Bu Blogda Ara

17 Mayıs 2012 Perşembe

ZUL KARNEYN’İN İZİNDE…

Zül Karneyn ile ilgili ilk yazımızda, onun zaman yolculuğu türünü ve başından geçenleri paylaşmıştık. Bakınız>>> KUTSAL METİNLERDE ZAMAN AŞIRI TELEPORTASYON (ZAMANDA YOLCULUK)… Episode-2 ; ZUL-KARNEYN Bu yazımızda ise gelecekteki bir...
Zül Karneyn ile ilgili ilk yazımızda, onun zaman yolculuğu türünü ve başından geçenleri paylaşmıştık.
Bakınız>>>
KUTSAL METİNLERDE ZAMAN AŞIRI TELEPORTASYON (ZAMANDA YOLCULUK)… Episode-2 ; ZUL-KARNEYN

Bu yazımızda ise gelecekteki bir paralel evrenden geçmişe giden Zül Karneyn'in izini süreceğiz….
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki; bize göre, Zül Karneyn'in geldiği gelecek, ondan sonraki zaman diliminde zamana müdahale eden iki grup tarafından değiştirilmiş bir gelecektir.
Bir başka değişle o yolculuğa çıktıktan yıllar sonra keşfedilecek olan Tarık/UFO teknolojisi, tarihe kontrolsüz giden Zül Karneyn den farklı olarak, iki bağ/kamp/blok arasındaki planlı bir zaman savaşının teknolojisidir. 
Bu nedenle Zül Karneyn'in yolculuğa çıktığı gelecek, değiştirilmiş bir paralel gelecek olmuştur artık…
Bakınız>>>
KUTSAL METİNLERDE ZAMAN AŞIRI TELEPORTASYON (ZAMANDA YOLCULUK) ve UFO’LAR… (Episode-1 ; KEHF ve TARIK)

Kehf ve Tarık konularını işlediğimiz bu yazımızda paylaştığımız üzere, Tarık/Ufo tipi disk şeklindeki taşıtlarla zamana müdahale eden UFONOT'LAR, Zül Karneyn gibi bedenle geçmişe gidemiyor ama yolculuğa çıktıkları yaşa geldikten sonra zamanı geleceğe doğru bükebilen taşıtlarının kontrolünü devralıyorlardı. Ayrıca zamanı kendi ideolojileri uğrunda değiştirmek için sanayi devriminin yaşandığı yakın çağdan itibaren yoğunlaşan bir aberasyon rotaları söz konusu idi… Oysa ki yaklaşık olarak MÖ. 5000'ler gibi bir zaman dilimine kontrolsüz bir şekilde giden Zül Karneyn ise bu yolculuğu devasa boyuttaki uzay gemisi ile birlikte bedenen gerçekleştirmiştir…  
Tekrar anımsatmak gerekirse; Zamana her müdahale bir Butterfly Effect ( fizikteki Lorenz kelebeğinden esinlenilerek KELEBEK ETKİSİ) yaratır… Yani yeni bir paralel olasılığa sebep olur. Ancak Kehf (Wormhole) suresinin 83-98 ayetleri arasında işaret edilen zaman yolcusu, bir halka teklik şeklindeki kara deliğin yörüngesindeki özel bir koordinat sayesinde geçmişteki ikiz paralel olasılığa birden, aynı anda, çift olarak girmiş ve her iki paralel evrenede iz bırakmış olmalıdır…
Tüm bunları paylaşırken, konuyu ilgili ayetler deki açık ifadelere dayandırdığımızı tekrar anımsatmakta yarar görüyoruz…
Dünyanın farklı bölgelerinde, antik geçmişten günümüze kadar ayakta kalmış ve ne tür bir teknolojinin kalıntısı olduğu henüz çözülemeyen bir çok eser mevcuttur.
Bunların bir kısmı bizce Zül Karneyn'in temas kurduğu toplumların, ondan edindikleri bilgi veya izleri barındırmaktadır…

İlk olarak dünya üzerindeki birbirinden binlerce kilometre mesafede iki farklı lokasyonda kurulmuş, iki antik kent kalıntısındaki olağan dışı yapı kalıntılarını analiz edelim…
BAALBEK ve TİWANAKU 

Baalbek Lübnan'ın kuzey doğusundaki Bekaa bölgesinde yer alan antik bir şehirdir… Tarihin çeşitli dönemlerinde kurulmuş medeniyetlere ev sahipliği yapmış Baalbek'in, Tiwanaku ile ortak yönü, her ikisininde "güneş şehri" olarak anılması ve astronomik açıdan güneşin, ayın ve gezegenlerin hareketlerine göre dizayn edilmiş bir kısım yapılar içeriyor olmasıdır.
Ancak Baalbek, Helenistik dönemde (MÖ 300 lerde) önemli bir Finike yerleşkesi olunca, antik şehrin üzerine bir çok bina yapılmış, Helenistik döneme ait bu binalar hala ayakta kaldıkları için, en eski çağlara ait bulgular henüz yer yüzüne çıkırılamamaktadır…
Arkeologlar Baalbek'in geçmişinin MÖ 5000'lerden öncesine dayandığını düşünmektedirler. Jüpiter tapınağının altında yapılan kazılarda, Erken Tunç Çağı (MÖ 3000-2300) ve Orta Tunç Çağı (MÖ 2000-1600) dönemlerine ait eşya ve aletler bulmuşlardır…

Baalbek'in bu çağlarda neye benzediği tam bilinmemekle birlikte şehrin kalıntıları arasında uzanan 1200 ton ağırlığındaki kusursuz kesilmiş bir devasa taş, günümüzde de gizemini korumaktadır. (Önünde toplu halde resim çektirilmiş taş blok.)
Bunun dışında dünyanın en büyük tapınak kenti olarak bilinen Baalbek’teki tek parça halindeki işlenmiş diğer üç blok halindeki taşlar da görenleri hayrete düşüyor. Uzunluğu 23 metre, yüksekliği 4,5 metre ve genişliği 4 metre olan taşların ağırlığı 2 bin tona yaklaşıyor. Ayrıca son bulunan en büyük taş blok ise diğerlerinden çok daha yüksekte ve site alanından farklı bir noktada olmasıysa Baalbek'in depremlerle değişen antik yerleşim alanının ne tür gizemleri toprak altında barındırdığına bir örnektir.  Diğer bir hayret uyandıran olgu ise bu taşların yüzlerce kilometre öteden bu bölgeye getirilmiş olmasıdır… 











