Bu Blogda Ara

3 Haziran 2012 Pazar

FATİH,İSTANBUL'UN FETHİ VE AYASOFYA'NIN SIRLARI

BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
Tüm Hakikatleri ve Bilinmeyen Yönleri ile İstanbul,
Ayasofya ve Fatih Sultan Mehmed Han
Allahın izni ve Evliyaların yüksek himmetiyle İslambul, Ayasofya ve Fatih
Sultan Mehmed Han üzerine verilen izin miktarınca dur denilen yere kadar
gidip bügüne dek saklanan ve gizlenen sırları ve hakikatleri açmaya niyet
ettik İnşaallah. Allahu Teala kalbimize ve sözümüze kuvvet versin.
Versinki söz ve mana buluşsun, hikmetler yerini bulsun. Şimdi Hadis’i
şerif’te övülen ve başta Ashabı kiram olmak üzere Hazreti Muaviye den
(r.a.) Hazreti Fatih Sultan Mehmed Han`a kadar cümle İslam
Hükümdarlarının ilk hedefi olan İstanbulun feth`i ile sohbetimize
başlayalım vesselam. İstanbul’un ilk ismi Makedonya’dır. Şimdi bazıları
şaşırabilir tabii ki, Makedonya balkanlarda bir yer değil mi diye. Evet
balkanlardaki devlette İstanbul‘un eski ismini almıştır. Makedonya´nın
anlamı; Hikmet-i Mukaddese (Kutsal hikmettir).
İstanbulun bilinen ve bilinmeyen bir çok ismi vardır. Mesela Bizans,
Yankoviçe, Aleksandre, Pozantiyam, Konstantinopolis, Makedonya gibi.
Fakat bizim için önemli olan İstanbul’un Osmanlılardaki ismidir; o da
İslambol ve İslambul idi. İslamı bulup İslamın bol olsun manasında İslambol
ve İslambul diyorlardı Osmanlılar’da. Türkiye Cumhuriyeti ise İstanbul
olarak değiştirdi. Lakin biz öncelikle İstanbul’un ilk sahibini ele alalım. Ve
diyoruz ki o; Hz. Süleyman Aleyhisselam’dır. Allah şefaatına nail eylesin(!)
Hz. Süleyman As. bildiğiniz gibi yeryüzünde sınırsız hududlara, yerlere
ve göklere hükmeden bir padişahtı. Allah ona öyle bir saltanat nasib
etmiştiki, orduları ne yere ne de göğe sığıyordu. Ancak batıda bir okyanusta
“Serenduz” denen bir adada “Sidon” adında bir kral, Süleyman Peygambere
itaat etmez ve başkaldırarak: „Ben seni tanımam, kendimden başkasını kabul
etmem” diye isyan eder. Bunun üzerine Süleyman Peygamber yer götürmez,
çeşitli yırtıcı hayvanlardan, cinlerden, şeytanlardan ve insanlardan kurulu
düzenli ordularıyla bu asi kralın üzerine yürür. Koskoca Süleyman
Peygamber bu, kralın bütün memleketini harap edip, Ordularını yok eder.
Kral’ı da öldürüp güzeller güzeli kızını kendine hanım olarak alır. Kız o
kadar güzelmiş ki, yeryüzünde eşi ve benzeri yokmuş. Peri yüzlü melek
görünüşlüymüş1. Bir müddet sonra bu yeni hanımı Süleyman Peygambere der
ki: «Ey benim rüzgardan denize, insandan cine hükmeden sultanım! Bana bu
(1Süleyman peygamberın Saba Melikesi o sıralar daha yeni vefat etmiştir.)
yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir mekan bul ve orada öyle muhteşem bir saray
yaptır ki, ömrümün sonuna kadar orada ibadet edeyim» diye istekde bulunur.
Şimdi İstanbul’un geçmişini bilelim diye anlatıyoruz bütün bu bilgileri.
Niçin İstanbul? İstanbul’un önemi ne? İşte bu noktada onu anlatmak için
başa dönüyoruz. Anlamak istiyorsak evveliyatını iyi bilmemiz gerekiyor.
“Başa bak! Eğer sonunu görmek istersen” diyor Mevlana.
Hanımının arzusunu kırmak istemeyen Süleyman Peygamber cinlere ve
kuşlara emreder: „Bana öyle bir yer bulun ki, bu Arzu yerine gelsin ve söz yere
düşmesin”. Bunun üzerine yeryüzünü dolaşan kuşlar, cinler, periler aynı
anda gelip: „Ey Allah’ın yer yüzündeki halifesi biz bir yer biliyoruz” diye
haber verirler. İşte o yer İstanbul’dur.
İstanbul’da ki Sarayburnu denilen yere Hz Süleyman Peygamber makamını
kurar. Ve oraya öyle bir saray yaptırır ki yeryüzünde ne eşi vardır nede
benzeri. Daha sonra hanımı orayı kendine mesken edip ibadete çekilir. Ancak
meğer hanımı aslında gizlice babasının heykeline taparmış. Bunu öğrenen
Süleyman Peygamber onu da öldürür. Ve o sarayı orada bırakıp oralardan
gider. Mescid-i Aksa’yı babası Hz. Davud’un bıraktığı yerden itibaren
tamamlamak için Arz-ı Mukaddese2 yani Filistin‘e varır. Ve orada vefat edip,
Allah’ın rahmetine kavuşur. Bunun üzerine oğlu Ruhbaam İstanbul’a gelir ve
İstanbul’u yani ilk adıyla Makedonya’yı hükümet merkezi yapar. Ve 240
sene dünyayı İstanbul’dan yönetir. Oralara türlü türlü yerleşim yerleri ve
binalar yaptırıp, güzelleştirir yani İstanbul’u koskoca bir şehir haline getirir.
Bu arada belirtelim ki İstanbul dokuz kez harap olmuş, dokuz kez imar
edilmiştir. Daha sonra Ruhbaam da gider. Allahu Teala yeniden yeryüzünü
güzelleştirmesi ve şenlendirmesi için İskender-i Zülkarneyn Hazretlerini
yollar, bu zat hem kraldır, hemde peygamberlerdendir ve Hz. Hızır As. ile
birlikte Yecüc ile Mecücü, Kaf dağında’ki ejderhaları, canavarları çeşitli
adalarda’ki dinazorları hapseden de İskenderi Zülkarneyn’dir. Ve sonunda
Zülkarneyn As. gelip, İstanbul’u alır ve başlar imar etmeye, orasını hükümet
merkezi yapıp aynen Süleyman Peygamberin bulunduğu noktadan ele alarak
başlar dünyayı yönetmeye. Sonunda o da ölür, ondan sonra yerine başka
biri gelir.3Sonra Hz. İsa As.’ın havarilerinden ve halifelerinden “Şem’un Safa”

(Hiristiyanlarca Petrus) isminde bir kimse İslambol‘a gelir ve orada bir hayvan
sürüsü satın alıp bir kuyu kazar. O kazdığı kuyudan çıkan su İstanbul’da eşi
benzeri olmayan bir su’dur. Bütün padişahlar o sudan içip sadece o suyu
(2Arzı-Mukaddese = Mukaddes Yer.
3 Ki dünyayı 4 hükümdar yönetmiştir. Bunlardan ikisi müslümandır.
Birisi İskender Peygamberdir, diğeri Süleyman Peygamberdir. Diğerleri ise gayr-i müslimdir.)
kullanmışlardır, ta ki Osmanlının belirli bir müddet için tarih sahnesinden
çekilmesine kadar.
Bunları anlatıyoruz ki, İstanbul‘un değeri ortaya çıksın, ve kimlerin
İstanbul’da rolü var tam olarak bilinip anlaşılsın diye. Süleyman
peygamberden İsa As.’a, Şem´un Safa’dan Hızır As. ve Zülkarneyn
peygambere kadar.
Sonra Konstantin diye bir kral gelir ve o’da hızla İstanbul’u imar etmeye
başlar. İstanbul kalesini bir ucu Sarayburnu, Yedikule ve diğer ucu’da Eyüp
El Ensari bölgeleri olmak üzere üçgen şeklinde inşa ettirir. Ve bu kaleye 366
kapı’nın haricinde, 27 köşesinde, yıldız ilmine vakıf rahiblerin çeşitli
tılsımlar üzerinde çalışma yapabilmeleri için araştırma kuleleri yaptırır.
Daha sonra bu Kral’ın bir kızı olur. Kızı büyüyünce Konstantin kızının adı
hürmetine Muhteşem bir ibadethane yaptırmaya karar verir. İşte o
ibadethanenin bir hikayesi vardır. Şöyledir ki: kral Konstantin amansız bir
hastalığa tutulur. Bunun üzerine o zamanların mecusi, yani ateşe tapan
rahibleri krala gelip: „Ey bizim Haşmetli kralımız, sen derhal bir havuz
yaptır, ve onun içine hıristiyanların yeni doğan bebeklerinin kanını akıt, sonra
içinde bir hafta yüz, ki bu amansız hastalıktan şifa bulup kurtulabilesin!”
Konstantin havuzu yaptırır. Fakat sıra bebekleri kesip kanını akıtmaya
gelince annelerin feryadlarını, ağlayışlarını görüp merhamet damarları kabarır
ve dayanamayıp: „Bu bebekleri öldürmektense, ben ölmeye razıyım” der. Tam
o gece rüyasında Hz. İsa As.’ı görür. İsa As. Ona: „Madem ki, sen o
insanlara merhamet ettin, onları bağışladın. Biz de seni bağışladık ve artık
bundan sonra sen bizim hususi himayemizdesin”, der ve Krala elindeki asayla
bir kere dokunur. Bu dokunmayla Kral şifa bulur, bütün hastalıklardan
kurtulur. Bunun üzerine mecusi olan kral İsa As.’ın dinini kabul eder ve işte
oraya AYASOFYA mabedini inşa etmeye başlar. Doğduğu şehrin isminin
Sofya ve kızınında bir azize olmasından dolayı bu mabede yani kiliseye
AYASOFYA4 denir. Ve Ayasofya’yı öyle bir yere inşa ederki, tam Süleyman
Peygamberin ibadet ettiği, İsa As.’ın havarisi olan Şem’un Hazretlerinin de o
kuyuyu kazdığı, suyu çıkarttığı yere Ayasofya’yı inşa ettirir. İnşaat tam 40
yılda biter. Şimdi Ayasofya’yı orada bırakalım ve İstanbul meselesine geri
dönelim.
Hemen hemen Osmanlı’nın tarih sahnesinden belirli bir müddet üzere
çekilmesine kadar İstanbul bir dünya merkeziydi. Dünyayı idare eden
hükümet merkeziydi. Hakikatte ki ilahi sır budur; İstanbul’dan hükmedildiği
zaman dünyaya hükmedilir. İstanbul’u Hadis-i Şerif üzerine ilk kuşatan Hz.
(4 Yunancada Aya: aziz manasındadır.)
Muaviye’dir. Allah şefaatine nail eylesin. İkinci kuşatan Hazreti Ebu Eyyüb
El Ensari Hazretleridir (Eyüb Sultan) ki bizimde girmek istediğimiz bölüm
burasıdır. Bu asırda kitaplarda kasten yazılmayan bölümlerdir. Hz.
Muaviye’den sonra İstanbulu fethetmek için büyük bir orduyla İstanbul
kalesinin önüne gelen Hz. Ebu Eyyüb El Ensari ve yanındaki İslam
Ordusu altı ay boyunca İstanbul’u kuşatırlar. Lakin kış bastırır ve İslam
Ordusu bitkin düşer. Kaleyi almak imkansızlaşınca, aralarında istişare
edip: „En iyisi biz buralardan eli boş dönmeyelim” diyerek İmparator
Heraklius‘a belli bir haraç vermesi ve üç gün boyunca Ayasofya‘yı gezip
namaz kılma izni karşılığında kuşatmayı kaldıracaklarını teklif ederler. Kral
teklifi büyük bir sevinçle karşılar ve “savaşmaktan daha iyidir gelsinler,
gezsinler, görsünler ve yeterki gitsinler” deyip derhal tekliflerini kabul eder.
Binaenaleyh Eyüb Sultan Hazretleri bin seçkin müslüman askeri ile içeriye
girer. Ayasofya’da, Hz. Süleyman Aleyhisselamın makamının bulunduğu yerde
iki rekat hacet namazı kılar. Ve “Yarabbi, bu beldeyi, bu namazı kıldığımız
yeri İslam’a hayrlı uğurlu ve İslam ibadetgahı eyle!” diyerek hayır dua da
bulunur.
İşte bu asırda kitaplarda yazılanlar şimdi buraya kadar Eyüb Sultan
Hazretlerinin savaşarak surlara yanaştığı ve ok saplanmasıyla yaralanıp
şehid düştüğüdür. Aslında hakikatte ise; Eyüb Sultan Hazretlerinin bin
seçkin İslam askeriyle içeri girip Ayasofya’da iki rekat namaz kılması ve 3
gün boyunca Ayasofyayı ve İstanbulu her yönüyle inceleyip not alıp bu
bilgileri İstanbulun gerçek Fatihinin eline aktarmasıydı.
Allah’ın Evliya kullarına gelecek açıktır. Onlar olacak olanları görürler
ve hikmetlerini bilirler. İstanbul´u alamayacaklarını bildikleri halde neden
onca yolu katettiler ve savaşmaya geldiler? Tabii ki Fatih Sultan Mehmed`e
hazırlık için. Eyüb Sultan Hazretleri Kuran da geçen Ayetleri ve Peygamber
Efendimizin Hadisi Şeriflerini ebcet hesabı denilen bir hesapla çözmüş
akabinde bu çalışmayı yapmıştır. Fatih´in İstanbul´u 1453 senesinde
alacağını biliyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’a (cennetmekan) savaş için
gerekli olan bütün bilgiler buradan gelmiştir. O sadece İstanbul’un hangi
araç gereçle alınacağının projelerini yapmıştır. Yoksa İstanbul hakkında her
şeyi zaten biliyordu velhasıl. Nitekim Eyüb Sultan Hz. üçüncü günün sonunda
tam kaleden çıkmak üzereyken papazlar durumu anlar ve: „Bre bunlar buraya
casusluk etmeye gelmişler. Bunları koman dışarı” diyerek kale muhafızlarını
kışkırtarak Ebu Eyüb El Ensari ve İslam askerlerinin üzerlerine saldırtırlar ve
kalenin içinde müthiş bir savaş başlar. Eyüb Sultan Hz.’leri ve bin kadar
müslüman askerine karşı binlerce Bizans askeri. Üç saat süren bu savaşta
binlerce Bizans askerini kılıçtan geçirirler, müthiş bir cenk olur. Dışarda olan
müslümanların, içeride ki olaydan haberleri olmadığı için yardıma gelemezler.
İçeride ise kan gövdeyi götürür, tam kale kapısını kırıp, dışarıya çıkacakken
atılan bir taş Eyüb Sultan Hazretlerine isabet eder ve onun orada şehid
olmasına vesile olur. Zaten o sıralar hastalıktan muzdarip imiş. O taşın
sebebiyeti ile Kale kapısının önünde şehid düşer. Sonraları o kapıya Ensari
kapısı denmiştir. O girdiği kapıya yakın bir yere de defnedilmiştir. İslam
Askeri granit bir taşın üzerine o tarihi geçirirler. Nitekim Akşemseddin
Hazretleri orayı keşf’ettiğinde o granit levhayıda bulmuştur.
Eyüb Sultan Hazretlerinin hadisesi bu şekilde cereyan eder. İçeride
müthiş bir savaş olur ve Onlar orada şehid düşerler. Allah şefaatine nail eylesin!
İslambol 11 kere kuşatılmıştır. Onbirincisinde Fatih Sultan Mehmed Han 77
Evliya ile kuşatmıştır. Bunların içinde Hızır Aleyhisselam, Silsile-i
Nakşibendiyenin altın halkasından Sırrı Azam sahibi, Ubeydullah Ahrar Hz.
Molla Fenari, Emir Buhari, Molla Gürani, Akşemseddin Hazretleri, Şeyh
Zindani Hazretleri, Horoz Dede, Oduncu Baba… gibi büyük Evliyalar Hacı
Bektaşi Veli’nin müridleri ve Nakşibendi şeyhlerinden kurulu 300 kişilik şeyh
ordusuyla birlikte oradadır. İstanbul’un fethinde 77 kapıya 77 büyük Evliya
dayanmıştır. Hangi kapıdan hangi Evliya girdiyse, o kapıya o Evliyanın ismi
verilmiştir. Oduncu babanın girdiği kapının adı „Odun Kapısı’dır“, Horoz
Dede’nin açtığı kapının ismi “Horoz Kapısı” Şeyh Zindani Hz. açtığı kapının adı
“Zindan kapısı”. Ve o kapıları onlar açmışlardır.
İşte asıl değinmek istediğimiz konuya geldik. O da İstanbul’un fethi idi.
İstanbul´un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed´in ilk işi Topkapı
tarafında bulunan, İstanbul’u kuşatmak ve almak için gelecek gemileri
durdurmak üzere Hz. İsa zamanında hususi tılsımlar ile bakırdan yapılmış
ve her daim içinde büyücülük ve falcılıkla uğraşan cadılardan oluşan gemileri
parçalayıp yok etmek olmuştur. Bu gemilerden üç adet varmış, lakin birini
daha önce Hz. Eyüb El Ensari parçalamış, geriye kalan iki tane gemiyi de
Fatih Sultan Mehmed Han batırıp yok etmiştir ki bu esrarengiz gemilerin
varlığından Fatih’i rüyasında Eyüb Sultan Hz. haberdar etmiştir. Fetih
başlamadan önce Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri; alimleri ve Allah
dostlarını toplayıp: „Bana yardım edin! İstanbul’u alalım. İstanbul’un
yarısını size hediye edeceğim. İstediğiniz kadar tekke, zaviye, dergah. Ne
kadar mekan istiyorsanız, hepsini size vereceğim“ der. Bunun üzerine manevi
sultanların orduya yaptığı konuşmadan sonra iki rekat hacet namazı kılarlar
ve “Bismillah” deyip, “bu kale fethedilecek inşaallah, ayet vardır, hadis
vardır5“ diyerek askeri motive edip aşka ve şevke getirdikten sonra Osmanlı

