TEK’lik sahibi. Hiçbir şeye muhtaciyeti söz konusu olmayan TEK’illik. Hadîs-î şerîf‘te şöyle tanımlanmıştır: “Es Samedülleziy la cevfe fiyhi = Samed odur ki, onda boşluk yoktur (SOM, SALT)!”

EL KAADİR… İlmindekileri kudretiyle bir nedenselliğe dayanmaksızın yaratıp seyreden! Bu hususta asla sınırlanmayan!

EL MUKTEDİR… Kudretiyle izhar ettiği tüm varlıkta iktidarı, tedbir ve tasarrufu geçerli olan mutlak - işlevsel kudret sahibi.

EL MUKADDİM… Yaratış amacına göre açığa çıkaracağı Esmâ özelliğine öncelik veren.

EL MUAHHİR… Yarattığında açığa çıkacak olanı Hakîm isminin gereğince erteleyen.

EL EVVEL… Yaratılmış olanın başı, ilk Hâli olan Esmâ Hakikati.

EL ÂHİR… Yaratılmış olanın sonsuza dek bir sonrası.

EZ ZÂHİR… Apaçık ortada olan, Esmâ özelliğiyle algılanmakta olan!

EL BÂTIN… Apaçık ortada olanın algılanamayanı ve Gaybın hakikati. (Evvel Âhir Zâhir Bâtın, HÛ’dur!)

EL VALİY… Hükmüne göre yöneten.

EL MÜTEALİY… Sonsuz sınırsız yüce; yüceliği her şeye yaygın! Âlemlerdeki hiçbir akıl ve idrakın kapsamıyla, hiçbir fıtratın mahiyet ve yansıtıcılığıyla sınırlanmayan yücelik sahibi.

EL BERR… Fıtratların gereğini kolaylaştırarak oluşmasını sağlayan! Bu konuda vaatlerini yerine getiren.

ET TEVVAB… Hak ve hakikati algılatıp kavratarak, o birimin kendi hakikatine dönüşünü oluşturan. Tövbeyi yaşatır. Yani, birime yaptığı yanlışlardan dönmeyi ve verdiği zararları gidermeyi nasip eder. Bu isim özelliği açığa çıktığında Rahîm isminin özelliğini tetikler. Sonuçta kişinin hakikatinin getirisi olan güzellikleri ve müşahedeyi yaşatır.

EL MÜNTEKIM… Birimdeki, hakikatini yaşamasına engel olan davranışlarının sonuçlarını yaşatan! “Züntikam”, açığa çıkanın sonucunu, hak ettiğini yaşatmaktır. Allâh, intikam almak gibi duygularla vasıflanmaktan münezzehtir! “Şedîd ül İkab” ile birlikte kullanıldığında, “Hakikatinin gereğini yaşamaya ters düşen düşünce ve davranışların sonucunu en sert ve keskin bir biçimde yaşatan” anlamına gelir.

EL AFÜVV… Şirk dışında işlenmiş bütün suçların tövbesini kabul edip, affedendir. Şirk hâli yaşamında bu ismin özelliği açığa çıkmaz. Burada fark edilmesi önemli konu şudur. Suçun affı demek, o kişinin af öncesi yaşantısındaki kayıplarının geri kazanılması demek değildir. Geçmişin telâfisi ve kazası yoktur Sünnetullah’ta!

ER RAUF… Çok şefkatli, acıyan; kendisine yönelenleri, onlara zarar verip sıkıntıya sokacak davranışlardan koruyan, uzaklaştıran.

EL MALİK’ÜL MÜLK… Mülkünde dilediğini tedbir edip, hiçbir birime hesap verme kavramı olmadan dilediğini uygulayan.

“De ki: ‘Mülkün Mâlik’i olan Allâh’ım… Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Kesinlikle Sen her şeye Kâdîr’sin.’” (Âl-i İmrân: 26)

ZÜL’CELALİ VEL’İKRAM… Celâl’iyle açığa çıkardığına “yok”tan var olmuşluğunu kavratarak “yokluğunu” yaşatıp; İkram’ıyla, Esmâ kuvvelerinin kendisinde açığa çıkışını seyrettirerek Bekâ’yı yaşatır.

EL MUKSIT… Ulûhiyeti gereği olarak, her yaratılmışa yaratılış amacına göre hak ettiğini vermek suretiyle adaletini uygular.

EL CAMİ’… Tüm varlığı “çok boyutlu tek kare resim” olarak ilminde topluca seyreden. Yaratılmışları, yaratılış amaç ve işlevleri doğrultusunda toplayan!

EL ĞANİYY… Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerle sınırlanıp kayıtlanmayan ve o vasıflarla etiketlenmekten dahi münezzeh olan; “Ekberiyeti” dolayısıyla! Esmâ’sıyla sayısız sınırsız zengin olan!

EL MUĞNİY… Dilediğini, başkalarından mustağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. “Fakr”in sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hibe eden… “Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-”yok”lukta) bulup da zenginliğe (”gına”ya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El Ganî kulu yapmadık mı, Âlemlerden Ganî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)?” (Duha: 8)… “Muhakkak ki ‘HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da.” (Necm: 48)

EL MANİ’… Hak etmeyene, hak etmediğine erişmesine engel yaratan!

ED DARR… Birimlerin sıkılıp bunalarak kendine dönmesi için çeşitli azap veren hâlleri (hastalık, çile, belâ) yaşatan!

EN NAFİ’… Hayra erişmeye vesile olacak yararlı düşünce ve fiilleri hatıra getirip gereğini uygulatan.

EN NUR… Her şeyin hakikati olan İlim! Her şeyin aslı Nûr’dur, demek; her şey ilimden ibarettir, İlmullah’ta demektir. Hayat, ilimle vardır. İlim sahipleri Hayy’dır; diridir! İlmi olmayan ise, yaşayan ölüdür.

EL HADİY… Hakikate erdiren… Hakikatin gereğini yaşatan! Hakk’ı dillendirten! Hakikate yönlendiren!

EL BEDİY’… Eşi benzeri olmayan güzellikte olup, güzellikleri yaratan! Türleri ve varlıkları herhangi bir örneğe dayanmayan şekilde kendilerine özgü özelliklerle yaratan.

EL BAKIY… Zaman kavramsız yalnızca var olan.

EL VARİS… Sahibi olduklarını geride bırakarak dönüşenlerin, arkada bıraktıklarının sahibi olarak çeşitli isimlerle açığa çıkan!