Bu dev kütleli taşların nasıl bir platformun parçaları olduğu henüz bir muammadır…
Ayrıca bakınız >>>  http://en.wikipedia.org/wiki/Baalbek

Tiwanaku ise en eski İnka medeniyetine ait bir yerleşkedir. 
Tarihî Tiwanaku şehri, MÖ 1500'den M.S. 1200'e kadar Titikaka Gölü çevresinde yaşamış bir kültürün dinî ve yönetimsel merkeziydi. Bu şehri kuran uygarlığın hüküm sürdüğü dönem hakkında değişik görüşler mevcuttur. Baskın görüşe göre, sözkonusu uygarlık, Titicaca Gölü’nün güney kıyılarında “Güneş Kenti” adlı arkeolojik sit alanı civarlarında doğmuştur. Gelişimi hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte arkeolojik araştırmalar, bu uygarlığın gelişiminin Titicaca Gölü’nün güney ve güneydoğu yönünde olduğunu göstermektedir ki, bu topraklar günümüzde Şili’nin kuzeyini ve Bolivya’nın batısını kapsar. Fakat günümüzde yapılan bazı araştırmalar bu uygarlığın en eski kentinin 12.000 yıl öncesine dayandığını göstermektedir.
Tarihî Tiwanaku şehri eskiden hemen gölün kıyısında güney ucunda bulunuyordu. Buharlaşma ile beraber göl o zamanki genişliğini kaybetmiş; böylece şehir bugün kıyıya yaklaşık 20 km uzaklıkta kalmıştır.


Tiwanaku kentinde, bu kadar çok büyük yapının dikilmiş olmasının sebebleri halen bilinmemektedir. Tamamen astronomik bakış açısı ile kurulmuş bu yerleşim biriminin, dini amaçların da göz önüne alınarak inşa edildiği tahmin edilmektedir. Tonlarca ağırlığında taşlar, tıpkı Baalbek'teki örneklerde olduğu gibi en az 300 km uzaklıktaki taş ocağından getirilmişlerdir.
Ayrıca, maden eritme, lehim yapma ve gümüşle kaplama tekniklerini bilen Güney Amerika’daki Tiwanaku uygarlığı, bölgenin yerlisi Aymaralar tarafından devlerin inşa ettiği bir uygarlık olarakta anılır…
Üst düzey astronomi bilgilerine ve mimari açıdan günümüz için bile ustalıklar içeren donanıma sahip bu toplum, arkeolojinin insanlığın medeni gelişimini izah ederken kullandığı cilatı taş devri, tunç devri gibi kronolojik tanımlamalarını alt üst eden bir geçmişe sahiptir. Bu gizemli uygarlığın tarihi, bazı arkeologların başlangıcını M.Ö. 12.000’e kadar indirdiği bir geçmişe uzanmaktadır. (Tüm bu tarihlendirmeler afaki veriler içermekle birlikte bizce en eski Baalbek ile aynı dönemde yapılmış bir başka kıtadaki bir başka benzer "Güneş Şehri"dir, Tiwanaku… Her ne kadar Baaalbek'in o tarihlerde nasıl bir yerleşim planı olduğunu henüz bilemesekte… )
Elbette onların inşa ettiği güneş kapsının da hangi amaçla yapıldığı meselesi gizemini korumaktadır. Güneş Kapısı’nın bir yıldız geçidi mi olduğu sorusuna, Titicaca gölünün civarında yaşayan Aymara yerlileri, geçmişte olduğu gibi bugün de hiç düşünmeden “Evet” diyorlar. Onların gözünde Güneş Kapısı sadece sembolik bir anlama sahip değil, üstün bir teknoloji ile donatılmış olan devler ırkının kullandığı gerçek bir kapı. 

Güneş ışınlarının doğuş-batış zamanlarında kapıdan süzülüşü sadece görsellik ve estetiği çağrıştırmaz. Onlar tıpkı Maya uygarlığına atalarından kalan detaylı astronomi bilgilerine benzer bilgilerle donanımlıdırlar. Peki, ama bu kadar detaylı astronomi bilgilerine neden gerek duymuşlardır? Bu bilgiler belli zamanlar için midir?
Ay ve Güneş’e verdikleri önem, gezegendeki konumlarına itinayla tutulan kayıtları, tanrılar ve onların uçan araçları, yerlilerin sözlü efsanelerinin temelini oluşturmaktadır. Tiwanakulular, uygarlıklarını tarımın neredeyse imkânsız olduğu yerlerde kurmuşlardır. Bu detay gibi gözüken şey, aslında bir uyarlığı uygarlık yapan şeydir. Ama ilginç olan nokta şudur ki, Tiwanaku’nun tarım yapma kaygısı neredeyse hiç olmamıştır.

Bazı arkeologların ve tarihçilerin üzerine basarak söyledikleri gibi, eğer Tiwanaku M.Ö. 10.000 daha eski ise, o zaman son buzul çağının bitimine denk gelmektedir. Bu durum ise daha çok soruya neden olacak cinstendir.
Tiwanaku'nun Puma Punku diye anılan bölgesinde ise bugünkü kalıntılar, çok daha yüksek bir yapının yıkılmış taban alanını oluşturmaktadır.


Bu bölgedeki monolit / yekpare heykeller, Paskalya daki  heykelleri andırmaktadır.  



Paskalya adası ise yine devasa heykelleri ile- Tiwanaku medeniyeti gibi gizemini koruyan bir başka antik kalıntıları barındırmaktadır. Tüm bu yapıtların ortak yönü ise gök yüzünden gelen sarışın mavi gözlü tanrılara adanmış efsaneleri barındırmalarıdır…Ada boyunca yayılmış yüzlerce heykelinde yine Tiwanaku kadar eski bir medeniyete ait olduğu düşünülmekte…
Ayrıca bakınız >>>
http://tr.wikipedia.org/wiki/Tiwanaku
Tiwanaku'nun Puma Punku harabelerindeki iki sembole dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bu iki sembol Tibet uygarlığından, Türklere ve Germenlere ortak bir bereket sombolü olan svastika ve yine orta asya kültüründe ve Hint-Tibet kültüründe "kara güneş" diye adlandırılan artı şeklindeki semboldür.
Bu iki sembolün güney Amerika'nın Ant dağlarında  Puma Punku alanındaki yapının farklı yerlerinde rastlanması ise ayrı bir soru işareti yaratmaktadır. 