(5 “Elif, Lam, Mim, gulubetir rum“ ayetinin (Rum suresi) ebced ve cifir hesabında Fatih Sultan Mehmed Hanın istanbulu 1453
de alacagı belirtiliyor.)
askerleri bütün güçleriyle kaleye saldırırlar. O şekil saldırı metodunda
normalde kalenin ikinci hafta düsmesi gerekirdi ki, o zamanın teknolojisine
göre hiç bir devlette olmayan güçlü ve modern teknoloji kullanmıştır Fatih
Sultan Mehmed Han. Lakin ne yapsa etse kale düşmeyince: „Hocalarım,
Paşalarım, bu saldırı karşısında normalde dünyanın hiçbir kalesi ayakta
duramazdı. Nasıl olurda bu kale hala duruyor ayakta?” diye sorar şeyhlere,
Paşalara Fatih Sultan Mehmed Han. Akşemseddin Hazretleri derki: „Sultanım
bu kale senindir. Müjdelidir. Lakin üç şey engeldir fethe. Bunlardan birincisi,
zamanın kutbu olan Nakşibendi silsilesinin altın halkasından Şeyh
Ubeydullah Ahrar Hz. ki ondan medet istemek gerekir. İkincisi Tüm
Balkanların ve Rumelinin Manevi Sorumlusu Şeyh Sarı Saltuk Baba dır ki,
ondan dahi medet gerekir. Üçüncüsü ise içeride bir tane apdal meczup Allah
dostu vardır ki, aman benim gavurcuklarıma bir şey olmasın diyerek bizim
attığımız gülleleri tutup bize geri atıyor.” deyince.6 “Bre, kimdir bu? Bize
savaş mı açıyor bu Adam? Hemen buna bir çare bulalım” diye hiddetlenir Fatih
Sultan Mehmed Han. Nitekim Bunun üzerine Akşemseddin Hazretleri:
„Sultanım, bu zat bize karşı savaş açmış değildir. Lakin o da yüce Allah’ın
emri üzere hareket ediyor. Zira kendisi evliyalardandır. Onun görevi de orayı
korumaktır, ki hikmetini ancak Cenabı Hak bilir. Her mahlukatın belli bir
görevi olduğu gibi o büyük zatın görevide orayı korumaktır“, diyerek ekler:
„Lakin, hiç merak etmeyin hesabımıza göre kalenin muhasarasının elli’nci günü
ölmesi gerekiyor. Ama kalenin elli’nci gün düşeceğini askerlerin bilmemesi gerekir.
Aksi taktirde askerlerin savaşma azmi kırılır ve o sevaba nail olamazlar” diye
Sultanı teskin eder. Fatih Sultan Mehmed Han bunun üzerine askere
ihsanlarda bulunup, bahşişler verir, mal ve mülk dağıtır. Onları şevke getirip
her gün sanki o gün kaleyi alacakmış gibi kaleye saldırtır. Böylece onları Şehidlik
mertebesindende mahrum bırakmamış olur. En nihayet günler geçer ve
Osmanlı’lar bir an bile durmadan, usanmadan Hz. Peygamberimizin (s.a.v.)
müjdelediği asker olabilme şerefini elde edebilmek için yılmadan, yorulmadan
kaleye saldırırlar. Askerler kalenin fethi ile meşgul olurken, Fatih Sultan
Mehmed Han da bu arada çadırında ibadet edip, dua ve zikir çekerek zamanın
kutbu olan zatı ve mekanın Sultanını yardıma çağırır: «Ya zamanın sahibi
Ubeydullah Ahrar Hazretleri, ya Şeyh Muhammed Buhar’i Sarı Saltuk
Hazretleri, ey Allah’ın aziz dostları. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübarek
yüzü suyu hürmetine benim bu kaleyi almamda yardımcı olun. Sizin himmetinize
ihtiyacım var. Sizin himmetiniz yetişmez ise benim bunca gayretim nice ola.”,

(6 “Budala meczup.” Osmanlıca da budala şimdiki gibi apdal manasında değil idi. Şerefli bir kelime idi. O aptal ve budala
kelimeleri manası iyi olan kelimeler idi. Bunları kötüye kullandılar. Olayı tersine çevirdiler. Apdal herif diyoruz! Aslında bu
hakaret değildir).
diye gözyaşları içinde meded ister. Binaenaleyh, sonunda ellinci gün gelir çatar.
Şafak ile birlikte sabah namazını eda ettikten sonra orduyu son büyük
hücum için teftişe çıkar. Orduyu teftiş edip tüm hazırlıkları gözden
geçirdikten sonra, tek başına bir tepeye doğru atını sürer. Tepeye varır ve
atın üzerinde heyecan ile aşağıda tüm güzelliği ve haşmeti ile süzülen
İstanbulu ve onun karşısında duran Hazret’i Peygamberin (s.a.v.)
müjdesine mazhar olacak şanlı Osmanlı ordusunu seyreder. Bir müddet
seyrettikten sonra atını hız ile aşağıya doğru sürüp, ordunun yanına gelip,
merkezdeki yerini alir. Ulema ve paşalar ile görüştükten sonra tarih de çağ
açıp çağ kapatacak olan son hücum emrini verir. Besmele-i şerif ile birlikte
Osmanlı yiğitleri “Allah Allah” nidaları ile yeryüzünü ve gökyüzünü
çınlatarak kaleye hücum ederler. Aradan mücadele dolu saatler gecmesine
rağmen, kale bir türlü düşmek bilmez. Osmanlı yiğitleri teker teker kırılıp,
ortalık toz toprak, ve tam bir kargaşa içindeyken, bu hali seyreden Fatih
Sultan Mehmed Han “Bre, bu kale niye bir türlü düşmez?!”, diye kılıcını
çekip atını kaleye doğru hiddetle sürmek üzere iken, doğu tarafından sanki
uçarak kendisine doğru dörtnala gelen esrarengiz bir atlı görür. Bembeyaz,
yağız atın üzerinde nur-ani yüzlü heybetli bir kimse yanına yaklaşıp
“Esselamun aleykum, ey şanlı hükumdar”, diye selam verir. Fatih “Aleyküm
selam. Ey Pir, kimsin? Ve nereden gelirsin”, diye sorar. Bunun üzerine
beyaz atlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın kimseyim. Adım Ubeydullah
Ahrar’dır“, cevabını verir. Fatih “Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, sen
yalnız mı geldin?” der. “Hayır, ey şanlı Sultan. Hele bir bak kimler ile
geldim” diyerek kolunun yelesini açarak gösterir. Fatih bakar ki,
Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin yelesinin içinde binlerce beyaz atlı, nur
yüzlü yiğitler ellerinde kılıçlar ile dörtnala kendisinden yana geliyorlar. Bu
kerameti gören Sultan Mehmed Han hemen atından inip secdeye varıp
Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bitmedi, ey cihan
hükumdarı, daha bitmedi. Bir de şu tarafa bak”, diye batı tarafını işaret
eder. Fatih secdeden doğrulup batıya doğru bakar. Ve yine beyaz atların
üzerinde yüzlerce dervişin bir Pir’in arkasından, adeta uçarcasına kendisine
doğru at koşturduklarını görür. Her birinin elinde tahta kılıçlar vardır. Bu
Pir Fatih’in yanına yaklaşıp “Essalumun Aleykum”, diye o dahi selam
verir. “Ve Aleyküm selam”, diyerek selamı alırlar. Fatih ardından “Ey ulu
zat, sen kimsin?” der. Tahta kılıçlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın
kimseyim. Bana Sarı Saltuk derler,” deyince Fatih Sultan Mehmed Han
yine secdeye kapanıp Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Daha
bitmedi ey müjdeli Hükumdar. Hele bir de şu tarafa doğru bak”, diye deniz
tarafını gösterir. Fatih denizden tarafa baktığında, denizin üzerinde
yürüyen iki Pir görür. “Bunlar kimdir, ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri?”
diye sorar. Hazreti Ubeydullah Ahrar der ki: „Bunlar İlyas ve Hızır
As.’dırlar. Bizlere deniz yolunu emin kılacaklar. Ey Sultan şimdi de dört
yanından gelenlere bak” deyince, Fatih bakar ki, bir de ne görsün. Dört bir
yandan akın akın bembeyaz elbiseler içinde, ellerinde kılıç, altlarında yağız
atlarla gelen binlerce yiğit. Heyecan içinde “Ya bunlar kimlerdir“, diye
sorar. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bu yiğitler Ashab-i Güzinler’dir.
Onlarda bu müjdeye, hiç olmazsa manevi olarak nail olmaya niyet etmiş ve
bu arzularınıda Peygamber-i Zişana (s.a.v.) arz etmişlerdi. İşte bu
mübarekler onlardır”, der. O esnada Fatih kale kapısı altında, elinde ki bir
taşı kaleye atmaya hazırlanan bir kimseyi görür ve sorar: „Peki ya Şeyh,
elinde taş ile kale kapısının önünde bekleyen şu zat kimdir?“ Şeyh Ahrar „O
da, Hazreti Eyüp El Ensari Hazretleri’dir ki, o elindeki taş vaktiyle ona
atılıp kendisinin şehid olmasına vesile olan taştır. Şimdi o bu taşı onlara
geri atarak iade edip yarım kalan fethini tamamlayacaktır,“ diyerek bu kez
de kale surlarını göstererek, “Bir de şuraya bak, ey Fatih!” diye şehadet
parmağı ile İstanbul surlarını gösterir. Fatih Sultan Mehmed Han surlara
bakınca, surların üzerinde gözleri kamaştırarak nur saçan bir zat görür.
Hayatı boyunca böyle muhteşem bir güzellik ile karşılaşmamıştı kutlu
padişah. Gözlerini o zat’tan ayırmadan, izah edilemeyecek bir coşku içinde,
“Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, söyle bana. Güneşten bile daha çok ışık
veren bu mübarek zat kimdir”, diye sorar. Şeyh Ahrar Hazretleri, gözleri
yaş içinde heyecan ile cevap verir: „O güneşten bile daha parlak olan kimse,
herşeyin o’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, iki cihan Sultanı Hazret-i
Muhammed Mustafa Efendimizdir (s.a.v.). Yanında duran mübarekler ise,
sırasıyla Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali
Ridvanullah-i Ecmainler’dir“, deyince Fatih Sultan Mehmed Han
gözyaşlarını tutamaz ve ellerini açarak Cenabı Hakk’a hamd,
Peygambere’de (s.a.v.) salavat getirir.