ER REŞİYD… Rüşde erdiren! Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmasını yaratan ve yaşatan!

ES SABUR“Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı; (arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor… Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler” (Nahl: 61) Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!

9 Ağustos 2009 Pazar

"Kehf Suresi - Hadid Suresi"


Kehf'in tamamı sadece ZAMAN YOLCULARI içindir. Kehf Suresi Kur'an'ın TAM ORTASINDADIR. Öteki dağılmış ayetleri de toplarsanız, Kehf'in de tam ortası, "Hani Musa genç yol arkadaşına......." diye başlayan ayet... Ve bu paragrafın da tam ortası: "Derken indimizden bir rahmet ve katımızdan Ledünni bir ilim almış, kullarımızdan bir kul buldular", bölümü. Bunun da tastamam ortası iki kelime "İLMİ LEDÜN".

İlmi Ledün VERİLMEZ, bir haktır GİDİLİP ALINIR. O ilim asla muska ilmi değildir. Muska ile maskara ettiler... Haşa, çünkü: Allah NURUNU TAMAMLAYACAK... Allah nurunu dilediğine iletir. Kur'an okumayan ALLAH'IN NURUNA erişemez. Çünkü ayetle sabittir: Kur'an'ın bir diğer adı NUR'dur. Bir diğer adı İLİM. Bir diğer adı HİKMET (pozitif bilimler anlamında).

Allah şöyle yazmamış: "Katımızdan bir rahmet ve (yanında) ilim vermiştik", öyle vahyetmemiş Allah'ımız... O KOCA farkı oraya koymuş: Allah zenginliği DİLEDİĞİ KULUNA; İLMİ İSE İSTEYİP ALAN KULLARINA VERİR. Bu farkı unutmayalım. O zaman şunu anlıyoruz:

1. Allah DİLEMİŞ ve RAHMET (Mesela zenginlik) HIZIR'A VERİLMİŞ
2. Üstüne üstlük Hızır İLİM dilemiş ve MERCİİNİN KAPISINI ÇALMIŞ, "Tanrı misafiri olmuş" ve “Ledünni İlmi ALIP GELMİŞ". İşte bu farkın üzerinde duruyor o ayet...

Kehf suresi Kur'an'ın tam ortasındadır. Kendinden önceki 303 sayfadaki sure sayısı, kendinden sonraki sure sayısının ÜÇTE-BİRİ'dir. Bu konuyu şimdi bile araştırabilirsiniz. Çünkü bu ikisinin oranında hassas Pİ sayısı var. Pi sayısının düştüğü yer ise "Ashabı Kehf"i izleyen ikinci kelime: RAKİM... Rakam bilimi yani matematik...

Şöyle söyleyeyim: Kehf 18. suredir. İniş sırasına göre ise 69. suredir. Daha önce kehf suresinin bazı ayetlerinin rasgele Müzemmil ve Müddesir içinde dağıtıldığını da söylemiştim (iki bağ sahipleri olayı aynen vardı). Ebi Leheb suresi ise çok uzun bir sureydi. Bu durumda Kehf suresi 19. Suredir. 57. Hadid suresiyle DOĞRUDAN temastadır. Hadid ise tüm Kur'an’ın ağırlık merkezidir. Kendinden sonraki surelerin toplamı da 57'dir. Hadid kelimesi bir de KEHF'de geçmektedir.

Hadid 26. ayet (Bu da birleşiktir, onu da ayırmak gerekir). Anti parantez şöyle Hadid kelimesinin geçtiği ayet İKİ BÖLÜMDÜR. 26. ayet="Bir de şu DEMİRİ İNDİRDİK", "Onda bir ŞİDDET vardır ve insanlar için yarar...".

25. Yemin olsun, biz, resullerimizi açık-seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitap'ı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî'dir, Azîz'dir.

Şimdi GERÇEK 26. ayet şu (Hafız Osman Kur'an’ındakiler gibi):

26: Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî'dir, Azîz'dir.

Bir de devamı olan 26'yı yazalım:

26: Andolsun ki biz, Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik, peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Onlardan kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır .

İşte burada tam ortada DEMİR lafı AYRIK ve başlıbaşına DURMUYOR MU? Resuller içinde DEMİR metali geçiyor, buradaki AYRICALIĞI fark ettiniz değil mi? “Ve demiri de indirdik" Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır". Bunun yedi anlamını basitçe veriyorum:

1. Hadid=Demir=57.sure (Demirin atom ağırlığı) ve 26. ayet (Demir elementinin atom numarası, Peryod cetveline bkz.). HDYD harflerinden oluşan demirin Ebced değeri 26'dır. El Hadid dendiğinde ise 57'dir.

Demirin birinci anlamı içindeki alt başlıklara değinelim:

1.a) Tüm meteorlar ve ölü yıldızlar (Demir cüceler) DEMİRE DÖNÜŞÜR. Kimya peryod tablosunda DEMİR son derece kararlıdır ve tüm gökcisimlerinin SONDURAĞIDIR. Ondan sonrakiler de ikinci kararlı ada olan KURŞUN'a karar kılarlar. Uranyum 'Transuran elementler, radyoaktif yarılanma ile KURŞUN'da dururlar. Kararlı hale gelirler. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. SİMYA (Alşimi) peryodunda yani CİFİR şekillerinde ise göreceksiniz ki, sadece demir sert. Kurşun yumuşak, Kalay yumuşak, Cıva zaten sıvı, Altın (Som) tırnakla çizilebilir, ısırılarak kopartılabilir. Ama demir öyle değildir... ÇELİK oğlu ÇELİK'tir. Zaten bizim konumuz haddelenmiş demir değil; meteorize DEMİR. Demir elementi bir istasyon ve duraktır. Tüm gök cisimleri öldükten sonra adı DEMİR elementidir. Bu çok ilginç değil mi?
1.b) Yine başka bir ilginç durum şu: Tüm elektronlar bir atomda alt orbitalleri doldurmadan "YUKARI orbite çıkmaz. Yani BOŞLUKLAR öncelikle alınmalıdır. Demir hariç HER ELEMENT bu yasaya tabiidir. Demir'in 26 elektronluk orbitallerinde 19. YER BOŞTUR. Bunun nedeni var:

Demir MIKNATISLIĞINI bu boşluktan dolayı alır. Ve mesleği fizik olanlar için özel bir haberim var: Pauli'nin dışlama ilkesi gereği SPİNLER aynı orbitte birbirine zıttır (+ ve - 1/2 gibi).

