Bu Blogda Ara

20 Eylül 2008 Cumartesi

Neden Sadece İsa aleyhisselam Deccal'i Öldürebilir?

Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem'in İsa aleyhisselâm'a hamile kalışı anlatılırken, "Biz ona ruhumuzdan nefh ettik (üfledik)..." (66/12) buyrulduğu için, İsa aleyhisselâm "Ruhullah" olarak anılır.

İsa Ruhullah yani Allah'ın Ruh'undan, Allah'ın sıfat ve esmasından veya Ruh-u ilâhî'den anlamında.. Aslında bu anlamıyla "Ruhullah" herkeste mevcuttur. Adem aleyhisselâm'ın yaratılmasından söz edilirken Allah meleklerine "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secde edin." (38/72) şeklinde buyurur. Bu anlamda Ruhullah her insanda vardır. Yani Hz. İsa’nın sahip olduğu ruh ile Mehmet'in veya Ali’insahip olduğu ruh arasında temelde fark yoktur. Çünkü Ruh Tek'tir ve her yaratılanın hayatiyeti O Tek Ruh'tandır.

Ancak Cenab–ı Hak, bunu, Hz. Meryem’e vasıtasız (babası olmadan) nefha etti (üfledi, yani bilinç boyutundan / meleki boyuttan geleni madde aleminde açığa çıkardı). Vasıta beşer bir baba değil, bir meleki kuvvetti, ki O Cebrail isimli elçi melekti. Melek, salt bilincin kuvveleriyle varolan anlamındadır. Melekler, Allah'a ait kuvvelerin saf bir biçimde bulunduğu, sadece Allah emri ile hiç bir irade koymaksızın güçlerini kullanmak üzere yaratılmışlardır. Bu sebeple melekler doğrudan katışıksız Allah elçisidir.

Mutasavvıflara göre Cebrail isimiyle yaratılan meleğin hayatiyet kaynağı Ruh-ül Kuds'tür (Kudsi Ruh/Kutsal Ruh).. Ruh-ül Kuds de Evrensel Ruh olan Ruh-u Âzam'dandır. Ruh-u Âzam'da potansiyel olarak bulunan bilincin kuvveleri, hayatiyeti, galaktik yapılarda açığa çıkınca Ruh-ül Kuds ismini alır.

Bunun holografik evren gerçeğine göre de, yıldız sistemlerindeki hayatiyet de galaksidekinin bir mikro örneğidir. Yani yıldız sistemleri de böyle tek bir hayatiyet kaynağından gelir ve O Ruh'un mikro modelidir, yani Ruh-ül Kuds'tür bir anlamda.. İşte bizlerde bulunan hayatiyet, yani ruh'un kaynağı da aynıdır. Bu anlamda hepimiz aynı, Tek Ruh'tan hayatiyetimizi aldık.

Ancak bilince ait kuvveleri taşıyan bu hayatiyet/ruh, size veya bana babalarımız vasıtasıyla geldi. Yani sperm hücresiyle.. Yani bizdeki beşeriyet anamızdan, melekiyet babamızdandır.

Ruh, sperm hücresinin potansiyelindeki hayatiyettir (Allah sıfat ve esmasından kaynaklanan hayatiyet/bilinç), ki o da cenin 120. güne eriştiğinde aktive edilir.

Vasıtalı veya vasıtasız olması arasındaki fark da şudur. Melekle gelende hiç bir irade bulunmaz, saf olarak Allah'ın emriyle gelendir. Baba vasıtasıyla gelende ise, durum başkadır. Baba o spermi anneye yollarken bir beşeri düşünce taşıyordu. O spermi kendi beşeri düşüncesiyle yada başka bir ifadeyle birim nefsinden kaynaklanan düşünceyle, tabiatının arzusunu da katarak anneye verdi. Aradaki fark budur düşünceme göre..

Bu fark, İsa aleyhisselâm'ın da tüm beşer gibi yaratılmış bir mahluk ve bizim gibi beşer olduğu gerçeğini değiştirmese de, O'na bazı ayrıcalıklı özellikler vermiştir. Bizlerin babalarından sperm yoluyla gelen ruh (hayatiyet), babalarımızın bedeninde madde aleminin (süfli boyutların) enerjilerinden ve babanın bilincinin saf olmayışından etkilendi.

İsa aleyhisselâm'ın ki ise bir melek vasıtasıyla doğrudan Allah'tan idi. Bu sebeple madde alemine ait kuvvelerden etkilenmedi, olabildiğince saftı. Bu sebeple Allah sıfat ve esmalarından oluşan hayatiyet /ruh, İsâ aleyhisselâm'da tüm saflığıyla açığa çıktı. Bu sebeple daha beşikteyken konuştu; çamurdan yaptığı kuşa üflediğinde, o suret hayat buldu; amayı ve abraşı şifaya kavuşturdu; ölüyü diriltti. Bu konuyu biraz daha açalım.

Bizlerde babadan ve anadan gelen bir biçimde beşeriyet ağır basarken, İsa'daki beşeriyet (madde aleminin hatırasını taşıyan hayatiyet/bilinç) sadece anasındandı. Bu sebeple O'nun varlığında meleki yan (Ruh-ül Kuds) bizlerdekinden daha ağır basıyordu. Meleki yan ise, bir anlamda bilinç boyutunun özellikleri daha ağır basıyor anlamına gelir. Yada saf olarak bilincin kuvveleriyle yaşıyor anlamında..

İşte bu sebeple hayalinde oluşturduğu suretlere kolaylıkla hayat verip, madde alemine getirebiliyordu. Saf bilincin kuvveleriyle yaşayan, hikmet aleminde değil de kudret aleminde yaşıyor gibidir. O tıpkı cennet yaşamında olduğu gibi, hayal ettiği surete hayat verebilir. Her birimiz için cennet yaşamı da böyle olacaktır. Çünkü madde beden tabiatının oluşturduğu beşeriyet o boyutta olmayacaktır.

Bu durum İsa için doğuştan olmasına rağmen, eğer herhangi bir kişide beşeri yan, birim nefs ve madde alemine ait bedenin tabiatının baskın özellikleri zayıflar ve meleki yanı kuvvetlenirse, o kişide de tıpkı İsa'nın varlığında ağır basan meleki özellikler ağır basar, yani bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar. Yani ölmeden önce de bu durumu yaşayabilir ehlinin dediğine göre..

Tasavvufta bu duruma, kişiye özel "İsa'nın inişiyle kopan kıyamet" denir. Başka bir anlatımla, bir kişinin nefsi birimsellikten kurtulup, o kişide beden tabiatının getirdiği baskın özellikler kontrol altına alınırsa, tasavvufi terimle, o kişinin İsa'sı inmiştir.

Eğer seyreden seyreden gizli ikiliğine dair varlık vehmi de tamamen kalkarsa, kıyameti kopmuştur. (İsa bir süre yeryüzünde/bedende yaşar, kıyamet sonra kopar) Yani o kişi beden tabiatının kontrolünde değildir, hattâ sonunda kıyametin kopuşuyla varlık olduğuna dair vehim dahi kalkar ve tamamen mutlak BEN'e ait bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar artık...

Yine tasavvufi olarak kişinin deccalinin çıkması da şudur: Kişi hakikat ilmini aldığında varlığının ilahi kaynağını öğrenir, yani kendindeki ilahi kuvvelerin varlığının farkına varır. Fakat müşahadesi eksiktir. Çünkü enfüsi müşahadesini tamamlamış, ama afâki müşahadesi eksik kalmıştır.

Yani kendindeki ilahi kuvveleri farketmiş, ama diğer yaratılanlarda da varolan bu gerçeği farkedememiştir. Sadece kendinde müşahade edip farkına vardığı bu gerçeği hazmedemez ve kendini seyrettiği alemin rabbı, efendisi zannetmeye başlar. Bu sebeple hiç bir kural tanımaz, hiç bir yükümlülük kabul etmez ve dilediği gibi yaşamaya başlar. Bu yaşam da kişinin beşeri yanını daha da güçlendirir. Yani kişideki madde beden tabiatı ve birim nefs baskısı tamamen kontrolden çıkar ve bu şekilde yaşamaya başlar.

Diğer bir anlamda, kişinin meleki yanı zayıflar ve bilincin kuvveleriyle yaşamdan büsbütün uzaklaşır. Eğer bu haldeyken, Allah'ın lutfu erişir de afâki müşahadesini de tamamlarsa, kurtulur. Tasavvufi anlayışla o kişinin İsa'sı inince deccali ölür.

Yukarıda anlattığımız tasavvufi açıdan nefs deccali konusuydu.

Bir de bildiğimiz anlamda Deccal var biliyorsunuz. Yukarıda anlattığımıza benzer bir durum vardır Deccal'de de..

Deccal, Allah'ın lutfu erişmemiş ve öylece zannı (gerçekle alakası olmayan inanışı)içinde kalmış bir kişi olacak.

Allah hidayet ve lutfunun ona erişmemesindeki en büyük etken ise, Deccal'in körlüğüdür. Deccal'i körleştiren ise, kendisinde doğuştan esma terkibinde ağırlıklı olarak bulunan kudrettir.

Yani kudreti oluşturan isimler Deccal'in terkibi yapısında ağırlıklı olarak bulunduğu için, çok büyük kerametler gösterebilecektir. Fakat bu kerametler, İsa'daki gibi meleki yanın ağır basmasından ve dolayısıyla bilincin kuvveleriyle yaşamasından kaynaklanmaz.

Sadece doğuştan kudreti oluşturan esmaların, yapısında daha ağırlıklı olmasından kaynaklanır. Hepimizin esma (mânâ) terkibi bulunur ve bu terkipte bazı esmalar (mânâlar) daha ağırlıklıdır. Deccal'deki büyük güç ve kudreti bu mânâlar oluşturur, meleki yanın kuvvetli olması değil..

Fakat o, bu gücün kaynağını ilmi yeterli olmadığı için kavrayamaz; çünkü basireti kördür, ki Deccal'in sağ gözü kör olması basireti gör, ilmi yetersiz, kavrayışı eksik anlamındadır. Bunu biraz daha açalım.

Deccal kendindeki kudretin meleki yanın ağır basmasından değil de doğuştan, terkibi yanından geldiğini anlayamaz. İlmi de halini göremeye yetmediği için, bu gücün verdiği üstünlük hissiyle nefsi iyice kabarır ve hakikati görmekten büsbütün perdelenir.

Deccal'in sağ gözünün körlüğü basiretinin körlüğüne de işaret eder, ama ondaki bu basiret körlüğüne sebep de kendindeki bu esma kaynaklı büyük güçtür bir bakıma.

Bu öyle büyük bir güçtür, ki perde olmaktan çıkmıştır. Çünkü perde çekilip ortadan kalkar, ama ondaki bu büyük kudret gerçeği görmesine perde değil bir engeldir. Çünkü bir beşer doğultan böylesi güçlerle yaşarken kendisiyle ilgili gerçeği görmesi imkânsızdır. Hiç bir arınma süreci yaşamadan bu güçlere kavuşan birine kimse de yardım edemez artık..

İşte bu sebeple, bu üstün gücün oluşturduğu zan, bir gün kalkacak bir perde değil, ebedi bir engeldir, körlüktür. Bu sebeple Deccal kendini rab zannetmeye başlar ve herkesi kendine tapmaya çağırır. Veya kimine ben İsa Mesih'im der, kimine Mehdi'yim der, kimine de İlah olduğunu iddia eder.

Herkesin kafasındaki kutsal kabulüne bir şekilde yerleşmeye çalışır. İlmi yeterli olmayıp bu gerçekleri farkedemeyenler de ona inanır.

Oysa birim nefsi ve tabiatı oldukça ağır basan birinin meleki boyuttan nasibi olmayacağını bilen biri onun kerametlerine de, kutsallık ve ilahlık iddiasına da aldanmaz.

Ayrıca ilmi olan yine bilir, ki bir kişide İsa gibi meleki yanı ağır bassa dahi (Allah'a ait sıfat ve esmayla, yani bilincin kuvveleriyle yaşasa dahi) hiç kimse alemlerin rabbi Allah olamaz, çünkü Allah alemlerden Gani'dir. Alemde her ne var ise, O'nun yarattığı bir mahluktur ancak..