Bir müddet bu inanılmaz heyecan ve coşku içinde kendinden geçen Fatih,
Ubeydullah Ahrar Hz.’lerinin: „Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizden işaret
gelmiştir. Mübarek vakit tecelli etmiştir. Kalk ve yürü Ey Cihan Hükümdarı.
Nam senin, şan senin, devir senin’dir artık” sesiyle kendine gelir, hemen ayağa
kalkıp atına atlar, kılıcını çekip Ordunun en önünde duran Ashabı Kiram,
melekler ve evliya’lar ile arkasındaki Osmanlı askerlerinin önüne geçerek:
„Haydi Yiğit’lerim. Gün bugün’dür, Nam bugündür, şan bugündür. Allah ve
Resulü Hakkı için ”Bismillah hücum” emrini verir. Ve başta Evliyalar olmak
üzere cümle İslam askerleri “Allah Allah” nidaları ile kale surlarına doğru
akarlar.
Ve Evliyaların her biri bir kapıya dayanır. Sadece bir tek kapı önünde, tam
bin kişilik Buhara’dan gelen Şeyh Ahmed Yesevi Hazretlerinin müridleri
topluca şehid düşer. O kapıya bu sebeple “Şehid Kapısı” denir.
Velhasıl Evliyaların açtığı kapılardan Osmanlı askerleri şan ve şeref ile
girdikten sonra ilk yaptıkları iş İmparatorun sarayına girmek olur ki,
burada imparatorun hususi seçme yüzlerce saray muhafızları pusuda hazır
bekler. Netice itibari ile tabii kısa bir çarpışma olur ve Saray ele geçer. Hemen
ardından Ayasofya’ya girerler. Ayasofya’nın çeşitli bölmelerinde gizlenmiş olan
binlerce rahib ve keşiş ellerindeki kılıçlarıyla Fatih Sultan Mehmed Han
Hazretlerini hedef alarak üzerine saldırırlar ve Ayasofya içinde üç gün
süren bir savaş olur. İstanbul 53 gün içinde feth edildi denir. Ancak bu tam
doğru değildir. Hakikatte İstanbul 50 günde fethedilmistir, artı üç gün de
Ayasofya’da savaşılmıstır. Bu yüzden toplam 53 gün sürmüstür. Bu üç günlük
savasta Ayasofyanın içi kan gölüne döner. Ayasofya’nın gizli bölümlerinde,
mahzenlerinde ve dehlizlerinde gizlenen rahibler yakalanır ve idam edilirler.
Askerler emniyeti sağladıktan sonra Ayasofyayı dolaşan Fatih Sultan Mehmed
Han. Bir direğin altında Ayasofyanın kubbesine doğru yükselen bir nur görür.
Derhal o tarafa doğru ilerler ve bakar ki, pırıl pırıl nur saçan bir zat, göğsü
açılmış bir şekilde, cansız yerde yatıyor. Ve mübarek göğsünde kırmızı bir
renkle “YA VEDUD” yazıyor. “Sultanım!” diyor Akşemseddin Hazretleri
„İşte bizi engelleyen meczup budur. Mübarek bir zat idi. O da kendi görevini
yaptı. Her gün “Yarabbi benim canımı al ki İstanbul İslamın eline geçsin diye
dua edip kendini tarihte yeni bir sayfa açılması için feda etti. Bize yani
İstanbul’un fethine mani olmak istemiyordu. O yüzden Allah’tan ölümünü
diledi ama, o bu dua’yı ederken bir taraftanda görevini yapıyordu. Aman
gavurcuklarıma bir şey olmasın diye, bizim attığımız gülleleri tutup bize
geri atarak görevini ihmal etmiyordu. Şimdi bize düşen bu mübarek zat’ı
yıkayıp, layıkıyla defnetmektir, der. Hemen evliyalar, ulemalar o mübarek
zatı yıkamak için toplanır. Fakat o an da Ayasofya’nın kubbesinde bir ses
duyulur. “O has kulu biz yıkadık. Siz sadece onu defnedin!” orada bulunan
tüm ulema ve şeyhler bu ilahi sesi işitince „Allahu Ekber“ diyerek tekbir
getirirler.
Tazim ve hürmet ile o büyük zat’ı alıp tabuta koyarlar. Fakat Allah’ın
hikmeti, tabut aniden kendi halinde hareket etmeye başlar, ve kendilerini bir
anda tabutla birlikte Eğrikapı tarafında açık bir mezar’ın önünde bulurlar.
Bakarlar mezarın içinden misk gibi koku ile „YA VEDUD“ sesleri gelir.
Hayranlık ve şaşkınlık içinde tabutu tam mezara götürüp indirecekleri vakit
tabut kendiliğinden hareket edip mezara girer. Bu büyük keramet karşısında
şeyh’ler ve ulema Tekbir getirirler. Çok büyük bir evliya imiş. İşte onun’da
öyle bir hikayesi var. Allah sırrını takdis etsin. O mübarek zat’ı Eyüb Sultan
Hazretlerinin yakınına defnedip, tekrar Ayasofya’ya dönerler. Ayasofya’da
Süleyman Peygamberin makamı olan yerde hacet namazı kılarlar.
İlk cuma namazında ise Akşemseddin Hazretleri minbere çıkıp Cuma
hutbesine “Elhamdulilliah Elhamdulillah” diye başlar. Ve orada yaptığı hamd ve
şükür Hutbe’sinden sonra herkes tekbir ve salavatlar getirmeye başlarlar.
Bizzat Fatih Sultan Mehmed Han’ın arzusu ile Aksemseddin Hazretleri
imamlık görevini ifa eder. Ve namaz’dan sonra hep birlikte Peygamber
Efendimizin mübarek elinin şemasının olduğu yere gelirler, orada salavatlar
getirip, dualar ederler. Vel hasıl kalede asayiş sağlandıktan sonra Fatih
Sultan Mehmed Han gazilere bahşiş ve ganimetlerin dağıtılmasının
ardından derhal kale surlarının ve şehrin onarılması ve yeniden imarına
başlanılması için emir vererek sarayda hazirlanan odasına çekilir. Gece
yarısı olduğunda kapısı çalar ve Akşemseddin Hz.’leri: „Kalkın Sultanım,
görmeniz ve bilmeniz gereken bir şey daha var“, diyerek Fatih’i alarak
yanlarında başta Aşık Paşazade olmak üzere zamanın önemli şahsiyetleri ile
birlikte tekrar Ayasofya’ya gelirler. Önünde vaftiz taşı bulunan bir mermer
sütun’u çevirince sütun’un arkasındaki duvarın içe doğru açıldığını görürler.
Akşemseddin Hazretlerinin peşinden açılan duvardan içeriye giren Fatih
ve yanındakiler duvarların sağ ve sol tarafında asılı yanmakta olan
meşaleleri alıp uzun ve kasvetli koridorda bir müddet ilerledikten sonra
aşağıya doğru inen bir taş merdiven önünde dururlar. Akşemseddin
Hazretleri tarafından önden gönderilmiş olan hususi saray muhafızlarının
aşağıdan verdikleri ışık işaretinin ardından hep beraber kırk basamak
aşağıya indikten sonra meşalelerle aydınlatılmış havalandırma sistemi
olarak kullanılan tavana birleşik içi boş taş direklerin bulunduğu geniş bir
alana gelirler. Yan yana sıralanmış kapalı kapıların sonundaki kapının bir
önceki kapının önüne gelip dururlar. Akşemseddin Hz.: „Sultanım, şimdi bu
kapıdan içeri gireceğiz“ der, ve kapıyi açar. Kapıdan içeriye girdiklerinde
büyük bir holde bulurlar kendilerini. Mum şamdanlarla aydınlatılmış holün
iki tarafında Osmanlı saray muhafizlarının dizilmiş olduklarını görürler.
Holü geçtikten sonra yine bir kapının önünde dururlar. Akşemseddin Hz.:
„Sultanım, şimdi bu kapıdanda gireceğiz“ diyerek kapıyı açar ve içeriye
girerler. Girdikleri odanın içinde yüzlerce mumdan oluşan tavana asılı
büyük bir Avize’nin altında yaşları altmış ile doksan arasında yedi papazın
ayakta kendilerini beklediklerini görürler. papazların en yaşlıları hemen öne
atılarak: „Hoşgeldiniz ey Konstantinopel Fatihi, garbın ve şarkın Sultanı“
diyerek Fatih Sultan Mehmed Han’ın önünde eğilip eteğini öper. Onu
takiben sırayla diğer papazlar dahi etek öptükten sonra liderleri olan yaşlı
papaz: „Ey cihan hükümdari, yüzyıllar boyu bizim dedelerimizden,
babalarımıza, ve onlardanda bize kadar gelerek en nihayet bizde son bulan
mukaddes kutsal emanetleri ve nöbeti artık yeni sahibine teslim etme
zamanı gelmiştir“ diyerek bulundukları odanın duvar tarafında dayalı
duran yer döşeklerinin yanındaki sandıklara doğru gider. Sandıkların içinde
en büyük olanın üzerine çıkarak duvardaki şamdanlıkların içindeki
mumlardan birini çıkardıktan sonra mumu çıkardığı yere altın bir anahtar
sokarak çevirir. Anahtarı çevirmesi ile aniden duvar taşlarından birisinin
içeriye doğru kaydığı görülür. Taşın kaymasıyla birlikte yaşlı papaz elini
duvarda açılan boşluğa doğru sokar ve içinden kat kat ince deriye sarılı
mücevherlerle kaplanmış bir kutu çıkarır. Kutudan Fatih Sultan Mehmed
Han’ın ve yanındakilerin şaşkın bakışları altında Hz. Peygamber’imizin
(s.a.v.) mübarek elinin ceylan derisi üzerindeki resmini çıkartarak üç kere
öpüp başına sürerek Fatih Sultan Mehmed Han’a uzatır ve: „Ey cihan
Padişahı, bu mübarek resim Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek elinin
baskısıdir.“ der Fatih Sultan Mehmed Han Akşemseddin Hz. tasdikleyici
bakışını görünce derhal ileri atılır ve yaşlı papazın elinden mübarek resmi
alarak göz yaşları içinde Salavat çekerek öpüp yüzüne, gözüne sürer ve
hemen ardından Akşemseddin Hz. dönerek: „Hocam, bütün bunlar ne demek
oluyor? Siz bunları biliyormuydunuz? Bu mübarek resim bu papazlarda ne
arar, ve ellerine nasıl geçmiştir?“ diye heyecan ile sorar. Akşemseddin Hz.:
„Sultanım, biz Bizans’ı muhasara ettiğimiz gece bana rüyamda bizden
yüzyıllarca sene önce yaşamış olup hakiki ismi Muhammed Buhari olan Sarı
Saltuk Baba7 gelerek bu gizli sırlardan ve yerlerden bahsetmiştir. Zira
kendisi Selçuklu devletinin kargaşa ve çöküş zamanında Bizansa girerek
Ayasofya’da papaz kılığında yıllarca ibadet edip Ayasofya ile ilgili sırları
öğrenip o muhasara gecesi bana aktarmıştır. Siz fetihten sonra İslambol’un
asayişi ile ilgilenirken bende boş durmayıp Aşık Paşa Zade Efendi ve
ulemadan birkaç kimse ile birlikte saray muhafızlarınıda yanıma katarak,
Sarı Saltuk Baba’nın gösterdiği bu gizli yolları muhafızlar ile emniyete
alarak papazların bulunduğu bu odaya girip onlar ile görüştükten sonra
derhal sizi alarak buraya geldik. Sultanım destur verirseniz şimdi size bu
mübarek resmin bu papazların eline nasıl geçtiğini anlatayım diyerek başlar
anlatmaya“. Vaktiyle Bizans Imparatoru Konstantin çok sevdiği kızının
arzusu üzerine bu eşsiz mabedi yapmak için harekete geçtiğinde yanına
elinde Ayasofya’nın inşaatı ile ilgili planlarla birlikte esrarengiz bir şahıs
gelerek: “Ey Konstantin, eğer bu mübarek mabedi benim elimdeki plana göre

