Bu Blogda Ara

15 Kasım 2013 Cuma

Meninin Yaratılması


Tarık Suresi-5.6.7.ayetleri.
5-Onun için insan bir düşünsün neden yaratıldığını!
6-Bir atılgan sudan yaratıldı.
7-Ki, arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkar.

Ayetlerin meallerinden anlaşıldığı gibi insan atılan, fışkıran bir sudan yaratıldığını, bu suyun atılma yeri olarak sırt kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıktığı beyan edilmiştir.
Ayette geçen kelimeler: ;; Dafık: atmak, dökmek, atılmış, atılgan suda olan bir gayreti mana olarak göstermektedir. Yahrucu::çıkar,çıkarır,her zaman çıkar.
Sulb:.omurga( sırt kemiği) .boynun arkasından kuyruk sokumuna kadar olan kemiğe denir.
Teraib:göğüs kemikler.göğüs kafesi olduğudur.
Üro-genital refleks merkezi
Şekil-1 Duysal Uyarılar
Meni ve yumurtanın atımının fizyolojisine geçmeden önce atım fiili ve atılganlık sıfatının meydana gelmesi için ani hareket ve güç gerektiren bir olayın olması lazımdır. Vücudumuzda bir uyarıya karşı olan tüm ani cevaplar kadında ve erkekte suyun(meninin) atılma veya atılmış olma hali refleks sinirleri vasıtasıyla kasların kasılmasıyla meydana gelir. Vücudumuzdaki kasları ve salgı bezlerini uyaran tüm refleksler, sempatik sinirlerdir ki bu sinirler ayetin buyurduğu göğüs ve sırt kemikleri arasından çıkan omurilik uzantılarıdır. Dolayısıyla reflekslerin çıkış merkezi beyin değil omuriliktir.
Erkekte meninin atılması
İnsan vücudunda organlar görev yaparken görevlerini kendi başlarına yapamazlar. Vucudun dengesi, organların görevlerinin tetiklenmesi ve kontrolü için mutlaka sinir sistemine ihtiyaç vardır. Organlarda meydana gelen görevler kompleks bir sistemin ürünüdür. Erkekte meninin atılması refleks sinirleri vasıtasıyla olur. Erkekte cinsel heyecanın doruğunda, Beyin ve cinsel organlardan gelen duysal sinir uyarılar( İmpuluslar) omuriliğin(medülla spinalis) arka boynuzuna oradan da sempatik refleks merkezine iletilir(T1-L2) refleks merkezinden değerlendikten sonra çıkan sinir uyarıları post ganglionik sinir lifleri vasıtasıyla yoğun sinir ağı olan pleksus hypogastricus inferior ‘a kadar gelir.Bu refleks uyarıları erkek üreme organlarında atımdan önce sürümü başlatır.önce birinci depodan(vazo defferens),ikinci depodan(vesicula seminularis )ve prostattan aynı anda meniyi oluşturan sıvıları alarak kasların kasılmasıyla meni ilerler ve üretra arkasındaki depoda birikir.Bu birikme basıncın arttığını tekrar refleks merkezine bildirir refleks değerlendirme merkezinin gönderdiği ani emirle üratrada sıkışan sıvı atım yerindeki kaslardan m.bulbospongiosusların ritmik kasılmalarıyla dışarı atılır.
Erkekte ve dişide üreme organlarını uyarma görevini yapan(T1-L2) =Sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasındaki deliklerden çıkan sempatik reflex,segmantal sinirlerdir.Bu organları uyaran en yoğun lifler ise T10-L1=Sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasındaki deliklerden çıkan sempatik reflex,segmantal sinirlerdir.(2)
Neticede:
Emisyon ve ejekülasyon, erkeğin cinsel aktivitesinde doruk noktayı oluşturur. Seksüel uyarıların yoğunlaşması sonucu omurilikteki refleks merkezlerinden sempatik uyarılar doğmaya başlar. Çoğunluğu T10-L1 düzeyinde omurilikten çıkan uyarılar, mezenterik hipogastrik,pelvik sempatik pleksuslar yoluyla genital organlara ulaşır ve emisyonu (sürümü)başlatır ejekülasyonu (fışkırtma)haber verir.(3)
Bu antomik ve fizyolojik işarette Kuran-ı Kerimin buyurduğu sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasından çıkan refleks sinirleri erkekte3-5 cc meninin atılmasına vesile olur.
Yumurtanın atılması ve atılmış olması
Yumurtlama(Ovülasyon), kadınlarda yumurtalıklardaki yumurtanın atılmasıdır. Yumurtlama genellikle adet dönemlerinin ortasına rastlayan 11-16. günler arasında olur. Yumurtlamadan önce yumurtanın olgunlaşmasına hormonlar vesile olur.(FSH, LH, PROGESTERON, OSTROJEN) yumurta atılmadan önce östrojenin hormonunun etkisiyle cinsel duygu ve istek zirveye ulaşır. Kadın tenasül uzuvlarındaki uyarılma sırt ve göğüs kemikleri seviyesindeki(T10-l-L1) refleks merkezini uyarır. Yumurtlama(ovulasyon)meydana gelmeden önce sırt ve göğüs kemikleri arasından çıkan refleks merkezinin sinirsel uyarımı ile önce rahimde ve tüplerde kasılmalar başlar, Rahimin ritmik kasılmaları yumurtayı rahime bağlayan bağın ritmik gerilmesine ve patlamaya hazır yumurtalığın hareketine sebep olur.Sonuçta LH hormon ununda etkisiyle yumurta 1-1.5 cc sıvıyla birlikte atılır.Kasılan tüplerin ucundaki saçaklar yumurtayı tüp içine alarak karın boşluğuna düşmesine mani olur.Yumurtlamadan önce başlayan rahim,tüp ve perine kasılmaları yumurta atıldıktan sonrada devam eder.Rahimdeki bu kasılmalar aynı zamanda rahim başını 0,5 cm açarak spermlerin rahim içine oradansa tüplere ulaşarak yumurtayla buluşmasına vesile olur.(3) Uyarlan Aynı bölge sempatik sinirleri pelvis ganglionlar vasıtasıyla döl yatağı kaslarını kasarak döl yatağı salgısının artmasına orgazm ile cinsel doygunluğa ulaşır.(1)
During ovulation, the fallopian tube contracts rhythmically.Bu kasılmalar yumurtayı yumurtalıktan atılmasına sebep olduktan sonra fallop tüpü yoluyla yumurta rahim doğru itilmesine vesile olur. The pain you feel during ovulation is most likely a result of the egg bursting through the follicle.Yumurtlama sırasında hissedilen ağrı büyük ihtimalle folikül içindeki yumurtanın patlamasının bir sonucudur. Birkaç saat veya birkaç gün sürebilir. (5)
Yumartalıkları, uterusu, döl yatağı kaslarını uyaran reflex sempatik sinirler, pleksus uterovaginalise sempatik T10-L1 segmentlerden gelir. Bazı kadınlarda ovulasyon (yumurtlama) sırasında paraumblikal bölgede(göbek çevresi)ağrı hissedilir. Ovarıum (yumurtalık)ağrı duygusu T 10-L1 arasından gelen refleks sinirleriyle meydana gelir.Medulla spinalis segment duzeyinde merkezi sinir sistemine ulaştığı için ovulasyon(yumurtlama)ağrısı hissedilir.(4)

Yumurtanın suyu ile birlikte atılması
Kuranda bahsedilen meniyi ve yumurtayı atma fiili, erkek ve dişi genital organlarında bulunan kasların, sırt ve göğüs kemikleri arasından çıkan sempatik sinirlerin (T1-LI) uyarılmasıyla başlar. Sperm ve yumurtanın atımı için mutlaka refleks merkezi gereklidir.
Fonksiyonel hale gelmiş yumurta ve spermi sularıyla birlikte tek başına tek organ ların görevleri meydana getiremez. Birkaç üreme organı ile birlikte mutlaka refleks merkezinin olması lazımdır. Anatomik yapının kaybındaki neticeleri, bir hastalıklar ya da herhangi bir kaza sonucu sırt omuriliği zedelenip felç olanlarda görürüz. Erkekte ve kadında omurilik tahribatının seviyesine göre refleks kayıpları görülür. Omurilik lezyonu altıncı sırt kemiği(T6) seviyesinde ve daha yukardaysa karın reflekslerin tamamında ( Superior hipogastrik pleksus, çölyak/superior mezenterik pleksus ve intermezenterik pleksus, inferiormezenterik pleksus,pelvik pleksus)kayıp olur.Onuncu sırt kemiği(T10 )düzeyinde veya altındaysa alt ve orta karın refleksler elde edilir,onikinci sırt kemiği(T12) altındaysa karın reflekslerde kayıp görülmez.(7)

Bu demektirki sırt kemikleri ile göğüs kemiklerinin bittiği yerden sonra uyarıcı reflekslerin merkezi yoktur. Kuranı kerim sırt ve omurilik kemikleri derken refleks antomisinin bittiği yeri işaret etmektedirki burası aynı zamanda omuriliğin sonlandığı yerdir.( Conus medullaris m.spinalis) Bundan sonra sinir lifleri yukarıdan gelen sinir uzantılarıdırki at kuyruğu şeklinde(cauda equina)devam eder.
SONUÇ
Atılan sıvının kadın ve erkek menisi olduğu kesindir. Erkeğin menisinin vücuttan atıldığı son organ bellidir. Kadınlardaki atım yeri, atılım maddesi ve miktarı dışarıdan yapılan gözlemlerle bilinmemektedir. Ayette erkekten atılan sudan yaratıldı demiyor. Atılan sudan yaratıldı buyuruyor. Atılan su sadece erkek ten atılan su değildir, aynı zamanda kadından da atılan sudur. Erkeğin suyu cinsel organdan dışa, kadınınki ise yumurtalıktan tüp içine atılır. Erkeğin suyunu gözler, kadınınkini ise ilim gözü görür.

Erkekte suyun atımı sadece bir organla olmaz spermlerin ilk bekleme yeri(epididimit), meninin yaklaşık bir ay bekleme yeri (vaso deferens), meni kesesi (seminal vezikül),atılma yeri(posterior üretra),idrar torbası, uretra kaslarının hepsi aynı zamanda refleks merkezinin emriyle görev yapmasıyla meydana gelir. Dolayısıyla diğer organların tamamı veya her biri atma, fışkırma, atılgan olma haline vesile olamazlar. Suyun erkekte ve kadında atılması için mutlaka refleks merkezine ihtiyaç vardır. Bu merkez omurilik ve Kuranın buyurduğu sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasından çıkan refleks sinirleridir.
Kadında ve erkekte atılan su, atım sırasındaki oluşan fizyolojik olaylar, atımda tetiğin çekildiği ilk nokta, atıma kadar hangi organların bu vazifeye iştirak ettiği, iştirak sırasında hangi kimyasal maddelerin hangi güzergâhlarda ilave olduğu gibi düzenli olayların ard arda yapılmasıyla fonksiyonel hal alır.
”Kuranı Kerim atılan suya tenasül uzuvlarından atılır deseydi böyle bir beyan kadın için uygun olmazdı. Erkek için kısmen uygun olurdu. Kadına bakan yönü eksik açıklandığı için tenkitlere maruz kalırdı. Çok basit ve eksik bir şekilde konuyu anlatma olurdu ki, buda Kuranın hikmetine ve büyüklüğüne gölge düşürürdü.