Daha önceki yazılarımızda bu iki sembolün değiştirilmiş bir paralel olasılık evreninde bizim tarihimizdeki nazilerin aksine, dünyaya medeniyet getirmiş bir sistemin sembolleri olduğunu izah etmeye çalışmıştık. Tarihe müdahale eden siyonist bir çetenin ise bu sembolleri terörize ederek, kendi ideolojik idealleri uğruna yeni bir Nazizm kurduğunu ve paralel evrende kendi acımasız ideolojilerine darbe indiren sistemden böylelikle intikam aldıklarını paylaşmıştık.
Bu siyonist zaman aşırı çete henüz tarihe müdahale etmemişken, medeni dünyanın bir zaman yolcusu olan Zül Karneyn, söz konusu sembolü kendi gemisinde amblem olarak taşıyor olmalıydı. Belkide bunun bir yansıması olarak Tiwanaku'nun binlerce yıl öncesinde yaşamış topluluğu, bu gökten gelen insan tanrı ilan ettikleri kişilere ithafen bu sembolleri kullanmış olabilirler….

Bilinen tarihe en son Reich sembolü olarak geçen bu şekillerin, Orta Asya ve Tibet uygarlığından bu denli uzak coğrafyadaki, bu denli eski yapıların duvarlarına işlenmiş olması, henüz açıklanamayan bir başka olgudur.
(Önceki yazılarımızda paylaştığımız Reich ve Svastika sembolleri taşıyan UFO resimlerini ve resmi belgelerini tekrar anımsatırız.)
Bolivya dağlarındaki Tiwanaku ve Lübnan dağlarındaki Baalbek kalıntıları bizce, gök yüzünden inen bir taşıt için tasarlanmış iniş platformalarını da barındırmaktadır. Bu platformların gelecekte arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılacağını düşünmekteyiz.
Yine Ant dağlarının tepesine kurulmuş bir başka şehir ise henüz tarihinin ne zamana uzandığı ve neden bu denli yüksekte kurulduğu bilinmeyen, Machu Pıcchu antik kentidir… 
Bakınız>>> http://tr.wikipedia.org/wiki/Machu_Picchu
Haritada bu noktadan batı ya doğru gittiğimizde Nazca düzlükleri diye anılan bir başka gizemli bölge karşımıza çıkar.
Nazca düzlüklerindeki, sadece gök yüzünden belirli bir mesafeden fark edilebilen sembollerse hala açıklanmayı beklemektedir…
Ve yöre halkının ağızlarındaki efsane, Tiwanaku, Machu Picchu ve Amerika kıtasının diğer bölgelerindeki en eski mitolojik verilerle aynıdır… Gökten gelen beyaz ırktan "insan ilahlar"…



















Ayrıca bakınız >>> http://tr.wikipedia.org/wiki/Nazca_%C3%A7izgileri
Bir sonraki bölümümüzde yine Amerika kıtasındaki bilinen en eski medeniyet olan Olmeklerden kalma olağandışı teknoloji ve astronomik bilgilere yer vereceğiz….


 

TIWANAKU BELGESEL (VIDEO)

ANCIENT SPACEPORT & BAALBEK STONES (VIDEO)

BAALBEK STONES (VIDEO)

Nazca Lines Peru (VIDEO)

Ancient Mysteries – Nazca Lines (VIDEO)

ZUL KARNEYN’İN İZİNDE…

BÖLÜM-2 OLMEKLER Olmekler kıta Amerika'sının bilinen en eski uygarlığıdır. Garip bir biçimde Olmekler dönemine ait heykellerde Afrikalı fenotipi gözlemlenir. Oysaki ilk Afro-amerikalılar kıtaya Kolomb sonrası dönemde köle olarak getirilmiştir. Yani Amerika...

BÖLÜM-2

OLMEKLER

Olmekler kıta Amerika'sının bilinen en eski uygarlığıdır. Garip bir biçimde Olmekler dönemine ait heykellerde Afrikalı fenotipi gözlemlenir. Oysaki ilk Afro-amerikalılar kıtaya Kolomb sonrası dönemde köle olarak getirilmiştir. Yani Amerika kıtasında 15. yy den önce hiç bir Afrikalı yaşamamış olmalıdır…
Bu heykelleri 1986 yılında ilk keşfeden MELGAR Y. SERRANO şu sözleri söylemişti; “Şaşkınlıktan donakaldım: Bu bir sanat eseri olarak abartısız görkemli bir heykeldi… Ama beni şaşırtan Etiyopyalı tipiydi. Bu ülkede zencilerin bulunduğunu ve bunun da dünyanın ilk çağında olmuş olması gerektiğini düşündüm.”
İlgili diğer heykeller için bakınız >>> 
*http://www.sacred-destinations.com/mexico/images/mexico-city/museum/olmec-head-cc-jackhynes.jpg
*http://pics.novica.com/pictures/7/p104843_1.jpg
*thttp://www.ufonet.be/KAYIP%20UYGARLIKLAR/olmekler_giz233.jpg
*http://snap3.uas.mx/RECURSO1/Diapositivas/Arte%20Hispanico%20Golfo/Monumento%20A%20de%20tres%20zapotes%20Ver%20Mex.jpg
Zaten eğer "erken dönem Olmekler" Amerika'yı terk etmiş olmasaydı, antik çağdan bugüne kadar baskın/dominant genleri tüm Amerika kıtasını kuşatırdı… Peki, bu en eski Olmek heykellerinin tümünde tasfir edilen zenci ırkına ne oldu?
Bu sorunsal bizi, kaçınılmaz olarak Afrika'daki toplulukları mercek altına almaya sevk eder…
Afrika kıtasındaki Bantu medeniyeti kökenli tüm kabilelerin birbirleri ile dil bağı söz konusudur. Bu dil ailesinin dışında kalan tek kabile Khoisanlardır.