Deccal'i sadece İsa aleyhisselâm'ın öldürecek olmasının sebebi de, yukarıda anlattığımız gibi, O'nun yapısındaki bu ağırlıklı meleki özelliklere bağlı kudrettir. Bilincin kuvvelerinden olan kudret bu kadar saf bir biçimde, yeryüzündeki beşer arasında sadece Meryem oğlu İsa'da açığa çıkmıştır.

Sadece anadan aldığı beşeri özellikler zayıf kaldığı için, O ilahi kuvvelerle yaşamıştır aramızdayken..

O'ndaki kudret, bilinç boyutundan (sıfat boyutundan) kaynaklandığı için, Deccal'den çok daha üstün ve güçlüdür. Bu sebeple Deccal'i de sadece O öldürebilecektir. Enbiyadan bir başkası değil de İsa olmasının sebebi de budur.

Yani İsa'daki beşeriyetin, meleki özelliklerinin yanında zayıf kalmasına bağlı olarak açığa çıkan kudret dolayısıyladır. Keza O'nun semaya refh edilişi ve tekrar madde boyutuna inecek olması da, bu ilahi kuvvelerle yaratılmasından kaynaklanır ehlinin dediğine göre...

İlâhi evrensel senaryoda bu olayla bizlere anlatılan ve idrak etmemiz istenen gerçek de yukarıda anlattıklarımın tümüdür düşünceme göre...

Yoksa hiç bir olay sebepsiz meydana gelmez. Bu sebeple umarım konuyu tam manasıyla idrak edebiliriz. Umarım yeryüzünün en büyük fitnesi olan Deccal'den Allah'ın lutfuyla korunabiliriz. Ve yine umarım nefs deccali çıkanlara Allah ruhundan üfler de (İsa iner de) kurtulur.

Hazreti Süleyman'ın Büyük Gizemi

Semavidinlerin en önemli ve en gizemli peygamberlerden bir tanesi Hazreti Süleyman’dır. Kuran-ı Kerim’de Hazreti Süleyman dan bahsedilirken, ona verilen bilgi ve zenginlikten bahsedilmiştir. Ayrıca onun çok hızlı bir araca sahip oldu da anlatılmıştır.
Sebe Suresi’nin 10 ayet ve devamında “Guduv” gidişi, “Revah” ise gelişi anlatır. Kısacası Süleyman’ın bineğinin gün, bizim saydıklarımızla 1000 yıldır. Demek ki Süleyman’ın bineğinin hızı 1000 x 60 = 60 BİN YIL SAATTİR. BU DA SANİYEDE 1000 IŞIK HIZI DEMEKTİR. Bu hıza insanoğlunun ne zaman ulaşacağı veya böyle bir gemiyi ne zaman yapacağı ise bilinmemektedir.


İnsanın bugün keşfettiği en büyük hızı ışık hızıdır. Bu da saniyede 300 bin kilometreye denk düşer. Oysa Tasavvufta NUR HIZI denilen ve hayalden daha süratli olan bir hız birimi vardı. Işık uzayın bütün kavislerini ve bükeylerini tarayarak geçer. Hz. Süleyman’a verildiği belirtilen bineğin hızı ışık hızının çok çok üstündedir ve yüksektir. Bu durum da aklımıza ışınlanmayı getiriyor. Işınlanmanın sürati göz açıp kapayıncaya kadar kadardır. Seba Melikesi Belkıs’ın tahtı bu sürede Yemen’den Kudüs’e taşınmıştır ve üstelik bunu “Reculün indehu minelkitabi ilmün” Kitabı ve tecrübi bilgilere sahip bir adamdan bahsedilmektedir. Bu ifade bize bilimsel çalışmalarla insanların varabileceği en üst noktayı göstermektedir. Çünkü bu işi yapmaya cin taifesinden bir tanesi de talip olmuştu, ancak onun tanıdığı süre biraz daha uzundu. Yani ayağa kalkıp oturacak kadar bir süre. Hz. Süleyman bu süreyi uzun buldu ve bugünün ifadesiyle teknolojik bilgiye sahip olan yardımcısından talep etti. Taht anında hazır oldu.


Olayın devamında Hazreti Süleyman ile görüşmeye gelen Belkıs kendi tahtını görünce “Sanki O” gibi bir cevapvererek sanal gerçekçilik diye nitelendirilen bir şekilde hitap etmiş olur.


Işınlanma olayı Amerika’da ilk defa 1943 yılında yapılan meşhur Philadelphia Deneyi ile gündeme gelmiştir. Norfol limanından bir savaş gemisi 1000 kilometre ötedeki Philadelphia’ya enerji verilerek ışınlandı. Deney kısmen başarılı oldu. Fakat mürettebat garip şekillerde ölünce, deney rafa kaldırıldı. Onun yerini Atom Bombası deneyleri aldı. O başarıldı.


Işınlanma olayı daha sonra 1960’lı yılların sonlarında ABD Televizyonlarında yayınlanmaya başlanan Uzay Yolu dizisinde ortaya çıktı. Bir gezegenin yörüngesine giren Kaptan Kirk ve arkadaşları o gezegene genellikle ışınlanma yoluyla gider gelirlerdi.

Geçtiğimiz günlerde ise ABD’li bilim adamları yaptıkları açıklamada bir maddeyi bir yerden başka bir yere ışınladıklarını açıkladılar. Demek ki ışınlanma deneyleri gizli gizli sürüyormuş. Peki İslam Tasavuffunda bunun karşılığında ne vardır. “Tayibi Mekan” vardır. Mesela bir çok Veli gibi zatlar göz açıp kapayıncaya kadar bir yerden bir yere giderlerdi. Bu kişiler Allah2ın birer sevgili kulu olduklarından dolayı bu bilgiye sahiptirler. Amerikalılar ise bu konuyu bilimsel olarak araştırırken, Müslümanlar ise hiç bu konuda düşünmeden, Onlar Allah’ın sevdiği kullardan, onun izniyle bir yerden bir yere giderler diyerek kestirip, hiç düşünmüyorlar.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Estağfırullah Demek


Gerek Hakk'a karşı gerekse halka karşı pişmanlık duyduğumuzda, günahlarımızdan mahcubiyet hissettiğimizde, özümüze lâyık olmayan bir işe bulaştığımızda hatta düştüğümüzde, kendi liyâkatimizden daha fazlası ikram edildiğinde, ama her mevkide ve her makamda... Estağfirullah...

Tevbenin kelimesi diye tabir etmek pek de yanlış olmasa gerek. Esasında tevbe, kalpteki pişmanlıktan ibarettir. İçindeki o kalbî sızıyı hissetmeyenin, hangi lâfzı kullanırsa kullansın velev ki estağfirullah kelimesi de bu lâfızlardan olmuş olsun, kalbindeki hissiyata tercüman olmayan ve bağlı olmayan bu lâfızlar havada uçuşan birkaç günlük canlılar gibi şöyle bir gözükür kaybolur. Belki Allah Teâlâ merhameti ile bu riyakâr ve samimiyetsiz tevbeleri kayda almaz. Meleklerine sildirir. Aksi takdirde böylesi istiğfar ve tevbeler aleyhimize birer delil teşkil edecektir.

Bu satırlarla başlamak pek âdetimiz değil. Lâkin galiba üslûp değişiklikleri dikkat çekmek için bazen daha tesirli oluyor. Tevbe ve nedamet köklerinin gözyaşları ile sulandığı ağacın, yapraklarıdır istiğfar. Her bir "estağfirullah" dirilişin, tazelenmenin göstergesidir. Kulun uyanık olduğuna, agâh oluşuna işaret ettiği gibi. Bütün amellerin menşei yani güzel amel olarak kaydedilen her şeyin membaı kalptir. Îmânlı bir kalp sağlamdır. İstiğfar kalbin ağrazlarını, hastalıklarını gideren, hep zinde kalmasına vesile olan bir zikirdir. Bugün zahirî ilim erbabınca da tespit edilmiş bir gerçek vardır. İnsanın algılayabildiği bütün objeler ve bu objelerdeki uyum uyumsuzluk, düzen veyahut çarpıklık gibi hâller insan kalbinde, dimağında hatta bu hissiyatın getirişi ile beyninde paralel bir iz bırakmakta. Çarpık ve karmaşık olarak algılanan şeyler kalbimizde ve ruhumuzda da bir karmaşıklık meydana getiriyor. Başka bir deyişle dingin, huzurlu bir ortam (eğer kişi bozuk bir psikolojiye sahip değilse) kalbin huzurlu olmasına ve rahatlamasına, ruhun da sükûnetine vesile oluyor. Kalbinde ikilik olan, çekişme olan, başkalarının ânını yüklenen, kalbinin ufuklarını günah dumanıyla, zulüm bulutlarıyla karartan kişilerde iç huzurundan bahsetmek mümkün değildir. Her ne kadar onlar "Huzurluyum." iddiasında bulunsalar da kendi vicdanlarında huzursuz bir şekilde çırpınıp dururlar.

Bu geniş daireden geçerek biraz daha özel dairelere geçiş yapalım. Bu geçiş noktalarında her makama ait bir estağfirullah olduğu dikkat nazarlarınızdan kaçmayacaktır. Her fırsatta zikrettiğimiz bir tarifimiz var; tasavvuf, Allah Teâlâ'nın kullarında görmek istediği mükemmel ahlâkı insana aşk ile meşk ettirme yoludur ve hemen hatırlanacağı üzere tasavvuf sahasındaki ekollerin tarikatlar olarak tezahür ettiğini ve bu yolların farklılıklarının da esasta olmadığını, değişik değişik olmasının insan meşreplerinin farklılığından kaynaklandığını söylemiş idik. İşte bu yollarda üslûp erkân, evrad, tesbihat, kıyafet ve meşreb farklılıkları olsa da hepsinde ortak olan manevî esasın haricinde bazı virdlerde de ortaklık mevcuttur. Her tarikatın evradında bulunan ve değişmeyen üç temel vird vardır. Hamdele, salvele ve istiğfar, yani estağfirullah. Hatta yola bağlanmayı ifade eden biat ve intisap tabirlerinin yerine çoğu zaman tevbe etmek, inabet, istiğfar etmek tabiri kullanılagelmiştir. Tevbe ve istiğfarın tarikat yolunda ne kadar ehemmiyetli olduğuna bu iki işaret kifayet etmekte. Tevbe, parlak kalbler için nurunu ve ışığını muhafaza etmeye, tozlanmış ve lekelenmiş kalpler için kirden ve pastan kurtulmaya, iyice günahtan kararmış ölmek üzere olan kalpler içinse yeniden nefes almaya ve hayat bulmaya en tesirli belki de yegâne yoldur. Kalp sahiplerinin bize âyine oluşuna manî olabilecek tozları da yine estağfirullah lâfzı ile giderebiliriz.

Büyüklerden naklederler: Cenâb-ı Hakk, Musa (as.)'ya buyurmuş ki: "Firavun kırk elli sene 'Ben Allah'ım!' diye feryad edip durdu. Bir kere 'La ilahe illallah' diyerek rücû edip tevbe etseydi izzet ve celâlim hakkı için onu o an affederdim." Tevbe kelimesini ve kavramını inşaallah başka yazılarımızda zikretmeye çalışırız. Fakat "estağfirullah" kelimesi ile alakalı olduğundan bazı detayları hatırlamamız icap edecek.