(7 Sarı Saltuk Battal Gazi’nin torunu olup Seyyid’tir. Esved Nikola, Kelgra
Sultan, Muhammed Buhari, Şerif Hızır isimleriyle ünlüdür Balkanlarda, ve Batı dünyasında, Aziz Nikola olarak tanınır.)
yaparsan bu inşaatın bütün masraflarını ben karşılayacağım“ der. Kral
Konstantin yanındaki mühendislerle bakar ki, bu esrarengiz şahısın elinde
gösterdiği planlar hiçbir mimarın çizemeyeceği harikuladelikte planlardır.
Hemen kabul eder ve tam Hz. Süleyman As.’ın makamını kurduğu yerde
inşaatı başlatır. İnşaat kırk yılda tamamlanır. İşte bu Ayasofya’nın gerçek
mimarı, planları getirip masrafları karşılayan kişi o esrarengiz Şahıs olan
Hızır As.’dır. Hızır As. Ayasofya’yı güzel huylu ve bilgili Ignados adında
bir mimara inşa ettirirken işte bu geçtiğimiz gizli bölmelerin ve dehlizlerin
içinde yüz oda yaptırırki, her odanın bir kapısı vardır. Bu yüz kapıyı her
sayıp işaretlendiğinde işaretlenmemiş bir kapının daha ortaya çıktığı
görülür. Acaip sırdır. İşte bu papazların bulunduğu oda o işaretlenmiş olan
en son kapının önünde duran bir önceki kapıdır. Binaenaleyh aradan
yüzyıllar geçer ve bütün herşeyin Onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz.
Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin dünyaya teşrif etmesi ile birlikte
yeryüzünde o gece 70 bin olay olur. Nemrut’un sönmeyen ateşi söner,
Kisra’nın sarayı yıkılır, Kabe’deki putlar düşüp kırılır, ve zelzeleler olup
işte bu Ayasofya’nında kubbesi düşer ve bir daha da onarılamaz. Ve
nitekim, Peygamber’imizin (s.a.v.) çocukluk zamanında Şam taraflarında
rahib Buhayra isminde bir papazın yanına Hızır As. gelerek: „Ey nurlu
keşiş. Sana getirdiğim ilahi emir odur ki yanına 300 rahib alarak Mekke’ye
gidesin. Orada şu anda henüz çocuk yaşta olup bütün Peygamberler’in başı
ve sonu olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek tükürüğünü alasın. Onun
mübarek parmağının izini bir deriye çıkartasın, sonra Mekke’nin
toprağından ve Zemzem suyundan alıp Konstantinopole gidesin. Orada
bunları Ayasofya’nın yıkık kubbesinin harcına karıştırarak kubbeyi tekrar
onarıp eski yerine koyasın.” der, ve kaybolur. Bunun üzerine rahib Buhayra
denilen imanlı papaz derhal harekete geçerek yanında emredilen sayıda
papaz ile birlikte Mekke’ye gelir ve sırayla Peygamberimiz’in (s.a.v.)
mübarek elini öpüp iman tazeledikten sonra daha küçük yaşta olan Hz.
Muhammed (s.a.v.)’e kendilerini Hızır As.’ın yolladığını ve mübarek
emanetleri alıp Konstantinopel gidip Ayasofya’nın kubbesini onaracaklarıni
söyleyerek yanında getirdiği siyah bir Mürekkep ve ceylan derisini
heybesinden çıkartarak Peygamber’imizin (s.a.v.) mübarek parmağını bu
siyah mürekkebe batırıp bizzat amcası Ebu Talib’inde orada bulunup elinde
tuttuğu ceylan derisinin üzerine basmasını rica eder. Peygamberimiz (s.a.v.)
mübarek parmağını tam siyah mürekkebe batıracağı sırada rahib Buhayra
hırsa ve aşka gelip, kendini tutamayıp Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
elini tutup tümüyle mürekkebe batırarak ardından da Ebu Talib’in bir taşın
üzerine sermiş olduğu ceylan derisinin üzerine bastırır. Efendimizin
mübarek elinin mürekkebe değmesi ile birlikte siyah olan mürekkeb bir anda
yemyeşil bir nur’a dönüşerek Hz. Muhammed (s.a.v.) elinin bastığı ceylan
derisinin üzerinde nur’dan bir pençe şeklinde çıkar.
Üzerinde mübarek elin baskısı olan ceylan derisini eline alıp öpüp
yüzüne gözüne süren rahib Buhayra hemen Peygamber Efendimizin önünde
diz çöküp: „Ya Resullah, destur ver bu elimde tuttuğum mübarek elinizin
baskısı benim elimde, ve benden sonrakilerin elinde durduğu müddetçe bu
resim hürmetine bizi her türlü vergiden ve yargıdan muaf tutup,
dokunmayıp rahat bıraksınlar”, diye ricada bulunur. Bunun üzerine Hz.
Peygamberimiz: „Ey Buhayra. Her şeyi yoktan var eden yüce Rabbimin izni,
şu an yanımda bulunan Cebrail ve Melaikenin ve dahi amcam Ebu Talib’in
şahidliği ile bu resim sende ve senden sonra kimin elinde bulunursa onlara
dokunulmayacak ve her türlü vergiden muaf tutulup ihtiyaçları karşılanıp
güvence altında olacaklardır. Ta ki, kutsal emanetlerimin ve miraslarımın
sahibi öz be öz torunum Muhammedül Mehdi Aleyhisselam Ahir zaman’da
zuhur edip benim emanetlerimi miras hakkı olarak teslim alıp kılıcımı
kuşanana kadar.“ buyurarak ilahi güvenceyi verir. Bu kutsal güvenceyi
alan rahib Buhayra derhal Efendimizin mübarek ayaklarına kapanıp
öperek yüzünü gözünü sürer. İşte bu mübarek resim bu şekilde rahib
Buhayra’dan Bu papazların eline kadar gelmiştir, Sultanım“, diyerek
sözünü bitirir Akşemseddin Hazretleri. Bu anlatılanları gözlerini mübarek
resimden bir an bile ayırmadan dinleyen Fatih Sultan Mehmed Han:
„Hocam, şimdi bu mübarek resimin bu papazlarda daha fazla durmasına
gönlüm razı değildir. Onu derhal bunlardan alıp diğer kutsal emanetlerin
yanında muhafaza edelim“, diyerek arzusunu dile getirince, yaşlı papaz
hemen Padişahın ayağına kapanıp: „El aman ey şanlı Padişah. Hz.
Muhammed (s.a.v.) ve İsa hakkı için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bize tahsis
etmiş olduğu bu kutsal emaneti koruma ve muhafaza etme şerefini bizden
almayın. Biz bu emanetleri yüzyıllardır mücevherlerle işlenmiş kutular
içinde, misk kokularıyla saklayıp muhafaza etmişiz. Bu emanete asla
hıyanetlik etmemiş olup gerektiğinde canımızı bile vermekten çekinmemişiz.
Biz bunun kıymetini ve şerefini çok iyi biliriz. Siz bunu bizde bırakınki
kıyamete kadar emniyette olup hem bu dünyada hemde ahirette şefaat
bulalçm“, diye yalvarçr, ve ardından devam eder: „Ey bahtiyar Sultan, size
bir sır daha vereyim ki, o da bu resimden iki adet daha mevcud
bulunduğudur. Bunlardan birisi Urfa’da Azer Kilisesinde, ikincisi ise Van
gölünün üzerindeki Ahdimvar adasında bulunan eski ermeni kilisesinde
mahfuz bulunmaktadır. Acayip sırlı bir kilisedir. Buyruk verin derhal haber
salıp getirtelim huzurunuza. Yalnız bizdeki resmin bizde kalmasına izin
verin“ deyince, Fatih Sultan Mehmed Han: „Peki, sizin elinizde Hz.
Muhammed’in (s.a.v.) güvencesine dair bir belge mevcudmudur, ki
sözlerinizin doğruluğu ispat ola?“ diye sorar. Yaşlı papaz hemen o mübarek
resmi çıkarttığı kutudan yine deriler üzerine yazılmış ve mühürlenmiş,
başta Peygamberimizin (s.a.v.) olmak üzere Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer,
Hz. Osman, Hz. Ali (k.v.) ve diğer halifelerin ve hükümdarların güvence
verdiklerine dair fermanlarıni gösterir. Bu belgeleri tetkik edip hakiki
olduğuna hükmeden şeyhler ve ulema bu fermannameleri öpüp yüzüne
gözüne sürdükten sonra padişaha uzatıp: „Sultanım bu papazlar doğru
söylerler. Bu fermannameler hakikidir“ diye tasdikleyince Fatih Sultan
Mehmed Han daha fazla düşünmeden yanında bulunan ünlü vezir ve
tarihci Aşık Paşa Zade’ye dönerek: „Buyruğumdur. Benim oğullarım ve
onların oğulları ve dahi kıyamete kadar gelecek oğullarımın oğulları, bu
mübarek resim kimde bulunursa bulunsun onların her türlü vergi ve
yargıdan muaf tutulup tüm ihtiyaçlarının Beytülmalden karşılanmasına
dair Peygamber (s.a.v.) buyruğu üzere benim dahi fermanım olup, kim bu
fermana karşı gelip uymazsa Firavun ve Karun’un lanetlendiği gibi
lanetlenmesine“, diyerek bir deri üzerine bu tarihi fermanı yazdırıp
mühürleterek yaşlı papaza uzatır. Papaz derhal bu fermanı öpüp başına
sürdükten sonra diğer fermanların bulunduğu kutuya koyar. Velhasıl bir
kaç gün geçtikten sonra Urfa’daki Azer Kilisesinden mücevherlerle
kaplanmış bir kutu içinde pırıl pırıl parlayarak etrafa misk kokusu saçan
bir mendile sarılı Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ikinci resmi gelir. Fatih Sultan
Mehmed Han, huzurunda toplanan büyük divan önünde şeyhlerin,
ulemanın, sadrazamların ve paşaların getirdiği Salavatı Şerif ile Hz.
Akşemseddin elmaslarla süslü kutunun içinden kat kat sarılı halde olan o
nur saçan mendili açtığında: „Subhan Allah, Senin hikmetinden sual
olunmaz Yarabbi bu ne güzel bir yüz“ diyerek hayranlık içinde bir müddet
mendile baktıktan sonra, sabırsızlıkla ne olduğunu bir an önce öğrenmek
isteyen padişaha doğru uzatarak: „Sultanım bu mendil bildiğimiz mendile
benzemiyor“, diyerek mendilin üzerinde çok güzel, nur gibi parlayan bir yüz
gösterir. Fatih, mendili alır bakarki hiç görmediği güzellikte bir erkek yüzü
mendilde durur, hemen: „Bre Papaz bu mübarek yüz kime aittir tez söyle“
diye mendili getiren Azer Kilisesi papazına seslenir. Papaz derhal diz
çöküp selam verip etek öptükten sonra: „Haşmetli Padişahım, bu mendil
üzerindeki resim Hz. İsa Aleyhisselam’ın mübarek yüzünün resmidir. Hz.
İsa bir sabah havarileri ile birlikte ibadet etmek için içi su dolu bir leğende
elini yüzünü yıkayıp, yüzünün yaşını bu mendile sildiğinde, nurlu yüzünün
mübarek şekli aynen bu mendile çıkar ve bir daha da asla silinmez. Bu
mendil Hz. İsa dan Habibi Neccar’ın eline, ondan halifesi Şemun Safa
Hz.lerine ondan rahib Buhayra’ya, ondan da sırasıyla bize kadar gelerek
bizdende sizin elinize geçmiştir. Bu mübarek resmi suya atsan ıslanmaz,
ateşe atsan yanmaz. Hz. İsa’nın mucizesidir ki bizler bu kutsal emanete iki
cihanın nuru ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
elinin resmini sararak misk kokuları sürerek itina içinde bu kıymetli
cevherlerden oluşan kutunun içinde yüzyıllar boyu muhafaza etme şerefine
ermişiz. Okumuş olduğumuz kitaplarımızdan ve ata’larımızdan, bir gün bir
Mehmed’in gelip Bizansı fethedip bu kutsal emanetleri devralacağını, biz
biliyor ve bekliyorduk. Allah’a şükürler olsun ki Size bu emanetleri verme
şerefi bize nasib oldu“, diyerek mendilin sırrını anlatınca, padişah
divanında kim varsa hepsi tekbirler, salavatlar getirerek Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) ve Hz. İsa’nın mübarek resimlerini sırayla edep ve tazimle yüzlerine,
gözlerine sürdükten sonra itina ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
resmini, Hz. İsa’nın mübarek mendiline sararak tekrar kutuya koyup
muhafaza memurları ile birlikte Salavatlarla diğer kutsal emanetlerin
muhafaza edildiği yere doğru uğurlarlar.
Daha sonra Ayasofya’nın o esrarlı 100 kapısındaki Odalarından her gece
sırasıyla birinde papazlarla8 ve ulemadan büyük zatlarla birlikte gizli
görüşmeler yapan Fatih Sultan Mehmed ve Akşemseddin Hz.leri ileride
Hristiyan Dünyasını sarsacak ve onları birbiriyle uğraştırıp müslümanların
bu sayede yollarını açacak ilmi çalışmalarda bulunup İslambol da asayişi ve
yasaları yürürlüğe sokarak ardından hiç vakit kaybetmeden ilayı
kelimetullahı yeryüzünde hakim kılmak için gözlerini yeni hedeflere doğru
dikip, kızıl elmaya yani Şarki Roma’dan Garbi Romaya doğru bakarak
mübarek sakallarını sıvazlar. Allah makamını cennet komşusunu Hz.
Muhammed (s.a.v.) eylesin.
Amin,…el Fatiha.
(8Hz. Muhammed (s.a.v.) mübarek elinin resmi rahib Buhayra’dan Fatih Sultan Mehmed’e kadar hangi papaz
tarafından muhafaza edilmişse onlar Allah’ın izni, Peygamber’in (s.a.v.) duası ile müslüman olup, imanlarını
papaz kıyafeti altında gizlemişlerdi. Sarı Saltık Baba Hz.leri papaz kılığında Ayasofya’da kendi zamanının
papazları ile bu gizli sırlar hakkında görüşmüşlerdi. Sarı Saltuk Baba aynı zamanda Ahmed Yesevi Hz.lerinin
halifesi olup, 12 lisan bilip papaz kıyafeti altında Balkanlarda gizlice Islamı yayarak, ve aynı zamanda Esved Nicola
ismi altında Hırıstiyanlık dininde olan teslis inancını ortadan kaldırmıtır. Bogomin Mesebini yayarak. Hırıstıyanlık onu Noel Baba
olarak tanır. Hırıstıyanlarin St. Nicolaus olarak tanıdıkları kimse aslında hakikatte kılık deyitirmi olan Sarı Saltuk Baba Hz.’dır.)