Dış tenasül uzuvlarının kadında yumurtanın, erkekte spermin yapımında ve atımında hiçbir görevi yoktur. Dış tenasül uzvu sadece erkekte meninin dışarı çıktığı, terk ettiği yerdir. Ne meniyi meydana getirebilirler nede atım yapabilirler. Sadece uyarıları refleks merkezine ileten bir vasıtadır. Atım olayını Kuranın işaret ettiği sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasından çıkan refleks sinirler i atım emrini verir ve elektrik deşarjını başlatır. Bu desarj saniyeninin 150 de biri gibi kısa bir sürede üretra arkasında birikmiş meniyi, kadında yumurtalıktaki yumurtayı cevresinde bulunan kasların kasılmasıyla dışarı fırlatır.sperm ve yumurtanın atılıma fiilinin başlangıcı sırt ve göğüs kemikleri arasından çıkan sempatük sinirlerin elektirik desarjıdır.
Sonuçta, kadın ve erkekte suyun atılmasında görevi başlatmaya sebep olan ortak bir nokta olmalıdır. Bu ortak nokta yokluğunda üremenin sekteye uğramasına vesile olan, sırt ve göğüs kemikleri arasından çıkan refleks sinirleridir. Kuran-ı Kerim atma görevini yaptıran refleks merkezi olan omuriliği işaret eder. Çünkü bir şeyin çıktığı yer başlangıcıdır. Atıldığı yer ise terk ettiği yerdir. Atılan son organ olan kadında yumurtalığın, erkekte tenasül uzuvlarının atılmada, sürümünde, yapılmasında, bazı kimyasalların karışmasında hiç bir rolü yoktur. Kuranın işaret ettiği yer olan sırt omuriliğinden (Torakal)çıkan refleks sinirleri bu görevi yapar. Atılma işinin başlangıç uyarısını götüren sinirler sırt omurları ile göğüs kemiklerinin yaptığı eklemin altındaki deliklerden(foremenlerden) çıkar.(T 1-L 1)Çoğunluğu T10-l1 arasından gelen sempatik lifler, hipogastrik sempatik pleksus ve pelvis sempatik pleksuslar adı altında genital organlara ulaşır. cinsel haz ve diğer duygusal uyarılarla uyarılan refleks sinirleri emisyonu(sürüm) başlatır.ejekülasyonu(atma,fırlatma)tetikler. Kadında yumurtayı, erkekte meniyi dışarıya atar.
 dr.Arslan mayda

Kâinatın Genişlemesi ve Big Bang



Giriş
Hubble’ın evrenin genişlediğine işaret eden yaklaşık on yılda elde ettiği gözlem sonuçlarını 1929 yılında yayınlamasından sonra, fizikçilerin kainat hakkındaki görüşleri tamamen değişmeye başlamıştı. Aslında tarihsel olarak Hubble gözlemlerini yayınlamadan önce, Einstein’ın 1916 yılında ortaya koyduğu kütle çekimi denklemlerini kullanan Friedmann, evrenin genişlemesi gerektiğini 1922 yılında yayınladığı bir çalışmayla ortaya koymuştu.;; Fakat o yıllarda, büyük ölçüde felsefi sebeplerden, evrenin durağan (static) olması gerektiği düşüncesi oldukça baskındı. Bu yüzden, ilk ortaya koyduğu denklemlerin dinamik bir evren öngörmesinden hoşlanmayan Einstein, durağan evren modeli elde edebilmek için denklemlerinde küçük bir değişiklik yapmıştı (Hubble’ın gözlemlerinden sonra Einstein bu değişikliği kariyerinin en büyük hatası olarak tanımlamıştır.) Bu yüzden Hubble’ın gözlemsel verileri büyük bir şaşkınlık ve heyecan uyandırmıştı. Zaman içinde Hubble’ın sonuçlarını destekleyen başka gözlemlerin yapılmasıyla, genişleyen evren düşüncesi karşı konulması güç bir gerçek olarak ortaya cıkmaya başlamıştı. Tabii, evren genişliyorsa geçmişte daha küçük olmalıydı, ve belki bütün evrenin küçük bir hacim olarak ortaya çıktığı bir andan bahsedilebilirdi. Bu bulguları ciddiye alan bir gurup fizikçi, kainatın (yani uzay-zaman ve içindeki bütün maddenin) doğumu ve gelişimi hakkında teorik araştırmalar yapmaya başlamışlardı. Bütün bu gelişmeleri (büyük ihtimal) şaşkınlıkla izleyen ve evrenin ezeli olması gerektiğini düşünen diğer bir gurup fizikçi ise, Hubble’ın gözlemlerini açıklamanın alternatif yolları olabileceğini düşünüp, durağan evren düşüncesinde ısrar ediyorlardı. Bunlardan biri olan Hoyle, 1949 yılında BBC radyoda katıldığı bir programda, genişleyen evren ve dolayısıyla evrenin başlangıcı fikrini eleştirmek için “büyük patlama” (big-bang) ifadesini kullanmıştı. O programda kinayeli bir uslupla ifade edilen büyük-patlama tanımlaması zaman içerisinde genişleyen evren modelini adlandırmakta kullanılmaya başlanmıştı. Böylece kainat hakkında kimsenin tahmin dahi edemiyeceği yepyeni bir model ortaya çıkmıştı.

Büyük patlama modelinin önemli öngörülerinden biri olan ve patlama sonrası ortaya çıkması beklenen (bu yeni ateşlenmiş bir silahtan çıkması beklenen duman şeklinde düşünülebilir) elektro-magnetik radyasyonun (kozmik mikrodalga fon radyasyonu) Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlemlenmesiyle, model hakkındaki tereddütler (neredeyse) tamamen ortadan kalkmıştır. Zaman içinde teknolojinin de gelişmesiyle, büyük-patlama modelini destekleyen farklı birçok gözlem ve hassas ölçüm yapılmıştır. Elde edilen gözlemsel sonuçları açıklayabilecek bugün için başka bir kozmolojik model de bulunmamaktadır. Bu sebeple büyük-patlama modeli fizikçiler arasında genel kabul görmüştür. Bu tarihi bilimsel gelişmelerde hiçbir müslüman bilim adamının katkısının olmaması acı gerçeğini (şimdilik) bir kenara bırakıp, kainat hakkında gözlem ve teorilere dayanarak elde edilmiş bazı bilgileri vermeye çalışalım.
Kainat hakkında bildiklerimiz Galaksiler evren içindeki tipik yapılardır. Güneş sisteminin içinde bulunduğu samanyolu disk tipinde bir galaksidir. Yapılan ölçümler samanyolu disk yarıçapının 100.000 ışık yılı ve kalınlığının ise 100 ışık yılı olduğunu göstermiştir (1 ışık yılı, ışığın 1 yılda katettiği mesafe-yaklaşık 10 trilyon km- olarak tanımlanır. Işık hızı maddenin erişebileceği en yüksek hız olarak kabul edilmektedir. Işık saniyede yaklaşık 300.000 km yol alır.) Samanyolu galaksisinde güneş gibi yaklaşık 100 milyar yıldız bulunmaktadır. Kütle çekimi dolayısıyla, galaksi merkezlerinde yıldız yoğunluğu daha fazladır (yine kütle çekimi dolayısıyla galaksi merkezlerinde kara-deliklerin var olduğu düşünülmektedir). Gece gökyüzünde gözle görülebilen yıldızlar, samanyolu içindeki yıldızlardır (şehirlerden uzak yerlerde, samanyolunun merkezini parlak bir disk olarak fark etmek mümkündür). Fakat teleskoplar ile daha uzak mesafelere odaklanıldığında, artık başka galaksiler parlak noktasal cisimler olarak gözlenirler (Hubble kainatın genişlediği sonucuna uzak  galaksiler üzerine yaptığı gözlemler sonucunda ulaşmıştı.). Galaksilerin bir araya gelmesiyle galaksi kümeleri, ve kümelerin birlikteliğinden ise super-galaksi kümeleri oluşur. Bütün bu başdöndürücü mesafeleri ifade etmek için ışık yılı bile oldukça küçük bir uzaklık birimi olarak kalmaktadır.
Kainatı tasvir açısından elimizdeki en başarılı teorik model Einstein’ın genel izafiyet teorisidir. Genel izafiyet teorisine göre, uzay-zaman dinamik bir objedir ve eğilip, bükülebilir. Bizim kütle çekimi olarak hissettiğimiz kuvvet ise uzay-zamanın eğriliğinin bir sonucudur. Büyük-patlama modeli, genel izafiyet teorisi içinde doğal olarak ortaya çıkar. Kainat hakkında aşağıda bir kısmından bahsedeceğimiz temel bilgiler, genelde gözlemsel veriler ile genel izafiyet teorisi kullanılarak elde edilmektedir.
Büyük-patlama modeline göre, kainat yaklaşık 13.7 milyar yıl önce çok sıcak ve çok yoğun bir halde doğmuştur. Burada kainat derken uzay-zaman ve içindeki herşeyin kastedildiğini hatırlatmakta fayda vardır. Demek oluyor ki  bizim bildiğimiz zaman ve mekan da büyük patlama ile ortaya çıkmıştır.  Bu yüzden, büyük patlama öncesinde ne vardı sorusu, model için manasız bir sorudur. Benzer şekilde, günlük hayattan aşina olduğumuz genişleme kavramı birşeyin başka birşey içinde ilerlemesini çağrıştırsa da, kainatın genişlemesini iç ve diş kavramlarına ihtiyaç olmadan, yani kainatın içinde genişlediği başka bir ortamı düşünmeden, tanımlamak mümkündür.
Büyük-patlama modelinin önemli öngörülerinden bir tanesi geçmişte kainatın termal (ısısal) bir dengede olduğudur. Bu öngörüyü destekleyen önemli gözlemsel veriler de bulunmaktadır. Bu sebeple büyük-patlama kelimesi kaotik bir olayı çağrıştırsa da, kainatın ortaya çıkışında çok önemli bir denge hali mevcuttur. Bu denge halinin kendiliğinden oluşmasının imkansızlığı birçok fizikçi tarafından dile getirilmiştir.  
Çok sıcak ve çok yoğun bir denge halinde doğan evren, genişledikçe soğumaya başlamıştır. İlk dönemlerdeki sıcaklık o kadar fazladır ki, maddenin en küçük yapı taşlarından oluşan bir plazma (çorba) hali mevcuttur. Sıcaklık azaldıkça plazmanın yapısı değişir ve farklı kozmolojik evreler ortaya çıkar. Örneğin sıcaklik 1010 dereceye düştüğünde, proton ve nötronlardan atom çekirdekleri oluşmaya başlar. Sıcaklık 3000 dereceye düştüğünde ise atomlar oluşur. Bu değişik evrelerin varlığını destekleyen birçok gözlem yapılmıştır. Mesela Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlenen kozmik mikrodalga fon radyasyonu, ilk atomların oluştuğu evreden sonra serbest kalan fotonlardan (yani ışıktan) oluşur.
Büyük-patlama modeli daha birçok önemli detaya sahiptir ve bugüne kadar bu model kullanılarak yapılan hesaplar gözlemlerle uyum içinde olmuştur. Bununla birlikte bilinen fiziğin patlama anına (sıfır zamanına) yaklaştıkça geçerliliğini yitirdiğini ve yeni teorilere ihtiyaç olduğunu belirtmekte fayda vardır.
Kur’anı Kerimde kainatın genişlemesi Kur’anı Kerimde kaniantın genişlemesine açık olarak işaret edilmiştir. Zariyat suresinin 47. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Semayı azametle Biz kurduk ve ona durmadan vüs’at veriyor ve genişletiyoruz.” Ayette kainatın genişlemesine “mûsiûn” kelimesi ile işaret edilmiştir. Fakat burada asıl ilginç olan kelimenin kullanılış şeklidir. Müfessirlere göre  ayette geçen “Ve innâ le mûsiûn” bir isim cümlesidir ve Arapça’da isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. Dolayısıyla “Ve innâ le mûsiûn” cümlesine “Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz.” mânâsı verilebilir. Büyük-patlama modeline göre de kainat doğduğu andan itibaren sürekli genişlemektedir. Bu ayetle Kur’an yol gösterici olarak vazifesini de yerine getirmekte ve “genişletiyoruz” ifadesi ile genişlemenin kendi kendine değil bizzat Allah’ın kudretiyle gerçekleştirildiğini vurgulamaktadır. 
Büyük patlama ile ilgisi olabilecek ayetler
Enbiya suresi 30. ayette mealen şöyle buyurulmaktadır: “O kafirler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık; sonra her canlı varlığı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı?” Bazı müfessirlere göre bu ayette geçen “ratk” (bitişik) ve “fetk” (ayırma) kelimeleri büyük-patlama anına işaret ediyor olabilir. Yukarıda da özetlemeye çalıştığımız gibi büyük-patlama anında bütün kainat çok küçük bir hacim halinde bir arada bulunmaktaydı ve daha sonra genişleyerek büyümeye başladı. Kainat genişledikçe, içindekiler birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Ayette geçen “ratk” ve “fetk” kelimeleri ile bu olaylar zinciri işaret ediliyor olabilir.