Bakınız>>>http://en.wikipedia.org/wiki/Khoisan_languages
Bu Olmek heykellerindeki kayıp ırk, eğer ki Amerika kökenli ise şüphesiz dilleri de diğer antik Afrika merkezli medeniyetten farklılık göstermelidir… Khoisan dilinin söz konusu özel durumu ve köken olarak Afrika dil ailesinden kopukluğu, bize bu konuda önemli bir ipucu sunmaktadır.
Ayrıca Khoisanları inceleyen genetik bilimciler, onların yine diğer kıta Afrikası ırkından farklı genetik özelliklerini saptamıştır. Prof. Trefor Jenkins, Khoisan ırkı üzerinde yaptığı araştırmalarda kadınlarda görünmeyen Y kromozomuna rastlamıştır. Bununla birlikte genetik açıdan diğer Afrika zenci ırkından farklı bir ırk olduğu bilim adamlarınca kanıtlanmıştır. Bakınız>>>http://en.wikipedia.org/wiki/Khoisan

   

  Günümüzün dünya ırk haritasında da görüleceği üzere, her ne kadar Bantu-Zenci ırkı ile karışmış olsa da Khoisan ırkı güney Afrika merkezli farklı bir ırkdır… Tüm bu veriler ışığında, erken dönem Olmek medeniyetinin kayıp torunları Kohisanlar olabilir mi? 
Bu durumda bir başka soru daha sormak zorunda kalıyoruz; Bu en eski Olmek medeniyetine ne oldu? Nereye gittiler? Eğer  toplu halde Güney Afrika'ya göç ettilerse, bunu milattan binlerce yıl önce nasıl ve hangi teknoloji sayesinde gerçekleştirdiler ve neden göç ettiler?
Bu nereden bakarsanız bakın ciddi bir paranormal durumdur.
Günümüzde kimse yukarıda sorduğumuz sorulara geçerli yanıtlar verememektedir.

Bu "siyahi Olmekler"  orta Amerika'yı terk edince yerlerini kuzeydeki Tolteklerin ataları olan ikinci Olmek kültürü diye bileceğimiz topluluk almıştır. Aslında Olmek dönemini ikiye ayırmak gerekir; kayıp kabile ve sonrası Tolteklerin ataları olan Olmekler…
Bilinen antik Amerikan tarihi için bakınız >>> http://tr.wikipedia.org/wiki/Kolomb_öncesi_Amerika
Bu ön bilgiyi paylaştıktan sonra, Zul Karney'in MÖ 6000-5000'ler arası bir dönemde neden olduğunu düşündüğümüz diğer olağan üstü olay ve olguları incelemeye devam edelim…
Olmek medeniyetinden günümüze kalan en olağan dışı teknolojik ürün "Kristal kafatasları" dır…

Bu kafataslarının ne tür bir teknoloji ile yapıldıkları günümüzde de hala bir sırdır…
Konuyla ilgili detay bilgi için bakınız ; >>>http://www.dailymotion.com/video/xiiba0_kristal-kafataslarynda-kullanylan-teknolojinin-syrry-cozulemedi_news
>>>http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=35765&rid=4369
>>>http://en.wikipedia.org/wiki/Crystal_skull
Kızılderili olan ikinci Olmek kültürünün günümüze bıraktığı en büyük miras ise meşhur Maya takvimidir.
Bu takvim Yucatan yarım adasındaki piramitlerin diziliş, inşa ediliş ve tasarımında gizlenmiştir aynı zamanda…
Burada uzun uzun Maya takviminin detaylarına girmeyi gereksiz buluyoruz. Dileyen okuyucu google dan bu konuyu detaylı bir biçimde araştıra bilir…
Ancak önemli gördüğümüz bir kısım bilgiyi paylaşalım… Maya takvimi konusunu, bilinen en eski antik Amerikan efsaneleri olan Quat-zal-quatl (quetzalcoatl) ve Kukulkan kelimelerinin başlığı altında araştırmak, önemli bir analitik yöntem olacaktır… 
Zül Karneyn ile ilgili yazımızda bu konuya değinmiştik… (►KUTSAL METİNLERDE ZAMAN AŞIRI TELEPORTASYON (ZAMANDA YOLCULUK)… Episode-2 ; ZUL-KARNEYN) Zül Karneyn, Kara delik- Ak delik geçişiyle antik çağ dünyasına yaptığı geri dönüşü olmayan yolculuğundan önce, güneşimizin ikizi olan ölü yıldızı ve onun özel yörüngesinde seyreden diğer iki gezegeninde varlığından haberdardı şüphesiz… Bu bilgi Maya takviminde (Aslında Olmek takvimi denmeliydi) NİBİRU gezegeni olarak geçmektedir… Bu iki gezegenden büyük ve sağlam olanı (çünkü ikinci gezegen astroit kuşağının akıbetine uğramış olabilir) Sümer metinlerinde ise MARDUK gezegeni olarak geçmektedir. Günümüzde astro-fizikçilerin güneş sistemimizdeki kütle çekim formüllerinde rastladıkları ama açık gözlemle teyit edemedikleri bu iki yörüngeden birinde seyreden gezegen, başka antik metinlerde ise Süheyl (sahil veya çöl gezegeni) olarak da anılmıştır… 
Evrendeki tüm yıldızlar çift, nadiren üçlü kümeler halinde dönerler. Çift yıldızlar birbirleri ile vals yaparak, galaksi merkezi çevresinde spin atarlar… Güneşimizin çiftini ise görememekteyiz. Bu demektir ki O ölü bir yıldızdır. Eğer ki halka şeklinde çökmüşse, olay ufkunun dışında kalan yörüngesinde gezegenler olmalıdır. Ama adı üstünde, bir kara delik uzayı ve zamanı büker, bu nedenle söz konusu gezegenler için rölativistik bir zaman farkından kaynaklanan görünmezlik söz konusudur. İşte erken Olmek ve erken dönem Sümerler den günümüze kalan bu bilginin şüphesiz Zul-Karneyn ile ilişkisi vardır… 
Kusursuz Maya takvimi ve Yucatan bölgesinin en önemli piramidi olan Kukulkan ;  