18 Mayıs 2012 Cuma

Kuran'da uzaylılarla ilgili yer alan sır!

Uzayda hayat var mı sorusunun en güvenilir cevâbı , hiç şüphesiz,Mûcize olduğu kanıtlanmış olan, kendisinden başka tanrı olmayan Allâh’ın kitabı Kurân’dadır.
 Uzayda hayat var mı sorusunun en güvenilir cevâbı , hiç şüphesiz,
Mûcize olduğu kanıtlanmış olan, kendisinden başka tanrı olmayan allâh’ın kitabı Kurân’dadır.

iki âyette açıkça bildirilmiştir, uzayda hayat vardır .
1- Kur’ân’ın 16’ncı sûresi olan nahl sûresinin 49’uncu âyeti :
“ve Allâh’a secde eder ne (var) göklerde ve ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve melekler ve onlar büyüklenmezler .”
2- Kur’ân’ın 42’nci sûresi olan şûrâ sûresinin 29’uncu âyeti
“ve O’nun (Allâh’ın) âyetlerinden (belirtilerinden) , yaratılış
(tarz)ı gökler ve yer(yüzünü)n ve ne yaydı o ikisinde dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve o (onların)toplanmalarına dilediğinde kadîr (çok iyi ölçüler koyan) .”


Bu iki âyette bahsedilen gökler, uzaydır . Gökler kelimesi her ikisinde de çoğuldur, bu da bildiğimiz evrende her yerde hayat olduğuna delildir . İkinci âyetteki yaydı kelimesi tozun yayılmasını ifâde eden “besse” fiilidir . Bu fiil ile ifâde edilen&helli
Bu iki âyette bahsedilen gökler, uzaydır . Gökler kelimesi her ikisinde de çoğuldur, bu da bildiğimiz evrende her yerde hayat olduğuna delildir . İkinci âyetteki yaydı kelimesi tozun yayılmasını ifâde eden “besse” fiilidir . Bu fiil ile ifâde edilen yayılma, tozun yayılması gibi, üste, alta, öne, arkaya, sağa, sola, her yöne yayılmayı anlatır . Öyleyse âyette bu fiille anlatılan , göklerde, uzayda yayılmadan anlaşılan, evrenin her bölümünde hayatın varlığıdır . 24’üncü sûre olan nûr sûresinin 45’inci âyetinde, bu iki âyette Bahsi geçen “dâbbe” kelimesi tarif edilmiştir.

Bu âyette anlatılan dâbbe târifi :<br/>1- Her dâbbe (kımıldayan, canlı) su’dan yaratıldı .<br/>(öyleyse uzayda her yerde su var)<br/>2- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı karnı üzerinde gider, yâni sürüngendir .<br/>3- Dâb
Bu âyette anlatılan dâbbe târifi :
1- Her dâbbe (kımıldayan, canlı) su’dan yaratıldı .
(öyleyse uzayda her yerde su var)
2- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı karnı üzerinde gider, yâni sürüngendir .
3- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı iki ayağı üzerinde gider .
4- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı dört üzerinde gider . (dört ayaklılar ve iki ayak, iki kol üzerinde giden maymun türleri gibileri)
Kur’ân’da târif edilen dâbbe (kımıldayan, canlı) târifi budur. Göklerde, uzayda var olan hayat budur. Yâni dünyâdaki hayat gibidir uzaydaki hayat.

Bâzı âlimlerin, tefsircilerin dâbbe ,meleklerdir demeleri, büyük bir hatâ, bu kur’ân âyetlerini inkardır . 16’ncı sûre olan nahl sûresinin 49’uncu âyetinde “ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden ve melekler” sözünde “dâbbe” ve “melekler”in ayrı ayrı anılması da&
Bâzı âlimlerin, tefsircilerin dâbbe ,meleklerdir demeleri, büyük bir hatâ, bu kur’ân âyetlerini inkardır . 16’ncı sûre olan nahl sûresinin 49’uncu âyetinde “ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden ve melekler” sözünde “dâbbe” ve “melekler”in ayrı ayrı anılması da “dâbbe” ve “melekler”in farklı varlıklar olduğu anlaşılıyor . Ayrıca meleklerin su’dan yaratılmadığı ışıktan yaratıldığı hakkında hadis vardır . Böylece hiç şüphesiz anlaşılıyor ki kur’ân, göklerde, yâni uzayda hayatın varlığını bildiriyor . Ayrıca göklerde, uzayda hayatın varlığına dâir hadisler var. Bu da ayrı bir delil olarak kur’ân’la uyumludur.

Böylece bu konudaki hadislerin kur’ân’a uygun olduğu kesinleşir . Örnek bir hadis : “bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan)adamlar”

Uzayda akıllı canlılar.<br/><br/>Uzayda hayat varmı konusu son yüzyılın insanlarının en çok merak ettikleri konulardan biridir. İslamın bu konuda ne bildirdiği kur’ân ve hadislerdeki apaçık delillere rağmen tartışma konusu olmuş , bu konuda ih
Uzayda akıllı canlılar.

Uzayda hayat varmı konusu son yüzyılın insanlarının en çok merak ettikleri konulardan biridir. İslamın bu konuda ne bildirdiği kur’ân ve hadislerdeki apaçık delillere rağmen tartışma konusu olmuş , bu konuda ihtilaf edilmiş. Hiç şüphesiz kur’ân ve hadislerle bildirilen gerçek uzayda hayâtın varlığıdır. İki âyetle açıkça bilrildiği gibi uzayda dâbbe (kımıldayan) denilen canlı türleri vardır.
 Bu konuyu açıklayan “kur’ân’da uzayda hayat” adlı yazımda buna dâir bilgi edinebilirsiniz. O yazıda delil olan iki ayet ve bir hadis sundum. O iki ayet ve hadis şunlardır:

1- Kur’ân’ın 16’ncı sûresi olan nahl sûresinin 49’uncu âyeti :

“ve allâh’a secde eder ne (var) göklerde ve ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve melekler ve onlar büyüklenmezler ”.

2- Kur’ân’ın 42’nci sûresi olan şûrâ sûresinin 29’uncu âyeti. “ve o’nun (Allâh’ın) âyetlerinden (belirtilerinden) , yaratılış (tarz)ı gökler ve yer(yüzünü)n ve ne yaydı o ikisinde dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve o (onların) toplanmalarına dilediğinde kadîr (çok iyi ölçüler koyan) ”.

3- hadis

“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”.
 Bu konunun anlaşılması için öncelikle bilinmesi gereken , âlemler kelimesinin anlamıdır.

Âlemîn nedir:

Kuranda alemin kelimesini tarif eden ayetler var.

26 şuara 23’üncü ayette firavun musaya soruyor
 1 - gökler ve yer ve ikisi arasında ne var ise hepsi (mekansal ; yükseklik ve alçaklık)

2 – şimdikiler ve ilk var olanlar (zamansal ; şimdi ve geçmiş)

3- doğu ve batı ve arasında ne varsa hepsi ( yüzeysel ; enlilik)

yani kuranda bahsedilen alemin kelimesi çok boyutlu olarak evren ile ilgili bir kelimedir.

Alemin en az bunlardır ve bunlar içinde dünya okyanusa nisbetle bir damla su kadar yer tutmaz. Alemin dünyadır

iddiası olanlar bir toz zerresinin dünya olduğunu iddia etmekten bile daha beter bir küçültme yapmaktadırlar.Kuranda Alemin hakkındakiler bunlardan ibaret değil. Konuyu çok uzatabilecek bir tartışmaya sebep verebilir ,

açıklanması zor bir konu olduğu için devamından bahsetmiyorum.

Kur’ân’da uzayda akıllı canlıların varlığını bildiren âyetler ise şunlardır;

(25 furkân 1) “mübârek oldu (o) ki inici etti (gerçeği , yanlışı) farkettireni (furkân’ı) kuluna , olur diye

evrenlere bir uyarıcı”.

(6 en’âm 90) “(işte) onlar (onlar) ki (gerçeğe) iletti allâh böylece (gerçeğe) iletenine onların aynı şekilde uy ,

de , değil istiyorum (istemiyorum) sizden üzerine onun bir ücret, o (kur’ân) ancak hatırlatmadır evrenler için”.
(12 yûsuf 104) “ve ne istiyorsun (istemiyorsun) onlardan üzerine onun her hangi bir ücretten (bir şey) , o ancak

bir hatırlatma evrenler için”.

<br/>Furkân kur’ân’ın niteliklerinden bir niteliktir. Bu kelime kur’ân’da 7 adeddir. 7 aded olması ile evrenlerin<br/><br/>kurandaki tariflerinden bir tarifte “gökler ve yer ve ne varsa arasında o ikisinin” cümlesiyle tarifinden<br/&g

Furkân kur’ân’ın niteliklerinden bir niteliktir. Bu kelime kur’ân’da 7 adeddir. 7 aded olması ile evrenlerin

kurandaki tariflerinden bir tarifte “gökler ve yer ve ne varsa arasında o ikisinin” cümlesiyle tarifinden

anlaşıldığı gibi uzay ve ondakiler evrenlerdir. Kuranın bildirmesi ile bildiğimiz gökler 7 kattır. Bu ilişkide

kuranın matematik mucize yapısına işaret etmekle birlikte furkan kelimesinin gök katları adedince olması , bu

ayetle ilgilendirilince furkanın gök katlarının 7 adeddinin hepsine gönderildiğine işaret olur.
 Furkan , iyiyi , kötüyü , doğruyu, gerçeği , yanlışı ayırd ettiren , farkettiren anlamındadır.
Furkân kur’ânda

1- Salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammede indirildiği bildirilir ve kur’ân hakkında nitelik , vasıf

olarak kullanılır. ( 2- bakara 185) (3 âli imrân 4) (25 furkân 1).
Ayrıca yevmel furkân (gerçek ve yanlışı ayırd ettiriren gün)
Olarak kullanılır. (8 enfâl 41).
Ayrıca mü’minlere furkan (gerçeği , yanlışı ayırd ettiren , fark ettiren) va’dedilir. (8 enfâl 29)
Böylece salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed ve ümmeti hakkında 5 âyette geçer, bunlardan biri selam

onlara yüce allâh’ın elçileri mûsa ve hârun ve îsâ hakkında ortak kullanılır.
2- salat ve selam onlara mûsâ ve hâruna indirildiği bildirilir
(2 bakara 53) (3 âli imrân 4) (21 enbiyâ 48).