Tevbenin lugattaki mânâlarından biri de; dönmek, rücû etmek demektir. Neye rücû eder, neye döner insan veyahut nereden yüzünü çevirdi de nereye dönmek ister tevbe ederek? İnsanın, insan vasfında kabul edilebilmesi ve söze muhatap olabilmesi için nereden gelip nereye gittiğini bilmesi lâzımdır. Gidiş ve gelişindeki durumu her an gözetmesi gereken insan bazen sürçer bazen gaflet gösterir, unutur. Bulması gerekeni veyahut olması gerekeni ihmal eder, geciktirir. İşte bütün bu sarsıntılarda insana yeniden kendi benliğini kazandıran o uyanış hâli tevbe ile tezahür eder. Estağfirullah kelimesi tevbe hâlinin tercümesidir. Esasında estağfirullah, kelimeden ziyade, cümledir. Latin harflerine aktarıldığında kelime kalıbı gibi gözüktüğünden kelime zannederiz. Hâlbuki birazcık geniş manâsıyla estağfirullah cümlesini lisanımıza hatta lisan-ı hâlimize aktarmak ve ifade etmek istersek "Ey beni kul olarak yaratan, kendisine muhatap kabul eden Mabudum, Halikım (yaratıcım), kendisinden başka ilâh olmayan Hz. Allah! Lütfen, keremen bilerek bilmeyerek işlediğim günahlarımı, kulluğuna yakışmayacak hâllerimi, amellerimi mağfiret eyle, yaptığım işler Senin gadabını celb etse de, azabını hak etsem bile, Sen bu cezayı benden kaldır, beni affeyle!" demek isteriz. Çok çok muhtasar, hemencecik özetlenebilecek ifade şekli ile bile olsa insanın derûnî hâlinde kendisini gösterir. İnsanın his âlemini hemen etkisi altına alır. Hakkıyla istiğfar edenlerin, daha neler kazanacağını ne güzelliklere şahit olacağını insaf ile düşünmek lâzım. Ya hakkıyla istiğfar edenlerin iç dünyalarında ne muazzam değişiklikler olmakta? Düşünmek lâzım. Hem bilir misiniz, "estağfirullah" lâfzı dahi serapa rahmettir, "Estağfirullah!" diyen bir kişi Allah'ı zikretmiştir bir defa. Efendim, Allah'tan mağfiret dilerken nasıl Allah'ı zikretmiş oluyoruz? Cenâb-ı Hakk'ı zikir O'nu hatırlamak veyahut yakın olanların tabiri ile hiç unutmamak değil mi? Estağfırullah denildiğinde bağışlanmayı isteyen kul olarak sen, kendisinden mağfiret talep edilen yegâne varlık Hz. Hakk olduğuna göre kulluğunu bu şekilde hatırlamak ve Rabbini zikretmek zikir değildir de nedir? Tasavvuf terbiyesinde estağfirullah virdi belli âdetler ile verilir, gelişigüzel çektirilmez. Bunun birçok sebebi vardır. Bu sebepler arasında; hususi zikir lâfzı oluşu, gelişigüzel "Estağfirullah!" diyerek istiğfarın mânâsından uzaklaşmak tehlikesi, sayıya ve adede gelen şeylerin nihayetinin olduğunu, belli bir adetten sonra tükendiğini çok iyi bilen insana elindeki istiğfar adedini ve fırsatını iyi değerlendirme tefekkürünü vermek gibi sebepler sayılabilir. Tabi buna herkesteki kalp kilidinin farklı oluşu ve ona uyabilecek bir anahtarla açılması gerektiği hikmeti de ilâve edilmeli. Yani günlük hayatımızda kullandığımız gibi "Estağfîrulllah!" deyip geçilmez. Böyle istiğfarlarımız için de "Estağfirullah.

Tasavvuf erkânında, yedi nefis derecesinde, her mertebede, makamatta hep "estağfirullah" lâfzı ile, hâli ile meşgul olmak vardır. Bazı nefis sahipleri hatta birçok insan "Estağfirullah!" dediğinde "Allah'ı yegâne mabud, kendisine ibadet edilecek Rabb tanıdığım hâlde ben nasıl O'ndan yüz çevirdim, nasıl bu inancımdan düşerek îmândan uzaklaştım? Yarabbî, beni affet; beni cehenneminde yakma!" düşüncesindedir. Yani kastı; azaptan kurtulmak, cezaya çarptırılmamaktır. Bu makamdaki insanlar Allah'ın azabını dünyadaki darlık veya cehennemdeki ateş olarak telakki ederler.

Bazı nefis sahipleri ise "Dünya ve âhiret dengesini tam kurmuş iken heva vü hevesle, nefsimin şevkiyle yanlışlıklara düştüm, daha bir şey yapamadan iflasın eşiğine geldim hâlbuki ne sözler vermiştim ne planlar yapmıştım şimdi hayal bile etmediğim günahlarla baş basayım! Ben bu nefisle ne yapayım, bu çirkinliklerle güzelliklere nasıl ulaşayım? Gaflet ettim, unuttum; pişman oldum Estağfirullah!" demekle meşgul olur. Başka bir zümre ise gönlündeki maşuku, mahbubu, cânânı, sevgilisi Cenâb-ı Mevlâ'ya; kendisine ikramda ve ihsanda bulunduğu hâlde bunun şükrünü eda edememenin ıstırabıyla "Estağfîrallah!" deme mertebesindedir. Mahbubu tanımıyor değildir; haberdârdır, lâkin güzelliklerin ilhamına hâlâ teslim olamamış, istikamet üzerine gidememiş, istiğfar ve tevbe ile maşukundan uzaklaşmamaya gayret eder bir hâldedir.

Şimdi burada bir nefeslenelim. Nasıl ki herhangi bir objeyi konumundan, ışığın yansımalarından, yakınlığından veya uzaklığından değişik şekillerde algılarız; işte aynı şey, manevî tecellîlerde de vardır. Farklı tecellîler, yaşanan hâller ve zuhurat Cenâb-ı Hakk'ın esma ve sıfatlarını da türlü türlü idrak etmemize ve neticede telakki veya tedenni (yükselmek ve alçalmak) etmemize vesile olur. Estağfirullah lâfzında da aynı sır vardır. Bu kısa izahı buraya kadar zikrettiğimiz "estağfirullah" mânâlarının farklı bir veçhesine uzanmaya ve onu anlatmaya köprü olsun diye arz ettik. Zîrâ arifler "Bir makam vardır ki o makama eren zevat estağfırullahı kendi nefisleri için değil, Allah Teâlâ'ya istiğfar edenlerin, tevbe ve rücû edenlerin hatta henüz yaptığı günahlardan nedamet bile hissetmeyenlerin namına ve hesabına zikrederler." Başka bir deyişle Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda mahcup şekilde niyaz ederlerken "Yarabbî! Kullarını sen affeyle, onları cehennem azabında hasret ateşine yakma, sana istiğfar ettiği hâlde hakîkî tevbenin mânâsını bilmeyenlere sen merhamet eyle, henüz tevbe etmeyenleri de tevbe etmişler safına kavuştur. Bu istiğfarımı yine merhametinle ve kereminle onların namına kabul eyle, estağfirullah estağfirullah estağfirullah!" derler. Bu nasıl yüce bir idraktir! Tatmayan insanlar için, bizler için belki fezalardan bile uzak mesafeler... Kişinin bunları söyleyebilmesi ve böyle bir niyazda bulunabilmesi için fevkalâde sâdık, Cenâb-ı Hakk'ın rızasına mutabık ve muvafık hâlde olması îcâb eder kuşkusuz. Cenâb-ı Mevlânâ, Fihi Mafıh'inde, Fetih sûresinin ilk ayetlerinin tefsirini yaparken şöyle der: "Hazret-i Peygamber (s.a.v.)'in geçmiş ve gelecek günahlarının affı şu mânâyı da içine alır: Hazret-i Âdem'den kendisine gelinceye dek ve kendi zât-ı Ahmediye'lerinden kıyamete kadar gelecek bütün insanların istiğfarına ve mağfiretine vesile olan zât, Hz. Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.)'dir. Yani onun mükemmel istiğfarı sayesinde Allah Teâlâ dilerse eksik ve nakıs olan istiğfarları kabul eder. Çünkü o Rahmetenli'l Âlemîn, âlemlere rahmettir. Mevzuu basitleştirmek istemeyiz. Manevî zevkten nasibdar olan güzel insanlar ile bu satırları paylaştığımıza inanıyorum. Fakat bu iş nasıl olur diyenlere maddî âlemden de misal getirebiliriz. Herhangi bir müsabakada ülkemizi temsil eden sporcu veya öğrenci birincilik aldığında birinciliği Türkiye aldı deriz. O yarışmaya bütün Türkiye katılmamıştır. Fakat içimizden bir kişinin mükemmelliği bile bütün millete mâl edilmiştir. Ekmel-i mahlûkat (yaratılmışların en mükemmeli) beşer cinsinin ve Âlemlerin Efendisi, istiğfarı mükemmelen ifa etmekle âdeta ona mensup olanları da birinciliğe, saf kulluğa, yüksek mertebelere taşımış olur. Kişide şayet zerre kadar vatan ve millet sevgisi var ise bu nev'î müsabakalardaki başarılara sevinir. Aynen öyle de, Efendimiz Hazretleri'nin ve onun nurlu yolunun takipçilerinin muvaffakiyetlerine sevinmekten bile korkan, çekinen insanların ne kadar sevgileri ve muhabbetleri olduğunu gözden geçirmeleri îcâb eder. İlâveten hemen şunu da söyleyelim ki, arz etmek istediğimiz; sözüm ona îsevîlerin sakatlanmış inanç sistemindeki günah yüklenmek gibi bir durum değildir. Belki anlatılmak istenen istiğfarın hakikatine eren zâtlar hürmetine Allah Teâlâ'nın da, merhametinin de, kereminin de galebe çalmasıdır.

Tekrar mevzûmuza dönersek gerçi mevzûmuzdan ayrılmadık ama, işte velayet makamına yükseltilmiş olan zâtlar Hazreti Peygamber'in hâline, hatta sırrına vâris olduklarından bütün ümmet-i Muhammed için istiğfar ve tevbe etme makamındadırlar. Belki makamın şükrü böyle ifa olunuyor.

Arifler "estağfırullah" lâfzını şerh ederken daha pek çok güzelliklere işaret buyurmuşlar. Öyle ki bizim için sırrı ifşa etmişlerdir demek sanki daha doğru olur. Velîlerden biri hâlifesine gönderdiği mektupta estağfırullah için bakın neler söylüyor: "Bazı kullar Hakk Teâlâ'ya yaklaştıkça istiğfarları artar zîrâ mahcubiyetleri artar; utanmayı bilen insan istiğfar eder. Îmânın kemali de, ortası da, zerresi de hayadan uzak ve beri değildir. Her îmân makamının kendine ait hayası ve mahcubiyeti vardır. Bazı kullar "Yarabbî, sana yakın olduğum zannındaydım, vuslatına erdim itikadındaydım; senin bana benden tecellîlerinle eskiden bildiklerime ve yakîn olarak düşündüklerime estağfirullah!" derler. Daha da terakki ederek " 'Ben'in içerisinde buldum dediğim 'benlik'im dahi yokmuş, bana ait değilmiş; senin bana verdiğin benliğe ait şeyler dahi 'Sen'mişsin. Senden gayrı her şey için 'sen' ve 'ben' dediğim şeyler için; ibadet, taat, zühd, takva ve terklerim için dahi estağfirullah estağfirullah estağfirullah!" diye zikreden kullar vardır. Evet bazı hâllere erişemesek de önemsemek, özenmek ve hislenmek insan olmanın gereğidir. Aşk sultanlarından Cenâb-ı Pîr Mevlânâ Celâleddin Rûmî'den bir söz ve kıssa naklederek "estağfirullah" lâfzının mânâ boyutunu irfanlarınıza arz edeceğiz.

Cenâb-ı Pîr buyuruyor ki: " Bir günah işlersin; o günahı işledikten sonra belki aklın başına gelir, mü'min olduğunu hatırlar, yaptığın o kötü fiile "Estağfirullah!" diyerek kendince tevbe edersin hâlbuki kişi, Hazret-i Ali (r.a.)'nin buyurduğu vech ile: "Cenâb-ı Hakk'ı unutmadan günah işlemişsen o günahı işlemeden evvel çok daha ağır başka bir günah işledin, demektir. Bu da Allah'ı unutmaktır. Cenabı Hakk'ı unuttuktan sonra yaptığın hataya tevbe edersin 'Estağfirullah!' dersin de, o unutmanın ve gafletin günahı için istiğfar etmeyi aklından dahi geçirmezsin. Böyle gafletle yaptığın tevbe için ve estağfırullah için bir daha 'Estağfırullah!' de, yeniden tevbe et."