Chichén Itzá'daki Kukulkán (okunuşuyla Kukuul Kaan) Piramidi'nin kuzey cephesi. Mayalar bu piramidi astronomi ve matematik bilgilerini ortaya koymak istercesine belirli bir sistemle inşa etmişlerdir. Örneğin piramidin dört cephesinin her birinde 91 basamak yer alır. Böylece 4×91’le bulduğumuz 364 sayısına en tepedeki düzlüğü de +1 olarak eklediğimizde yıldaki günlerin sayısı olan 365’i buluruz. Ayrıca, piramidi yönlendirme ve inşa etme tercihleri sayesinde, ilkbahar ve sonbaharda ekinoksların gerçekleştiği anlarda, güneş ışınları, piramidin çıkıntıları sayesinde, merdiven basamaklarının dibinde bulunan iki yılan başı yontusunun "S’ler çizen bir gövde uzantısı" oluşacak şekilde bir gölge oluşturmasını sağlar. (İki başlı yılan) Bu yılan, piramidin tepesindeki bir tüylü yılan oymasından anlaşılabileceği gibi, Kukulkan adıyla bilinen ilah tüylü yılandır.[1] (Yılanın, vücudunun gökcisimlerinin yörüngelerinin şeklini alabilmesi yani S'ler çizebilmesi özelliğinden ötürü Mayalar’da göksel bir sembol olarak seçilmiş olduğu düşünülür.)
Aztekler de Quat-zal-quatl (Quetzalquatl), Mayalar da ise Kukuulkaan (Kukulcan) diye anılan gök yılanı efsanesi beraberinde gökten gelen beyaz ırktan, insan ilahlar efsanesi ile anılır… Daha önceki yazılarımızda bu kelimelerin aslında etimolojik olarak, antik Amerikan dilinde Zul-Karneyn ismine atıf olduğunu paylaşmıştık.
Konuyu önceki bölümlerimizde ele almıştık ama tekrar etmek gerekirse, buradaki gök yılanı olgusu ayrıca önemli bir astronomik gözlemi işaret eder;
Bu olgu asimetrik yıldız çökmelerinden oluşan bir "GÖK YILDIZI"dır. Gök yılanı, ve ayetlere göre "Göğün alev alması, kızarmış bir bakır gibi göğün yırtılması, gökyüzünde kızarmış bir gül gibi açılan karadelik tiplemesi… Arkaya geçtiniz mi, "ÖTEKİ EVRENE” çıkarsınız ve zamanda geriye Zul Karneyn modeli bir yolculuğun ip ucudur aynı zamanda…
Zul Karneyn'in durumunu özelsemiştik. Bulduğu özel tür bir halka teklik sayesinde bir mucizevi yolculuk gerçekleştirmişti. Ancak salt bu yolculukla kalmadı, insanlığa gelecekte keşfedilecek olan ve adı Kur'an da ŞİRA diye geçen (Necm suresinde) özel bir kara delik – ak delik sürecininde (bir tür star-gate) ilk kaşifi olmaktadır.
Quat-zal-quatl ismine konu olan gök yılanına dönecek olursak; Oradaki karadelik özeldir. Elektrik yükü ve ışık hızında dönmesi nedeniyle ÇIPLAK KARADELİKTİR. Yani olay ufku yoktur. İçi görünmektedir, karadelik demek bile abestir. Asıl en önemli sırrı ise düzgün bir dev Güneş iken, bir başka gezgin galaktik karadeliğe yakın geçmiş ve yumurta gibi ovalleşmiştir. Böyle yıldızlar karadelik olarak çökerken, eliptik olduklarından bir tek merkeze değil, elipsin iki odağına doğru çökerler. Yani sistemleri kararsız kalır ve çökmeyi başka türlü gerçekleştirirler: İki odakta önce iki hörgüç (Asya devesini anımsayınız) oluşur (Gamma tipi çökme). O arada iki odak dışında bir de MERKEZ (Özek) olduğundan, o noktaya üçüncü bir hareket daha oluşur. O zaman inanılmaz bir manzara ortaya çıkar: İki hörgüçe bir de uzun boyun ve merkeze toplanmış kitlenin oldurduğu küçük bir baş… Fizikte adına "Gamma tipi göçme" denilen bu görüntü, Kuzey Avrupa dan Çin'e Orta Asya'ya dan Afrikaya kadar bir çok uygarlığın mitolojisinde dragon, ejder gibi isimlerle yer almış bir tür gök yırtığıdır…
Antik Amerikan uygarlıklarından kalan Zul-Karneyn izlerine devam edecek olursak;
Olmekler den de önceki en erken Amerikan medeniyetine ait olduğu saptanan ve Alban dağında bulunan, kaya üzerine çizilmiş bir pervane düzeneği ile arkasından ateş çıkardığı düşünülen teferruatlı bir mekanizmayı andıran çizim ise henüz açıklanamayan bir başka arkeolojik bulgudur…
Arkeoloji bilminin günümüzde kabul ettiği kronolojiye göre, taş devrinde mağralarda yaşayan insanların teknolojik uygarlığı, sadece basit av-aletleri yapacak kadar gelişmişti. Oysaki bu çizimi yapan bir insan ateş yakmaktan çok daha fazlasını biliyormuş gibi… ;)  
Konumuzla ilgili bir başka gizem ise bulunduğu yerin adıyla anılan Pacal Votan levhasıdır.
Çok net bir biçimde bir tür göksel taşıtı kullanan kişi ve aracının tasvir edildiği bu arkeolojik eserin hangi döneme ait olduğu hala tam olarak bilinmemektedir.


Çok belirgin bir biçimde, son derece ayrıntılı çizilmiş bir mekanizmayı veya bir taşıtı, arkasında bir akıma neden olarak kullanan bir insan tasvir edilmiştir… 

Bir sonraki bölümde Zul-Karneyn'in izini Afrika, Avrupa ve Asya'nın antik uygarlıklarında sürmeye devam edeceğiz… 


 

 

OLMEK ART (VIDEO)

THE OLMEC PREHISTORIC CIVILIZATION (VIDEO)

MAYA CALENDAR (VIDEO)

NIBIRU-MARDUK-SUHEYL  (Animasyon) Tam olarak bu animasyondaki gibi olmasa da fikir vermesi açısından isabetli… Söz konusu gezegenin yörüngelendiği, güneşimizin ölmüş ikizinin uzay-zamanı bükmesi ile ilgili, yukarıda paylaştığımız açıklamayı okuyarak konuyu  değerlendiriniz…

►Black Holes and Worm Holes (VIDEO)

►RUSYA, ÇİN ve NORVEÇ\'DE GÖZLEMLENEN WORMHOLE OLAYLARI BİR ARADA (VIDEO)

*Kim bilir belkide Zul'Karneyn ayetlerde bahsedilen rota'sına yöneldiğinde, ardında bu izlediğiniz videodakine benzer görüntüler bırakıyordu ve Kukul-kan veya Quetzalquatl efsaneleride böyle şekillendi…
Günümüzde Wormhole süreçlerinde yaşanan olaylara bir kaç farklı örnek amatör videoyu ilginize sunuyoruz… Bir kısmı Rusya'da yaşanan aynı olayın farklı lokasyonlardaki amatör kameralar tarafından çekilmiş görüntüleridir…
*http://www.youtube.com/watch?v=Xsn1jGYA-k0&feature=related (Kanada) Zig-Zag and jump the time &space…
*http://www.youtube.com/watch?v=RoFlbF8TZ1g (Amerika)
*http://www.youtube.com/watch?v=EQzja1WpZPc&NR=1 (Rusya)
*http://www.youtube.com/watch?v=jJtLwho0-7g (Rusya) Baştaki ve sondaki animasyonlar kafanızı karıştırmasın, farklı bir pozisyondan daha kaliteli bir kamera ile çekilmiş aynı görüntüler…
*http://www.youtube.com/watch?v=CgtxXz_YypA (Sussex – İngiltere ve Ramos Arizpe – Meksika)
*http://www.youtube.com/watch?v=TCA3Zcbea3A&feature=related (Rusya)
*http://bizarrenz.blogspot.com/2011/04/mysterious-blue-spiral-photos.html (Christchurch – Yeni Zelanda)
*Gök yılanı animasyon (Soundgarden'ın "Blackhole Sun" adlı şarkısının sözleri eşliğinde) :)  >>> http://www.youtube.com/watch?v=WXud7rSpe6M