Böylece 3 âyette selam onlara yüce allâh’ın elçileri mûsâ ve hârûn hakkında kullanılır , bunlardan biri salat veselam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed hakkında ortak kullanılır.
 Sonuç : furkan kelimesi kur’ân’da 3 peygamber hakkında kullanılır.

1- salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed.
2- selam onlara yüce allâh’ın elçileri mûsa ve hârun.

3- ayrıca 3 âli imrân 4 numaralı âyette incilin de anılması sebebiyle selam ona yüce allâh’ın elçisi îsâ bupeygamberlere dâhil olabilir.

Furkân evrenlere ,yâni 7 kat gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlara uyarıcı olsun diye allâh’ın kuluna , yâni muhammede indirildi.

Öyleyse 7 kat gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda , yâni evrenlerde uyarılması gereken akıllıcanlılar var. Eğer evrenlerde uyarılması gereken canlılar olmasa idi furkân’ın onlara uyarılmaları için indirilmesi anlamsız, saçma olurdu.

Uzayda akıllı canlıların varlığına bu hadis delildir. İşte o hadis:<br/><br/>“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”  Ülker’de ilim yada îmân varsa , hiç şüphesiz
Uzayda akıllı canlıların varlığına bu hadis delildir. İşte o hadis:

“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar” Ülker’de ilim yada îmân varsa , hiç şüphesiz orada akıllı canlılar vardır.Kur’ân’da furkan kelimesinin bahsedilen 3 peygamber hakkında kullanılmış olmasının da özel bir anlamı var. Anlaşılan bu peygamberler dünya dışındaki bu canlılara da peygamber olmuşlar. Buna dair hadisler de var .

Öyleyse furkan evrensel iletişim gücü ile ilgili bir özellik olabilir.Kaynağı nakledilmeyen bu hadisi (berakat yayınevinin , “altıparmak peygamberler tarihi” adlı kitaptan , “miraçtan sonra zuhur eden vakıalar” başlıklı bölümden alarak , açıklamalar ekleyerek aşağıda yazılmıştır.)
 Ayrıca aynı kitapta birinci göğe çıkmadan önceki gökte dünyâ göğünde (aşağı gökte) mi’râc’ın başlangıcındagördüklerini anlatarak salat ve selâm ona yüce Allâh’ın elçisi şöyle diyor:

1 - “bir deryâya eriştim denizde ve karada ne kadar hayvan var ise o deryâda mevcût idi. muallakta (asılı olarak havada) duruyor ve bir damla damlamıyordu”. (ayrıca birinci kat göğe kadar olan bölümün yıdızların tümünün içinde bulunduğu dünya göğü (alt gök) olduğu birincigöğün dolayısıyla 7 göğün bu göğün üzerinde olduğu bu hadisin devamından anlaşılıyor.) Anlaşılan bu hadiste bildirilen canlılar insan ve cin türü ileri akıl seviyesinde olmayan hayvan türü canlılardır. Âyetler ve hadislerle bildirildiği gibi hayvanlarında aklı vardır. Ancak asıl konu edindiğimiz , insanların akıl seviyesine benzer akıllı canlılardır. Aşağıdaki konular bu tür ileri akıl seviyesindeki canlılara dâirdir.

2 - Ye’cûc ve me’cûc<br/><br/> Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, “Cebrâîl aleyhisselam beni ye’cûc ve me’cûc tâifesine iletti. Onları îmâna ve allâh’u teâlâya ibâdete da’vet ettim. Açıklama; Hakkında pek çok hadis olan ye’cû
2 - Ye’cûc ve me’cûc

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, “Cebrâîl aleyhisselam beni ye’cûc ve me’cûc tâifesine iletti. Onları îmâna ve allâh’u teâlâya ibâdete da’vet ettim. Açıklama; Hakkında pek çok hadis olan ye’cûc ve me’cûc’un mi’râc konusunda olması göklere yapılan yolculuk sebebiyle , uzaydaolması muhtemel canlılar olarak düşünülmesi mümkün. Ancak buna dair şüphesiz bir delilim yok. Ye’cûc ve me’cûc’un dünyâda olmasıda mümkün olabilir. Zülkarneynin onları hapğsettiği ile ilgili âyet ve hadisler var. Zülkarneynin onları dünyada bir yerde hapsetmiş olması mümkün olsada buna dâirde kesin bir bilgim yok. Uzayda olması muhtemel akıllı canlılara bunlar örnektir. Öyleyse ye’cûc ve me’cûc ile ilgili tüm âyetler ve hadisler uzayda hayat konusuyla ilgili olarak incelenmelidir. Bu kavmin akıllı canlılar oldukları fakat insan olmadıkları bildilmiştir.

3 -  “Sonra beni şehre ilettiler ki , biri meşrıkta ( doğuda) , diğeri meğribde ( batıda) idi. Bu şehirlerin her birininiki bin kapısı var idi. İki kapısının uzaklığı bir fersah idi” (bir fersah yaklaşık 5 kilometre).  Açıklama; 2000 kapı var ve her kapı&
3 - “Sonra beni şehre ilettiler ki , biri meşrıkta ( doğuda) , diğeri meğribde ( batıda) idi. Bu şehirlerin her birininiki bin kapısı var idi. İki kapısının uzaklığı bir fersah idi” (bir fersah yaklaşık 5 kilometre). Açıklama; 2000 kapı var ve her kapı arasındaki uzaklık 5 kilo metre . Öyleyse bu şehirlerin çevresi 2000 x 5 = 10 000 kilometre. Eğer bu şehirler dairesel şekilde iseler. 10 000 bölü 3,14 = 3 184 , 713 . Yani eğer bu şehirler dâiresel şekilde iseler genişlikleri 3 bin 184 kilo metre olur. Bu kadar büyük bir şehir dünyada yok, bilinen tarihtede yok. Öyleyse bu şehirler dünya dışında , uzayda olan şehirler olabilir.
 Ev durumu hesabı;

3 184 000 metrelik çapı olan bu şehrin yarı çapı 1 592 000 metre , alanı 1592 000 x 1 592 000 x 3. 14 = 7 958 216 000 000 metre kare ortalama 2000 metre kare alanabir ev olsa 7 958 216 000 000 bölü 2000 = 3 979 108 ev yapılabilir. Aşağıdaki hesaba göre 44 milyar 160 milyon olan nüfusa göre; 44 160 000 000 bölü 3 979 108 = 11 097 kişi bir evde yaşamak zorunda olacaktır. Öyleyse bu canlıların

evleri çok katlı olmak zorundadır . Bir ailede 6 kişi olsa bir evde (11 097 bölü 6 =) 1849 daire olmak zorundadır.

Bu türde bir ev ileri teknoloji gerektiren gökdelen türü ev olmak zorundadır. Bu tür bir yerleşimin mümkün olması ,dünyanın genişliği ile hesaplanırsa , dünya nüfûsu arttıkça dünyanın insanlar için yeterli olmayacağı endişesinegerek olmadığı , gelişen teknoloji ile uygun çözümlerin bulunabileceği anlaşılır.

İbrânî dili konuşurlardı.<br/><br/>Kur’ân ve hadislerde bahsedilen âd kavmi ile ilgili tüm bilgiler uzayda hayat konusuyla ilgili olarak incelenmelidir. Bu kavmin akıllı canlılar oldukları , islamı kendilerine tebliğ eden peygamberleri olduğu
İbrânî dili konuşurlardı.

Kur’ân ve hadislerde bahsedilen âd kavmi ile ilgili tüm bilgiler uzayda hayat konusuyla ilgili olarak incelenmelidir. Bu kavmin akıllı canlılar oldukları , islamı kendilerine tebliğ eden peygamberleri olduğu , cennete çağırıldıkları ve cehennemle uyarıldıkları âyet ve hadislerle bildirilmiştir. Selam ona sâlih peygambere îmân etmiş olmalarına gelince. Âd kavmine pek çok peygamber gönderilmiş , sonunda selamona hûd peygamber gönderilmiş ve kur’ân’da hûdun kavmi olarak târif edilmişler. Hûd’a îmân etmedikleri için helak edildiler. Ardından semûd kavmine sâlih peygamber gönderildi. Âd kavminden olan mü’minler ise helak edilmediler. Bu hadiste bildirilen âd kavminden kurtulan mü’minlerin semûd kavminin peygamberi sâlihe de îmân ettikleridir.
 Mağribde (batıda) olan şehir ise süryânî lisâniyle konuşurlardı. Her kapıda on bin kişi silâhıyla beklerdi. Her ay bu on bin kişi gider başka on bin kişi gelirdi. Kıyâmete kadarböyle olup , bir gelene bir daha nöbet gelmez.

Tahmînî bir hesap ;

2000 kapı , her kapıda 10 000 asker. 2000 x 10 000 = 20 000 000 (20 milyon asker). Peygamberimizin yaşadığı çağdainsanların toplamı bile ancak bu kadar olabilir. Öyleyse 20 milyon askeri olan iki şehrin dünyâda olması imkansız. Aradan geçen 1400 küsür yılda insanların nüfûsu en az 1000 kat artmış olmalı. Buna rağmen , yeryüzünde 20 milyonlu askeri olan hiç bir ülke yok. Onların sayısı da artıyordur...

20 milyon asker çıkaracak bir toplumun nüfûsu asker sayısının en az 4 katı olmak zorundadır. Öyleyse bu iki şehrin her birinin nüfûsu : (20 000 000 x 4 = 80 000 000 ) 80 milyon her ay , her kapı için 10 000 asker çıkaran topluluğun nüfûsu . Ümmeti…
20 milyon asker çıkaracak bir toplumun nüfûsu asker sayısının en az 4 katı olmak zorundadır. Öyleyse bu iki şehrin her birinin nüfûsu : (20 000 000 x 4 = 80 000 000 ) 80 milyon her ay , her kapı için 10 000 asker çıkaran topluluğun nüfûsu . Ümmeti muhammed gibi ortalama 65 yıl yaşıyorsalar , 20 yaşında asker oluyorsalar , 65 yaşına kadar kendilerine nöbet sırası gelmemesi için ; 65 - 19 = 46 yıl başkaları nöbet tutmalıdır. Öyleyse 46 yılın her

ayı için(46 x 12 =) 552 ay için , her kapı için 10 000 asker çıkaracak toplum adedinin 552 katı bir toplum var olmalıdır . Öyleyse her kapı için 10 000 asker çıkaran toplum adedi (80 000 000) 80 milyonun 552 katı bir toplum olmalıdır. 80 000 000 (80 milyon ) x 552 = 44 160 000 000 (44 milyar 160 milyon) . Yani bu toplumun nüfûsu 44 milyar civarında olmak zorundadır. Dünyanın şimdiki nüfûsu tahmini olarak 7 milyar civârındadır. Bu iki toplum 1400 yıl önce dünyanın toplam nüfûsunun 6 katı nüfûsa sahip imiş. Aradan geçen 1400 yılda 1000 (bin) kat artmış olsalar her birinin şimdiki nüfusları (44 160 000 000 x 1000 = 44 160 000 000 000 ) 44 tirilyon 160 milyar olmalıdır. Bu durumda bu iki şehrin her biri dünya nüfûsunun ( 44 160 milyar bölü 7 milyar = ) 6 308 (6 bin 3 yüz 8) katınüfûsa sahiptirler.