Nakledeceğimiz kıssaya gelince belki defaatle okunmuş veyahut dinlenmiş olabilir. Ama mevzuu toparlayacağını ve bizlere yeni ufuklar açacağını düşündüğümüzden hatırlatılmasında fayda mülahaza ediyoruz. Hazret-i Pîr Celaleddin-i Rûmî, mutad olan vech ile, medresedeki dersini tamamladıktan sonra talebeleri ve sevenleriyle beraber halkın arasında, çarşı pazarda hâl ve hatır sorarak, müşkil çözerek ve muhabbet saçarak evlerine gidiyorlarmış. Tam bu esnada kendisine ezel âleminde âşinâ kılınan Hazret-i Şems karşısına çıkıvermiş. Bu cezbeli ve cazibeli zâtın Hazret-i Pîr'in atının önüne dikilerek duruşu ve Pîr'in cemâline bakışı etrafındakilerin de dikkatini celbetmiş. Hazret-i Şems şerareler saçan nazarlarıyla Cenâb-ı Hüdavendigar'a hitaben "Size bir sorum var, cevabını isterim." demiş ve hemen akabinde "Hz. Peygamber mi büyüktür yoksa Bâyezîd-i Bestâmî mi?" diye sormuş. Bu soru halk arasında kısa bir süre var olan sessizliği bozmuş. İnsanlar öfkelenerek homurdanmaya başlamışlar fakat Cenâb-ı Pîr'in sükûneti halka da sirayet etmiş ki, cevabı beklemeye koyulmuşlar. Hazret-i Pîr " Tabi ki Hazret-i Fahr-i Âlem kıyaslanmayacak kadar üstündür, Bâyezîd-i Bestâmî O'nun onurlu ümmetinden bir velîdir." buyurmuşlar. Bunun üzerine Hazret-i Şems-i Tebrizi "Madem öyle, o hâlde cübbemin altında O'ndan gayrı yoktur." demiş ve " Yarabbî, senin rahmet ve marifetini, izin ver bütün kullarına aşikâr edeyim." diye ilan etmiş de Hazret-i Peygamber niçin 'Ben, günde en az yetmiş kere estağfirullah derim.' diye buyurmuş? Hazret-i Bâyezîd için ümmetin velîlerinden diyorsun, herhangi bir mü'min bile yalan söylemezken velî kulların elbette yalan söylemediği aşikârdır. Pekâlâ, bu durumu nasıl izah edersin?" diyerek sualine cevap istemiş. O anda herkes âdeta nefeslerini tutmuş ve bu acayip soru karşısında Hazret-i Pîr'in nasıl bir cevap vereceğini şaşkınlık içerisinde, merakla beklemişler. Monla-yı Rûm Hazret-i Pîr, gönülleri fetheden ve müşkilleri halleden o muazzam cevabı şöyle vermiş: "Küçük bir kapta kaplar dolar ve nihayetinde taşar o da Cenâb-ı Hakk'ın tecellîleri ile doldu ve taştı ve bu gark olma sebebi ile böyle sözler sarf etti, kendince doğru söyledi amma Hazret-i Fahr-i Âlem ki o zât-ı âlînin kulluk derecesini bizce izah etmek asla mümkün değildir. Lâkin o; sahili, kıyısı, sınırı ihata edilemeyecek derecede büyük bir umman, bir okyanustur. Öyle muazzam celâl ve cemâl tecellîlerine her an mazhar olmakta idi ki kemali hayretle bu tecellîler karşısında "Yarabbî, en büyük tecellîne mazhar kıldın, sen celâl ve cemâl sahibi Hazret-i Allah'ımsın!" derken hemen akabinde diğer tecellîlerin fevkinde muazzam hâllere şahit olduğunda " Allah'ım, deminki hayranlığımdan istiğfar ederim; estağfirullah... Beni daha büyük bir tecelliye mazhar kıldın." diyerek hayret makamındaki terakkisi hep böyle devam ettiğinden bir makamdan bir makama uruc ederken "estağfirullah estağfirullah estağfirullah" zikri ile mahbubunu zikretme mertebesinde idi. Ondaki istiğfar günahlarına değil her an kemalâtın terakkisi ile bir evvelki makamından ayrılışına ve yükselişine istiğfardır..."

Hülâsa, esasında söylenmedik söz kalmamış. İdrak edebilene aşk olsun. Anlaşıldı ki her makamın tevbesi ve estağfirullah teşbihi farklıdır. Lâfız aynı olsa da hâller başkadır. Bizler düşmekten kurtulmak için günahlarımıza istiğfar ile meşgul olurken bir kısmımız da düştüğümüz yerden kalkmak için istiğfar ederiz. Oysa bazı zâtlar terakkilerindeki dönüşü ve dönüşümü elde etmek için tevbe etmişler ve estağfirullahı vird edinmişlerdir. Evet, tevbenin bir mânâsı da dönmektir, dedik. Onlar da bu mânânın haricinde değildir. Fakat onlardaki dönüş, tabir-i caizse âdeta bir eksen etrafında üst üste bulunan helezonik daireler şeklinde döndükçe yükselinen, uruc ederek manevî miracını merhale merhale kat etmekte olan bir dönüştür. Estağfirullah lâfzı ile mânâsı ile böylesi zevata tutamak veya dayanak olmaktan öte Hakk'ın tecellîlerine ve Hakk katına yükselmek için kanat ve pervaz olmuştur. Cenâb-ı Hakk bizleri, istiğfarları ile yükselen rızasına kanat açan talib ve ragıb kullarından eylesin

2 Ağustos 2008 Cumartesi

KADİR GECESi


Kacr ildir gecesini her müslüman bilir, ta'zim eder.
Münkirler de bu geceyi bilir, fakat dillerini bu gece için oynatamazlar...
Bir kelime ile mübâreklerin mübareği bir gecedir...
Bu güzel geceyi anlatmadan evvel, gece nedir, onu biraz karıştıralım, sırlarını görelim, sonra da Kadir gecesini birlikte dolaşalım...

Gece, ruhanî...
Gündüz cismâni âlem remzidir...
Bütün muz'i ecrâm karanlığın nâmütenâhiliği içinde parlarlar...
Kendilerini ancak karanlıkta gösterebilirler veya bizim görme hassamız onları gece görebilir...
Bu iki ters cümle üzerinde biraz düşünmenizi dilerim...
Karanlık namütenahi mülk-i ilâhide, aydınlığa nazaran gök galiptir,
Ruhanî âlemdeki nûrun temsili kamerdir...
Kamer aynı zamanda ruhun âlemidir...
Bedr-i tam zamanında ruhanî çalışmaya delâlet eder...
Gece namazı Resûl-i Ekrem'e farzdır.

Niçin, Şakku'l-Kamer hadisesidir de, Şakku'l-Şems değildir?..
Hasefe'l-Kamer'dir de Kusûfe'l-Şems değildir?..
“Vecmüa’ş-Şems ve’l-Kamer”dir de niçin “Vecmie'l-Kameri ve'ş-Şems” değildir?
Kudret-i Sübhaniye “Es SETTÂR” esmâsı kanalından tecellî eder de ondan...
Ecrâmın karanlıkta parıldaması ibâdetin karanlıkta olanı parlar olacağına işarettir...
Güneş aya giriyor...
Niçin ay güneşe girmiyor?..
Hem ay küçük olduğu hâlde...
Bütün mevcudatın ve mahlûkâtın yok olacağına ve SETTÂR'ın içinde kaybolacağına işarettir...
Aynı zamanda kıyamete işarettir...

Rûhâniyetin daimî olarak cismaniyete hâkim olduğunu ifâde eder.
Bundan dolayı gündüz ile gece yapılan ibâdet arasında muazzam fark vardır...
Gündüz cesedin ibâdeti, gece ruhun ibâdeti yapılır.
Mi'râc bile gece vakti olmuştur...
HAYY esmâsının tecellîsi daima SETTÂR esmâsiyle kapanarak, örtülerek olur...
Hangi tohum örtülmeden intaş eder?
Arı, balını yaparken kimseye göstermez...
İnsan alâkası gizli olarak büyümeğe baslar...
Ölünün cesedi bundan dolayı defnedilir...

Vahy gelirken “Üzerimi örtün!” diye Cenâb-ı Resûl'ün buyurması, sıcak iklimde üşümesinden değildir...
“Beni örtün!”
Vahyin şiddetinden husule gelen ihtizazın örtülmesini, görünmemesini, SETTÂR esmâsına karşı olan edeb için örtülmesini emir buyurmuştur...
Cenazeyi tekfin de bu edeb için yapılır...
Setr-i avret, HAYY esmâsının tezgâh ve teferruatı olan yerler için emir olunmuştur...
Edeb yeri aşikâre olan hiçbir canlı mahluk yoktur...
Hepsi fıtrî yaradılış icabı bir uzuv kısmıyla örtülüdür...
Kimini kuyruk, kimini gulfe, kimini kıl, kimini tüy örtmektedir...
Yalnız insanlarda bu gibi yaradılıştan teşrihi bir örtü olmadığından, (bu yaradılış murad-ı ilâhîdir) insanlara telebbüs lüzumu, te'sirat-ı hariciyeden sıyanet bahanesiyle setr-i avret mecburen ve habersiz yaptırılmıştır...
Örtü SETTÂR'ın naibidir.
Esmânın dünyada naibi varsa evvelden mevcuddur.
Naibi yoksa sonradan emirdir..
Bu, büyük dînî hakikatlerin bir kapı aralığıdır.
Bunu anlayan, kapı aralığından hakîkatların illetlerini, sebeplerini, niçin öyle olduklarını, nehiylerinin esasını anlamış olur.
Bâzı cümle ve kısa anlatışlar binlerce kelimenin, yüzlerce lâfzın küçültülmüş ve akla sokmak için hazırlanmış usûl ve yollarıdır...

Gece ve geceler insana daha yakındır gündüzlerden...
Resûl'ün sırtındaki siyah mühr-ü nübüvvet,
Dünyada siyah ırkın bulunması,
Bu siyah derili insanların yaradılışındakî hikmeti düşünüp anlamak herkese nasip değildir...
Hacer-i Esved,
Kâbe örtüsünün siyah oluşu insanları düşündürmelidir.
Bunlar tesadüfi şeyler değildir...

HÂLİK: “Geceye kasem ederim!” diyor.
Karanlık yere daima her cansız cisim bile hürmet ediyor.
Farkında mısınız?..

Güneşin ziyâsında birçok dalgalar mevcuddur.
Fakat aydınlık dalgaları hailleri geçmiyor; geçemiyor değil...
Dikkat buyurun...

Karanlığı aydınlatmamak için röntgen şua’ı her şeyi delip geçiyor.
Fakat kendini göstermiyor, kendi görünmüyor...
Gündüzü mü seversiniz, geceyi mi?..
Ne söylerseniz inanılmaz, muhakkak geceyi seversiniz.
Çünkü insanların yaradılışında gizli bir istek vardır..
Geceyi sevmek...
Hakikî sevgi ve kulluk gece belli olur.
Fosforun gece parlaması tesadüfi bir şey değildir;
Bir hikmetin ve bir sırrın gizli kapaklı izah ve ifâdesini haykırmaktır.
Fosfor böceklerinin zikri gecedir.
Ondan dolayı her bağırışlarında parlar, sönerler...

O hâlde gece:
l - Geceye “Kasem-i İlâhi”, verilen ehemmiyet ve kıymetin ifâdesidir,
2 - Güneşin küçük ay’a girmesi, SETTÂR'da her şeyin eriyeceğine,
Geceye verilen kıymetin ifâdesine, bir gün kıyamet kopacağına delâlet eder.
Şimdi geceyi târiften sonra KADÎR Gecesine gelelim:
Bu târif edilen gecelerden birisi değildir Kadir gecesi...
Ed-Duhan Sûresinin 4 üncü âyetinde zikredilen gece..
Bu gece, Kur'ân kül hâlinde Levh'den inmiştir...
Sonra senenin içindeki bir gecede de, parça parça inmeğe başlamıştır.
Bakara Sûresinin 185 inci âyetine göre, Ramazan ayına tesadüf eden bir gecedir.

“Biz onu Kadir gecesi indirdik...”
“Kadir gecesini Ramazın'ın son haftasında arayınız...”
Elimizde ALLAH ve Resûl'den müntakil bilgilerimiz bunlardır...