2. Demir'in bilinen özellikleri dışındaki yüksek anlamı: Elektromagnetik kuvvettir. DEMİR GEÇİŞ ELEMENTLERİ... Örneğin NİKEL de mıknatıs özelliğine sahiptir. Demir izotopları 55, 56, 57'dir. D harfi (Ebced'de dört) iki kez yazılmıştır ve bu ŞİDDET içermektedir. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. ZORLU KUVVET= Bermuda tipi üçgenlerin doğal elektromagnetik fırtınaları ve bunun laboratuar deneyleri (Philadelphia Experiment vb.)
3. Bu yazacağım çok önemli... Eğer yanınızda Mirac ikinci cildim olanlar var ise... 289. sayfadaki, yapay karanoktaların ilk paragrafındaki SIR da demirin ÜÇÜNCÜ YORUMUNU verecektir.

“Aynı seminerde ünlü karadelik uzmanı Kip Thorne yapay mini karadelikleri önermiştir. Güneşimiz kadar kütle Beyaz Cüce olarak çöker, iki katı pulsar, üç katı karadelik olur. Böyle bir kütle bulamayacağımızdan (Fusion Reaktörleri yapımı gerçekleşirse) 1600 ton demiri alıp 1 cm.’in yüzde biri hacime sığıştırarak basınç oluşturup, atom boyutunda, bir yapay (suni) karadelik imal etmiş oluruz”.

1 cm.nin YÜZBİNDE-BİRİ bir hacıma sığabiliyor (H atomunun çapı). Şimdi de Zülkarneyn'e gidiyoruz: "Getirin bana Demir kütleleri" ayetinin sırrı işte bu 1600 ton demirden ibarettir. "Nihayet iki dağın arasına geldiğinde bir kavim buldu. Onlar dediler ki..."

18/96. "Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince: "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi.

Kehf suresindeki demir işte bunun devamı. İki ayeti birleştirdiğimizde şu katlı-yediler çıkıyor: DEMİR GÖKTEN İNDİRİLMİŞ "Biz demiri de indirdik". Ayet gibi Harut-Marut'un indirilmesi gibi DEMİR de indiriliyor. Dikkatinizi çekiyor mu? METEOR (demir göktaşları) zaten gökten iner gibi basit anlamları aşacağım. Hatta "Elektromagnetizma doğanın kuvvetlerinden biri olarak evrenin heryerinde hazır ve nazırdır" da demiyeceğim (Gökten indirilmenin anlamlarını sabaha kadar saysam bitmez). Asıl üzerinde durmak istediğim konu şu:

Tüm evrenin yaşayan ve sonra ölen gaz-toz bulutları mezarlığındaki her şey (bir yıldız) ister küçük olup, önce beyazcüce sonra karacüce=Demir yıldız; İster biraz daha büyükçe=Nötron yıldız (Ortası demir çekirdeğinin tüm nötronları), isterse karadelik oluşturacak kadar büyük bir güneş olsun... Son durak DEMİR TABUT'undadır... Hem de öyle demir-döküm-pik vb. değil, Tam anlamıyla "Şeytan üçgeni" fırtınalarının binlercesinin aynı anda tek noktada patladığı DEHŞETLİ BİR DEMİRDEN söz ediyorum.

Ayet ne diyor: "Demirde Çok sert/şiddet vardır. Bir de bundan FAYDALAR vardır... Ve siz 1600 ton demir kütlesini alıyorsunuz. Büyük basınçlarla küçülmeye ve birleşmeye zorluyorsunuz. Bu basıncı bulan ve haber veren Mrs.CP'dir (Stephen Hawking). Evrenin ilk yaratılış patlamalarındaki o çok şiddetli BASINÇLARDA, en erken dönemde mini karanoktacıklar mecburen yaratıldı. Bunlar bir Angström'den öte bir Fermi kadar küçük çaplardadır. Son derece aç ve oburdur. İçinde bulunduğu sistemi tek başına yutar. İşte bir karanoktacık ne kadar küçükse o kadar aç ve oburdur, sistemini yer. Atom karıncadır ve dinazorları yerden yere vurmaktadır ve oturup afiyetle yemektedir ve yedikçe acıkmaktadır. Mrs.CP işte bu MİNİMİNNACIK karanoktacıkları buldu. Böylece Karadeliklerin mutlaka çöken yıldızların son hali olmadığı (sonuçta yer almadığı) aynı zamanda NEDEN'DE yani evrenin en başında oluştuğunu kanıtladı Carl M. Allan patronum.

ŞU NEDEN/SEBEP biraz olsun ortaya çıktı mı? O ayette yer alıyordu: "Zülkarneyn bir SEBEB'e daha koyuldu diye... Küçük bir ipucu: Zülkarneyn "İKİ ZAMANLI" demektir. O halde TEKNOLOJİSİ iki AYRI zamanı içermektedir. Gelecekteki zamanı SONUÇ ise, geçmişteki zamanı (İki zamanlı ya) ise NEDEN oluyor mu olmuyor mu? O halde nasıl ki Hızır'ın ÜÇ AYRI SONUCU (geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi, duvarın onarılması) varsa, Zülkarneyn'in de ÜÇ NEDENİ var. Üç yolculuk ÜÇ nedenden geçiyor.

Üçüncüsünü biliyoruz: Yecuc-Mecuc. Birincisini de biliyoruz: "Güneşin batıdan doğması" denen kıyamet alameti. İkincisini de elbette daha sonra anlatacağım inşaallah...

Meryem Oğlu İsa A.S.


Kurana dönüş başlamıştır. Fakat halkın kuranı doğrudan okuyup anlamasında da belki bazı sıkıntılar olacaktır fakat niyeti salih ve ehil olabilecek birkaç yüz insan, inanıyorumki bedirin kahramanları gibi dünyanın çehresini değiştirmeye yetecektir.

Bu çerçevede nadide muhataplarımızla, uzun zamandır kurandaki ayet ve kelimeler ile aralarındaki bağlantılardan çıkarılan tefekkür ürünlerini paylaşmak ve onlarında değerli görüşlerinden istifade etmek niyetiyle birkaç meseleyi dikkatlere sunmak arzusundayız.