Bununla birlikte, bazı müfessirler bu ayetin güneş sisteminin, dünyanın ve atmosferinin oluşumuna işaret ettiğini düşünmüşlerdir. Bunun sebebi ayetin devamında canlı varlıkların yaratılmasından bahsedilmesidir. Bu durumda “ratk” güneş sisteminin birlikte olduğu duruma “fetk” ise gezegenlerin ve dünyanın güneşten kopup atmosferin oluşmasına işaret ediyor olabilir. 
Belirtmek gerekir ki güneş sistemi gibi sistemlerin galaksiler içinde oluşması da büyük-patlama modeli içinde düşünülmektedir (büyük-patlama modeli sıfır zamanından bugüne kadar bütün evreleri ifade etmek için kullanılır). Dolayısıyla her iki olası açıklamayı da büyük-patlama modeli ile irtibatlandırmak mümkündür.
Büyük-patlama ile ilgili olabileceğini düşündüğümüz başka bir ifade de En’am 14, Yusuf 101,  İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46 ve Şura 11. ayetlerde geçen “fatıri’s semavati ve’l ard” cümlesidir. Benzer şekilde Enbiya suresi 56. ayette de gökler ve yerler ile ilgili  “fatarhünne”  ifadesi kullanılmıştır. Genel olarak meallerde “fatara” kelimesi “yaratma” olarak tercüme edilmiştir. Fakat Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde “fatara” kelimesinin “yarmak”, “uzunluğuna yarmak” ve “bir misal sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” manalarına da geldiğini anlatmıştır. “Fatara” kelimesinin bu anlamlarına bakıldığında, “fatıri’s semavati ve’l ard” cümlesinin büyük-patlamaya işaret edebileceği düşünülebilir. Şöyle ki, büyük-patlama bütün kainatın ortaya çıktığı ilk özel yaratılma anını anlatmaktadır. Bu sebeple “bir misal sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” manası büyük-patlamanın bu özelliğine işaret ediyor olabilir. Ayrıca “yarma” kelimesi büyük-patlama anını “patlama” kelimesinden daha iyi ifade etmektedir. Uzay-zamanın ortaya çıkması bir tohumun yarılıp çatlayıp ortaya çıkması ile gayet güzel tasvir edilebilir.
“Fatara” kelimesinin Elmalılı Hamdi Yazır tarafından zikredilen manalarından “uzunluğuna yarmak” ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Büyük-patlama ile ilgili önemli yanlış anlamalardan bir tanesi, kainatın bir noktadan doğduğunu düşünüp başka bir boşluk içinde genişlediğini hayal etmektir. Büyük-patlama tek bir noktada meydana gelmemiştir. Bugünkü teorik anlayışımıza göre büyük-patlama ile bütün uzay bir anda ve birden ortaya çıkmıştır (yaratılmıştır). Başka bir ifadeyle büyük patlama heyerde meydana gelmiştir. “Fatara” kelimesinin “uzunluğuna yarmak” manası asıl alınırsa, bunun büyük-patlamanın bir noktada gerçekleşmediğine işaret ediyor olabileceği düşünülebilir.
Sonuç
Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız hususlar göz önüne alındığında, Kur’anda kainatın yaratılması ile ilgili ayetleri açıkça mucizevi olarak nitelemek mümkündür. Tabii, konu başka açılardan da ele alınıp genişletilebilir. Örneğin, Kur’anı Kerimde yedi ayette geçen “yedi-sema” kelimesi ile büyük-patlama sonrası meydana gelen değişik evreler (evrelerin tam sayısını belirlemek mümkün olmasa da Arapça’da yedi, yetmiş ve yedi yüz sayılarının kesretten kinaye yani çokluğu ifade için kullanıldığını belirtmekte fayda vardır) ya da bazı teorilerin öngördüğü ekstra boyutlara (ilginç olarak son yılların en çok çalışılan teorilerinden sicim teorisinde -string theory- yedi ekstra boyutun varlığı öngörülmektedir)  işaret ediliyor olabilir.

Son olarak bu çalışmanın sadece amatör bir deneme olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Asıl yapılması gerekenin ise fizikçiler (özellikle uzmanlık alanı kozmoloji olanlar)  ile tefsir ilimlerine vâkıf insanlardan oluşan bir heyetin, konu ile ilgili bütün ayetleri bir bütün halinde sistematik olarak ele alması ve  hiçbir önyargıya sahip olmadan (Arapça gramer, kelime bilgisi ve tefsir usulü çerçevesinde) analiz edip anlamaya çalışmasıdır.  Böyle bir çalışmanın Kur’an mucizesini çok daha iyi ortaya koyacağı aşikardır.
Kur’anda Kainatın Genişlemesi ve Büyük Patlama:
Prof. Dr. Ali Kaya
Boğaziçi Üniversitesi

1 Ekim 2013 Salı

hz. İDRİS a.s.

"EY MUHAMMED!.. KİTAB'ta İDRİS'E DAİR SÖYLEDİKLERİMİZİ DE AN...
ÇÜNKÜ O, DOSDOĞRU BİR PEYGAMBERDİ.
ONU YÜCE BİR YERE YÜKSELTTİK"
Meryem; 56-57

İdris aleyhisselam, insanlığın ilk devirlerinde ve tufandan önce yaşamıştır. Hemen her toplum, onun en büyük hatırasını, yani; "ölmeden önce göğe çekilmesini" çeşitli efsanelerde yaşatmaktadır. Dünyanın pek çok toplumuna ait efsanelerde aynen Tufan olayı gibi İdris aleyhisselamın hayatını çağrıştıran izlere rastlamak mümkündür. Bu durum, İdris aleyhisselamın, insanlığın henüz şafak vaktinde yeryüzünde görev yaptığını göstermektedir. Adem aleyhisselam ile İdris aleyhisselam arasında ismi bilinen sadece Şit aleyhisselam'dır.

İdris aleyhisselam insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. İnsanlara her alanda medeni ve insanca yaşamanın yollarını bizzat uygulayarak göstermiştir. Matematikten astronomiye pek çok bilim dalı onun sayesinde ortaya çıkmıştır.
İnsanı bizzat insan eğitmiştir. Bu ise peygamberler vasıtasıyla olmuştur. Eğer insan eğitilmeseydi, vahşi dünya şartları karşısında yok olur giderdi. İnsanın yegâne mal varlığı zekasıdır. Bu zekayı eğiten ise Allahü teala olmuştur. İnsan zekası Allahü teala ile ancak peygamberler vasıtasıyla muhatap olabilmiştir. İnsan, her şeyi bütünüyle istismar edebildiği gibi, ilimleri ve eğitimleri de istismar etmiş, kendi heva ve hevesine uydurmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de bunun bir örneği Hârût ve Mârût kıssasında anlatılmaktadır. Kendilerine öğretilen bir ilmi, karı koca arasını ayırmakta nasıl kullandıkları gösterilmiştir. Aynı şekilde, mesela astronomi bilimini öğreten peygamberlerin yaptırdıkları gözlemevleri birer putperest tapınağı haline getirilmiş, saygı duyulan insanlar ise putlaştırılmıştır. Mesela Âdem aleyhisselamın oğlu Şit aleyhisselamın ismi putlaştırılarak Mısır panteonuna Seth isminde geçmiştir. Aynı şekilde İdris aleyhisselamın eshabından olan bilgin kişiler ve özellikle melek isimleri, Nuh kavminin tapındıkları birer tanrı keykelleri haline dönüşüvermişlerdir.
Peygamberlerin etkilerini yine arkeolojik buluntularda görebilmekteyiz. Bugün ancak astronomi biliminde kullanılan rakamlara binlerce sene önce rastlayabilmekteyiz. Sonrasında müthiş bir kopukluk olmuştur. Övüle övüle bitirilemeyen Yunan medeniyeti MÖ 5. yy. da zirvedeyken her 10.000 sayısı "sayılamayacak kadar kalabalık" idi. Milyon kavramı islam dünyasında 7. Asırda, batıda ise 19. Yüzyılda doğmuştur. Ama mesela Koyuncuk'ta bulunan bir tabletteki sayısal dizinin toplamı, bizim sayımızla 195.955.200.000.000 ile yani Descartes ve Leibniz zamanında herhangi bir biçimde hesap sınırları içine alınmamış bir saylı ile dile getirilmiştir. O dönem insanları bu bilgiyi peygamberlerinden almışlar ancak bir müddet sonra putperestlik ve falcılık gibi sapkınlıklarına alet etmişlerdir.
KİMLİĞİ
İdris ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde geçer. Bu ayet-i Kerîmelerde şu şekilde anılmaktadır; "Ey Muhammed... Kitapta İdris'e söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik." "Ey Muhammed; İsmail, İdris ve Zü'l Kifl hakkında anlattığımızı da an. Onların herbiri sabredenlerdendi."

İdris kelimesi "ders" kökünden gelen bir kelimedir. Allahü tealanın kendisine verdiği 30 sayfalık kitaptan insanlara çokça ders verdiği için bu isim kendisine verilmiştir. Asıl adının Hanuh olduğu rivayet edilmektedir. Hanımının adıysa Hadane'dir. İdris aleyhisselam beyaz tenli, uzun boylu, topluca, geniş göğüslü, sakalı sık, güzel yüzlü, yürürken adımlarını sıkça atan, daima önüne bakan bir insan olarak tasvir edilmiştir.
Babil'de veya Mısır'ın Münif/Menef şehrinde doğduğu nakledilmiştir. Babil'de doğup Mısır'a hicret ettiği de kaydedilmiştir. Kaynaklarda Âdem aleyhisselamın 6. kuşaktan torunu olduğu yazılıdır ki soy ağacı şöyledir; İdris aleyhisselam, Yerd, Mehlail, Kinan, Enuş, Şit aleyhisselam, Âdem aleyhisselam.
Âdem aleyhisselamdan beridir nesilden nesile geçen ve her kimdeyse parlayan Muhammedi nuru 137 sene taşıdığı rivayet edilmiştir. Hadane hamile kalınca bu nur Hadane'ye, ondan da oğlu Metuşaleh'in alnına geçti.
İLİMLERİN ATASI
İdris aleyhisselam, insanlık tarihindeki pek çok ilkin sahibidir. Bunların bazıları kaynaklarda şöyle geçmektedir; "Kalemin keşfi ve yazmada kullanımı, ilimlerin tasnifi ve ilk kez yıldızların hareketlerinin incelenmesi, astronomi hesaplarının yapımı, atın evcilleştirilmesi, okun keşfi, Allah yolunda ilk kez düzenli birlikler kurup sıcak harbe girişmek, ilk kumaş dokuyarak elbise yapmak ki, o zamana kadar insanlar, örtünmek için hayvan derilerinden giyecek yapıyorlardı, şehir kurma sanatı." Ayrıca Şit aleyhisselamdan sonra kimseye verilmeyen gizli ilimler kitabının da verildiğinden bahsedilmektedir.

Yukarıda verdiğimiz bilgilere uzun süre bilim adına dudak bükülmüştü. Hatta bu bilgilerin bir İsrâiliyat yığını olduğunu ileri sürenler dahi olmuştu. Oysa, özellikle insan zekası ve medeniyetleri üzerine yapılan araştırmalar bunun böyle olmadığını göstermektedir. Bir kere insanın ortaya çıkışı ani olmuştur. Sonra bilimde, sıfır noktasından öyle sıçramalar yaşanmıştır ki, normal insan zekasının kaldırabilmesi mümkün değildir. Mesela, Sümerlerin ortaya koydukları medeniyet sanki gökten inmiş gibi aniden ortaya çıkmıştır. "42 harflik bir alfabe, yelkenli gemi, hiyerarşik bir toplum düzeni, bugün bile geçerliliğini koruyan astronomik bilgiler, bir dakikanın 60 saniyeden meydana geldiğinin bilinmesi, mükemmel bir kent mimarisi, kare, küp, evrik değerler ve pisagor hesapları yapılabilmesi..." MÖ 4000 yıllarında böylesine bilgileri bu topluma kim öğretmişti? Bir dairenin 360 dereceye bölünebileceğini kimden öğrenmişlerdi? Binlerce yıl önceden kalma eserlerin nasıl yapılabildiğinin cevabı, erişilen bugünkü ilmi birikime rağmen verilememektedir. Nil deltasındaki piramitlerden Nevşehir yer altı şehirlerine, pek çok eserin sırrı hala anlaşılamamıştır. Modern bilim bu sıçramaların cevabını arayadursun biz, İslam alimlerinin eserlerinden süzülen bilgilerle geçmişin karanlığına ışık tutmaya çalışalım.
YAŞADIĞI DÖNEM
İdris aleyhisselamın yaşadığı dönem tufan öncesidir. Ancak Âdem aleyhisselam ile tufan arasında geçen yüzyılların ne kadar olduğu ve bu asırların hangisinde yaşadığı şimdilik kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaynakların ittifakla belittiğine göre bu süre içerisinde yaşayan 10 kuşaktan 7. sinde hayat sürmüştür. Nuh aleyhisselamın yaşadığı uzun süre gözönünde bulundurulursa tahmini bir tarihleme yapmak mümkün olacaktır, fakat bir şartla; O da tufanın hangi tarihte meydana geldiğinin tespit edilmesidir. Bu da ancak Nuh aleyhisselamın gemisinin bulunmasıyla gerçekleşebilecektir.