Kadir gecesi, muayyen bir gece değildir.
Bir sene tek gecede, bir sene çift gecede olmak üzere seyr ve intikal eder...
Ramazan ayı da o geceye tesadüf etsin diye mevsimlere göre değişir.
İnd-i ilahîde evvelce böyle bir gece murad ve tesbit edilmiştir...
Ramazan daima bu gecenin bulunduğu aya tesadüf eder.
Kur'ân-ı Kerîm'in bu gece inmesi Tensîb-i İlâhidir.
Ramazan ayı kamere göre olduğundan, senenin diğer muhtelif mevsim ve aylarında seyr ve intikal eder.
Buna nazaran, Kadir gecesi, İnd-i İlâhide sabit ve muayyen bir merkez noktasıdır.
Güneş muayyen bir burca dünyayı aldığı zaman bahar nasıl geliyor, nebatat uyanıyorsa,
senenin muhtelif zamanlarına ve mevsimlerine tesadüf eden kamerî Ramazan ayı o gecenin zarfı mahiyetindedir.
Herhangi gece, “O Kadrin, şerefin merkezine” geldiği zaman Kadir gecesi oluyor,
Kadir ismini alıyor,
Rahmet açılıyor...
İnd-i İlâhîde sudûr muayyen bir zamanda oluyor.
O hangi geceye tesadüf ederse Kadir ismi ona intikâl ediyor...
Gece sabit değildir.
Rahmetin sudûr merkezi sabittir.
Sudûr muayyendir.
Muayyen bir zamanda oluyor.
Tesadüf ettiği geceye şerefini saçtığından o gece Kadir gecesi ismini alıyor.
“Gök kapıları açılıyor diyoruz...”
Dedelerimizden gelme güzel bir tâbir.

Şerefin, kadrin, rahmetin sudûru İnd-i İlâhîde muayyendir..
SETTÂR ile örtülü olduğundan o sudûr zamanı bir geceye tesadüf ediyor.
Rahmetin sudûru hangi geceye tesadüf ederse o gece sudûrun şerefine mazhar olduğundan Kadir gecesi ismini alıyor...
Bu sûretle bütün senenin geceleri bu şerefe mazhar oluyor.
Ve SETTÂR'ın görünür naibi olan geceler Kadir şerefinden nasibini alıyor...
“Adâ-let-i İlâhî”...

“Gece;
Karanlık zamanıdır,
Câhiliyyet devridir,
Cihanın hakîki irfan ve nurdan mahrum olduğu zamandır.
Resûl-i Ekrem gelmeden evvel insanlığı böyle bir gece sarmıştı.
Böyle karanlık bir gecede, bir devirde insanlık nûrlara garkoldu, karanlıklar kalktı, Resûl'e gelen vahy ışıkları ile parladı.” diye tefsir ve târifler de mevcuddur.

Gece, cehâletin remzi olamaz...
Nûr geceden çıktığına göre nasıl olur?..
Cehâleti gideren de geceden çıkan nûrdur...
Yıldızlar gece parlarlar...
Bu bir âyettir...
Geceyi cehâlete remz ve temsil yapmak biraz edeb dışı bir iştir..
Belki de inanmayanların aklına dökememek aczinin verdiği garip bir târif olup, nezaketten doğmuştur bu tefsirleri...
Bin geceden hayırlı olan bu gece diğer geceleri küçültmez.
Her geceye nasip olduğu için her gece bu gecenin feyzinin ışıklarına sırası geldikçe çarpıyor...
Fecirde ışıklar başladığı zaman gece Kadirlikten çıkıyor.
Nasibi bitiyor demektir.
O hâlde gece nasıl câhiliyyet remzi oluyor?..
Olamaz!..
Gece ve geceler olmazsa nûrun kıymeti kalmaz, nûr, feyz görünmez...

Gül kokusu, gülü bıraktığından koku her tarafa yayılır...
Koku görünmez, yayılır.
“Benden sonra Peygamber yoktur.” mübârek sözü ALLAH'ın bir ihsanıdır.
Bu söz Resûl-i Ekrem'in dîninin şeref perdesidir.
Bu gül kokusu,
Bu ihsan,
Bu şeref,
Kadir gecesi hürmetine beşerîyyete Resûl ile bildirilmiştir...
Bundan nasibi olan korkmaz.
Zâten haktan gayrı olan varlıktan korkmak gizli bir şirkten başka bir şey değildir.
ALLAH'a dayananın korkusu olmaz, olamaz da...

Kadir gecesi idi...
Hastalığı ilerlemiş, ateşler içinde yatıyordu...
Dudaklarından ALLAH'ın mübârek kelimeleri süzülüyor...
Sevgili kızı başucunda idi.
Gözlerinden inci daneleri sedasız dökülüyordu...
Kızının güzel gözlerine fersiz gözlerini dikti:
“Sevgili kızım, Kadir gecesi bu gece değil mi?” dedi.
Kızı:
“Evet baba!” der gibi gözyaşlarını eliyle sildi.
Baba, tekrar, kızına baktı:
“Artık ayrılmak zamanı geldi! Yolumuza gidelim, Ben ölmeğe sen yaşamağa kızım... Hangisi daha iyi?.. Bunu ALLAH'dan başka kimse bilemez…” dedi.
“Kadrin rahmet, şeref ve kokulariyle gidiyorum...”
Resûl'ün mübârek ismini anarak ruhunu teslim etti...
Fecr ışıklan başlarken…
Bu ALLAH'ın velîsi her zaman şöyle dua ederdi (Duası kabul oldu da Kadir gecesi ruhunu teslim etmişti) :

“Ey gözlerin görmediği,
Fikirlerin varamadığı,
Öğücülerin övemediği,
Hadisatın değiştiremediği,
Mesâib ve belâyanın korkutamadığı,
Zât-ı Ecellâ!..

Sen ki;
Dağların kaç miskâl,
Denizlerin kaç litre,
Yağmurların kaç katra olduğunu,
Ağaçlarda kaç yaprak bulunduğunu,
Üzerlerine kaç gecenin karanlığı yayıldığını,
Kaç gündüzlerin aydınlattığını bilirsin!..

Senden;
Hiçbir gök öbür göğü, hiçbir yer diğer bir yeri örtüp gizleyemez.
Hiçbir deniz kenarındakini, hiçbir dağ sinesindekini saklayamaz.
Ey bu evsâfı celile ile mevsuf olan Kaadir-i Mutlak!..
Lütfet de benim ömrümün en hayırlı zamanını son dakikam ve en düzgün işimi işlerimin en sonu kıl!..
Günlerimin en mübareğini de sana kavuşacağım gün eyle!..
Yâ Erhame'r-Rahîmin!..”
O gün Kadir gecesi fe

e ölmüştü…

1 Ağustos 2008 Cuma

Kur'ân'ın Matematik Mucizesi

Kur'an'da 19 sayısının büyük bir hikmeti vardır. Bir çok âyetlerin kelime ve harf sayıları 19'un katları kadardır. Ayrıca Besmele 19 harflidir. Kur'an'da Sûre-i Yusuf'da insanın 19 özelliği gizlidir. Bu nedenle 19 sayısının çok önemli yanı vardır.

A) 19'UN KUR'AN'DA BİLDİRİLMESİ:

Kur'an bilindiği gibi Alâk suresinin ilk beş âyeti ile başladı. Bu beş âyet 19 kelimeden kurulu idi ve harf sayısı 19 un tam katı idi (4x19 = 76).Sonra Sûre-i Müzzemmil ve sonra Sûre-i Müddessir'in ilk 30 âyeti geldi. Kureyşin en akıllısı geçinen Velid Bin Mugeyre, ilk inzal olan âyetleri dinlemiş, ondaki olağanüstü kelâmın farkına varmıştı. Sonra da Kureyş kâfirleri onu gurura sevk ettiler; insan kelâmıdır dedi.

Bunun üzerine Sûre-i Müddessir'in ilk 30 âyeti inzâl oldu.

Âyet 18 : Zira o düşündü, taşındı, ölçtü, biçti.

Âyet 19: Canı çıkası, ne biçim ölçtü biçti.

Âyet 20: Sonra, canı çıkası, tekrar nasıl ölçtü biçtiyse

………………..

Âyet 25: «Bu insan sözünden başka birşey değil» dedi.

Âyet 26: Onu sekara sokacağım;

…………….

Âyet 30: Üzerinde 19 vardır (üzerine 19 musallat edilmiştir).

Bu âyetler topluluğu, düşünen, ölçüp biçmesini bilenler Kur'an-ı inkâr ederse onlara bu 19 lar sırrını musallat ederim, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu inkâr edildikçe bunalımdan bunalıma düşeceklerdir buyuruyor.

Bu 30 uncu âyetten sonra Kur'an'ın şifre hikmetinin anahtarı Besmele ve Fatiha inzal oldu.

Ne varki dünya velilerden ibaret değildir. 20. yüzyılın sonuna doğru Amerika'nın en ünlü matematikçileri Kur'an'ın bu sırrına hayran olmuşlardır.

Bu bilim adamlarının yaptığı matematik incelemeye göre Kur'an'daki bu 19 ve katları hikmetinin var olabilmesi 616x10 üstü 25 dir; yani 626 septrilyonda bir ihtimaldir. Bu yüzden Kur'an ancak Allah Kelâmıdır.

B) BESMELEDE 19 SIRRI:

Besmele 19 harfdir, besmeledeki 4 kelime Kur'an'da 19 un katlarınca geçer.

İsim, 19 kez geçer, Allah, 19x142=2698, Rahman, 19x3=57, Rahim, 19x6=114 defa geçer.

(Kur'an'da S-9, A-128'de Efendimiz için geçen Rahim ismi elbette bu sayıya dahil değildir.)

Kur'an'da Besmele 6x19=114 defa geçer ancak 9'ncu sûrenin besmelesi yoktur. Kaybolmuş bu besmele 19 sûre sonra Sûre-i Neml'de (S-27, A-29) geçer. Bu eksik Besmele dahi bize Allah'ın Kur'an matematiği içinde 19 sayısına verdiği önemi beyan içindir.

Acaba Besmelenin bu 19 lar hikmetinin sırrı nedir? Bu sorunun cevabını tüm mana hikmetlerinin saklı olduğu Sûre-i Yusuf’da, buluyoruz.

12 nci Sûre, Sûre-i Yusuf'da 19 şahıs vardır. Ve bunlar insandaki 19 özelliği temsil eder. Bunlar:

1 - Hz. Yakub : Ruh.

2 - Hz. Yusuf: Kalb (Gönül)

3 - Züleyha: Nefs.

4 - Bünyamin: İman.

5 - Kıftir: Dünya bağlantısı.

6 - Sultan: Akıl.

7 - Şarapçı: ilim.

8 - Şarapçının yanındaki tutuklu: Mantık.

9 - Yusuf'u kuyudan çıkaran kervancı: Menfaat.

10 - Yusufun on kardeşi: Hisset-Kin-Reyb-Gurur- Zulüm - Şehvet - İhtiras - Cebânet - Meskenet - Seyyaliyet.

İşte Besmele insandaki bu hassalara her bir harf ile hakim olan ilâhi bir teminattır.

Be harfi bedene, Sin harfi nefse, Mim gönle, sonraki Elif ruha birer teminat sigortasıdır.

C) RUMUZLARDA 19 İNCELİKLERİ, DİĞER HİKMETLER:

Kur'an'da 7 sûrede Elif-Lâm-Mim şifresi vardır. Bu yedi surede geçen Elif, Lâm, Mim harflerinin toplamı 26676=1404x19 dır.

Kur'an'da 7 Hâ-Mim şifresi vardır. Bu şifrelerin geçtiği sûrelerde geçen Ha ve Mim harflerinin toplamı 2147= 113x19 dır.

Sure-i Şûrâ'da 5 mukatta'a vardır ve iki âyet halindedir:

a) Hâ-Mim

b) Ayn-Sin-Kaf

Bu surede 5 harfin toplamı: 5700=30x19, suredeki Ayn,Sin,Kaf toplamı: 209=11x19, suredeki Kaf toplamı: 57=3x19 dır.