Kuranda enfüsi manada Zekeriyya ismi ile temsil edilen, insanda olması gereken zikrin aktif halidir. Sure başlarında Okunan ayet ve kelimeleri akılda, hafızada tutmaktır.
Yani Zekeriyya ismi, insandaki aktif hafızayı temsil ediyor. Kuran okuyan ve böylece ona muhatap olan kişinin, kuranı okurken okuduklarını hatırda, akılda tutmasıdır. Böylece ilerleyen ayetlerin onları açıkladığı, onlarında anahtar olduğu anlaşılacaktır.
Zekeriyyanın Meryemi himaye etmesi; ileride gelen ayet ve kelimelerle öncekileri arasındaki bağlantıları kollaması, gözetmesidir.

Örnek: Ali imran suresi başlarında Allah, insanları rahimlerde dilediği gibi şekillendirip dünyaya istediği zaman ve mekanda gönderdiğini ifade eder, ilerdeki ayetlerde meryemin annesi, kız doğurduğunda bunu Allaha izhar eder fakat Allah elbette bilmektedir çünkü onu önceki ayette belirtildiği gibi bilerek, dilediği gibi, yaratan Allahtır.

Meryem ise kuran ayetleri ve kelimeler arasındaki bağlantılardır. Bunun arapçası Rabıta’dır yani İrtibat, bağlantı. Bu kelime, Aynı Ali İmran suresinin son ayetinde dahi geçmektedir.

Bağlantılar, kuran dışına çıkmadan, yani beşer fikri veya etkisi karıştırılmadan ortaya çıkarılırsa, bunlardan hak söz – mana olan İsa açığa çıkar.

Kuranda ilim vardır, hemde yaşayan ilim vardır. Yani kuranın Ruhu vardır, yaşayan mana ihtiva eder. Kuranın ruhu yani yaşayan ilmi bulmak gerektir ki bu; İsa ismi ile temsil edilmiştir.

Kuranı zikir olarak okuyan, hıfzeden (ayetlerin anlamını, bağlantılı aynı veya benzer kelimeleri ) hafızada tutarak böyle bir zikir halinde bulunan, ayetler arasındaki bağlantıları hakkıyla gözetip kollayan, kuran dışı rivayet ve kirlerden temizlenen insanlara Kuranın Ruhu (isa) mesh eder, yani içine işler. Kuranın insana şeffatide budur. Şefaat, ilim vermektir ki; bu ilim kişiye Allahın izniyle tesir ederse; o kişi, onun şefaatinden faydalanmış olur.

Allah, bizleride kuranın şefaatine mazhar kıldıklarından eylesin. Kurandan inkişaf eden bir hakikat ilham-ilim kimde zuhur ederse bunları müslümanlarla paylaşmalarını istirham ederim.

Yukarıda bahsettiğimiz tarzda zikir halinde bulunan insan, Kuranın tümü ile ilgili bu Ruha (isaya) ulaşamasa bile, onda bu zikirden çıkan ve yahya ile temsil edilen gerçek ilhamlar doğar. Yahyanın anası ise, insanların pek kullanmadığı yani kısır halde bulunan fakat Allah tarafından zekeriyya’ya rahmet olarak aktif hale getirilen bir özelliktir. Buda tefekkürdür yani insanlar pek düşünmezler, düşüncede tembeldirler, hazıra konmayı, birilerine düşünmeden tabi olmayı tercih ederler. Tefekkür, zikir sayesinde geçte olsa inkişaf ederse, aktif hale geçerse bundan gerçek ilham-yahya doğar. Dikkat edilirse zekeriya ve yahya, insana verilen ve kuranda insan için aktif olması tavsiye edilen ve vurgulanan bu aktivitelere yönelik özellikler, yahudi zihniyeti tarafından katledilmiş, kaldırılmıştır. Yani kuranın anlaşılarak zikrinden, tefekkürden insanları uzak tutmaya çalışan ve düşünceyi katleden zihniyet tarafından.

Meryem, rasul değil, fakat (Allaha ve kelimelerine sadık kalınarak korunması, gözetilmesi, izlenmesi ve kollanması gereken) ve böylece kendisinden tertemiz mesh edici ve şifa verici rasul doğan bir özelliktir. yani kurandaki bağlantılardır.

Ahir zamanda kuranın hak manası olan hak söz böylece açığa çıkacak yani İsanın şahsı manevisi dünyaya açılacak ve bozuk mana olan deccali öldürmesi, müteşabih hadisi böyle gerçekleşecek kanaatindeyiz.

Zuhruf suresi 61. “Şüphesiz ki O (İsa), kıyametin bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.”
Ayetinin işaret ettiği hakikatte budur.

Zaman zaman bazı insanlar isalık iddiasında bulunmaktadır. Allahtan, müslümanlara aklını işletme ve artık kullanma ilhamını bahşetmesini dileriz. Müslümanlarında artık aklını başına almasını ve düşünmesini temenni ederiz.
Din, Allaha tahsis edilir, müslümanlar hanif olursa elbette zulümler ve sualler bitecektir.

Yapay Yıldız (necm-Şİ'RA)


NECM Suresi başında belirtiliyor:

1. "Vennecmu iza HEVA"

2. Sahibiniz (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı.

3. O, HEVA ya göre konuşmaz.

4. O, (kuran) vahyedilenden başkası değildir.


Üçüncü ayette belirtilen HEVA kelimesi; uydurma, atma, insan yapısı yani YAPAY bir ESER meydana getirme anlamındadır. HEVA kelimesi bu anlamda olunca; baştaki ayette belirtilen HEVA kelimesini, insan yapısı, yani YAPAY bir eser olarak yerine koyduğumuzda şöyle bir anlam çıkıyor:

- (insan tarafından yapılan) yapay yıldız (zamanına)

- UYDUrulduğunda yıldıza (Gökte görülecek yapay yıldıza)

yani zamanımıza işaret bulunuyor, zamanımızda gökte yıldız gibi görünen ve atılarak yörüngeye oturtulan uzay istasyonunu ifade çıkıyor.

Burada "bu, kuranda bildirilmişti" demek istemiyoruz. Elbette kuranda her şey bulunur.

Buradan aldığımız esas anlam:

  1. Kuran ile insan yapısı (mükemmelde olsa) yapay bir eser arasındaki fark;

Yapay bir yıldızla gerçek bir yıldız arasındaki fark gibidir.

Bu yapay eser, insanların uzun yıllar uğraşarak, devletlerin, imkan sahiplerinin ve konusunda ihtisas sahibi en bilgili insanların yardımlaşarak yaptığı bir eser olsada böyledir.