Kur'ân-ı Kerîm ve Eski Ahit'te ilk insanların sürdükleri ömür yüzlerle ifade edilirken Mezopotamya tabletleri binlerce yıl süren ömürden bahsetmektedir. Tabletlere göre ilk sekiz hükümdar toplam 241.200 yıl egemen olmuşlardır. Eğer onunu birden sayarsak karşımıza 456.000 rakamı çıkar ki bu, ilk insandan tufana kadar olan süreyi ifade etmektedir. Bu durum, Mezopotamya medeniyetlerindeki zaman anlayışının veya onlu sayı sisteminin farklı olduğunu göstermektedir.
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Âdem aleyhisselamla tufan arasında 10 karn (kuşak/nesil/dönem) bulunduğunu bildirmişlerdir. Sümer listelerinde de tufan öncesi hüküm süren 10 isimden bahsedilmektedir. Bunlardan yedincisi olan hükümdar, tüm bilimlerde özel bir bilgeliğe sahip olmakla birlikte din adamlığıyla uğraşan ilk kişi olarak gösterilir. İslami kaynaklar; İdris aleyhisselam peygamberliğinin yanısıra, hikmet ve sultanlık verildiğini, bu nedenle kendisine; "müselles bi'n ni'me / kendisine peşpeşe nimetler verilen" denildiğini yazmaktadır. Sümer kral listelerine göre onuncu kral zamanında tufan olmuştur. İslami kaynaklarda da İdris aleyhisselamdan üç kuşak sonra (10. kuşakta) tufanın yaşandığı yazılıdır.
Eski Ahid'e göre tufan öncesi hüküm süren 7. hükümdarın ismi Hanok'tur ve 10. hükümdar zamanında tufan olmuştur. Hanok, ölmeden önce göğe alınmıştır. Bir başka özelliği de; insanlar arasında yazmayı, bilgeliği ve bilgiyi ilk öğrenmiş kişidir.
PEYGAMBERLİĞİ
İdris aleyhisselam, peygamberlikle şereflendikten sonra Cebrâil aleyhisselam kendisine 4 defa gelerek 30 sahife getirmiştir. Onun şeriatında; "Allah'a, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine, meleklere, peygamberlere ve ahir zamanda gelecek olan son peygamber Ahmed aleyhisselama inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, domuz, köpek ve eşek eti yememek, aklı gideren maddelerden sakınmak" emredilmiştir.

İdris aleyhisselam döneminde insanlar Şit ve Kâbîl toplumu olarak ikiye bölünmüştü. Şit toplumu müslüman idi. Kâbîl toplumu ise tam anlamıyla yoldan çıkmıştı. Sorumsuz bir hayat süren Kâbîl topluluğuna özenen Şitoğullarından insanlar, kafile kafile onlara katılmaya başlamışlardı. İdris aleyhisselam bunların önünü alabilmek için kendisine inananlardan oluşan silahlı bir kuvvet kurmuştu. Ok ve yayı keşfederek Kâbîloğullarını sindirdi. Bu uğurda pek çok sıkıntıya göğüs germiş ve sabretmişti. İdris aleyhisselam, kendisinden sonra büyük bir tufan felaketinin yaşanacağını, ancak müminlerin bu felaketten kurtulacağını en ince ayrıntılarına kadar bildirmişti. Buna rağmen kendisinden sonra putperestlik ortaya çıkmış ve Nuh aleyhisselam döneminde de tufan meydana gelmişti.
GÖĞE ALINIŞI
İdris aleyhisselam normal bir ölümle vefat etmemiş, Allahü tealanın izniyle göğe alınmıştır. Göğe çıkarılmadan önce oğlu Metuşelah'ı yerine vekil olarak bırakmıştır. Kaynaklar onun, Îsâ aleyhisselamla birlikte aynı hayat tabakasında dünyevi cisimlerini muhafaza ederek ancak dünyevi ihtiyaçlardan kurtulmuş bir şekilde yaşadıklarını bildirmişlerdir. Bazı müfessirler, "Bugün hayatta olan dört peygamber vardır ki, ikisi yerde, ikisi de göktedir. Yerdekiler Hızır ve İlyas, göktekiler ise İdris ve Îsâ aleyhimüsselamdır." demişlerdir. Efendimiz Mi'rac gecesinde Cebrâil alehisselamla birlikte dördüncü kat göğe geldiklerinde İdris aleyhisselamla karşılaşmışlardır. Cebrâil aleyhisselamın tanıştırması üzerine Efendimiz selam vermişler, İdris aleyhisselam da karşılığında; "Hoş geldin, sefa geldin sâlih kardeş, sâlih peygamber" diyerek hayır duada bulunmuştur.

PİRAMİTLER
Geçmişimiz tarandığında, İnsanlık tarihinde çok belirgin bir bilgi kesintisi olduğunu görebiliriz. Bunun en belirgin örneği pirametlerdir. Kahire'de, Nil'in batı yakasında birbirine sırt vermiş 3 piramet bulunmaktadır. Bunların Keops, Kefren ve Mikerinos tarafından yapıldığı iddia edilir. Bunların içerisinde Keops'un hikayesi oldukça ilginçtir.

Keopsun piramidi inşa ettirdiği iddiası iki kaynağa dayanmaktadır. Birincisi tarihçi Herodot'tur. Herodot, piramit yapımcısının ismini Keops olarak vermiştir. Keops, Mısırca Khufu kelimesinin yunancasıdır. Sicilyalı Diodoros'un yazılarında ise bu firavunun adı Kemnis'dir. İkinci iddia ise, piramidin yük azaltma odalarından birinde yer alan bir kelimelik yazıttır. Piramitin diğer taraflarında bununla ilgili tek yazı olmamasına rağmen gözlerden ırak bu odada duvara yazılmış "Khufu" ismi, piramidin yapımcısı olarak kabul görmüştür. Arkeolojide bilim adamları bir şey keşfettiklerinde teşhis koymak için acele etmezler zira bulunan en ufak bir bulgu bile daha önce yazılan dünya tarihlerini ve kronolojileri allak bullak edebilir. Bu nedenle buldukları veriyi kuvvetlendirici başka veriler ararlar. Oysa burada durum tam tersine olmuş ve bütün dünyaya piramidin yapımcısı olarak Khufu/Keops'un ismi verilmişti. İşte, dananın kuyruğunu kopartan nokta da burası olmuştu. Kuyruğu koparan da, Antik Doğu Dilleri uzmanlarından Mısır asıllı Amerikalı oryantalist Zekeriya Sitchin'dir. "Evrene Çıkan Basamaklar" isimli kitabının XIII. bölümünde şu tespitlerde bulunur; İngiliz Hassa subaylarından Howard Vyse, 29 Aralık 1835'te Mısır'a geldiğinde; piramitlerin sakladığı sırlar kendisini büyüler. Fakat burada, meşhur olmak için de eline tarihi bir fırsatın geçtiğini bilir. Buradaki arkeolojik çalışmalara katılır. Vyse'nin başını çektiği bir arkeolojik çalışmada, piramidin içerisindeki sözkonusu "K-hu-f-u" yazısı görülür. Böylece bütün dünya bunu öğrenir. Howard da amacına kavuşarak meşhur olur.

Mısır'ın başşehri Kahire yakınlarındaki Giza'da bulunan piramitler
hala bilinmezliklerini koruyorlar.

Fakat başka gerçekler de vardır. Bir kere, piramitte kullanılan yaklaşık 2 milyon taş bloğun hiç bir yerinde her hangi bir isme rastlanmaz. Bu olay arkeologların garibine gider. İtiraz edecek olsalar da o günkü zafer naraları arasında duyulmaz. İtiraz edenlerden birisi de Hiyeroglif uzmanı Samuel Brek'tir. K-hu-f-u yazısı bu bilim adamını kuşkulandırır. Yazı, Keops'un zamanında kullanılmayan ancak yüzyıllar sonra ortaya çıkan harflerle yazılmıştır. Ancak bu yazıyı yazan şahıs bu odaya nasıl girmiştir. Zira piramidin yapıldığı günden o güne kadar hiç bir insanın buraya girmesi mümkün değildir. Hatta Vyes ve ekibi, girişi bulamadıkları için dinamit patlatarak içeri girebilmişlerdi. Yazıya biraz daha bakılınca mesele anlaşıldı. Şöyle ki; Bilim adamı değil sıradan bir asker olan Howard Vyse, hiyeroglifle ilgili dönemin tek standart kitabı sayılan "Materia Hieroglyphica" isimli kitabını kullanmıştı. Üstelik, 1828'de John Gardner Wilkinson tarafından yazılmış klavuzda "K-hu-f-u" kelimesi yanlış olarak verilmişti. "K" sessiz harfi, güneşin simgesi olan "Re" ile temsil edilmişti. Sahtekar ingiliz, Keops'tan yüzyıllar sonra kullanılan bir yazı türünü kullanmakla kalmamış, kitaptaki imla hatasını da aynen geçirmişti. Yazı da kullanılan kırmızı aşıboyası da, Kahire sokaklarında bulunan bir aktardan kolayca satın alınabilecek bir maddeydi. Vyse bu arada amacına kavuşmuş ve dünya çapında meşhur olmuştu. Ya tarih bilimine attığı kazık ne olacaktı?..
Piramid Keops'a ait değilse kimindi? Pramitini taş duvarları arasında görünürde ne bir heykel, ne bir büst ve ne bir yazı vardı. Eski Mısır'ın Keops'tan sonraki kronolojisi kesintisiz olarak biliniyor. Piramidin yapımcısı Keops değilse Keops'tan çok önceleri yaşamış olmalı. Bu; "neden bu piramitin aynısının veya benzerinin bir daha yapılamadığını" cevaplamaktadır. Keops, piramit inşa bilgisinin unutulduğu bir dönemde yaşamıştı.
Mısır halk efsanelerinde ilginç bir detay bize belki bir ipucu verebilir, şöyle ki; Mısır'ın tufan öncesi hükümdarlarından birisi de Saurid'dir. Başşehri ise Amsus'tu. Kahiredeki iki büyük piramidi yaptıran da oydu. Yaptırma nedeni Saurid'in tufandan 300 sene önce gördüğü rüya idi.
Bu efsanede gerçeklik payı var ise, piramitlerin tufandan eski olması gerekir. Bu da piramitlerden başka neden piramit yapılamadığının cevabını vermektedir. Tufan, o zamana kadar gelen bütün medeniyetleri silip süpürmüştü. Efsaneye göre Saurid, inşaatlar bitince piramitin en tepesine bir yazıt dikti. Üzerine ismini ve piramitleri 6 senede inşa ettirdiğini yazdırdı. Bu yazının, Abbasiler döneminde deşifre edildiğini kaynaklardan öğreniyoruz. İki piramitin; "düşen akbaba yengeç burcundayken yapıldığı" yazılıydı. Bu tarihten Efendimizin hicretine kadar 36 bin güneş yılının geçtiği hesaplanmış. Yani; MÖ. 35.000 civarı...
Bunlar elbette doğruluğu henüz kanıtlanamamış kayıtlardır. Ama bilinen bir gerçek vardır o da, piramitlerin inşasıyla ilgili hiçbir verinin olmayışıdır. Öyle ki, Eski Mısır tarihi kadar didik didik edilen ikinci bir medeniyet yoktur. Buna rağmen piramitlerle ilgili hiçbir ipucu bulunamamıştır. Bu da, piramitlerin Tufandan önce yapılmış olduğunu ortaya koyabilir. İbn-i Batuta (14. yy), İdris aleyhisselam tarafından, içlerinde bilimsel kitapları ve başka değerli eşyaları kurtarmak için "tufandan önce" piramitleri yaptırdığını nakletmektedir.
Gelelim piramitlerin inşa şekline. Bu da bir başka bilinmeyendir. Başta Herodot olmak üzere pekçok tarihçi ve bilim adamı hipotezler ileri sürülmüşlerse de hiçbirinin mantıklı tarafı bulunamamıştır. Çölün orta yerine her biri ortalama 2 ton ağırlığında 2 milyon adet bloğun nasıl yükseldiği hususunda neler söylenmedi ki, sonunda işin kolayına kaçarak piramitlerin uzaylılarca yapıldığını dahi ileri sürüldü. Oysa bunları yapan insanoğluydu.