Yedinci sûre, Elif-Lâm-Mim-Sad la başlar, sûredeki bu harfler toplamı: 5358=282x19,

Sûre 19 da mukatta'a harfler: Kaf-Ha,Ya,Ayn-Sad dır. Bu harflerin toplamı: 798=42x19,

Sad şifresi bulunan 7,19,38 inci surelerde geçen Sad toplamı: 152=8x19,

Nun suresinde N harfi sayısı: 133=7x19 dır. Böylesine kesin bir matematik inceliği görmezlikten gelerek, bunları akıl almaz mucize olarak fark etmemek, gerçekten Fatiha Suresi'nde emredildiği gibi ancak mağdubin olmaktır (nasipsizlik).

Onk.Dr. Haluk Nurbaki

CELCELUTİYYE DUASI 'NIN MANASI


1- Sırların hazinesi olan “Bismillah” ile başlarım. Onun ile o hazineyi keşfederim.

2- Ardından mahlûkatının en hayırlısı, dalalet ve yanlışlıkların ortadan kaldırıcısı Hz. Muhammed(sav)’e salât getiririm.

3- İlahi! Kusursuz olan Allah, Ehad, Bedi ve Kadir isimlerini şefaatçi kılıp niyazla Senden istiyorum!

4- Kadri muazzam olan ismin hürmetine Senden niyaz ediyorum Ya ilahi, işlerimi kolaylaştır!

5- Ya Hayy, ya Kayyum! Allah, Ehad, Bedi ve Basıt isimlerini şefaatçi kılarak ve ümitle Sana yalvarıyorum.

6- Ey yaratma mertebelerinin en yükseğinde bulunan Allahım! Sabit, Cebbar isimlerinin hakkı, uyumaz sıfatın ve ateşleri söndüren Halim ismin hürmeti için!

7- Ey çabuk imdada koşan Rabbim! Allah, Ehad isimlerin ve dualara süratle cevap veren Bedi ismin hürmetine Sana yalvarıyorum.

8- Kayyum ismin hürmetine, kalbimi ondaki kirlerden temizleyerek ihya et! Ona Senin sırrın yerleşip ışık saçsın.

9- O sırrın nurunun parıltılarından üzerimde bir aydınlık bulunsun. Böylece yüzümde bir ışıltı zuhur edip parıldasın.

10- Kalbime rahmet sağanakları dökülsün de onu Kerim olan Mevla’mızın hikmet incileriyle dile getirsin.

11- Her yandan beni nurlar kuşatsın da büyük Mevla’mızın heybeti bizi kaplasın.

12- Sen her türlü noksandan münezzehsin, ey yaratma ve yoktan her an çoklukla var etme mertebesinin en yükseğinde bulunan ve ölüleri en kerimane tarzda dirilten Allahım.

13- Bir araya getirilmiş heca harflerinin hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.
14- Yüce ismi azamın ve Kuran’ın her tarafı kuşatan nuruyla irademe yerleştirilen harflerin sırrı hürmetine,

15- Nurlardan üzerime ışık saçacak bir feyiz akıt ve ism-i Hâkiminle kalbimin cansızlığını ihya eyle.

16- Ne olur ism-i cebbarınla bana bir heybet ve celal giydir ve düşmanlarımın ellerini benden çektir.

17- Kadri yüce, Selam, Aziz ve celil ism-i şeriflerinin hürmetine beni her türlü düşman ve hasetçiden koru.

18- Bunu, Celal, Rauf, Münezzeh, Kudüs ve kendisiyle karanlıkların dağıldığı Rahim isimlerinin nuruyla lütfet.

19- Ey Rabbim! O nur ile ihtiyaçlarımı gider. Selam ve Hayy ism-i şeriflerinle hacetimi süratle yerine getir.

20- Ma’bud, Hu, Samed ve Şehid isimlerinin hürmetine ey Yüce! Kâfi isminle işlerimi kolaylaştır.

21- Ey Celal sahibi! Ve ey Halim! Senin yardımınla açılacak bir ilmin sırrıyla bana bir ikram lütfeyle!

22- Sırları kesin ve inkişaf etmiş Kuran-ı Hâkim’in nurani ve açık ifadeleriyle beni her türlü korku ve sıkıntıdan kurtar.

23- Ey Celal sahibi ve ey kırık gönülleri üzüntüden kurtarıp saran! “Kün=ol” fiilinin “Kaf”ı hürmetine beni koru!

24- Tehlikeler deryasında beni güvende kıl ve o deryadan en hayırlı bir selamet sahiline çıkmayı ihsan eyle. Sensin benim sığınağım ve sıkıntılar ancak Seninle ortadan kalkar.

25- Rahmet olan yağmurun sağanak hali gibi üzerime rızık yağdır. Her ne kadar günahta aşırı da gitseler âlemlerin ümidi yalnız sensin.

26- Ey Celal sahibi’ Basir ism-i şerifin hürmetine düşmanlarımızı sağır, dilsiz, kör ve konuşamaz eyle.

27- Âlim ve Gani isimlerinle beraber Sabur isminin de kal’asına sığınarak, yanlışlıktan korunurum.

28- baştanbaşa bütün mahlûkatın gönüllerini bana lütfunla çevir ve Fettah ism-i şerifinle bana makbuliyet elbisesini giydir.

(üstad böyle okurmuş)- bütün âlemlerin kalplerini Risale-i Nura ısındır ve Fettah isminle ona makbuliyet ihsan eyle.

29- Ya ilahi! Selam ism-i şerifin hürmetine işlerimizi kolaylaştır ve bize izzet ve yücelik ver.

30- Üzerimize af örtüsünü ger ve kalplerimize şifa ver. Kalpleri manevi hastalık kirlerinden temizleyip şifaya kavuşturan yalnız sensin.

31- Allahım! Hu ism-i şerifin hürmetine, bütün rızkımızda bize bereket ihsan eyle ve güçlük düğümlerini çöz de rahatlayalım.

32- Ey gerçek Mabud, Ya Hu ve Ya Hayre’l-halıkîn! Ve ey bizim için rızıklar Onun cömertliğinden coşup gelen.

33- Her yönden gelen düşmanı senin yardımınla defederiz. Sen de isminle onlara uzaktan atar ve onları dağıtırsın.

34- Ey Celal sahibi! Çöl kelerinin, yanına koşarak gelip şikayetini arz ettiği Zat(Hz. Muhammed)’in şanı hürmetine onları yüzüstü ve yardımsız terk et.

35- Ya ilahi! Benim ümidim ve seyidim yalnız sensin. Beni tahkir etmek isteyen ordunun düzenini dağıt.

36- Kesin yeminlerin ve muhtevaları hürmetine bütün zararlıların tuzaklarını benden defet.

37- Ey eski ümmetlerden beri kendisinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ihsanda bulunanların en kerimi ve ümit kapılarının en değerlisi.

38- Ey gizliliklere ilmiyle nüfuz eden Nur! İsminle, yıldızımı çağlar ve asırlar boyu nurlu kıl ve parlamaya devam ettir.

39- Nurun kandili gizli fakat açık bir biçimde tutuşturulur. Kandiller kandili gizli olarak nurlanır.

40- İzzet, azamet, celal ve Kibriya sahibi münezzeh ve mukaddes olan Zat-ı Rahim’in nuruyla küfrün ateşi söndürülür.

41- Ma’bud-u bilhak (el-ilah) Hu, Samed, Zu’l-Batş (düşmanlarını kıskıvrak yakalayan) Cebbar (hükmüne karşı konulmaz) ve Halim olan Zatın yardımıyla (o nur) düşmanlarının ateşini bastıracak.

42- Gerçek Ma’bud, Hak olan ve hakkı gerçekleştiren, Cemil, Vedud ve Mucib olan Zatın yardımıyla insanlara kendisini sevdirecektir.

43- Hak ism-i şerifin hürmetine duamı kabul buyur, benim yanımda ol, düşmanlarıma karşı bana kâfi gel, çünkü artık onlar çok ileri gittiler.

44- Ey Rab ve Rahman olan Allahım! Hiç şüphesiz sen Hak Ma’budsun! Ey kuvvetli mededkârım! Şiddetli fırtınalar peşi peşine kopmaktadır.

45- Kâfirlerden korunmak ve düşmana şiddetli hücum gerçekleştirmek ancak senin yardımınladır. Senin yüce kapına gelip sığınan kimsenin karanlığı dağılır.

46- Tâ Hâ, Yâ Sîn, Tâ Sîn (Neml) ve Tâ Sîn Mîm (Kasas ve Şuara) sureleri hürmetine bize yönelip gelen bir saadete ermek için bizim yardımcımız ol.

47- Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd (Meryem) ile bizi dört bir yandan kuşatan kem gözlere karşı korunuruz ve bu bize yeter.

48- Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf (Şû Râ) suresi bizi koruyan sığınağımız olsun; onun karşısında dağlar bile sarsılır.

49- Kâf, Nûn ve Hâ Mîm sureleri hürmetine bu himayeyi gerçekleştir. Duhan suresinde de muhkem kılınmış bir sır vardır.

50- Elif Lâm ile başlayan sureler, Nisa suresi, Maide suresi, En’am suresi ve nurlu kılınmış Nur suresi hürmetine…

51- Elif Lâm Râ ile başlayan (Yunus, Hûd, Yusuf, İbrahim, Hicr) sureleri sırrı ve İsm-i A’zam’ın nuruyla, işlediğim her günahtan vazgeçerek yükseldim.

52- Elif Lam Mim Ra (Rad) suresiyle yüce olan ruhaniler ve melekler meclisine yükseldim.

53- Amme, Abese, Naziat, Tarik, Ve`s-Semai Zatilburuci ve Zilzal sureleri hürmetine.

54- Tebareke, Nun, Seele Sailün, Tehmiz (Hümeze), Ize`ş-Şemsu Kuvvirat sureleri hakkı için...

55- Zariyat, Necm ve Kamer sureleri hürmetine işlerim bana kolaylaşsın.

56- Hizb hizb, ayet ayet okuyucuların okudukları ve inmiş olanlar adedince Kur`an sureleri hakkı için.

57- Ey Mevla’m! Kendilerine kitap indirdiğin her peygambere ihsanda bulunan fazlını diliyorum.

58- O harfler Merih yıldızı gibi yüksek ve âlidir. Asa-yi Musa ismiyle karanlıklar dağılır.

59- Bunların sırrını kendime şefaatçi ederek Senden niyazda bulunuyorum. Bu, insanların kendisiyle doğru yolu bulduğu zillet ve tevazu sahibi birinin tevessülü gibi olsun.

60- Ey merhametli Rabbim! Bunlar öyle harflerdir ki, manaları sebebiyle çağlar ve zamanlar boyu üstünlük kendilerine bahşedilmiş ve yüceltilmişlerdir.

61- Ey Allahım! Gerçekten bütün ayetler ve ihtiva ettikleriyle Sana tevessülde bulunarak yalvardım.

62- İşte onlar, nur harfleridir. Onların hasiyet ve meziyetlerini (bende) topla, manalarını gerçekleştir. Her türlü hayır onlarla tamamlanır.

63- Bana itaat eden yardımcı bir hizmetçi gönder. Onunla sıkıntım ortadan kalksın.

64- Ümmü`l-Kitap olan Fatiha suresi ve arkasından gelen sureler hürmetine bu konuda bana itaat edecek bir hizmetçi musahhar kil.

65- Ey Mevla’m! Kendisiyle çağrıldığında bütün işlerin kolaylaştığı isminle (ism-I A`zam) Sana yalvarıyorum.

66- İlahi! Peygamberlerin Sana manen yaklaşmak için kendilerine şefaatçi kıldıkları kelimeler hürmetine güçsüzlüğüme merhamet et. Günahlarımı bağışla.

67- Ey Yaratıcım ve Seyyidim (Efendim)! İhtiyacımı yerine getir! İşlerim sana havaledir.

68- Ya Rabbi! Hz. Muhammed (sav)`I ve burada cemedilen güzel isimlerini şefaatçi kılarak Senden niyaz ediyorum.

69- Ya ilahi! Günah ve yersiz bir bakışa varıncaya kadar bütün hatalarımdan tevbe etmeyi şu miskin kuluna lütfeyle ve hatasından geç!