Necm 4. "O (kuran) vahyedilenden başkası değildir."

Ve devamında vahyin hakikati anlatılıyor.

2- yapay yıldız görüldüğünde yaklaşan iyice yaklaşmıştır.

Necm 56. "İşte bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır." 57. "Yaklaşan yaklaştı."

3- insanlar ayetlerden ve bundanda gafil. Halbuki bu, saatin ilk habercilerindendir.

Necm 61. "Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!"

Ve son ayet 62. "Haydi Allah'a secde edip O'na kulluk edin"

4- Bu surede vahyin gerçek yapısı bildirilmiş olup, putperestlerin, evreni meydana getirdiği ileri sürdükleri ve yaratıcı makamına koydukları etkenler ile ilgili teorilerin bir bilgiye dayanmayan uydurmalar olduğu ifade edilmektedir.

Necm 28. "Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez."

5- Allaha isnad edilmeyen yaratılış kuramlarını uyduranlar yaratıcı için enerji der (uzza), diyalektik der (Lat), materyaller der (Menat), çünkü Allahın yaratıcılık makamına, muhakkak zanna dayalı başka uydurma güçler ve etkenler koymak zorundadırlar. Bu, ahirete inanmamaktan kaynaklanır işte bunlar, zanna dayalı uydurma yaratıcılarını Allaha denk tutanlardır.

Necm 30. "İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir."

Putperestler, uydurdukları yaratıcıların bilerek bir şey yaratmaya iradeleri olmadığını, konuşamadıklarını, görmediklerini bilmektedirler. Çağdaş putperestler "yaratıcı kabul etmediklerini" söylerken onun yerine iradesi olmayan bir çok yaratıcı koymak zorunda kalıyorlar böylece eskileriyle aynı şeyi iddia ettiklerinin farkındalarmı? yoksa yeni bir şey söylediklerinimi sanırlar? Eski putperestler bunlar kadar bilmedikleri halde aynı şeyleri asırlarca önceden söylüyorlardı yani bunlara göre eskileri ne kadarda ileri görüştelermiş!? Şimdikilerde onların arkasına katılmış gidiyorlar. Aslında değişen hiçbir şey yok. İnsanlar arasında, ilk rasul ademden beri süregelen büyük bir ihtilaf; yani İman-küfür mücadelesi var.

6- Gerçek vahiy olan kuran için; insan eseri, yapay veya uydurulmuş yani HEVA diyenler, gerçek ile yapay arasındaki farkı göremeyen putperest-ateist düşüncedeki eski zihniyet ehlidir.

7- Necm27. "Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar."

Ahirete inanmayanlar yaratıcı olarak Allahı kabul etmeyenlerdir. Bunlar, big bankı ve bütün yaratılanları meydana getirmede KULLanılan etkenlere üretici, doğurgan, kendilerine göre yaratıcı, yani DİŞİL özellik veriyorlar.

Diyalektik : enerji üreten?! etken. Hareket, dalgalanma, döngü vs. (Lat)

Enerji : olayları meydana getiren güç, etken (Uzza)

Materyaller : meydana gelen birimler, başka şeyleri meydana getiriyor?! vs. (Menat)

Gibi çeşitli etkenlere DİŞİL yani Üretken Doğurgan özellikler verirler ki; yaratılışta kullanılan etkenleri, esas yaratıcılar olarak kabul ederler. Tabiat ANA gibi... bunların tanrıları dişidir. Dişi olmak zorundadır. Ki; doğursun, bunları üretsin!?.

Halbuki herşeyi meydana getirmede etken olarak görünenler (etkenler- melekler-melekeler) Allahındır, Allahın elindedir. (Allah bu etkenleri kitapta melekler olarak ifade ediyor) bunlar Allahın etkenleri-melekleridir.

Halbuki, Herşeyin melekutu, etkenleri Allahın elindedir (yasin son ayeti) bir şeyi yapmak isterse bunları kullanan Allahtır. Bütün Melekler ve Mülk Allahındır. Allahtan gayrı yaratıcı yoktur.

Baştaki ayetin nasıl yorumlanabileceği, devamındaki diğer ayetlere bakarak çıkarılabiliyor. (asla zorlamadan sadece ayetlerin gösterdiği manalara bakarak ve tefekkür ederek)

Aynı kelimenin içinde geçtiği ayetler arasında birbirini açıklama özelliği bulunuyor. Bu özellik, yapılacak yorumun kuran dışına çıkmasını engelleyen bir zincir oluşturuyor. Meryem ismi bu bağları temsil ediyor. Allahın müminlerden kuvvetle tutmasını istediği akrabalık-rabıta, yakınlık bağları ifadesi ile işaret edilen ikinci bağ bizce budur. Birincisi ise Allah ve Rasulünün arasını açmamaktır. Yani onlara iki ayrı hüküm kaynağı makamı vermemektir.

Şunu söylemekte fayda var: Allah ve rasulüne itaat konusunda iki ismin birlikte zikredilmesi, iki ismi hükmen ayırmak için değil, aksine asla AYIRMAMAK içindir.

Aynı sure içinde bahsedilen Şi'ra yıldızı, (yıldız ve ışık-nur) "neşreden" anlamında GERÇEK bir yıldızdan bahseder, bu neşreden yıldız, bize göre süper nova tabir edilen bir yıldızdır. Patladığında (açıldığında) kendisinden bir - iki milyon yıldız doğar ki kuran dahi böyle kendisinden aydınlatıcı manalar çıkan bir neşreden yıldız gibidir ve gerçektir.

Necm 46. Atıldığı zaman nutfeden. ......49. Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur.

Ayrıca aynı surede şira yıldızından bahsederken atılan nutfeden bahsedilmesi önemli bir bağlantı gösteriyor. Atılan nutfe yaklaşık iki milyon kadar sperm taşır ve süper nova (çok büyük ışık ve yıldızlar neşreden yıldız) Patlamasıyla ortaya çıkan yıldız sayısına yaklaşıktır.

(bir nutfede yaklaşık iki milyon sperm bulunması ve bundan sadece bir-kaç mahluk doğması, bir-ikimilyon yıldızdan sadece birkaçının sisteminde yeryüzü benzeri canlı mahluk çıkabileceğine işaret sayılabilirmi?)

Çeşitli manaları, ayetlerin birbirine bakması yönleriyle, (bağlantıları gözeterek) tefekkür ederek yine ayetlerle açabiliriz.