1979 yılında Fransa'nın Grenoble şehrinde toplanan II. Uluslararası Eski Mısır Tarihi Kongresinde üyeler, uzman kimyacı Dr. Davidovits Klemm'in açıklamalarıyla oldukça şaşkın anlar yaşadılar. Dr. Klemm, piramitleri oluşturan blokların granit değil, mahiyeti henüz bilinemeyen bir beton türü olduğunu ortaya attı. Doğal bir granit taşı genelde homojendir. Fakat piramitteki bloklar hava kabarcıkları ihtiva ediyorlardı. Dr. Klemm, Kahire'deki Ayn Şems Üniversitesi uzmanlarıyla işbirliği yaparak 1974 senesinde büyük piramitlerde elektro manyetik ölçümlere girişir. Blokların içine salınan yüksek frekanslı dalgaların, kuru blok tarafından tamamıyla yansıtılmaması gerekiyordu. Bu tür ölçümlerle gizli geçitler ve odalar keşfedilmesi umuluyordu. Zira piramitlerin, bütün Giza çölleri gibi kuru olacağı düşünülüyordu. Fakat ölçüm sonuçları tam bir şaşkınlık uyandırdı. Kuru sanılan bloklar yüksek düzeyde nem içeriyordu. Prof. Davidovits Klemm'in vardığı sonuç; taş blokların yapay olduğuydu. Bu taşlardan örnek alan Profesör, inceleme esnasında 20 cm. uzunluğunda bir saç kılı bulunca hiç şaşırmadı. Bu beton karıştırıcısı bir Mısırlıya ait olmalıydı.

Doğrusu da bu olmalı zira çölün orta yerine bu kadar granit blokların getirilmesi mümkün olsa bile böyle bir piramidin inşa edilmesi için insan ömrü kafi gelmeyecekti. Ama çölde en bol bulunan kum, blokların hammaddesi olunca bütün sorunlar çözümleniveriyor.
İdris aleyhisselamdan bahseden kaynaklar onun bina ve şehir kurmakta da öncü olduğunu vurgulamaktadır. Bunun ilkel bir bina ve şehir olmaması gerekir. O zamana kadar benzeri görülmemiş bir teknik kullanmış olmalıdır. Zira İdris aleyhisselam, insan medeniyetinin hemen başlarında yeryüzünde yaşamıştı.

Piramitler Nasıl İnşa Edildi?


İnsanlarla cinler arasındaki hayat ve fikir benzerliğinin yanında bu iki tür varlık arasında zaman ve mekan buudu bakımından ciddi bir farklılığın olduğu da bir gerçek. Şüphesiz bu farklılıklardan biri insanoğlunun ulaşamadığı bazı noktalarda onların istihdam edilebilmeleridir. Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği üzere Hz. Süleyman (as) döneminde bu iş peygamber eliyle yapılıyordu. O günden bu yana da insanlar sürekli cinlerden istifade yollarını araştırmaktadır. Günümüzde bu çalışmalar ferdî gayretleri aşarak bazı devletlerin meşguliyet alanlarından biri haline gelmiştir. Evet günümüzde bu konuda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Görülen odur ki istikbalin süper devletleri birbirlerine karşı verdikleri kavga ve mücadelede cinleri kullanacak ve böylece başarı oranlarını artırmaya çalışacaklardır. 
Evet Hz. Süleyman (as) kendisine verilen bir mucize olarak cinleri istihdam ediyordu. Bu cinlerden bir kısmı -ki Kur'an onlara şeytan demekte- dalgıçlık işinde fevkalade mahirdiler. Bu dalgıç cinler Hz. Süleyman hesabına çalışıyor ve insanların ulaşmaları çok zor derinliklere dalıp denizlerin zenginliklerini çıkarıyorlardı.

su altında keşfedilen bir pramit
su altında keşfedilen bir pramit


Aslında bu bir teshir ve istihdam meselesi olduğundan şartlar yerine getirildiğinde cinler her zaman insanlara musahhar hale gelebilir ve en ağır işlerde bile istihdam edilebilirler. Kur'an-ı Kerim Hz. Süleyman'a (as) ait mucizeleri nazara vererek bu hususa açık-kapalı pek çok işaretlerde bulunur ve onları en verimli en ileri seviyede kullanma yollarını öğretir. Kur'an'ı dinleyen ve onun dediklerini pratikte tatbik eden kim olursa olsun bu neticeyi elde edebilir. İşte bu ayetlerden bazıları: 'Onun (Süleyman) için denize dalan ve bundan başka işler yapan bazı şeytanları da emrine vermiştik. Onlar bundan başka işler de yapıyorlardı. Hepsini de gözeten bizdik.' (Enbiya 21/82)

Hz. Süleyman'ın cinlere yaptırdığın inşaatın bitmeden önce ölmesi halinde cinlerin inşaatı tamamlamyacakları için Hz. Süleyman asasına yaslanarak ölü bir vaziyette belli bir süre kalıyor. Tahta kurdu nice zaman sonra asayı kemirince asa kırılıyor ve cinler Hz. Süleymanın ölümünden haberdar oluyorlar.

Cinler kuran ayetlerinden de anlaşılacağı üzere Hz. Süleymanın emrinde çalışmışlar ve çok heybetli yapılar yapmışlardır.
Hz. Süşeymanın mabedinin temel taşının ağırlı ve boyutları dikkate alınırsa anlaşılıyorki bu şu anki hidrolik vinçlerle bile kaldırılıp taşınması çok zor iken bu taşın buraya konması ve taşların arasına kağıt bile giremeyecek şekilde birleştirilmesi ve muhteşem bir düzgünlükte kesilmesi ancak cinler vasıtasıyla olabilmektedir. Onların aleminin bizim fizik alemimizden farklı olduğunu ve maddeyi bizim gibi algılamadıklarını ve ağırlığın bizim için ifadesinin onlarda aynı olmadığını hatırlatmak isterim. Onların çok farklı bir hayat modeli ve bilgi birikimi varki bu bizim bilgilerimizden farklı bir boyutta ve bunu insanların kullanımına sunduklarında biz insanları şaşkına çeviren yapılar karşımıza çıkabiliyor.


Bunlara bir kaç örnek vermek istiyorum  Hepiniz ağlama duvarını duymuşsunuzdur Yahudilerin Süleyman aleyhisselamın Kudüs’te yaptırdığı Beyt-ül-Makdis ( Mescid-i Aksa)ten kaldığına inandıkları ve kutsal kabul ettikleri duvar. Şimdi bu davardaki fiziki manada harikalık nedir ona gelelim : Yaklaşık 485 m uzunluğunda olan Ağlama Duvarı toprak seviyesinin üstünde yirmi dört büyük taş sırası ile yer altında kalan on dokuz taş sırasından meydana gelir. Yüksekliği toprak seviyesinden itibaren 18 m olup 6 metresi mabed alanının seviyesini aşmaktadır. Taşlardan bazılarının uzunluğu 12 m yüksekliği 1 m ağırlığı ise 100 tondan fazladır. Evet Pramitlerde kullanılan taşların ağırlıkları ve ebatları daha küçük ama harikalık durumundan birçok benzerlik var ve o günkü teknoloji ve insan gücü ile yapılamayacakları görülüyor. Piramitlerin içinde is izinin bulunmamasıda inşaatı dahada sırlı yapıyor. Sanki büyük taş blokları maddesel olarak ayrıştırılıp tekrar orda birleştiriliyormuşçasına...


Bu esnada bir ayeti hatırlatmak isterim 
“Cinlerden bir ifrit ‘Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var.’ Dedi.
işaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya şeklen getirip hazır etmek mümkündür.

Gelelim Cinlerden bir haber batının uzaylı masallarına bir haber dedim ama bazı batılı devletler ve İsrail cinleri haberleşme ve başka birçok konuda kullanmak için yarış içindeler . 
Gerek mısır gerek sümer duvar resimlerinden esinlenerek bu toplulukların birden çok tanrıya inandıklarını ve bunların uzaydan geldiklerini idda edenlere şu ayet cevap verebilir diye düşünüyorum. 
"Bir de cinleri Allah’a bir takım ortaklar yaptılar. Oysa onları o yarattı. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O onların niteledikleri şeylerden uzaktır 
yücedir."(En’âm 100)
Bu ayette de
“Doğrusu insanlardan bazı kimseler cinlerden bazılarına sığınırlardı da cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.” (Cin 6)
Bazı medeniyetten insanlar onları tanrı edinmiş olabilir ve onları resmetmeye  heykellerini yaparak putlaştırmaya çalışmış olabilirler. Bu resimlere günümüzün insanı bakınca bu resim veya heykelleri uzaylı veya dünya dışı varlıklar olarak yorumlayabilmektedirler. Bunun verdiği heyecanla bu düşüncelerinden de vazgeçmeleri daha da zorlaşmakta ve bazı evrimcilerin sonunda yaratılışı açıklayamamaları neticesinde olayı uzaylıların insanalrı yaratmasına kadar vardırdıkları bir teorinin ateislikte ısrar eden bilim medya ve bazı güç odaklarınca da desteklenmesi insanları bu yönde inanmaya itmektedir.


Yanı başımızda duran Kuran'ı incelediğimizde (("De ki: Andolsun insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar yine onun benzerini getiremezler.”İsrâ Sûresinin 88 )) aslında Piramitlerin nasıl inşaa edilebileceği hususunda baya yetkin bir bilgi birikimine sahip olmuş oluyoruz.
Firaunun kafir cinlerden oluşmuş bir ordusunun olduğunu duymuşsunuzdur. Bunun ne derece doğru olduğunu bilmiyorum ancak bununla da ilgili yığınla internette yazı bulabilirsiniz. Pramitlerin şekillerinden pramitin tepesince enerji topladığı ve negatif olaylarda negatif enerji toplandığı duymuşsunuzdur. Kabala büyüsü ve cinlerin kontrolü için belki bu yapıların bir makina gibi işlev görebileceğide düşünülebilir. Dikili taşlar hakkında da büyü yapmak için kullanıldığı ve dikkat ederseniz onlarında tepe kısımları pramit şeklindedir ve dünyanın muhtelif yerlerinde bulunmaktadır. Bu bilinmeyenler belkide bazıları bilinmemesini istediği için hala bilinmiyordur. Bu işten çıkarı olan ülkeler farklı masallarla insanları gerçekten uzak tutma uğraşındalar. 

Son cümlemi şu ayetle bitirmek istiyorum. 
De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden insanların Rabbine insanların Melik’ine insanların İlâh’ına sığınırım.”

29 Eylül 2013 Pazar

Esmaların Vücutta Tesir Bölgeleri

Burada verilen bilgiler esmaların genelde vücutta tesir bölgeleridir. Rahatsız olan bölgelerin baktığı esmalarla meşgul olunursa inşaAllah şifa ihsan edilir.
Ama unutmayın maddi rahatsızlıklarda bunlar doktor tedavisinin yanı sıra uygulanacak alternatiflerdir. Genelde tesir bölgeleri verilen yerlerdir. Sizde esmaların kendi vücudunuzda baktığı yerlerin doğru olup olmadığını kıyaslayabilirsiniz.
Abdestli bir şekilde kıbleye dönerek oturun ve tamamen vücudunuzu rahatlatın gözlerinizi yumun beyninizi bütün gereksiz düşüncelerden arıtın. Sadece okuyacağınız esmaya odaklaşın ve esmayı zikre başlayın mesela Ya Vasiu Ya Vasiu şeklinde ve vücudunuzda bu ismi zikrederken hangi uzvunuzda veya bölgede değişiklikler olduğunu hissetmeye çalışın normalde kalbi odaklamayı başardıysanız esmanın 10 defa okunmasıyla maksat hasıl olur.
Eğer okumanıza rağmen olmuyorsa kalbinizi iyi toparlamadınız demektir. Esmanın Tesir ettiği bölgede yanma, sızı, seğirme, hafif sancı şeklinde hissedebilirsiniz. Esmanın tesir bölgesi zikri esnasında çok bariz bir şekilde kendini belli eder. Bu usulün benzeri eskiden bazı tarikat şeyhlerince talebelerinin İsmi Azam esmasını bulmada kullandıkları usuldür.