70- Beni hayır, ihlâs ve takvaya muvaffak kil ve yüce toplulukla birlikte beni Firdevs cennetine sakin eyle.

71- Hayatımda ve ölüp kabrin karanlığına vardığımda bana merhametli ol ve böylece o karanlık nura açılsın.

72- Ya ilahi! Ne olur, Mahşerde amel sahifemi lütfunla ak eyle! Ve eğer hafif gelecek olursa sevap terazimi ağır getir.

73- Beni, keskin olan sırat köprüsünden koşarak geçir ve o büyük Cehennem ateşinden ve içindekilerden koru.

74- işlediğim her günahtan dolayı beni affet. Çok da olsa büyük günahlarımı bağışla.
.............

75- Ey kadri yüce ismi taşıyan! Bütün tehlikeli işlerden kurtuldun ve selamete erdin.

76- Savaş, korkma! Harbet, çekinme! Vahşi ve yırtıcı hayvanlarla dolu her yere gir!

77- Saldır, kaçma! Dilediğin düşmanla mücadele et! Dört yanını kuşatmış da olsa hiçbir kralın gücünden korkma!

78- Ne bir yılandan korkarsın, ne de bir akrep görürsün. Ne de bir aslan gürleyerek sana gelir.

79- Ne bir kılıçtan, ne bir hançerin yaralamasından, ne bir mızraktan ve ne ortalığı almış kötülük ve tehlikeden korkma!

80- Bunu okuyanın mükâfatı Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şefaatidir. Saf saf dizilmiş hurilerle birlikte Cennette toplanır.

81- Bil ki, Muhammed Mustafa (a.s.m.) en üstün Peygamberdir. Allah'ın yeryüzüne yayılmış kullarının en faziletlisidir.

82- Yüce şanından dolayı her dileğinin başında onu an, onu şefaatçi et ki zulüm ve tecavüzden kurtulasın.

83- Yâ İlâhî! Her gün, her an ve her rüzgâr estikçe o seçkin Mustafa'ya salât eyle.

84- O seçilmiş Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün Âline yeryüzünün bitkileri ve kıyamete kadar esen rüzgâr adedince salât eyle!

85- Parıldayan şimşeklerle birlikte bulutlardan dökülen yağmurlar adedince ve yeri göğü dolduracak kadar salât eyle!

86- Bizzat Hz. Allah'ın ve meleklerinin ona salât ve selâm getirmesi (Onun büyüklüğünü göstermesi bakımından) sana yeter.

87- O halde sen de, yıllar ve günler sürdükçe ve güneş ışık saçmaya devam ettikçe, sürekli olarak ve şefaatini dileyerek ona salât getir.

88- Âl-i Hâşim'den (Haşim Oğullarından) o paklara, hacılar Kâbeyi ziyaret edip onu selâmlamaları adedince selâm eyle!

89- Yâ İlâhî! Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den, Hz. Osman ve sarsılmaz Haydar'dan da (Allah'ın Arslanı Hz. Ali'den) razı ol!

90- Aynı şekilde bütün Âl ve Ashabından, evliya ve salihlerden ve bunlara tâbi herkesten razı ol!

91- Bu, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) amcası oğlu Hz. Ali'nin sözleridir. Onda mahlûkat için ilimlerin özü ve sırrı toplanmıştır.

1 yıl önce #

canbebegim
Dua Dostu

[size=3]1- Sırların hazinesi olan Bismillah ile başlarım. Onun ile o hazineyi keşfederim.

2- Ardından mahlûkatının en hayırlısı, dalalet ve yanlışlıkların ortadan kaldırıcısı Hz. Muhammed(sav)e salât getiririm.

3- İlahi! Kusursuz olan Allah, Ehad, Bedi ve Kadir isimlerini şefaatçi kılıp niyazla Senden istiyorum!

4- Kadri muazzam olan ismin hürmetine Senden niyaz ediyorum Ya ilahi, işlerimi kolaylaştır!

5- Ya Hayy, ya Kayyum! Allah, Ehad, Bedi ve Basıt isimlerini şefaatçi kılarak ve ümitle Sana yalvarıyorum.

6- Ey yaratma mertebelerinin en yükseğinde bulunan Allahım! Sabit, Cebbar isimlerinin hakkı, uyumaz sıfatın ve ateşleri söndüren Halim ismin hürmeti için!

7- Ey çabuk imdada koşan Rabbim! Allah, Ehad isimlerin ve dualara süratle cevap veren Bedi ismin hürmetine Sana yalvarıyorum.

8- Kayyum ismin hürmetine, kalbimi ondaki kirlerden temizleyerek ihya et! Ona Senin sırrın yerleşip ışık saçsın.

9- O sırrın nurunun parıltılarından üzerimde bir aydınlık bulunsun. Böylece yüzümde bir ışıltı zuhur edip parıldasın.

10- Kalbime rahmet sağanakları dökülsün de onu Kerim olan Mevlar17;mızın hikmet incileriyle dile getirsin.

11- Her yandan beni nurlar kuşatsın da büyük Mevlar17;mızın heybeti bizi kaplasın.

12- Sen her türlü noksandan münezzehsin, ey yaratma ve yoktan her an çoklukla var etme mertebesinin en yükseğinde bulunan ve ölüleri en kerimane tarzda dirilten Allahım.

13- Bir araya getirilmiş heca harflerinin hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.

14- Yüce ismi azamın ve Kuranr17;ın her tarafı kuşatan nuruyla irademe yerleştirilen harflerin sırrı hürmetine,

15- Nurlardan üzerime ışık saçacak bir feyiz akıt ve ism-i Hâkiminle kalbimin cansızlığını ihya eyle.

16- Ne olur ism-i cebbarınla bana bir heybet ve celal giydir ve düşmanlarımın ellerini benden çektir.

17- Kadri yüce, Selam, Aziz ve celil ism-i şeriflerinin hürmetine beni her türlü düşman ve hasetçiden koru.

18- Bunu, Celal, Rauf, Münezzeh, Kudüs ve kendisiyle karanlıkların dağıldığı Rahim isimlerinin nuruyla lütfet.

19- Ey Rabbim! O nur ile ihtiyaçlarımı gider. Selam ve Hayy ism-i şeriflerinle hacetimi süratle yerine getir.

20- Mabud, Hu, Samed ve Şehid isimlerinin hürmetine ey Yüce! Kâfi isminle işlerimi kolaylaştır.

21- Ey Celal sahibi! Ve ey Halim! Senin yardımınla açılacak bir ilmin sırrıyla bana bir ikram lütfeyle!

22- Sırları kesin ve inkişaf etmiş Kuran-ı Hâkimr17;in nurani ve açık ifadeleriyle beni her türlü korku ve sıkıntıdan kurtar.

23- Ey Celal sahibi ve ey kırık gönülleri üzüntüden kurtarıp saran! Kün=ol fiilinin Kaf i hürmetine beni koru!

24- Tehlikeler deryasında beni güvende kıl ve o deryadan en hayırlı bir selamet sahiline çıkmayı ihsan eyle. Sensin benim sığınağım ve sıkıntılar ancak Seninle ortadan kalkar.

25- Rahmet olan yağmurun sağanak hali gibi üzerime rızık yağdır. Her ne kadar günahta aşırı da gitseler âlemlerin ümidi yalnız sensin.

26- Ey Celal sahibi Basir ism-i şerifin hürmetine düşmanlarımızı sağır, dilsiz, kör ve konuşamaz eyle.

27- Âlim ve Gani isimlerinle beraber Sabur isminin de kalr17;asına sığınarak, yanlışlıktan korunurum.

28- baştanbaşa bütün mahlûkatın gönüllerini bana lütfunla çevir ve Fettah ism-i şerifinle bana makbuliyet elbisesini giydir.

(üstad böyle okurmuş)- bütün âlemlerin kalplerini Risale-i Nura ısındır ve Fettah isminle ona makbuliyet ihsan eyle.

29- Ya ilahi! Selam ism-i şerifin hürmetine işlerimizi kolaylaştır ve bize izzet ve yücelik ver.

30- Üzerimize af örtüsünü ger ve kalplerimize şifa ver. Kalpleri manevi hastalık kirlerinden temizleyip şifaya kavuşturan yalnız sensin.

31- Allahım! Hu ism-i şerifin hürmetine, bütün rızkımızda bize bereket ihsan eyle ve güçlük düğümlerini çöz de rahatlayalım.

32- Ey gerçek Mabud, Ya Hu ve Ya Hayrer17;l-halıkîn! Ve ey bizim için rızıklar Onun cömertliğinden coşup gelen.

33- Her yönden gelen düşmanı senin yardımınla defederiz. Sen de isminle onlara uzaktan atar ve onları dağıtırsın.

34- Ey Celal sahibi! Çöl kelerinin, yanına koşarak gelip şikayetini arz ettiği Zat(Hz. Muhammed)r17;in şanı hürmetine onları yüzüstü ve yardımsız terk et.

35- Ya ilahi! Benim ümidim ve seyidim yalnız sensin. Beni tahkir etmek isteyen ordunun düzenini dağıt.

36- Kesin yeminlerin ve muhtevaları hürmetine bütün zararlıların tuzaklarını benden defet.

37- Ey eski ümmetlerden beri kendisinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ihsanda bulunanların en kerimi ve ümit kapılarının en değerlisi.

38- Ey gizliliklere ilmiyle nüfuz eden Nur! İsminle, yıldızımı çağlar ve asırlar boyu nurlu kıl ve parlamaya devam ettir.

39- Nurun kandili gizli fakat açık bir biçimde tutuşturulur. Kandiller kandili gizli olarak nurlanır.

40- İzzet, azamet, celal ve Kibriya sahibi münezzeh ve mukaddes olan Zat-ı Rahimr17;in nuruyla küfrün ateşi söndürülür.

41- Mabud-u bilhak (el-ilah) Hu, Samed, Zul-Batş (düşmanlarını kıskıvrak yakalayan) Cebbar (hükmüne karşı konulmaz) ve Halim olan Zatın yardımıyla (o nur) düşmanlarının ateşini bastıracak.

42- Gerçek Mabud, Hak olan ve hakkı gerçekleştiren, Cemil, Vedud ve Mucib olan Zatın yardımıyla insanlara kendisini sevdirecektir.

43- Hak ism-i şerifin hürmetine duamı kabul buyur, benim yanımda ol, düşmanlarıma karşı bana kâfi gel, çünkü artık onlar çok ileri gittiler.

44- Ey Rab ve Rahman olan Allahım! Hiç şüphesiz sen Hak Mar17;budsun! Ey kuvvetli mededkârım! Şiddetli fırtınalar peşi peşine kopmaktadır.

45- Kâfirlerden korunmak ve düşmana şiddetli hücum gerçekleştirmek ancak senin yardımınladır. Senin yüce kapına gelip sığınan kimsenin karanlığı dağılır.

46- Tâ Hâ, Yâ Sîn, Tâ Sîn (Neml) ve Tâ Sîn Mîm (Kasas ve Şuara) sureleri hürmetine bize yönelip gelen bir saadete ermek için bizim yardımcımız ol.

47- Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd (Meryem) ile bizi dört bir yandan kuşatan kem gözlere karşı korunuruz ve bu bize yeter.

48- Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf (Şû Râ) suresi bizi koruyan sığınağımız olsun; onun karşısında dağlar bile sarsılır.

49- Kâf, Nûn ve Hâ Mîm sureleri hürmetine bu himayeyi gerçekleştir. Duhan suresinde de muhkem kılınmış bir sır vardır.

50- Elif Lâm ile başlayan sureler, Nisa suresi, Maide suresi, Enr17;am suresi ve nurlu kılınmış Nur suresi hürmetiner30;

51- Elif Lâm Râ ile başlayan (Yunus, Hûd, Yusuf, İbrahim, Hicr) sureleri sırrı ve İsm-i Ar17;zamr17;ın nuruyla, işlediğim her günahtan vazgeçerek yükseldim.

52- Elif Lam Mim Ra (Rad) suresiyle yüce olan ruhaniler ve melekler meclisine yükseldim.

53- Amme, Abese, Naziat, Tarik, Ve`s-Semai Zatilburuci ve Zilzal sureleri hürmetine.