Kuran kendi içinde adeta birçok kitabı ve doğrudan yazılmamış bir çok sözü taşıyan adeta zip edilmiş (özetlenmiş) bir kitaptır.

Fakat öyleki onun söylemediği bazı sözlerdede bir o kadar mana, muhteşem ilim ve hikmetler bulunmaktadır. Görünen ve görünmeyen alemler gibi. Ve hepsi onda toplanmış.

(mesela onlarca ayette musaya kitabı VERDİK derken musaya kitabı İNDİRDİK kelimesini bulamadım bizce bu, musa a.s. nın Allahın kelimelerini temsil etmesindendir. Allah, kainat kitabını kurandaki kelimelere vermiş ve onu abdine indirmiştir.)

İnsanlar evrenin, Allahın kitabı (ayetleri) olduğu gerçeğini halen kabul edebilmiş değiller.

(Bu, müslümanlarda dahi görünüyor. "semavatı ve yeri kim yarattı dersen, derlerki Allah.

Deki öyleyse düşünmezmisiniz" burada Allah diyenlerin, inandık diyenler olduğunu anlıyoruz)

İnsanlar, kainat kitabının Allahın kitabı olduğunu anlasalar ve kabul etselerdi ne olurdu?

İki kitabın birbirine uyumlu ve birbirini açıklayıcı olduğunu, asla birbirine aykırılık olmayacağını bilir, ikisinede itikat eder, doğru yolu bulurlardı.

O kitap ki onda yanıltıcıllık, yanlışlık, eğrilik yoktur, korunmuştur, Sünnetullahtır. İnsanlar buna itikat edip ona uyum (takva) gösterse, muhakkak doğru yolda gider. Zaten kur'an, bu insanlara doğruyu buldurmak, müjde, uyandırma ve ikaz için değilmidir.

Aynı sure içinde adı geçen Sidre; son, yani başlangıç noktası (big bank noktasının 1 saniye içindeki açılımı, bugünkü evrenin yüzde yetmiş büyüklüğüne ulaşmış deniyor) (ve görünen evrenin en uzağına bakıldığında evrenin başlangıcı görünüyor.)

yani evren: Onun "Kün" emrinin bir anda "yekün" olmasıdır. Aynı emir, nihayeti ve ilerisinide kapsıyor yani sonsuz kün emirleri, bir kün emrinin içinde..... (sonsuz kere sonsuz eşittir bir sonsuz)

Yedi kat sema; iç içe yedi kat makro, yedi kat yer; içiçe yedi kat mikro alemler. sınır yok karışma yok. Birlik ve bütünlük var.

Uzay: Arş ve kürsidir; Allahın etki, yetki ve hükümranlık alanıdır. yani uzay, Allahın tahtıdır. Görünen ve görünmeyen Makro ve mikro alemler, Arş ve Kürsi içinde... Allahın sıfatları hepsini kapsıyor. Onda öyle bir makam varki orda kendisini kendisinden başka kimse bilmez ve asla idrak edemez.

Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lut

Toplumun fuhuş girdabına kapıldığı, cinsel bunalımların had safhaya ulaştığı; cinsel ilişkilerin bırakınız gizli olmasını, açık açık, üstelik milyonlara hitabeden basın-yayın organlarınca ballandırıla ballandırıla anlatılıp gösterildiği bir ortamda yaşıyoruz. Bu sapkın ortamda ister istemez bulunan Müslümanlar, karşılaştıkları bu gibi olaylar karşısında alacakları tavır ne olmalıdır?

Bindörtyüz yıldır insanlara hidayet kaynağı olan Kur'an-ı Kerim; insanın yirmidört saatinde, hayatının her safhası için insanlara yol gösterir. Cinsel konularda da helal haram sınırlarını çizer. İnsan hayatının tabii bir parçası ve aynı zamanda neslin devamı için gerekli olan cinsel ihtiyaçlarda da; yapmalarını istediği işleri emreder. Düştükleri yanlışları gösterir. Toplumu ifsad edecek davranışlardan kaçınmalarını ister. Böylece toplumu refah ve mutluluğa götürecek yöne sevk eder.

Bütün bunları anlatırken geçmiş kavimlerden cinsel konularda sapmalar gösteren; hatta bu sebepten azaba uğrayan Lut kavmini örnek vererek; gerek indiği dönem içerisindeki cahiliyye araplarına gerekse kıyamete kadar ilahi vahye muhatap diğer toplumlara da bu kıssa örnekliğinde kendilerinin bu hal ve tavırlarını düzeltmelerini ister. "...Sen bu kıssayı anlat belki üzerinde düşünürler." (A'raf, 176)

Lut (a) Kimdir?

Kur'an-ı Kerim'de İbrahim (a) anlatılırken, Hz. İbrahim'e inananlardan biri olarak Lut'un ismi geçer. "Bunun üzerine Lut ona inandı." (Ankebut, 26)

Bu ayetten Hz. İbrahim ile Lut'un aynı kavimde yaşadığı ve Lut'un Hz. İbrahim'e tabi olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Lut kavmini helak için gelen meleklerin Hz. İbrahim'e de uğraması her ikisinin de yakın coğrafyalarda rasullükle vazifeli olduklarını gösteriyor.

Kur'an, Lut'un yaşadığı yerin cahiliyye araplan tarafından gerçekleştirilen ticaret kervanlarının yolu üzerinde olduğunu şu ayette anlatır: "Siz sabah akşam, onların yaşadıkları yerlerden geçmektesiniz, Düşünmeyecek misiniz?" (Saffat, 137-138)

Tevrat'ta Lut'un yaşadığı yerler olarak Sodom ve Gomorra kentlerinin isimleri verilir. Sodom ve Gomorra diye belirtilen yerler bugünkü Ürdün'ün bulunduğu bölgeden ayrılarak Sodom ve Gomorra'nın bulundukları bölgeye yerleşir. Bir müddet sonra Allah Lut'u bulunduğu kavme rasul tayin eder. "Şüphesiz Lut da rasullerdendir." (Saffat, 133); "Lut'a da hüküm ve ilim verdik." (Enbiya, 74); "Lut'u rahmetimizin içine aldık; doğrusu o salihlerdendi." (Ankebut, 75).