ZUL KARNEYN’İN İZİNDE…

BÖLÜM-3 Tek yönlü zaman yolcusu Zul Karneyn'den, günümüze ulaşabildiğini düşündüğümüz antik teknolojilerin izini sürmeye devam ediyoruz…  Antikythera, 1902 yılında Ege denizinde Girit adası yakınlarında sünger avcıları tarafından bir Roma gemi...
BÖLÜM-3
Tek yönlü zaman yolcusu Zul Karneyn'den, günümüze ulaşabildiğini düşündüğümüz antik teknolojilerin izini sürmeye devam ediyoruz… 
Antikythera, 1902 yılında Ege denizinde Girit adası yakınlarında sünger avcıları tarafından bir Roma gemi batığında bulunmuştur. İsmini ise bulunduğu bölge olan Girit'in kuzey batısındaki Antikythera adasından alır…

Çok sayıda parçadan oluşan cihazın ahşaptan dolap gibi bir kutunun içine monteli olarak tasarlandığı düşünülüyor. Cihazın, yapıldığı tarih ile ilgili kafa karışıklığı halen giderilmiş değil, çünkü bu mekanizmanın MÖ. 2. yüzyıla ait bir gemi batığında bulunmuş olmasına karşın, ne zaman üretildiğine dair hiç bir belge veya bulgu söz konusu değil… Bu mekanizmanın o döneme ait bir gemi batığında bulunması, şüphesiz o dönemde üretildiğini ispat etmez… Ancak takip eden 1000 yıl için dahi en karmaşık makine olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Cihazın elle çevrilen bir kolla çalıştığı varsayılmakta.
Dilerseniz konunun detayını, İngiliz bilim dergisi Nature'da yayınlanan bir makaleden okuyalım…


Cardiff Üniversitesi’nden Mike Edmunds yaptığı araştırmada, ‘Antikythera’ cihazının Güneş ve Ay tutulmalarını Dünya, Ay ve Güneş’in birbirlerine konumundan tahmin edilmesine yaradığını öne sürüyor.
Edmunds ve ekibi, gelişmiş tomografi tarayıcıları yardımıyla cihazın içindeki mekanizmanın bir çizimini çıkardı. Bu çizim sayesinde parçaların şekli ve yapısı, parçaların birbirlerine nasıl kenetlendiği ve işlevleri çıkarıldı. Bilim insanları ayrıca mekanizmanın içinde metal kısımlarda büyük ihtimalle ustaların işlediği yazıların da dökümünü aldı.
Edmunds, mekanizmanın modern kol saatlerinden çok daha komplike bir yapıya sahip olduğunu vurguluyor. Edmunds’a göre Antikythera mekanizması uzun ve köklü bir geleneğin ürünü. Edmunds ve ekibi mekanizmanın bir modelini çıkararak, kullanım ve işlevini pratik anlamda sınamak için çalışmalarına devam etmekteler. 

Araştırmaya katılan Selanik’teki Aristoteles Üniversitesi profesörü John Seiradakis, şimdiye dek mekanizmaya ait 81 parçanın çıktığını, bunların 30’unun el yapımı bronz olduğu ve en büyük parçada da 27 adet dişli bulunduğunu ifade etti. Seiradakis mekanizmanın bazı parçalarının hala kayıp olduğunu da sözlerine ekledi.
Antikythera mekanizmasına dair yazılı kaynaklarda bazı referanslar bulunuyor, ancak Edmunds’a göre mekanizmanın gizemi yine de sürüyor, çünkü şimdiye dek başka bir örneği bulunmuş değil. Edmunds yeni örneklerin yine artik gemi batıklarından çıkarıla bileceğini umuyor. 
İngiliz bilim tarihçisi Derek Solla Price’a göre Antikythera mekanizmasının bir astronomi saati olması muhtemel, zira o zamanlarda tarım işleri ve dini festivaller bu dönemler baz alınarak düzenleniyordu. Londra Imperial College uzmanı Michael Wright ise, Antikythera mekanizmasının Yunan Zodyak dönencesi, Mısır takvimi ve Ay’ın dönemlerini gösteren bir saat olduğunu öne sürmüştü.
 Kendisi de bir astronomi profesörü olan Edmunds, Antikythera’nın aynı zamanda gezegenlerin hareket ve Dünya’ya konumlarını gösteren astronomik bir pusula olduğunu düşünüyor, zira cihazın içinde ‘Venüs’ ve ‘konum’ anlamına gelen işaretler olduğu düşünülüyor. Edmunds, cihazın Venüs ve Merkür’ün konumlarını gösterdiğini belirtiyor. Cihazın 72 parçadan oluşan bir replikasını yapan Michael Wright ise, Antikythera’nın Mars, Jüpiter ve Satürn gibi uzak gezegenleri de tahmin edebileceğini savunuyor.
Yukarıdaki makaleden de anlaşılacağı üzere Antikythera cihazı, astronomik ölçümlerin ve bilginin ileri düzeyde olduğu bir kültüre aittir… Ama Roma imparatorluğu döneminde böyle bir bilgi ve teknoloji yaygın olsaydı günümüzde bu olgu peki ala bilinirdi… Biraz daha akıl yürütülürse, bu mekanizma ve içerdiği teknolojinin, MÖ 2. yüzyıldan çok daha eski döneme ait bilgilere dayandığı peki ala analiz edilebilir.
Zaten klasik bilimsel görüş, bu ve gelecekte bulunacak bunun gibi arkeolojik buluşlarla çuvallamaya devam edecektir…