Onları dine da’vet ettim ve ibâdet ta’lim ettim. Kabul ettiler. Cümlesi islâma geldiler. Onlar bizimkardeşlerimizdir. Onların iyileri , bizim iyilerimizle , onların kötüleri , bizim kötülerimizle olurlar.
 Sonra beni üç tâifeye daha ilettiler ki , onlar hâlâ Allâh’u teâlâdan gayri düşman bilmezler (Allâh’ın düşmanlardırlar). Adları (mensek) , te’vil) ve (mâiris) dir. Onları dîne da’vet ettim, kabul etmediler. Cümlesi cehennemdeHazreti Habîbi Ekrem “Sallallâhu Aleyhi ve Sellem” buyurdu ki , hak teâlâ (Allâh) mi’râc’dan dönüşte beni Mûsâ Aleyhisselâmın kavmine iletti. Onlara selâm verdim. Selâmımı aldılar. Cebrâîl aleyhisselâm beni onlara tanıttı. Benim âhir zamanda geleceğimi , nübüvvetimi (peygamberliğimi) ve vasfımı kitablarında görmüşler ve peygamberlerinden işitmişlerdi. Cümlesi koşup yanıma geldiler ve bir birlerine müjdeler verip etrâfıma toplandılar. Onlara islâmı arz ettim (sundum). Cümlesi (hepsi) islâmı kabul ettiler ve dediler ki , hak teâlâ (Allâh) , mûsâ aleyhisselâma senin peygamberliğini haber vermiş idi. Mûsâ aleyhisselâm bize vasiyet etmiş idi. Biz senin gelmeni bekliyorduk ve senin cemâlini (güzelliğini) görmeye âşık idik. Elhamdu lillâh bu devlete (ni’mete) vâsıl olduk
 Resûlullâh “sallallâhu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, onların arasında bir çok şeyler müşâhede ettim. Benizleri sarı, elbiseleri yünden idi. Evleri hep aynı yükseklikte ve tek kat idi. Kabristanları evlerine yakın, mescidleri evlerine uzak ve kapıları açık idi. İçlerinde zengin ve fakir yok, hepsinin mâlî vaziyeti aynı. Dükkânları açık. Kendileri mescidlerde i’tikâf ederler. Çocukları doğsa ağlarlar. Bir kimse ölse sevinirler. Onlara süâl ettim (sordum) : (siz ne din üzeresiniz?) Dedim. Dediler ki: (allâhü tâlâya ve meleklerine ve kitaplarına ve peygamberlerine îmân ettik. Kazâsına (bize ne uygularsa) râzıyız. Ni’metlerine şükrederiz , belâlarına sabr ederiz bir birimize düşmanlık etmeyiz
 Cümlesinin (hepsinin) malları aynıdır. Tâ ki kimse diğerine hased etmesin. Hak teâlânın (Allâh’ın) rızâsını,nefislerimizin hevâsına (isteklerine) tercih ederiz. Bilmediğimizi öğrenmeye çalışırız ve bildiğimiz ile amel ederiz. Aslâ gıybet etmeyiz. Mâlayânî (boş söz) söylemeyiz. Gündüzleri oruç tutar , geceleri ibâdet ederiz. İbâdetten maksadımız (amacımız) derecâtı âhirettir ( âhiret dereceleridir) ve rızâyı rabbul izzettir (azîz allâh’ın rızasıdır). Emri bil ma’rûf (iyiliği emreder) ve nehyi anil münker ederiz (kötüğü bilinenden men ederiz). Her ne gelirse sabrederiz. Dünyâ fakirliğini, âhiret zenginliği için isteriz. Ni’meti fânîyi (geçici ni’meti) , ni’meti bâkî (kalıcı ni’met) için kabul etmedik. Mûsâ aleyhisselâm bize ne vasiyetler etti ise ona göre amel ettik. Ömrümüzün sonuna kadar bu hâl üzere olmağa kasd etmişiz).

Resûl aleyhisselâm buyurdu ki, onlardan süâl ettim (sordum) :<br/>------- Benizleri neden sararmıştır?<br/>------- Allâhuteâlânın korkusundan, dediler.<br/>------  Kaftanlarınız niçin hep yündendir?<br/>---------peygamberlerin elbi
Resûl aleyhisselâm buyurdu ki, onlardan süâl ettim (sordum) :
------- Benizleri neden sararmıştır?
------- Allâhuteâlânın korkusundan, dediler.
------ Kaftanlarınız niçin hep yündendir?
---------peygamberlerin elbiseleri böyle olduğu için.
------- Evleriniz neden hep aynı boydadır?
---------Bâzımız bâzımız üstünde olmak istemeyiz ve rüzgârı ve güneşi bir birimizden men eylemeyiz.
---------Kapılarınız niçin hep açıktır?
---------Aramızda hâin ve hırsız yoktur.
---------Dükkânlarınız niçin açıktır?
---------Bir kimseye bir şey lâzım olur ise, alıp, parasını koysun diye açık tutarız.
---------Mescidleriniz niçin uzaktır?
---------Adımlarımız çok olsun ve sevâbımız ziyâde (çok) olsun diye.
---------Kabristanlarınızı (mezarlıklarınızı) niçin evlerinize yakın yaptınız?
--------- Ölümü unutmayalım diye.
---------Çocuklarınız olsa ağlarsınız, ölse gülerseniz, neden?
---------Doğan zindana ve habis hâneye gelir. Ölen rabbisine gider, zindandan kurtulur da ondan.
---------İçinizde hiç hasta görmedim, niçin?

---------Hastalık günahlara keffârettir. Biz günah etmeyiz. Faraza (var sayalım) bir kimse günah işlese, gökten ateş gelip onu yakar, helâk eder.

Dünyâda günah işlenildiğinde gökten gelen ateşle yakılmak adeti olan , hiç günah işlemeyenler toplumu olduğuna dâir bir bilgi yok. Öyleyse bu toplum dünya dışında bir yerdedir.<br/><br/><br/>Bu süâl (soru) ve cevaplardan sonra dediler ki
Dünyâda günah işlenildiğinde gökten gelen ateşle yakılmak adeti olan , hiç günah işlemeyenler toplumu olduğuna dâir bir bilgi yok. Öyleyse bu toplum dünya dışında bir yerdedir.


Bu süâl (soru) ve cevaplardan sonra dediler ki: (yâ resûlullâh, bize şerîatı ta’lîm eyle ve bize vasiyyet eyle).

Onlara şerîat ta’lîm ettim ve hâllerine uygun şekilde vasiyyet ettim. (ey kavim! Belâlara sabr edin. Hak teâlâdan

(allâh’dan) korkun. Sabretmeğe ondan yardım isteyin. Hiç bir şey ile övünmeyin. Amelleriniz ile riyâ etmeyin. Hak

(allâh) celle ve alânın rahmetine i’tikad edin. Dâimâ havf (korku) ve recâ (ümit) üzere olun. Eğer benimle ve mûsâ

aleyhisselâm ile haşr olmak isterseniz bu vasiyyetlerimi tutun) dedim. Selâm verip ayrılmak istedim. Dediler ki (yâ

resûlullâh, hazretinden iki ricâmız vardır:

Düâ buyurun, hak (Allâh) teâlâ yeryüzünü bizim için kısaltsın. Her sene ka’beyi muazzamayı haccedelim. Zîrâ yerimiz çinden ötededir. Tayyi mekân (yerin kısaltılması) olmayınca haccetmek müyesser (kolay) olmaz.


Buradaki “Çin'den ötededir” sözü dünyâda olması ihtimalini, özellikle o zamanlarda henüz keşfedilmemiş olan ,

okyanus ada ülkeleri veyâ amerika kıtasında olması ihtimâlini düşündürüyorsa da, aşağıda anılan mi’râca iniş ve

çıkışın aynı yerden , kudüsten olması sebebiyle , bu anlatılanlar sırasında henüz dünyâya dönmemiş olması beklenir.

Bu durumda şüphesiz olmamakla birlikte , çinden ötede sözünden uzayda anlamının olması düşünülebilir.

İkincisi :<br/>Hak teâlâ bizi halkın gözünden örtsün. Halka bizi göstermesin.<br/><br/>Düâ ettim. Hak (allâh) teâlâ kabul etti. Her sene gelip haccederler. Hiç kimse onlar görmez.<br/><br/>*<br/>Hacca gelmeleri dünyada
İkincisi :
Hak teâlâ bizi halkın gözünden örtsün. Halka bizi göstermesin.

Düâ ettim. Hak (allâh) teâlâ kabul etti. Her sene gelip haccederler. Hiç kimse onlar görmez.

*
Hacca gelmeleri dünyada olmaları ihtimalini düşündürüyor haklı olarak. Ancak mekanın kısaltılması duası ve duanın

kabul edildiğinin bildirilmesi dünya dışından gelmek imkanı bulmaları anlamına da gelebilir. Hakkında fazla

bilgimiz olmayan bu kişlerin gelişmiş uzay yolculuğuna uygun araçlarının olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu durumda

görünmez olmaları isteklerinin yalnızca hacca gelişleri ile ilgili olmasına bakarak , görünmez olmak dileklerinin

insanlardan gizlenmek olması sebebiyle , bulundukları mekanın insanların görme ihtimalinden uzak bir yer olması da

uzayda olmaları ihtimaline destek olur. Dünyada yaşayan ve islama uymuş olup yalnızca hac yolculuklarında

görünmeyen bir müslüman topluluk olduğuna dair bir bilgi de yok. Bilmediğimiz halde bu durumda olan birileri olması

ise çok zor. İslama tam olarak uyan ve sadece hacca gidişleri hakkında bilgi olmayan bir müslüman topluluk var ise

, özellikle büyük okyanus veya amerikada onlardan bu kişiler oldukları konusunda şüphelenebiliriz. Böyle bir tesbit

olmadıkça , uzaylı olmaları ihtimali dahilinde olacaktırlar. Tek katlı evi olan müslümanlardan oluşan bir medeniyet

olsaydı yeryüzünde bu durum çok meşhur olur ve herkes bilirdi.
 Buyurdular ki, ondan sonra cinnîlerden çok tâifeye (cemate) uğradım. Bana gelip selâm verdiler. Selâmlarını aldım.

Kelimeyi şehâdeti söylediklerini işittim. Bana dediler ki, (bize dînini (sun) arz eyle).
Cinnîlerden ayrılıp beyti mukaddese (kudüse) geldim. Burakı bağladığım halkada gördüm……


Görüldüğü gibi Rasûlullah dönüşte göğe çıktığı yere geri döndü. Dönüşünden önce anlatılan şeylerin ise dünya

dışında gökte , yani uzayda olduğu bellidir. Başka yere inmiş olup tekrar kudüse döndüğüne dair hiç bir bilgim yok.

Bu durumda kudüse gelmesinden önce anlattıklarının dünyada olduğunu iddia etmek yanlış olur. Ayrıca göğe çıkış ve iniş için kullanılan aracın , göğe çıktığı yer olan “mi’râc” adlı asansör olduğu , mi’râc’ın başlangıcını anlatan , başlangıç hadislerinin içinde var.
 Ve bu hadiste göğe çıkış ve inişin bu mi’râc’dan (çıkış aracından) yapıldığı bildiriliyor. Bu durumda kesinlik

oluşturur ki kudüse gelmeden önceki konular gökte , uzayda geçen konulardır. Öyleyse bahsedilen tebliğ yapılan

toplumlar uzayda yaşayan akıllı canlı türleridir.
Bu canlı türlerinin biçimsel özellikleri hakkında bilgim yok, ancak ye’cûc ve me’cûc adlı canlıları târif eden pek

çok âyet ve hadis var. Bunlar insan olmayan akıllı canlılardır. Kıyâmetin alâmetlerindendir ye’cûc ve me’cûc

topluluklarının dünyâyı işgal etmesi. Bu hadislere göre yüksek ihtimalle gökte , uzayda olan , bu canlıların, yâni

uzaylıların dünyâyı işgali kıyâmet alâmetlerindendir.

Ye’cûc ve me’cûc hadislerinden:

1.“ye'cuc ve me'cuc'dan her fert neslinden bin çocuk bırakmadıkça ölmez”.

2. «onlar üç sınıftır; birinci sınıf erz (büyük ağaç) gibidir,
İkinci sınıf, dört arşın uzunluk ve dört arşın da genişliktedir, üçüncü sınıfta (uzun) kulaklarından birini yatak

yapar ikincisini yorgan yapar».

Açıklama :

Birinci sınıf;
Erz ağacı gibi canlılar. Erz ağacı 120 arşın (81 metre 60 santim) boyundadır. Öyleyse muhtemelen bu canlılar 81

metre boyundadırlar.

İkinci sınıf ;
4 arşın boyu 4 arşın genişliği olan canlılar , yâni en az 2 metre 72 santim boyu , 2 metre 72 santim gövde

genişliği olan canlılar, tonlarca ağırlıkta canlılar.
 3
Sahîh-i müslimdeki bir hadisde peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğu bildirilmektedir:
“cenâb-ı hak, yecüc ve mecücü gönderir. Bunlar yüksek yerlerden akın edeceklerdir. Bu sûretle öncüleri taberiye

gölüne uğrayacak ve içindeki suyu içecekler. Sonra gelenler de oradan geçecekler ve; vaktiyle burada çok su varmış,

diyeceklerdir. (bu sırada yeryüzüne tekrar gelen) nebiyyullah (Allahü teâlânın peygamberi) îsâ ve eshâbı

(berâberindekiler), tûr dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhâsaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri

için, bugünkü paranızla yüz dinârdan daha makbul olacak. Bunun üzerine nebiyyullah îsâ ve eshâbı, onların

belâsından kurtulmak için Allahü teâlâya yalvarırlar. Allahü teâlâ onların duâsını kabul edip, yecüc ve mecüc

kabîlesinin enselerine, nugaf denilen küçük kurtçukları musallat eder. Sabahleyin hepsi de Allahü teâlânın

kudretiyle tek bir kişi gibi, bir anda helâk olurlar...


Sonra îsâ ve eshâbı, tûr dağından yere inerler. Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer<br/><br/>bulamazlar. Îsâ ve eshâbı, yine Allahü teâlâya yalvarırlar; cenâb-ı hak, horasan develerinin boyunları gibi kuşlar<br/>&
Sonra îsâ ve eshâbı, tûr dağından yere inerler. Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer

bulamazlar. Îsâ ve eshâbı, yine Allahü teâlâya yalvarırlar; cenâb-ı hak, horasan develerinin boyunları gibi kuşlar

gönderir. Onlar leşleri alıp Allahü teâlânın dilediği yere atarlar. Sonra cenâb-ı hak, pekçok yağmur indirir ki,

hiçbir ev ve çadır, yağmuru geçirmeye engel olamaz. O yağmur, bütün yeryüzünü tertemiz, yemyeşil bir hâle getirir.