54- Tebareke, Nun, Seele Sailün, Tehmiz (Hümeze), Ize`ş-Şemsu Kuvvirat sureleri hakkı için...

55- Zariyat, Necm ve Kamer sureleri hürmetine işlerim bana kolaylaşsın.

56- Hizb hizb, ayet ayet okuyucuların okudukları ve inmiş olanlar adedince Kur`an sureleri hakkı için.

57- Ey Mevlar17;m! Kendilerine kitap indirdiğin her peygambere ihsanda bulunan fazlını diliyorum.

58- O harfler Merih yıldızı gibi yüksek ve âlidir. Asa-yi Musa ismiyle karanlıklar dağılır.

59- Bunların sırrını kendime şefaatçi ederek Senden niyazda bulunuyorum. Bu, insanların kendisiyle doğru yolu bulduğu zillet ve tevazu sahibi birinin tevessülü gibi olsun.

60- Ey merhametli Rabbim! Bunlar öyle harflerdir ki, manaları sebebiyle çağlar ve zamanlar boyu üstünlük kendilerine bahşedilmiş ve yüceltilmişlerdir.

61- Ey Allahım! Gerçekten bütün ayetler ve ihtiva ettikleriyle Sana tevessülde bulunarak yalvardım.

62- İşte onlar, nur harfleridir. Onların hasiyet ve meziyetlerini (bende) topla, manalarını gerçekleştir. Her türlü hayır onlarla tamamlanır.

63- Bana itaat eden yardımcı bir hizmetçi gönder. Onunla sıkıntım ortadan kalksın.

64- Ümmü`l-Kitap olan Fatiha suresi ve arkasından gelen sureler hürmetine bu konuda bana itaat edecek bir hizmetçi musahhar kil.

65- Ey Mevlar17;m! Kendisiyle çağrıldığında bütün işlerin kolaylaştığı isminle (ism-I A`zam) Sana yalvarıyorum.

66- İlahi! Peygamberlerin Sana manen yaklaşmak için kendilerine şefaatçi kıldıkları kelimeler hürmetine güçsüzlüğüme merhamet et. Günahlarımı bağışla.

67- Ey Yaratıcım ve Seyyidim (Efendim)! İhtiyacımı yerine getir! İşlerim sana havaledir.

68- Ya Rabbi! Hz. Muhammed (sav)`I ve burada cemedilen güzel isimlerini şefaatçi kılarak Senden niyaz ediyorum.

69- Ya ilahi! Günah ve yersiz bir bakışa varıncaya kadar bütün hatalarımdan tevbe etmeyi şu miskin kuluna lütfeyle ve hatasından geç!

70- Beni hayır, ihlâs ve takvaya muvaffak kil ve yüce toplulukla birlikte beni Firdevs cennetine sakin eyle.

71- Hayatımda ve ölüp kabrin karanlığına vardığımda bana merhametli ol ve böylece o karanlık nura açılsın.

72- Ya ilahi! Ne olur, Mahşerde amel sahifemi lütfunla ak eyle! Ve eğer hafif gelecek olursa sevap terazimi ağır getir.

73- Beni, keskin olan sırat köprüsünden koşarak geçir ve o büyük Cehennem ateşinden ve içindekilerden koru.

74- işlediğim her günahtan dolayı beni affet. Çok da olsa büyük günahlarımı bağışla.
.............

75- Ey kadri yüce ismi taşıyan! Bütün tehlikeli işlerden kurtuldun ve selamete erdin.

76- Savaş, korkma! Harbet, çekinme! Vahşi ve yırtıcı hayvanlarla dolu her yere gir!
77- Saldır, kaçma! Dilediğin düşmanla mücadele et! Dört yanını kuşatmış da olsa hiçbir kralın gücünden korkma!

78- Ne bir yılandan korkarsın, ne de bir akrep görürsün. Ne de bir aslan gürleyerek sana gelir.

79- Ne bir kılıçtan, ne bir hançerin yaralamasından, ne bir mızraktan ve ne ortalığı almış kötülük ve tehlikeden korkma!

80- Bunu okuyanın mükâfatı Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şefaatidir. Saf saf dizilmiş hurilerle birlikte Cennette toplanır.

81- Bil ki, Muhammed Mustafa (a.s.m.) en üstün Peygamberdir. Allah'ın yeryüzüne yayılmış kullarının en faziletlisidir.

82- Yüce şanından dolayı her dileğinin başında onu an, onu şefaatçi et ki zulüm ve tecavüzden kurtulasın.

83- Yâ İlâhî! Her gün, her an ve her rüzgâr estikçe o seçkin Mustafa'ya salât eyle.

84- O seçilmiş Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün Âline yeryüzünün bitkileri ve kıyamete kadar esen rüzgâr adedince salât eyle!

85- Parıldayan şimşeklerle birlikte bulutlardan dökülen yağmurlar adedince ve yeri göğü dolduracak kadar salât eyle!

86- Bizzat Hz. Allah'ın ve meleklerinin ona salât ve selâm getirmesi (Onun büyüklüğünü göstermesi bakımından) sana yeter.

87- O halde sen de, yıllar ve günler sürdükçe ve güneş ışık saçmaya devam ettikçe, sürekli olarak ve şefaatini dileyerek ona salât getir.

88- Âl-i Hâşim'den (Haşim Oğullarından) o paklara, hacılar Kâbeyi ziyaret edip onu selâmlamaları adedince selâm eyle!

89- Yâ İlâhî! Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den, Hz. Osman ve sarsılmaz Haydar'dan da (Allah'ın Arslanı Hz. Ali'den) razı ol!

90- Aynı şekilde bütün Âl ve Ashabından, evliya ve salihlerden ve bunlara tâbi herkesten razı ol!

91- Bu, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) amcası oğlu Hz. Ali'nin sözleridir. Onda mahlûkat için ilimlerin özü ve sırrı toplanmıştır

NİÇİN NAMAZ KILARIZ?

Olayın astrolojik esmasal kişilik yönüne bakacağız bu makalemizde.Allahın 99 esması ve kişiliğimiz sonra da kişiliğimiz şartlarımız ve namaz ilişkisini ele alacağız.

Eskilerin YILDIZNAME dedikleri yıldız ilmi ve kişiliğimiz arasında çok büyük ilişki vardır.Burçların beyinlerimize etkileri beyin hücrelerimizdeki açılma veya kapalı kalma durumuyla doğum anında alınan etki ile bazı esmalar aktif hale gelirler bazı esmalarda pasif durumda kalırlar.Böylece kişilik dediğimiz Sufilerin elbise dedikleri yapımız oluşur.

Her kişilikte mutlaka 3-4 esmanın etkisinde o isimler ağırlıklı oluşurlar.Mesela cimri kişilikler, hırslı kişilikler, hiddetli kişilikler, korkak kişilikler, şehvetli kişilikler, kindar kişilikler, sinsi kişilikler, meraklı kişilikler, hırsız kişilikler vb.

Olumsuz kişiliklerin tabiî ki zıtları da oluşmakta.Bu durum Kuran da Kabil-Habil adlı iki kardeşin kıssası olarak anlatılır.İki zıt kutup ve özellikleri Kabil-Habil olarak isimlenmiştir.

Burçların her biri batinen ( özleri itibariyle ) Allah’ın "Esma-ül Hüsna"sının, yani toplu olarak 99 olarak bilinen, güzel isimlerinin anlamlarının birleşimidir. Her bir burç 99 ismi ihtiva etmesine karşın, bunların farklı bileşimi ve her burçta belli isimlerin daha dominat olması nedeniyle, 12 burç değişik özellikler taşır.

Her burçta ağırlıklı olan isimlerden bazı örnekler:

KOÇ: Cabbar, Kaviy, Aziz, Vahid
BOĞA: Hasib, Metiyn, Hafıd
İKİZLER : Semi, Muid, Fettah, Rauf
YENGEÇ: Batın, Şekür, Müheymin, Hafız
ASLAN : Hayy, Evvel, Baki, Selam
BAŞAK : Basir, Muhsi, Melik
TERAZİ: Musavvir, Vedud, Mümin, Vahhab
AKREP : Kahhar, Muntakim, Mumit, Muktedir
YAY: Alim, Kabız, Gafur, Tevvab, Gani
OĞLAK: Sabur, Metiyn, Mani, Kadir
KOVA: Vasi, Kuddüs, Hakim, Mürid
BALIK: Halim, Latif, Mucib, Batın

Hayy ismi aktif olan kişiliklerde canlılık zihinsel hareketlilik sanatçı düşünceler ön plandadır.
Mümin ismi aktif olmuş kişiliklerde de uyumluluk karşıdakine zarar vermeme isteği ön plandadır.
Tevvap ismi aktif olmuş kişiliklerde özür dileme ve özür dileyeni bağışlama ön plandadır.
Fettah ismi aktif olmuş kişiliklerde yeni araştırmalar yeniliklere düşkünlük ön plandadır.
Cebbar ismi aktif kişiliklerde mücadeleci bir ruh hep ön plandadır.
Hakim ismi aktif kişiliklerde olayların ardını fark edeblme yeteneği ön plandadır.
Hasib ismi aktif kişiliklerde OLABİLİRLİK-İHTİMAL in asla söz konusu olmadığını bilir

Olumlu vakitlerde aktiflenmiş zihinler olumlu esmaların ve olumlu genetik miraslada buluştuğunda o kişilik güzel bir kişilik oluyor.
Bu olayın tabiî ki zıttı da gerçekleşiyor.Zıtlıklar dünya hayatını imtihan yeri yapıyor bir manada.Kabiller ve Habiller imtihandan geçiriliyor.

Darr :Elem ve zarar verici
Hafıd: Alçaltan.
Kahhar : kahreden
Kabıd : Darlık veren sıkan daraltan
Rafid :Rezil rüsvay eden
Müntakim : öc alıcı.
Mumit : can alan
Mani :engelleyen
Muktedir :Her şeye gücü yeten
Muahhir :Dilediğini arkaya bırakan


Yukardaki isimlerin ağırlıklarında yaşayanlarda var tabiî ki.Bu kişilikleride nasip eden Allah.

Neden namaz kılıyoruz sorusunun cevabı işte burada gizli yatıyor.Aktiflenmemiş kapalı isimleri açmamız aktif hale getirmemiz gerekir ve bununda yolu namaz ve zikirden geçiyor.Namaz kılanda olumlu isimler aktif hale gelmeye başladıkça kişiliğimizde de güzellikler başlıyor.Ruh güçlendikçe de kötü niyetlilere karşı bir koruma kalkanı oluşuyor.

ESMALAR
allah, rahman, rahim, melik, kuddüs, selam, mümin, müheymin, aziz, cebbar, mütekebbir, halik, bari, musavvir, gaffar, kahhar, vehhab, rezzak, fettah, alim, kabid, basit, rafid, rafi, muizz, müzill, semi, basir, akem, adl, latif, habir, halim, azim, gafur, sekur, aliyy, kebir, hafiz, mukit, hasib, celil, kerim, rakib, mucib, vasi, hakim, vedüd, mecid, bais, sehid, hakk, vekil, kaviy, metin, veliy, hamid, muhsi, mübdi, müid, muhyi, mümit, hayy, kayyum, vacid, macid, vahid, samed, kadir, muktedir, mukaddim, muahhir, evvel, ahir, zahir, batin, vali, müteali, berr, tevvab, müntekin, afüvy, rauf, malik ul mülk, zülcelali vel ikram, muksit, cami, ganiy, mugni, mani, darr, nafi, nur, hadi, bedi, baki, varis, resid, sabur.

Namaz ve zikirle kapalı esmalar açılır.Beynimiz yüzde 5 potansiyelle çalışırken bu yukarıya doğru yükselir.Duyular 5 duyu ile sınırlı değildir ve üst duyularımız namaz ve zikirle beynimizin atıl vaziyetteki hücreleride aktiflene aktiflene yüzde yirmi-otuzlara yükseltilebilir.SEMİ ve BASİR isimleri güçlendikçe Gözlerimizin kulaklarımızın perdeleri bir bir kalkarlar.Olumsuz esmaların etkileri zayıfladıkça ALİM, VELİ, ŞEHİD MÜMİN SELAM HADİ gibi isimler güçlenir.