Mısır'ın orta Nil bölgesindeki Abydos tapınağındaki rölyefler ise bir başka gizemi barındırmaktadır…  Nil nehri kıyısındaki bir antik kent olan Abydos, aynı adla anılan gösterişli bir tapınağa da ev sahipliği yapıyor. Bu tapınakta görenleri hayretler içinde bırakan bir kısım rölyefler ise önemli bir gizemi barındırıyor…
Çok net bir biçimde buradaki rölyefler, hyroglif alfabesinde olmayan şekillerdir ve bu şekillerin karşısında antik mısır konusunda uzman adledilen tüm bilim insanları aciz kalmaktadır.
Çünkü açıkça helikopter, tank, uçak ve/veya deniz altı türü teknolojik aygıtlar yan yana resmedilmiştir. 
Sadece helikopter şekli için bozuk hyeroglif, yanlışlıkla yanyana yazılmış iki şeklin karmaşası gibi açıklamalar getirilir… Fakat diğer şekillerle birlikte değerlendirildiğinde, bu zoraki normalleştirme çabası da komik bir duruma düşmektedir. 
Hatta internette rölyefin paylaştığımız orjinal görüntüsü üzerinde oynamalar içeren fake resimler, konuyu sulandırmak isteyen merkezler tarafından planlı bir biçimde yayınlanmaktadır…
Ayrıca şekillere yoğunlaşan araştırmacılar bu rölyef üzerinde altın oran içeren geometri de tespit etmişlerdir…
Abydos'taki gizemli duvar resimlerinin bir benzeri de, buradan bir kaç yüz kilometre uzaklıktaki Dandera kentinde, Hathor Tapınağı'nda bulunuyor…

İlginç bir "elektronik aygıt" ve onu kullanan "teknisyenleri" betimleyen karşılıklı iki duvar rölyefi…
Bu ve benzeri resimler için kuşkusuz farklı görüşler sunula bilir… Ama bize göre bu resimlerin anlatmak istediği; İnsanlığın gelecek teknolojilerini bilen biri veya birileri antik Mısır uygarlığını ziyaret etmiş olmasıdır…
İlkel Dogon Kabilesi ve Astro Fizik Bilgileri…
Tek yönlü zaman yolcusu Zul Karneyn'in izini sürerken, Afrika kıtasındaki bir başka durağımız ise Mali cumhuriyetinde günümüzde bile ilkel bir hayat sürmeye devam eden Dogon kabilesi…
Dogonlar şu anda yaşadıkları Bandiagara Platosu’na sonradan yerleşmiş bir kabiledir. Günmüz jeolojisi, MÖ 5000'ler de bugünkü Sahra çölünün devasa bir iç deniz olduğunu tespit etmiştir. Zamanla çölleşen Sahra, Dogon kabilesinin batıya göç etmesine neden olmuş olmalıdır…

Antik Tuareg kültürünün bir parçası olan bu ilkel kabile, kültürlerini inceleyen bilim adamlarını şok eden bir kısım astronomi bilmi içerikli dini ve folklorik inanışa sahiptirler…
Atalarının dünyadan 8,6 ışık yılı uzaklıktaki Sirius yıldız sisteminden geldiğine inanan Dogonlar, bununla kalmayıp söz konusu yıldız sistemini ayrıntılı bir biçimde bilmektedirler. (Bu bilgilerin tamamı son olarak 1995 yılında yapılan astronomik gözlemlerle tümüyle doğrulanmıştır…)
Orion yıldız kuşağının hemen yanında bulunan ve Köpek Yıldızı olarak da bilinen Sirius yıldızı ve onun çevresinde döndüğüne inanılan yıldız ve gezegenler, Dogon mitolojisinin temelini oluşturmaktadır. Dogonlar, Sirius yıldızının en parlak yıldız olduğunu, Sirius’un yanında çıplak gözle görülmeyen küçük, yoğun ve sönük bir yıldızın daha bulunduğunu ve bu yıldızın tam konumunu biliyorlardı. Potolo olarak adlandırdıkları bu yıldızın, dünyada bilinen tüm maddelerden daha ağır bir maddeden oluştuğuna ve Sirius’un çevresini 50 yılda döndüğüne inanmaktaydılar. Oysaki batılı gök bilimciler 19. yüzyılın ortalarına kadar Dogonlar’ın bahsettiği bu soluk yıldızın varlığından bile habersizdiler.


İlk kez söz konusu yıldızın gerçek uzaklığını hesaplayan gökbilimci olan Friedrich Bessel, 1844 yılında Sirius'un devinimini inceliyordu. Normalde yıldızlar kendine özgü devinimlerini yaparken pek ağır düz bir hat üzerinde hareket ederler. Oysa Bessel'in Sirius yıldızında saptamış olduğu, dalgalı bir devinimdi. Bessel, bu tuhaf durum üzerinde kafa yordu ve yıldızı dikkati çekecek kadar yolundan uzaklaştırabilen şeyin ancak bir başka yıldız olabileceği sonucuna vardı. Ancak Bessel yıldızı görememişti.
Daha sonra 1862 yılında Amerikalı gökbilimci Alvan G. Clark yeni teleskopunu test ederken Sirius'un yakınındaki sönük ışığın içinde bir parıldayışın gerçekleştiğine dikkat etti. Başlangıçta bunu teleskopunda bir defo sandı. Ama gökbilimcinin sonraki incelemeleri, sönük bir yıldızı görmekte olduğunu ortaya koydu ve bu yıldıza Sirius B ismini vermiştir. Ayrıca 1920’lerde ortaya çıkmıştır ki Sirius B bir “cüce yıldız”dır. Cüce yıldızlar oldukça soluk ışıklı, küçük fakat yoğun yıldızlardır. Sirius B gerçekte Dünyadan daha küçük olmasına rağmen, tıpkı Dogonlar’ın belirttiği gibi o kadar yoğundur ki, kendisinden alınan 5 mililitre madde, 5 ton gelir…
*http://tr.wikipedia.org/wiki/Sirius
Dogonlar’ın astronomi bilgileri Sirius'dan ibaret değildir. İlk kez Galileo tarafından gözlemlenen Jüpiter’in dört uydusundan ve Satürn’ün yalnızca teleskopla görülebilen halkalarını da binlerce yıl öncesinden bilmekteydiler. Dogonlar ayrıca, sayısız yıldızın varlığına ve galaksimiz Samayolu’nun sarmal bir yapıda olduğunu biliyorlardı…