Sonra yeryüzüne: meyvelerini bitir. Evvelki gibi feyz ve bereket ver, diye emrolunur. İşte o gün bir cemâat, tek

nardan yiyip doydukları gibi, onun kabuğu ile de gölgelenirler. Otlağa gönderilen deve, sığır, koyun ve keçilerin

de sütleri bereketli olur. Öyle ki sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemâati, sığırınki bir kabîleyi, koyunun sütü

de yakın akrabâdan bir cemâati doyurur. İşte bunlar, böylece bolluk içinde huzurlu bir hayat geçirirken, Allahü

teâlâ hoş bir rüzgâr gönderir. Bu latîf rüzgâr onları koltuklarından tuttuğu hâlde, her mümin ve müslümanın rûhları

kabz olunur. Ortada en şerli insanlar kalır. O zaman da birbirleriyle boğuşurlar. Eşekler gibi halkın huzûrunda

alenen zinâ ederler. İşte bu fenâ kimseler üzerine de kıyâmet kopar.”
 Onlar şöyle diyecekler: yerdekilerini öldürdük; gelin göktekileri de öldürelim. Bunun üzerine oklarını göğe

atacaklar. Allahda onları kana bulamış bir halde geri çevirecek. İsa (a.s.) Arkadaşlarıyla birlikte onların

şerrinden kurtulmaları için Allah'a dua edecekler. Allah onlara gökten boyunlarındaki kanı emmek için kurtlar

gönderecek, hepsi ölecekler..

Ses ve sedaları çıkmaz olacak. İçlerinden biri sağ kalacak ve şöyle haykıracak: "Ey müslümanlar! Allah sizi<br/><br/>düşmanınızdan korudu belasını verdi." Bunun üzerine şehirlerden kalelerden dışarı çıkacaklar, bağlı hayvanları da&lt
Ses ve sedaları çıkmaz olacak. İçlerinden biri sağ kalacak ve şöyle haykıracak: "Ey müslümanlar! Allah sizi

düşmanınızdan korudu belasını verdi." Bunun üzerine şehirlerden kalelerden dışarı çıkacaklar, bağlı hayvanları da

salıverecekler. Hayvanlar onların etlerinden başka bir şey bulamıyacaklar. Yeyip semizleşecekler. Allah'ın

peygamberi isa (a.s.) Ve arkadaşları yere indiklerinde yerin onların yağ ve iaşelerinin kpkularıyla dolup taşdığını

bulacaklar leş kokusundan geçilmez olacak. Çaresiz Allah'a dua edecekler. Allah bir rüzgar gönderecek. O rüzgar hem

onları iyileştirecek hem de karşılaştıkları iaşeleri denize savurup atacak.
Bunun ardından cenab-ı hak bolca yağmur yağdıracak her tarafı ayna gibi tertemiz yapacak. O kadar temiz olacak ki

yeryüzü kişi bakınca bir ayna misali yüzünü orada görecek.
 Sonra yere:
"Hadi meyveni ver ve bereketlen!" denecek. Anında yeryüzü bereketle dolacak nar ağaçları bollaşacak. Müslümanlar hem narı yiyecek. Hem de ağaçların gölgesinde dinlenecek. Müslümanlar ye'cuc-me'cuc'ün silah, alet ve edevatını da tam yedi sene odun yerine yakacaklar.»...

Ye’cûc ve me’cûc konusunda sunulan hadisler , bunların akıllı canlılar olduğunu isbat ediyor, bu konuda âyetler de

var. Ancak sunulan hadisler bunların uzaylı canlılar olduğuna işâret eden delillerdir. Daha zayıf delil

oluşturmakla birlikte dünyâlı olduklarına dâir zan oluşturacak hadisler de vardır. Her şeye rağmen uzayda akıllı

canlılar olduğu âyetlerle isbat edildi bu yazıda.

Sonuç :<br/>1- Uzayda hayat var. (delili âyet ve hadis).<br/>2- Uzayda insan ve cin türünün akıl seviyesinde , akıllı canlılar var. (delili âyet ve hadis).<br/><br/>( kur’ân, sûre 20, âyet 47) “…ve sağolsun kim uydu (gerçeğe) ilete
Sonuç :
1- Uzayda hayat var. (delili âyet ve hadis).
2- Uzayda insan ve cin türünün akıl seviyesinde , akıllı canlılar var. (delili âyet ve hadis).

( kur’ân, sûre 20, âyet 47) “…ve sağolsun kim uydu (gerçeğe) iletene”.
(kur’ân, sûre 1,âyet 1) “övgü allâh’a düzenleyeni evrenlerin”.

Kur’ân’da uzayda hayat -3-<br/>Uzaylı insanlar. Kur’ân’ın âlemlere ;evrenlere gönderildiğini bildiren bâzı âyetler:<br/><br/>1. (25 furkân 1) “mübârek oldu (o) ki inici etti (gerçeği , yanlışı) farkettireni (furkân’ı) kuluna , olur diye
Kur’ân’da uzayda hayat -3-
Uzaylı insanlar. Kur’ân’ın âlemlere ;evrenlere gönderildiğini bildiren bâzı âyetler:

1. (25 furkân 1) “mübârek oldu (o) ki inici etti (gerçeği , yanlışı) farkettireni (furkân’ı) kuluna , olur diye evrenlere bir uyarıcı”.

2 .(6 en’âm 90) “(işte) onlar (onlar) ki (gerçeğe) iletti allâh böylece (gerçeğe) iletenine onların aynı şekilde uy , de , değil istiyorum (istemiyorum) sizden üzerine onun bir ücret, o (kur’ân) ancak bir hatırlamadır evrenler için”.
 3. (12 yûsuf 104) “ve ne istiyorsun (istemiyorsun) onlardan üzerine onun her hangi bir ücretten (bir şey) , o ancak bir hatırlama evrenler için”.

4. (38 sâd 87) “o (kur’ân) bir hatırlamadır (zikirdir) evrenler için”.

5. (68 kalem 52) “ve ne o (kur’ân) ancak bir hatırlama evrenler için”.
(81 tekvîr 25) “ve ne (değil) o sözüyle (birlikte) şeytanın taşlanmışının”.
(81 tekvîr 26) “böyle iken nereye gidiyorsunuz”.
(81 tekvîr 27) “o (kur’ân) bir hatırlamadır (zikirdir) evrenler için”.
(81 tekvîr 28) “kim için (ki) diledi sizden ayakta durmayı (doğru yolda olmayı)”.
(81 tekvîr 29) “ve ne diliyorsunuz ancak dilemesi allâh’ın düzenleyeni (rabbı) evrenlerin”.

Bu âyetler âlemlerde , yâni gökler ve yer ve ikisi arasında , yâni uzayda , evrende yaygın olarak akıllı yaşamın var olduğunu ve furkân’ın , kur’ân’ın onları uyarması için allâh’ın kuluna , salat ve selâm ona yüce Allâh’ın elçisi muhammede indirildiğ ni&h
Bu âyetler âlemlerde , yâni gökler ve yer ve ikisi arasında , yâni uzayda , evrende yaygın olarak akıllı yaşamın var olduğunu ve furkân’ın , kur’ân’ın onları uyarması için allâh’ın kuluna , salat ve selâm ona yüce Allâh’ın elçisi muhammede indirildiğ ni bildiriyor.
Âlemlerde insan ve cin benzeri yüksek akıllı canlılar olduğunu bildiren bir çok âyet var.
 Âlemîn ; evrenler nedir:

Kuranda alemin kelimesini tarif eden ayetler var.
26 şuara 23’üncü ayette firavun musaya soruyor ; “dedi firavun ve ne düzenleyeni (rabbi) aleminin”
cevap 1 =
(26 şuara 24) = “dedi düzenleyeni (rabbi) gökler ve yer(yüzün)ün ve ne (varsa) arasında o ikisinin oldunuz ise yakînen bilenler”
cevap 2 =
(26 şuara 26) = “dedi düzenleyeniniz (rabbiniz) ve düzenleyeni (rabbi) babalarınızın ilklerinin”
cevap 3 =
(26 şuara 28) = “dedi düzenleyeni (rabbi) doğu ve batının ve ne (varsa) arasında o ikisinin oldunuz ise
aklediyorsunuz”

Hadis: “bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur Fars oğullarından (iranlılardan) adamlar”<br/><br/>(hadîsin kaynağı: (1)ahmed bin hanbelin müsnedi, (2 (297-420-422-469)).<br/>( hadisdeki “bilim” kelim
Hadis: “bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur Fars oğullarından (iranlılardan) adamlar”

(hadîsin kaynağı: (1)ahmed bin hanbelin müsnedi, (2 (297-420-422-469)).
( hadisdeki “bilim” kelimesi yerine “îmân” kelimesi kullanılan aynı hadîs’in diğer bir naklinin kaynağı :tirmizî , tefsîr bölümünde 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 ).
(hadisdeki “birbirine kavuşur” kelimesi yerine “elbet ona kavuşur” kelimesi kullanılan diğer bir naklinin kaynağı : buhârî, tefsîr bölümü 62 (1) . Müslim , sahâbenin fazîletleri bölümü 231. Tirmizî, tefsîr bölümü 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 .ahmed bin hanbel 2 (417) ). Hadisteki “süreyyâ” (türkçede, “ülker”, “yedi kız kardeş” adları ile bilinir . Ayrıca farsça “peren”, “pervin”. Yunanca “pleiades”. Japonca “subaru”.) Adları ile bilinir. Uluslar arası gök bilim adlandırmasında “m 45” olarak bilinir.
Boğa burcundadır , dünyâdan uzaklığı 440 ışık yılı (135 parsek). Âletsiz bakıldığında yedi yıldızı görünür .

17 Mayıs 2012 Perşembe

KABENİN GÖKTEKİ YERİ(Beyt'ül-Mamur)

Burası, yedinci semâda bir beyt-i mükerremdir Kâbe-i Mükerre-me'nin üzerine gelir; o kadar da büyüktür Onu semâdan bıraksalar, tam Kâbe-i Mükerreme'nin üzerine iner

Yüce Hak onu kızıl yakuttan yaratmış Onun yeşil zümrütten iki kapısı vardır Kızıl altından on bin kandil asılmış Ak gümüşten bir minaresi vardı Onun yüksekliği beş yüz yıllık yoldu O beytin kapısına bir minber konmuştu Yaratıldıktan bu yana, hatta kıyamete ka-dar her gün yetmiş bin melek ona gelir Onun önünde nurdan bir deniz vardır Orada yıkandıktan sonra, arkalarına nurdan birer rida alıp onunla ihrama girerler

— Lebbeyk

Diyerek ihram giyenler gibi bu beyti tavaf ederler Oraya bir defa gelene kıyamete kadar bir daha sıra gelmez

Buraya giden de, ancak yedinci semâ melekleridir Sonra, Cebrail elimden tuttu; içeri girdik Şöyle dedi:

— Ya Resulellah, burada da imamet edin

Cebrail ezan okudu Yedi kat semâ ehli tümden iktida edip iki rekât namaz kıldım

Bu topluluğu görünce hatırıma şöyle geldi: Ümmetime de bu toplu ibadetten nasib verilse Bunun üzerine, o gizliyi saklıyı bilen Yüce Zat, içimden" geçeni bilip şöyle ferman eyledi:

— Ya Muhammed, senin ümmetine de böyle bir topluluk olacaktır Onun günü cumadır; cemaatıdır»

Bazı vaaz kitaplarında şöyle yazıldı:

— Cuma günü olduğu,zaman, mele-i âlâ Beyt-i Ma'mur'a toplanır Cebrail ezan okur; İsrafil ise, hutbe irad eder Mikâil ise, imam

olur; yedi kat semâ melekleri ona uyarlar

Cuma namazı tamamen kılındıktan sonra, Cebrail şöyle söyler:

— Ey melekler, şahid olun Bu ezanın sevabını Muhammed ümmetinin müezzinlerine bağışladım

İsrafil ise, şöyle der:

— Ey melekler şahid olun; ben de bu hutbenin sevabını Muhammed ümmetinin hatiplerine bağışladım

Mikâil ise, şöyle der:

— Bu imamlığın sevabını Muhammed ümmetinin imamlarına

bağışladım

Melekler dahi, sevaplarını Muhammed ümmetinin cuma namazı kılanlarına bağışlarlar

Bunun üzerine, Yüce Hak katından şu ilâhî ferman gelir:

— Ey melekler, bana cömertlik mi arz edersiniz; halbuki cömertliği yaratan benim Şahid olun; cuma gününe tazim eden Muhammed ümmetinden ister kadın, ister erkek olsun, hepsinin günahını bağışladım Onları cehennemden azad eyledim

Böylece, kerem ihsanında ve rahmet itasında bulunur

Allahım, bize de bunu nasib eyle; o sevaba ermeyi bize kolay eyle Emin Peygamber SAV hürmetine Ey merhametliler merhametlisi! Âmin!