Lut Kavminin Durumu

Lut kavmi, insanın çoğalması için zaruri olan cinsel ihtiyacı, Allah'ın çizdiği sınırların dışına taşırarak; toplumu ifsada götüren haram bir fiile meyletmiştir. "Lut da, kavmine şöyle demişti: 'Doğrusu siz, daha önce hiç bir kavmin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?'" (Ankebut, 28-29)

"Kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz; evet siz cahil bir kavimsiniz," (Nemi, 55)

"...Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz." (Şuara, 166)

Oysa Allah: "...Onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz." (Bakara, 187) diyerek kadın ve erkeği birbirlerinin örtüleri olarak tavsif etmiştir. Helal bir cinsel birleşmenin ancak nikah yolu ile bu iki cins tarafından yapılacağını emretmesine rağmen; Lut kavmi harama meyletmiştir. Dolayısıyla helal birleşmeyi terk ederek; toplumu batağa sürükleyecek erkek erkeğe yapılan haram birleşmeyi tercih etmişlerdir.

"Doğrusu siz alemlerde hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz." ayetinde belirtilen "sizden önce hiç kimsenin yapmadığı" ifadesi Lut kavminin yapmış olduğu homoseksüelliğin; daha önce hiç yapılmadığı şeklinde değil, böyle toplumsal olarak büyük boyutlarda daha önce yapılmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü tarihin her devrinde şu veya bu şekilde bir haram fiili ferdi olarak işleyenler bulunmuş olabilir. Lakin, "kavmi ona koşarak geldi" ve "Toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?" ayetlerinden anlaşılacağı üzere, fuhşun bireysel değil toplumsal boyutlarda seyrettiği anlaşılıyor, bundan dolayı Allah, bu kötü fiilin daha önce bu boyutlarda olmadığını bildiriyor. Lut (a) kavminin Allah'ın emirlerinin çiğnenmesinin devamı halinde geriye dönüşü olmayan bir mecraya sürükleneceklerini, azabın yaklaşmakta olduğunu haber veriyor.

Yukarıdaki ayetlerin cahiliyye Araplarına indiği dönemde homoseksüellik, Lut kavminin yaptığı boyutlarda değildi. Buna rağmen Allah; bu kötü fiilin toplumu helake sevk eden bir iş olduğunu, böyle bir fiile yönelenlerin bunu terk etmelerinin en doğru yol olacağını Lut kıssasıyla anlatır.

Lut'un Tutumu

Lut kavmini sürekli olarak uyarır. Yaptıkları fiilin Allah nezdinde geçerli olmayan bir fiil olduğunu hatırlatır.

"Kardeşleri Lut onlara şöyle demişti: Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"

"Bilin ki, ben size gönderilmiş bir elçiyim."

"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."

"Buna karşı sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak Alemlerin Rabbidir."

"Alemlerin içinde erkeklere mi gidiyorsunuz?"

"Ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor musunuz? Siz sınırı aşan bir kavimsiniz." (Şuara, 161-166)

Bütün bu uyarılara rağmen Lut kavmi sapıklıkta ısrar eder. İşledikleri günahlar kalb ve gözlerini öylesine köreltmiştir ki, kendilerini helak etmeye gelen insan kılığındaki meleklere de yeltendiler. Buna karşılık Lut onlara şöyle der: "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkun misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?" (Hud, 78)

Lut (a) evine konuk olarak gelen Meleklere yeltenenlere "İşte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar daha temizdir" diyerek, yaptıkları sapıklığa karşı helal bir alternatif teklif eder.

Buradaki teklif hususunda müfessirlerin bir kısmı "hakiki kızlarıdır" bir kısmı ise "kavminin kızlarıdır" demişlerdir.

"İşte şunlar kızlarımdır" ifadesi ister Lut'un kızlarını isterse kavminin kızlarını kapsasın fark etmez. Bu teklif Lut kavminin yaptığı işin kötü olduğunu, temiz olanın kadın erkek arasındaki ilişki olduğunu göstermek içindir. Lut'un bütün çabalarına karşın kavmi tepki gösterir. "Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Sen bizim ne istediğimizi bilirsin." (Hud. 79)

"Onlar şöyle dediler: Ey Lut (bizim yaptığımıza karşı gelmekten) vazgeçmezsen, iyi bil ki sürgün edileceksin!" (Şuara, 167)

"Doğru sözlü isen bize Allah'ın azabını getir." (Ankebut, 29)

Artık Lut (a), kavminin doğru yola geleceğine dair tüm inancını tüketir. "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam." (Hud, 80) Yapacağı iş Allah'a sığınmaktı. Bütün gücüyle Allah'a sığınarak ondan yardım ister.

"Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et." (Ankebut, 30)

"Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldikleri kötülüklerden kurtar." (Şuara, 169)

Allah Lut'un duasını; ailesinden karısının kalması haricinde kabul eder. "Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık." (Şuara, 170-171)

Kur'an bize Lut'un karısının suçunu belirtmez. Müfessirler birtakım suçlamalarda bulunmuşlarsa da gaybi bir konu olan bu durum karşısında Kur'an'ın bize verdiği kadarla yetiniyor ve orada duruyoruz.

Kur'an-i Kerim'de Nuh(a)'ın oğlunun, Nuh'un duasına rağmen helak edilmesi olayından sonra anlatılan bu olayda da Lut'un ailesinin kurtulması duasına mukabil karısı helak edilenler arasında yer alır. Bu olay bize gösterir ki Allah'ın emirlerine karşı gelmiş olan bir kimse, Allah nezdinde peygamber ailesinden de, soyundan da olsa gerekli cezayı görecektir. Allah nezdinde geçerli olan soy-sop, mevki, makam değil, takvadır.

Helak

Yüce Allah; Lut kavmi hakkındaki emrini Meleklere bildirir. Melekler Lut (a) kavmine varmadan evvel Hz. İbrahim'e uğrayarak ona Allah'ın ihsan ettiği, erkek çocuğu müjdelerler. Melekler Hz. İbrahim'e Lut kavminin helak haberini de bildirirler. Kur'an bize bu muhavereyi şöyle anlatıp.

"Andolsun ki elçilerimiz İbrahim'e müjde getirdiler ve 'selam' dediler. O da: 'Selam' dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

"Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine korku düştü. Dediler ki: 'Korkma! (Biz melekleriz.) Lut kavmine gönderildik.'" (Hud, 69-70)

Bu ayetler bize İbrahim (a) ile Lut (a)'un aynı zaman diliminde yaşadıklarını bildirir.