Dogonlar sahip oldukları bilgilerin çoğunu sembollerle anlatmışlardır ve bu sembollerinin temelinde Nommo'lar diye adlandırılan ve dünyayı uygarlaştırmak için uzaydan geldiğine inanılan hem karada hem de suda yaşayabilen varlıklardır. Dogon rahiplerine göre, eski zamanlarda Sirius sistemindeki bir gezegenden dünyaya inen Nommolar sahip oldukları bilgileri o zamanki rahiplere öğretmiş, onlar da bunları yeni kuşaklara anlatmışlardı. Nommolar dünyanın yaratıcıları olduğu kadar, insanoğlunun ataları ve ruhsal ilkelerin koruyucuları, “yağmuru yağdıran güçlerin ve suların mutlak sahipleri” idi.
Nommo’nun Gemisi, Dogon yerlilerinin mitolojisinde Sirius yıldız sisteminden Dünya gezegenine gönderilenleri ifade eden bir terimdir. Nommo’nun gemisi terimi, Dogon inanışında, kimi zaman Sirius sisteminden Dünya’ya gelen maddi bir uzay gemisinden söz ediliyormuş gibi, kimi zaman da manevi anlamlar içeren bir sembol olarak kullanılmaktadır.
Dogonlar üzerinde araştırma yapan Amerikalı bilim adamı Robert Temple, bir Nommo uzay gemisinin gelişini ve dönerek yere inişini simgeleyen resimler bulmuştur. Geminin Dogon ülkesinin güneydoğusuna indiği söyleniyordu. Dogon rahipleri geminin inişini tanımlarken onun kuru toprağa indiğini ve oluşturduğu girdap dolayısıyla bol miktarda toz kaldırdığını anlatmaktadırlar.
“İlkel” Dogonlar’ın yüzyıllardır sahip olduğu bilgileri bilim henüz yeni yeni keşfetmektedir. Bunun son örneği Dogonlar’ın Sirius siteminde Emme Ya adını verdikleri ve Nommoların gezegeni olduğunu söyledikleri üçüncü bir yıldızın varlığından bahsetmeleridir. Bunun Popola (Sirius B)’dan dört kez daha hafif olduğunu, yine Sirius B gibi 50 yıllık bir zamanda daha geniş bir yörünge çizdiğini ve her ikisinin çapları arasında bir dik açı oluştuğunu belirtiyorlar ve Emme Ya’nın bir de uydusu olduğunu söylüyorlar. Hakikaten de Dogonlar’ın Emme Ya’sı vardır ve o astronomlar tarafından ancak 1995 yılında keşfedilmiş olan Sirius C yıldızıdır! İşte bu Nommoların yaşadığı yıldızın keşfidir…
Kuşkusuz Dogonların mitolojik ve dini hikayelerini süsleyen bu bilimsel bilgilerin yanında, enerji canlılar (cinler) ile Dogon şamanlarının teması sonucu yaşanan halüsinasyonlar ve asırlar içinde şekillenmiş bir çok garip hikaye ile süslendiğinde, Orion yıldız kümesinden veya Sirius yıldızından gelen "zuzaylılar" safsatalarına zemin hazırlayacak masallar türetilmektedir…
Yeni Dünya Düzencilerin bu uzaylı yalanı, bir çok sıra dışı konuda olduğu gibi Dogonları incelerken de bir dezinfermasyon olarak karşımıza çıkarılmaktadır…
Konuyu toparlayacak olursak, Gize piramitlerinin dizilişine konu olmuş Orion takım yıldızı ve Sirius yıldızı, Dogonlarında mitolojisinde önemli bir yer etmiştir. 

Afrika'nın Sahra çölünde günümüzde bile ilkel şartlarda yaşayan Dogonların bu kadar donanımlı bir astro-fizik kültüre sahip olmaları son derece şaşırtıcıdır.
Güneşimizin, Samanyolu galaksisinin Orion kolunda seyreden bir yıldız olması ve Sirius yıldızlarının da bize en yakın yıldızlar arasında olması dışında konunun derinliğinde; bir uzay-zaman haritası ve takvim yatması olasığı üzerinde durulmalıdır… 



      
Burada yeri gelmişken bir saptamamızı daha paylaşmakta yarar görüyoruz… Zul Karneyn'in zamanda geriye tek yönlü yolculuğu, Nuh Tufanı ve sonrası Atlantis (Ad) ile Mu (seMUd) uygarlıkların yok oluşlarından bir kaç bin yıl sonrasına yapılmış bir yolculuktur… Bir başka değişle, Zul Karneyn insanlığın pisişik güçlerinin zirve yaptığı bu uygarlıklar yok olduktan çok sonra insanlık tarihine müdahil olmuştur. 
Giza (Mısır), Angkor Wat (Kamboçya), Xian (Çin), Yucatan (Meksika) piramitleri, Stonehenge (İskoçya) ve Babil kuleleri veya zigguratları gibi yapılar, Zul Karneyn'den de öncesine ait bir dönemde, insanlığın psişik güçlere taptığı ve bir takım telekinezi gösterilerini dini ritüeller olarak kabul edildiği çağların eserleridir aslında… Bu çağlarda insanlar yıldızlara tapmaktaydı. Semavi dinlerdeki tek Tanrı inancı karşılığı ise SABİLİK olan bu inanış, her seferinde psişik güçleri olan insanları ilahlaştıran bir dirençle karşılaşmıştı. Büyü güçleri diğer psişiklere üstün gelenler, öldükten sonra da ilahlaştırmış ve kendi öğretilerinin din olmasını sağlamışlardı.
Bize göre gezegenimiz üzerindeki Ley Hatları olarak anılan manyetik alan bölgelerinin bir kısmında, bu pisişik güçler zirve yapmaktaydı. O nedenle bu bölgelerde zigguratlar inşa edilmiştir.
Gezegenimizin günümüzdeki ley hatları için bakınız>>> http://www.crystalinks.com/grids.html
Ve bu o dönemki ley hatları aynı zamanda Yecüc ve Mecüc adlı yaratıklara bir zaman ve mekan seddi örmek (iki paralel dünyanın kesişim noktalarını engellemek) zorunda kalan Zul Karneyn için de, dünyanın manyetik alanı doğrultusunda yaptığı yolculukların zorunlu uğrak noktaları olmuş olmalıdır…
Yecüc ve Mecüc konusunu bir sonraki yazımızda ele alacağız. Bu anti-paralel dünya yaratıklarının avcı, toplayıcı bir kültüre sahip, son derece ilkel bir yaşam formu olduklarına ve evrimin çok daha farklı geliştiği bir anti-paralel dünyanın (evren değil) yerlileri olduklarına değineceğiz…  
Zul Karneyn yolculukları sırasında bu merkezleri kendine ayrıca istasyon noktası seçmiş ve bu bölgelerdeki toplulukları farklı şekillerde etkilemiştir…