Şeyhe bir talebe geldiğinde önce onu riyazete sokar oruçlu hayvansal gıdalardan uzak kara üzüm hurma vs. şeylerle iftar ettirir ve gece- gündüz ibadetle uğraştırır ruhu hafifletirlerdi 7 ile 40 gün arasında talebinin durumuna göre, bu süre bitince talebeyi önüne oturtur ve esmaları tek tek söyler talebenin de tekrar etmesini isterdi ve kontrol ederdi talebe hangi esmayı okurken daha çok şevk ve iştiyakla okur. Hangi esmayı daha iştiyaklı okursa o ismi zikir olarak telkin eder ve tarikat yollarında ilerlemesi sağlanırdı. Bu usül aslında kişinin havas ilimlerinde verilen ebced hesabıyla ismi azamını bulma usülünden daha sağlıklı ve doğruluğu yüksek bir usuldür. Bizler bu ilimlerle meşgul olanlara bu usulü tercih etmelerini tavsiye ederiz. Ama unutmayın yol rehbersiz gidilmez. Ne olursa olsun bir bilenin dizinin dibinde olmak her zaman getirisi fazla götürüsü azdır. Tek başına danışmadan yola çıkanlar yolu bilmediklerinden yolda kalmaları, kaybolmaları kaçınılmazdır.
Evet bu kısa bilgilerden sonra, amacımız bu ilimlerle uğraşanlara ve esmaların özellikleri, yüceliğinin bilinmesi “ve huve meaküm eyne ma küntüm” (Hadid 4) her nerede olursanız o sizinle beraberdir ayeti sırrınca Müslüman kardeşlerimin bu tür bilgiler verilerek imanlarının artmasına vesile olmak, onların esmalardan faydalanmalarına vesile olmak ve bu fakiri de belki dualarınızda anarsınız ümidiyle bunları izah ediyoruz.Allahu alem bissavab.


HAFTANIN GÜNLERİNE BAKAN VAZİFELİ RUHANİLER VAR...
Sufizm yolunun havassına mazhar kimi evliyalar vardır: Ahmed Ziyaüddin Gümüşanevi, Muyyiddin İbn-i Arabi, İmam Ahmet Bin Ali El-Buni Hazretleri, İmam Yafii gibi... Bunlar, haftanın günlerine bakan ruhanilerin varlığına işaret etmişler, onların çağrı dualarını ve sırlarını açıklamışlardır. İmam Yafii Hazretleri yedi günün ruhani vazifelilerinin adlarını o günün esmasını ve harfini vererek büyük sırra dikkat çeker. Bu yedi harften herbiri haftanın bir gününe denktir.

Pazartesinin harfi "şın" dır. O günün esma-yı hüsnası "Şakir" adıdır. Pazartesinin ruhani vazifelisinin adı "Cebrail Aleyhisselam"dır.
Salı gününün harfi "ze"dir. Esma-yı hüsnası "Zekiyyu"dur. Ruhanisinin adı "Semsemail Aleyhisselam"dır.

Çarşambanın harfi "zı"dır. Esması "Zahir"dir. Ruhanisi "Mikail Aleyhisselam"dır.

Perşembe gününün harfi "se"dir. Esması "Sabit"tir. Ruhanisi "Sarfiyail Aleyhisselam"dır.

Cuma gününün harfi "cim"dir. Esması "Cebbar"dır. Ruhanisi "Anyail Aleyhisselam"dır.

Cumartesinin harfi "fe"dir. Esması "Fatır"dır. Diğer günlerdeki butün ruhaniler bu güne tasarruf ederler, özel bir ruhani adı yoktur.

Pazar gününün harfi "hı"dır. Bu günün özel bir duası vardır. Ruhanisi "Rukıyail Aleyhisselam"dır.

Haftanın yedi günü için öngörülen harflerin yedi adet olması, bu harflerin Fatiha Süresinde geçmemesi ism-i azamın yedi sayısının sırrını kapsaması ve belirtilen yedi harfin tamamının En,am Suresinde geçmesi oldukça düşündürücüdür...

Esmaların Vücut Haritasına gelince:

ALLAH(C.C): Bütün esmaları içinde barındırdığından bütün vücuda bakan bir esmadır
RAHMAN :Beynin Tamamı göğüs
RAHİM :Kalp, burun üstü, Rahim bölgesi
MELİK :Sol göz
KUDDÜS : Sağ göğüs Karaciğer
SELAM :Başın Tepe noktası
MÜMİN :Başın arka tarafı
MÜHEYMİN : İki ayak diz kapağından aşağı
AZİZ :Sol taraf Beyin
CEBBAR :Sol göğüs Akciğer
MÜTEKEBBİR :Sadır-Beyin Tepe
HALİK :Diyafram ve üzeri, sol Böbrek
BARİ :Sol sırt kemiği, sağ kol
MUSAVVİR :Sol omuz kol ve Vücudun yanları
GAFFAR :Eklem yerleri bacak ve kol yanları
KAHHAR :Sol ayak içi, göbek üstü
VEHHAP : Alın Sağ-Sol kulaklar Sağ ayak ve sol ayakaltı
REZZAK :Mide sol kaval kemiği
FETTAH :Başın sağ orta kısmı, damarlar
ALİM :Alın şakak, göğüs komple
KABİD :Sol kürek
BASİT :Sol kolun dışı
HAFİD :Burun üstü, sinüs
RAFİ :Sağ el üstü, sol ayak
MUİZZ :Sağ kulak ve sağ bacak damarları
MÜZİLL :Alın ortası sağ elmacık kemiği
SEMİ :Beynin tepesi gözler ve kulaklar
BASİR :Gözler, Sağ kol damarlar, Apandisit
HAKEM :Sağ ve sol el işaret parmakları
ADL :Tansiyon, sağ göz ve sol bacak
LATİF :Göbek ve kollar, Tansiyon, şeker,
HABİR :Alın sol avuç içi
HALİM :Sağ ayak bileği, Sol dirsek
AZİM :Yemek borusu
GAFUR :Alın üstü sol ayak
ŞEKUR :Başın ön sağ tarafı iki el
ALİYY :Sol böğür sağ ayak ucu
KEBİR :Sol kürek altı ve böğür
HAFIZ :Sağ dizden aşağı ayak
MUKİT :Sol şakak sol kulak içiHASİB :Kalp
SETTAR: Göğüs bölgesi sağ taraf, sağ taraf boğaz ve kulak
CEMAL:Yüz ve Ayak damarları
CEMİL : Yüz Başın ön kısmı
KERİM: Böbrekler
RAKİB :Eller ve Ayaklar
MUCİB :Sağ ve sol baldırlar, bademcik boğaz
VASİ : Damar sertlikleri ve tıkanıklıklarda
HAKİM :Sağ köprücük kemiği
VEDÜD :Mesane, kalbin altı ve sağ ayak topuğu
MECİD :Sol yüz ve avuç içleri
BAİS :Geniz, Kasık ve sağ bacak kasları
ŞEHİD :Sol böğür sol kol
HAKK :Başın sol kısmından sol ayak ucuna kadar
VEKİL :Beynin sol kısmı, kalp ve kuyruk sokumu
KAVİY :Kemikler omurilik
METİN :Mide kapakçığı, Diyafram ve sağ kol
VELİY :Başın sol kısmı ve boğazın sol kısmı
HAMİD :Sol Böbrek altı ve sol kol pazu
MUHSİ :Sağ bacak komple
MÜBDİ :Gırtlak ve nefes borusu
MÜİD :Sol kürek sol kulak arkası
MUHYİ :Kalbin arkası ve sol kol
MÜMİT :Sol kol sol böğür
HAYY :Başın tamamı, sağ ve sol kollar
KAYYUM Sırt ve kalp damarları
VACİD :Sağ bacak sol kol
MACİD :Tansiyon sol kol
VAHİD : Sağ omuz ve karın kasları
SAMED : Bağırsaklar ve Mesane
KADİR : Başın sol kısmı sol göz sol kulak dahil
MUKTEDİR : İki omuz ve Boyun kökü
MUKADDİM :Sağ dirsek altı damarlar
MUAHHİR :Sağ ayak ve lenfler
EVVEL :Omurilik ve şah damarları
AHİR :Sağ ayak diz altı
ZAHİR :Sol ayak altı
BATIN :Yüzün sol kısmı ve Karın
VALİ :Sağ kol pazu, Başın tepesi
MÜTEAL: Mide ve 12 parmak bağırsak
BERR :Sindirim sistemi
TEVVAB :Sol omuz sol kol
MÜNTEKİM :Yüz sinirleri ve hayal bölgesi
AFÜV: Sol el üstü
RAUF :Alın sağ ve sol kol
MALİKÜLMÜLK : Göğüs kafesi ve sırt
ZÜLCELALVELİKRAM : Karaciğer, Pankreas ve Safra kesesi
MUKSİT :dudak altı sol kısım göğüs kafesi
CAMİ :Toplar damarlar
GANİY :Göğüs komple ve boyun
MUĞNİ :Ağız
MANİ :Sağ el başın üstü kalbin altı
DARR :Gırtlak boğaz yemek borusu
NAFİ :Bel sağ kısım, Guatr
NUR :Başın tepesi ve kalp
HADİ :Kalp ve iki ayak altı
BEDİ . :Karın bölgesi bağırsaklar ve rahim içi
BAKİ :Sadır
VARİS :Kasık ve üreme organları
REŞİD :Omurilik sağ ayak
SABUR :Sol kulak ve arkası
CELLECELALÜH: Göğüs, sol kol

BURÇLAR, ZİKİR VE ESMA-ÜL HÜSNA



Zikir beyninize ve genetiğinize yerleştirilmiş kodları aktive ederek enerji açığa çıkarmanızı ve manyetik alan oluşturmanızı sağlar. Böylelikle zikrettiğiniz esmanın manalarını idrak etmenizi ve gücünüzü ortaya çıkarmanıza faydalı olur.

Evren matematik üzerine oturmuştur. Her şey matematikseldir.
Size çok spritüel gelen, ruhani gelen pek çok şey aslında matematiksel ve fizikseldir. Evrenin her yerinde altın oran vardır, yaşadığımız dünyada zaman ölçülür, kuantasal (parçacıksal) bir yapıya sahip olan bu evren belirli
ritimlerle titreşir aynı notadan gelen müzik sesi gibidir ve matematikseldir. Ses bir titreşimdir ve yaydığı frekanslar da belli bir müzik ritmindeki ritim gibidir, ölçülebilir. Esmaların tekrarı ile ortaya çıkan enerjilerin frekansı kendiyle eş olan frekansla eşleşmektedir. Yani siz elinizdeki kumandayla nasıl X kanalını tuşladığınızda karşınızda X kanalını bulur ve seyrederseniz, zikrettiğiniz esmanın da yaydığı frekans kendi manasının içeriği olan frekansla eşleşecektir. Bu eşleşmeyi gerçekleştirmek için beyinden yayınlanacak dalganın belirli bir doygunluğa erişmesi gerekmektedir ki beyinden çıkan ışınlar(fotonlar-kuantalar) etkili hale gelebilsin. Beyin bir kelimeyi tekrar etmeye başladığında beyin önce belirli bir bölgesinde sonra genelinde aydınlama yani aktivasyon başlar, bu nöro kimyasal bir olay olarak bilim tarafından da ortaya konmuştur.

Bu araştırmaya göre beyin aynı kelimeyi,belirli bir süre tekrarlamaya devam ettiğinde beyinin genelinde güçlü bir nöron aktivasyonu gösterdiği ve beyinden dışarı doğru hertz cinsinde güçlü frekanslar yani ışınlar yaydığı tespit etmiştir.