Konuklar gelince onlara sunduğu yemeği yemediklerini gören Hz. İbrahim'in içine bir kurt düşer. Hz. İbrahim konukların yemek yemediklerini görünce onların melek olduğunu anlamıştır. Korkusu, vahiy indirmek için gelmediğini anladığı bu meleklerin kendi kavminin helaki için geldiği sanısına kapıldığı içindir. Melekler hemen onun merakını giderirler: "Korkma! Biz Lut kavmine gönderildik."

"İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lut kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı."

"İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi."

"Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azab mutlaka gelecektir." (Hud, 74-76)

İbrahim (a) meleklerin vazifesini anlamıştır. Ancak ayetlerin belirttiği gibi, kafir de olsa Lut kavminin helak edilmemesi için Meleklerle tartışır. Hz. İbrahim'in bu hareketi o anlık şoktan dolayıdır, yoksa Meleklerin söylediği gibi Allah'ın azabı geldikten sonra onu kimsenin durduramayacağıdır. Bunu en iyi bilenlerden birisi de İbrahim'dir.

Melekler daha sonra Lut (a)'a gelirler. Lut (a) da Hz. İbrahim'in üzüldüğü gibi kavminin helakından dolayı üzülür. Hz. İbrahim ve Hz. Lut da görülen bu latif tutum peygamberleri kana susamış insanlar gibi göstermek isteyen kafirlere karşı en güzel İbrettir.

"Elçilerimiz Lut'a gelince, (Lut) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da 'Bu çetin bir gündür' dedi." (Hud, 77)

"Dediler ki: 'Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar asla sana dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü. Karında başka sizden biç biri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan helak zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?" (Hud, 81)

Lut (a)'a Meleklerin bildirdiği hicret emri, Musa (a)'nın Firavun'un adamlarından inananları kaçırdığı zaman da Allah tarafından aynı şekilde bildirilmişti. "Biz Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz.' diye vahyettik." (Şuara, 52)

Baskı altında yaşayan Musa ve Lut gibi peygamberler toplumlarının helak edilmesi kararlarının akabinde, inananlarla birlikte geceleyin kafirlere fark ettirmeden hicret etmeleri istenir. Kafirlere fark ettirmeden kaçmanın en uygun olduğu zaman gecedir. Lut (a) da ailesinden karısı hariç diğer inananlarla beraber geceleyin kavmini terk ederek yola koyulur.

Tevrat'la Bir Karşılaştırma

Lut kavmini helak ile görevlendirilen meleklerin, İbrahim (a)'e uğraması olayı Tevrat'ta da yer almaktadır. Ancak Kur'an ve Tevrat metinlerinde yer alan bu olayın karşılaştırılması, Tevrat metinlerinin nasıl tahrif edilmiş olduğunu gösterecektir. Bu karşılaştırma aynı zamanda Tevrat'ta anlatılan kıssaların hidayet özelliğinin nasıl kaybolup, yerini küfrün aldığını rahatlıkla anlatmış olacaktır.

"Ve İbrahim sığırlara koştu, ve körpe ve iyi bir buzağı alıp uşağına verdi, ve onu hazırlamakta acele etti. Ve ayranla süt ve hazırladığı buzağıyı alıp önlerine koydu; ve kendisi yanlarında, ağaç altında durdu, onlar da yediler." (Tevrat, Tekvin Babı)

Tahrif edilmemiş Tevrat metninde Meleklerin Kur'an'daki ayetlerde belirtildiği gibi sunulan yemeği yemedikleri muhakkaktır. Hz. Musa'dan sonra Tevrat'ı kendi hevalarınca tahrif eden Yahudiler Meleklere yemek yedirttikleri gibi; daha sonraları müşrik araplar işi meleklerin dişi oldukları dahası Allah'ın kızları oldukları iftiralarına kadar götüreceklerdir. Böylece Tevrat, hidayete sevk eden bir kitap olmaktan ziyade şirke götüren bir kitap konumuna düşürülmüş oluyor.

Allah'ın Kur'an'ı indirme gayesi de, insanları doğru yola sevk edecek bir kitabın bulunmamasından elde mevcut Tevrat ve İncil'in tahrif edilmesindendir. Kur'an inmeden cahiliyye döneminde mevcut bulunan muharref ilahi kitaplarda, Allah'ın bildirdiği emir ve kıssalar hedefinden saptırılmış ve tevhidi çizgiden uzaklaştırılmıştı. Tevrat'ın şirk kitabına dönüştüğünün delillerinden bir tanesi de, Lut'un anlatıldığı bölümde Lut'un kızlarının babaları ile yatması iftirasının yer almasıdır ki; bu olay tamamı ile iftira ve kıssanın hidayet içeriğinin tamamen tersyüz edildiğinin, tevhidi çizgiden saptırıldığının göstergesidir.

Sonuç

a)-Allah'ın bize Lut kıssasını anlatmasının ilk amacı muharref Tevrat vasıtası ile Mekke insanlarının edindikleri yalan yanlış bilgileri düzeltmektir.

b)-Kıssanın anlatılması ile yeryüzündeki bütün cahiliye toplumlarında olduğu gibi Mekke cahiliyye toplumunda da görülen sapık bir münasebet şekli, erkek erkeğe yapılan cinsi ilişki mahkum edilir.

c)-Dahası ferdi olmaktan ziyade, yani yapanların var olduğu halde bilinmediği bir yapıdan çok, aleni üstelik toplumsal olarak yapılan bir fiil haline gelen cinsel suçların azaba müstehak olduğu anlatılır.

d)-Günümüzde yapılan bu çirkin fiillerin boyutu Lut kavminin yaptığı toplumsal pisliğin çok ilerisindedir. Erkek erkeğe, kadın kadına evlenmenin normal görüldüğü, homoseksüel olimpiyatları gibi tertiplerle global pisliklerin bir araya getirildiği, ameliyatlarla erkeklerin kadın, kadınların erkek olarak yaşamak istedikleri bir dünyanın sapıklıkta Lut kavminden çok ileri olduğunu söylemek yanlış bir tesbit olmasa gerektir.

e)-Bir peygamberin yüzü suyu(!) hürmetine dahi onun ailesinden biri olan karısının dahi affedilmediği Nuh (a)'un oğlunun cezalandırılmasından sonra ikinci bir örnek olarak muhataplara sunulur,

f)-O halde Allah'ın kınadığı bu fiilin kötülüğü ve bunun getireceği belalar tüm insanlara hatırlatılmalıdır.