Bir esmayı tekrar ederek zikretmenin beyinde güçlü bir ışıma
oluşturduğu ve evrene yayın yaptığı anlaşılıyor. Bu nedenle tekrar etmek önemli çünkü; ışıma ne denli güçlü olursa esmanın manasıyla ilgili kozmik enerji alanıyla bağlantı o denli güçlü oluyor.

Nasıl ki kapınızın anahtarını her anahtar açamaz, sadece o kapının anahtarı
açarsa, nasıl ki her kilidin beli bir şifresi varsa Esmalarında
belli bir şifresi vardır. Siz belirlenmiş sayıda esmanızı zikrettiğinizde
beyninizden çıkan ışın kozmik enerji alanında kendisiyle bağlantılı olanla eşleşiyor ve kilit açılıyor. Ben buna “kozmik kapıdan geçmek” diyorum. Kozmik kapıdan geçtiğinizde artık ilgili esmanın manası devreye giriyor ve esma hangi
niyetle çekilmişse, o niyetin oluşumu gerçekleşmeye başlıyor.
Bu kadim bilgiler de bir gün gelecek ve bilimsel biçimde açıklanacak
çünkü evren tamamen matematik üzerine kurulu.
Zikretmek, yerçekimi yasası gibi, güçlü ve zayıf çekirdek yasası gibi, suyun kaldırma gücü gibi tamamen evrensel yasa ile bağlantılıdır. Siz inansanız da inanmasanız da bir objeyi yere atarsanız yerçekimi yasasından dolayı yere düşecektir. İnansanız da inanmasanız da içi hava dolu bir objeyi suya bıraksanız suyun üzerinde yüzecektir. Çünkü evrensel kuvvetler söz konusudur. Zikrettiğinizde de aynı durum geçerlidir. İnansanız da inanmasanız da belirli bir esmayı belirlenmiş sayılarla zikrettiğinizde yayılan manyetik enerjinin
etkisiyle esmanın manası ve işlevi harekete geçecektir.
Zikretmek sadece inanç meselesi değildir tamamen bir yasadır.

Bununla beraber siz zikretmeye başladığınızda yaşadığınız deneyimlerden dolayı zaten Yaradan’ın varlığına ve Yaradan’ın muhteşem düzenine ve işleyişine inanırsınız. Kuantum fiziği ve mekaniği deneylerle ispatladı ki; Yaşadığımız
evren her zerresiyle enerjiden ibarettir. Salt enerjiden oluşmuş bu evrende bedenlerimiz dahi yoğunlaşmış enerji formudur. Dokunduğunuzu zannettiğiniz şeylere bile dokunamazsınız aslında elinizin elektronları dokunduğunuz objenin
elektronlarını iter sizin hissettiğiniz sadece duygudur.

Duygular ise zihnimizde enerjileri harekete geçiren kimyasallardır.
Beş duyu algımızla üç boyutlu olarak algılıyoruz evrenimizi.Bu demektir ki; aslolan sadece bilinçtir, geri kalan her şey yönlendirilmeye ve şekillendirilmeye hazır enerjilerden ibarettir. Enerjileri yönlendiren ve onu var algılattıran sadece bilinçtir, zihinlerimizdir. Zihinlerimizde bilincimizde dünya formatına uygun olan program yerleşiktir. Bu program sayesinde algılarız içinde var hissettiğimiz evrenimizi. Bize dışarıda gibi gelen sesleri, görüntüleri, kokuları da bu program aracılığıyla algılarız. Aslında biz sadece zihnimizdeki bilinciz.

Kendi yıldızınıza ait olan Esma’ları zikretmek sizin tabiatınıza dair olan gücünüzü arttırır ve yaşam deneyimlerinizi kolaylaştırır.

Astroloji anne karnında iken ve doğduğumuz an ve yere göre çıkan beyin haritamızda (horoskop) bizim yaşam boyunca seyir halindeki gezegenlerden hangi yaşam alanımıza(evler) hangi türden enerjileri alacağımızı anlatan ilim dalıdır.Beynin bir bölümünün proglamlandığı bu harita bizim kimlik karakter ve yeteneklerimizi ve yaşamdaki duruşumuzu belirler.Beynin kullanmadığımız henüz programlanmamış bölümünü de kişisel gelişimizle veya ESMA'ÜL HÜSNA ları belli sayıda ve ritimde zikrederek atıl durumdaki nöronları mana istikametinde programlayıp devreye sokabiliriz.Bunu haritamızdaki gezegenleri ve açıları yayılımı hesaplayarak bulabilir,yaşamımızı daha olumlu geliştirebiliriz.

Burcumuzun yaşamımıza kolaylık veren, kişisel gelişmemize destek verecek esmalarını çekerek o tür etkileri güçlendiririz.

Bunları bize yakın aynı elementten burçların esmaların destekleyici etkisi ile dengeleyebiliriz.

Her esmanın sayı adedince çekilimi ‘zikir edilmesi’30 derecelik açı etkisi yapar. Horoskoptaki sert açılarla yaşamımızda manayı sert yaşayacağımız konuları bu açı açılımları ile dengeleyebiliriz.


Her burcun, gezegenlerin konumlanmasından kaynaklanan bazı zorlayıcı kişisel özellikleri olabilir. Esmalar ise, öne çıkan negatif özellikleri
dengeleyecek etkilere sahip. İşte Levent Akkaya'nın burçlara göre okunmasını tavsiye ettiği esmalar…

KOÇ
HALİM (88 KEZ): Sinirlenmeye, merhametsizliğe ve heyecanlanmaya karşı.
METİN (500 KEZ): Direnci arttırmak ve gücü korumak için.
HAKİM (78 KEZ): Neyin nereye varacağına ve onu nasıl kontrol edebileceğinize dair açılımlar yapar.

BOĞA
BASİR (302 KEZ): Olayları oldukları gibi algılamak için.
BASIT (72 KEZ): Hem fiziki hem ruhi olarak sıkışmış tüm özellikleri feraha çıkartır.
KADİR (305 KEZ): Yapabilme gücünü ön plana çıkarır.
İKİZLER
REŞİD (514 KEZ): Olayları hedefe vardırmak için zikredilir.
KAYYUM (156 KEZ): Her anda ve her oluşta hayat bulan her ne varsa düzenli ve tüm diğer etkilerle uyumlu bir şekilde var olmasını sağlar.
YENGEÇ
KUDDÜS (170 KEZ): Biriken negatif etkilerin temizlenmesinde büyük etkisi görülür, sezgileri de güçlendirir.
MUSAVVİR (336 KEZ): Yaşamınızda yeni şeyleri var etmek yolunda kullanabilirsiniz…
CEBBAR (206 KEZ): Yaşamınızda uğraş isteyen konularda hükmünüzü arttırmak için zikredilir.
ASLAN
HALİM (88 KEZ): Sakinlik ve yumuşaklık kaynağıdır.
VEDUD (200 KEZ): Yaşamınıza daha fazla aşk ve sevgi çekmenize yardımcı olur.
MÜHEYMİN (145 KEZ): Güven duygusunu hissetmek istediğiniz her durumda kullanabilirsiniz.
BAŞAK
KAYYUM (156 KEZ): Düzen istediğiniz her durum için…
BASIT (72 KEZ): Maddi manevi sıkıntıları giderir.
MUHYİ (68 KEZ): Ruhen ve bedenen sağlık verir.
TERAZi
METİN (500 KEZ): Güç ve sağlamlık kazandırır.
REŞİD (514 KEZ): Yaşamınızda sonuca ulaştırmak ve gelişimini sağlamak istediğiniz her yönde kullanabilirsiniz.
AZİM (1020 KEZ): Kendi varlığımızdaki değeri anlayabilir, bunu yükseltebilirsiniz.
AKREP
MÜTEALİ (551 KEZ): Hem ruhsal tekamül açısından hem maddi, manevi bütünleniş açısından kendinizi tamamlanmaya doğru yöneltmenizi sağlar.
NAFİ (201 KEZ): Bolluk ve bereketi çekmek için zikredebilirsiniz.
GAFFAR (1281 KEZ): Tüm evrende negatif oluşları silen bir rahmet kapısıdır.
YAY
RAHİM (258 KEZ): Yaşamınızda korumak, kollamak ve büyütmek istediğinizi her olay için.
AZİZ (94 KEZ): Bu esmanın manasında Allah'ın hiçbir şartta mağlup edilemeyeceği, her şeyin onun lehine döneceği betimlenir.
HAKİM (78 KEZ): Kontrol eden, her olayı ve oluşun izleyeceği süreci bilen ve müdahale edebilen anlamını taşır.
OĞLAK
NUR (256 KEZ): Yaşamınızda ışığın o muhteşem gücünün devrede olmasını istiyorsanız bu esmayı sıkça kullanın.
NAFİ (201 KEZ): Maddi ve manevi size faydalı olan şeylere kapı açmak için faydalıdır.
VEDUD (200 KEZ): Yaşamınıza daha fazla aşk ve sevgi çekmenize yardımcı olacaktır.
KOVA
MÜTEALİ (551 KEZ): Olduğunuz bilinçten çok daha derin bir bilince ve anlayışa akmak isterseniz bu esma harika bir anahtardır.
LATİF (129 KEZ): Yaşamınıza güzellikleri çekmek adına kullanabilirsiniz. Hayırlı haberleri ulaştırır.
BASIT (72 KEZ): Tüm darlıkları giderir, gönlü ferahlatır.
BALIK
KAVİYY (116 KEZ): İrade gücü ve ruhsal kuvvet de söz konusudur. KADİR (305 KEZ): Bu esmada yapabilme gücü ön plandadır, kontrol vardır.
MELİK (90 KEZ): Yaşamınızda maddi, manevi sahip olmak istediğiniz oluş ve durumlarla ilgili bu esmayı zikredebilirsiniz.







Nasıl ki biz hastanın kan değerlerini ölçüp, ne eksik ne fazla bakıp ona göre ilaç ya da vitamin takviyesi yapıyoruz, esmalar için
de aynı şey geçerlidir. Örneğin bir insanda Cebbar esması çok fazlaysa Halim esmasını zikrederek bunu dengeleyebilir. Sözcüklerin
enerjisi vardır, esmalar da birer enerjidir ve zikredilince kişide potansiyel olan esma özellikleri açığa çıkar. Tıpkı elektrik düğmelerinden hangisine basarsanız ona ait olan odanın ışığının yanması gibi. Tüm sıfatlarımız Allah'tan gelir, o sıfatların kişide soruna yol açmalarının nedeni fazla ön plana çıkmış olmalarıdır. Tıpkı ilacın fazlasının zehirli olması gibi.

**
"GÜNÜMÜZ İNSANINDA HAKİM SIFATI EKSİK"

24 Eylül 2013 Salı

Neden Sadece İsa aleyhisselam Deccal'i Öldürebilir?

Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem'in İsa aleyhisselâm'a hamile kalışı anlatılırken, "Biz ona ruhumuzdan nefh ettik (üfledik)..." (66/12) buyrulduğu için, İsa aleyhisselâm "Ruhullah" olarak anılır.

İsa Ruhullah yani Allah'ın Ruh'undan, Allah'ın sıfat ve esmasından veya Ruh-u ilâhî'den anlamında.. Aslında bu anlamıyla "Ruhullah" herkeste mevcuttur. Adem aleyhisselâm'ın yaratılmasından söz edilirken Allah meleklerine "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secde edin." (38/72) şeklinde buyurur. Bu anlamda Ruhullah her insanda vardır. Yani Hz. İsa’nın sahip olduğu ruh ile Mehmet'in veya Ali’insahip olduğu ruh arasında temelde fark yoktur. Çünkü Ruh Tek'tir ve her yaratılanın hayatiyeti O Tek Ruh'tandır.

Ancak Cenab–ı Hak, bunu, Hz. Meryem’e vasıtasız (babası olmadan) nefha etti (üfledi, yani bilinç boyutundan / meleki boyuttan geleni madde aleminde açığa çıkardı). Vasıta beşer bir baba değil, bir meleki kuvvetti, ki O Cebrail isimli elçi melekti. Melek, salt bilincin kuvveleriyle varolan anlamındadır. Melekler, Allah'a ait kuvvelerin saf bir biçimde bulunduğu, sadece Allah emri ile hiç bir irade koymaksızın güçlerini kullanmak üzere yaratılmışlardır. Bu sebeple melekler doğrudan katışıksız Allah elçisidir.

Mutasavvıflara göre Cebrail isimiyle yaratılan meleğin hayatiyet kaynağı Ruh-ül Kuds'tür (Kudsi Ruh/Kutsal Ruh).. Ruh-ül Kuds de Evrensel Ruh olan Ruh-u Âzam'dandır. Ruh-u Âzam'da potansiyel olarak bulunan bilincin kuvveleri, hayatiyeti, galaktik yapılarda açığa çıkınca Ruh-ül Kuds ismini alır.

Bunun holografik evren gerçeğine göre de, yıldız sistemlerindeki hayatiyet de galaksidekinin bir mikro örneğidir. Yani yıldız sistemleri de böyle tek bir hayatiyet kaynağından gelir ve O Ruh'un mikro modelidir, yani Ruh-ül Kuds'tür bir anlamda.. İşte bizlerde bulunan hayatiyet, yani ruh'un kaynağı da aynıdır. Bu anlamda hepimiz aynı, Tek Ruh'tan hayatiyetimizi aldık.

Ancak bilince ait kuvveleri taşıyan bu hayatiyet/ruh, size veya bana babalarımız vasıtasıyla geldi. Yani sperm hücresiyle.. Yani bizdeki beşeriyet anamızdan, melekiyet babamızdandır.

Ruh, sperm hücresinin potansiyelindeki hayatiyettir (Allah sıfat ve esmasından kaynaklanan hayatiyet/bilinç), ki o da cenin 120. güne eriştiğinde aktive edilir.

Vasıtalı veya vasıtasız olması arasındaki fark da şudur. Melekle gelende hiç bir irade bulunmaz, saf olarak Allah'ın emriyle gelendir. Baba vasıtasıyla gelende ise, durum başkadır. Baba o spermi anneye yollarken bir beşeri düşünce taşıyordu. O spermi kendi beşeri düşüncesiyle yada başka bir ifadeyle birim nefsinden kaynaklanan düşünceyle, tabiatının arzusunu da katarak anneye verdi. Aradaki fark budur düşünceme göre..

Bu fark, İsa aleyhisselâm'ın da tüm beşer gibi yaratılmış bir mahluk ve bizim gibi beşer olduğu gerçeğini değiştirmese de, O'na bazı ayrıcalıklı özellikler vermiştir. Bizlerin babalarından sperm yoluyla gelen ruh (hayatiyet), babalarımızın bedeninde madde aleminin (süfli boyutların) enerjilerinden ve babanın bilincinin saf olmayışından etkilendi.

İsa aleyhisselâm'ın ki ise bir melek vasıtasıyla doğrudan Allah'tan idi. Bu sebeple madde alemine ait kuvvelerden etkilenmedi, olabildiğince saftı. Bu sebeple Allah sıfat ve esmalarından oluşan hayatiyet /ruh, İsâ aleyhisselâm'da tüm saflığıyla açığa çıktı. Bu sebeple daha beşikteyken konuştu; çamurdan yaptığı kuşa üflediğinde, o suret hayat buldu; amayı ve abraşı şifaya kavuşturdu; ölüyü diriltti. Bu konuyu biraz daha açalım.


Bizlerde babadan ve anadan gelen bir biçimde beşeriyet ağır basarken, İsa'daki beşeriyet (madde aleminin hatırasını taşıyan hayatiyet/bilinç) sadece anasındandı. Bu sebeple O'nun varlığında meleki yan (Ruh-ül Kuds) bizlerdekinden daha ağır basıyordu. Meleki yan ise, bir anlamda bilinç boyutunun özellikleri daha ağır basıyor anlamına gelir. Yada saf olarak bilincin kuvveleriyle yaşıyor anlamında..

İşte bu sebeple hayalinde oluşturduğu suretlere kolaylıkla hayat verip, madde alemine getirebiliyordu. Saf bilincin kuvveleriyle yaşayan, hikmet aleminde değil de kudret aleminde yaşıyor gibidir. O tıpkı cennet yaşamında olduğu gibi, hayal ettiği surete hayat verebilir. Her birimiz için cennet yaşamı da böyle olacaktır. Çünkü madde beden tabiatının oluşturduğu beşeriyet o boyutta olmayacaktır.

Bu durum İsa için doğuştan olmasına rağmen, eğer herhangi bir kişide beşeri yan, birim nefs ve madde alemine ait bedenin tabiatının baskın özellikleri zayıflar ve meleki yanı kuvvetlenirse, o kişide de tıpkı İsa'nın varlığında ağır basan meleki özellikler ağır basar, yani bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar. Yani ölmeden önce de bu durumu yaşayabilir ehlinin dediğine göre..

Tasavvufta bu duruma, kişiye özel "İsa'nın inişiyle kopan kıyamet" denir. Başka bir anlatımla, bir kişinin nefsi birimsellikten kurtulup, o kişide beden tabiatının getirdiği baskın özellikler kontrol altına alınırsa, tasavvufi terimle, o kişinin İsa'sı inmiştir.

Eğer seyreden seyreden gizli ikiliğine dair varlık vehmi de tamamen kalkarsa, kıyameti kopmuştur. (İsa bir süre yeryüzünde/bedende yaşar, kıyamet sonra kopar) Yani o kişi beden tabiatının kontrolünde değildir, hattâ sonunda kıyametin kopuşuyla varlık olduğuna dair vehim dahi kalkar ve tamamen mutlak BEN'e ait bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar artık...

Yine tasavvufi olarak kişinin deccalinin çıkması da şudur: Kişi hakikat ilmini aldığında varlığının ilahi kaynağını öğrenir, yani kendindeki ilahi kuvvelerin varlığının farkına varır. Fakat müşahadesi eksiktir. Çünkü enfüsi müşahadesini tamamlamış, ama afâki müşahadesi eksik kalmıştır.

Yani kendindeki ilahi kuvveleri farketmiş, ama diğer yaratılanlarda da varolan bu gerçeği farkedememiştir. Sadece kendinde müşahade edip farkına vardığı bu gerçeği hazmedemez ve kendini seyrettiği alemin rabbı, efendisi zannetmeye başlar. Bu sebeple hiç bir kural tanımaz, hiç bir yükümlülük kabul etmez ve dilediği gibi yaşamaya başlar. Bu yaşam da kişinin beşeri yanını daha da güçlendirir. Yani kişideki madde beden tabiatı ve birim nefs baskısı tamamen kontrolden çıkar ve bu şekilde yaşamaya başlar.

Diğer bir anlamda, kişinin meleki yanı zayıflar ve bilincin kuvveleriyle yaşamdan büsbütün uzaklaşır. Eğer bu haldeyken, Allah'ın lutfu erişir de afâki müşahadesini de tamamlarsa, kurtulur. Tasavvufi anlayışla o kişinin İsa'sı inince deccali ölür.

Yukarıda anlattığımız tasavvufi açıdan nefs deccali konusuydu.

Bir de bildiğimiz anlamda Deccal var biliyorsunuz. Yukarıda anlattığımıza benzer bir durum vardır Deccal'de de..

Deccal, Allah'ın lutfu erişmemiş ve öylece zannı (gerçekle alakası olmayan inanışı)içinde kalmış bir kişi olacak.

Allah hidayet ve lutfunun ona erişmemesindeki en büyük etken ise, Deccal'in körlüğüdür. Deccal'i körleştiren ise, kendisinde doğuştan esma terkibinde ağırlıklı olarak bulunan kudrettir.

Yani kudreti oluşturan isimler Deccal'in terkibi yapısında ağırlıklı olarak bulunduğu için, çok büyük kerametler gösterebilecektir. Fakat bu kerametler, İsa'daki gibi meleki yanın ağır basmasından ve dolayısıyla bilincin kuvveleriyle yaşamasından kaynaklanmaz.

Sadece doğuştan kudreti oluşturan esmaların, yapısında daha ağırlıklı olmasından kaynaklanır. Hepimizin esma (mânâ) terkibi bulunur ve bu terkipte bazı esmalar (mânâlar) daha ağırlıklıdır. Deccal'deki büyük güç ve kudreti bu mânâlar oluşturur, meleki yanın kuvvetli olması değil..

Fakat o, bu gücün kaynağını ilmi yeterli olmadığı için kavrayamaz; çünkü basireti kördür, ki Deccal'in sağ gözü kör olması basireti gör, ilmi yetersiz, kavrayışı eksik anlamındadır. Bunu biraz daha açalım.

Deccal kendindeki kudretin meleki yanın ağır basmasından değil de doğuştan, terkibi yanından geldiğini anlayamaz. İlmi de halini göremeye yetmediği için, bu gücün verdiği üstünlük hissiyle nefsi iyice kabarır ve hakikati görmekten büsbütün perdelenir.

Deccal'in sağ gözünün körlüğü basiretinin körlüğüne de işaret eder, ama ondaki bu basiret körlüğüne sebep de kendindeki bu esma kaynaklı büyük güçtür bir bakıma.

Bu öyle büyük bir güçtür, ki perde olmaktan çıkmıştır. Çünkü perde çekilip ortadan kalkar, ama ondaki bu büyük kudret gerçeği görmesine perde değil bir engeldir. Çünkü bir beşer doğultan böylesi güçlerle yaşarken kendisiyle ilgili gerçeği görmesi imkânsızdır. Hiç bir arınma süreci yaşamadan bu güçlere kavuşan birine kimse de yardım edemez artık..

İşte bu sebeple, bu üstün gücün oluşturduğu zan, bir gün kalkacak bir perde değil, ebedi bir engeldir, körlüktür. Bu sebeple Deccal kendini rab zannetmeye başlar ve herkesi kendine tapmaya çağırır. Veya kimine ben İsa Mesih'im der, kimine Mehdi'yim der, kimine de İlah olduğunu iddia eder.

Herkesin kafasındaki kutsal kabulüne bir şekilde yerleşmeye çalışır. İlmi yeterli olmayıp bu gerçekleri farkedemeyenler de ona inanır.

Oysa birim nefsi ve tabiatı oldukça ağır basan birinin meleki boyuttan nasibi olmayacağını bilen biri onun kerametlerine de, kutsallık ve ilahlık iddiasına da aldanmaz.

Ayrıca ilmi olan yine bilir, ki bir kişide İsa gibi meleki yanı ağır bassa dahi (Allah'a ait sıfat ve esmayla, yani bilincin kuvveleriyle yaşasa dahi) hiç kimse alemlerin rabbi Allah olamaz, çünkü Allah alemlerden Gani'dir. Alemde her ne var ise, O'nun yarattığı bir mahluktur ancak..

Deccal'i sadece İsa aleyhisselâm'ın öldürecek olmasının sebebi de, yukarıda anlattığımız gibi, O'nun yapısındaki bu ağırlıklı meleki özelliklere bağlı kudrettir. Bilincin kuvvelerinden olan kudret bu kadar saf bir biçimde, yeryüzündeki beşer arasında sadece Meryem oğlu İsa'da açığa çıkmıştır.

Sadece anadan aldığı beşeri özellikler zayıf kaldığı için, O ilahi kuvvelerle yaşamıştır aramızdayken..

O'ndaki kudret, bilinç boyutundan (sıfat boyutundan) kaynaklandığı için, Deccal'den çok daha üstün ve güçlüdür. Bu sebeple Deccal'i de sadece O öldürebilecektir. Enbiyadan bir başkası değil de İsa olmasının sebebi de budur.

Yani İsa'daki beşeriyetin, meleki özelliklerinin yanında zayıf kalmasına bağlı olarak açığa çıkan kudret dolayısıyladır. Keza O'nun semaya refh edilişi ve tekrar madde boyutuna inecek olması da, bu ilahi kuvvelerle yaratılmasından kaynaklanır ehlinin dediğine göre...

İlâhi evrensel senaryoda bu olayla bizlere anlatılan ve idrak etmemiz istenen gerçek de yukarıda anlattıklarımın tümüdür düşünceme göre...

Yoksa hiç bir olay sebepsiz meydana gelmez. Bu sebeple umarım konuyu tam manasıyla idrak edebiliriz. Umarım yeryüzünün en büyük fitnesi olan Deccal'den Allah'ın lutfuyla korunabiliriz. Ve yine umarım nefs deccali çıkanlara Allah ruhundan üfler de (İsa iner de) kurtulur.