BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Kuantum Fiziği bilim dalının çağdaş açıklamalarına göre
Atom ve Atom altı parçacık fiziği özelliklerini açıklarken
atom
çekirdek (nötron-proton-elektron) kombinasyonu
elektron spin faailiyeti
proton paröaları olan kuarklar
kurak çiftleri olan rişon ve mezon çiftleri
kuark altı parçacıklar olan
tardyon (tardiyyun)
takyon (takiyyun)
süpr sicimler-solucan delikleri
paralel evren yapısına geçişteki dar geçit tüneli (sur borusu)
4 boyululuk ile 11 boyutluluk durumlarının nitelikleri
aklın hızı ve zamanda ileri geri harektler
mini hilbert uzayı
gibi atom altı fiziğini ilgilendiren başlıca konuları açmaya çalıştık
ikinci bölümde
insanlığın kavl-i bela halini
oradaki sözleşme yapılan ELEST MECLİSİNİ
cennet aşamasına geçişi
cennet evresinde siccin mekanında secere denen ağacın yasaklanması
yasağın çiğnenmesi
Adem ve eşinin yaratlışı ile onlardaki atom değerleri içinde gizlenmiş
muazzam nükleer enerji (ateş) gücünün bilgisinden mahrum Şeytan densizliği
insanların secere kelimesi ile ifade edilen cinsel eylem sonucu TAKVA elbisesinden sıyrılması
insanın sonsuz boyutlu Cennet evreninden
4 boyutlu bu evrene gönderilerek aşağıların aşağısına itilmesi (indirgenmesi)
bu evrene geçişte takip ettiği karanlıkları yaran TARIK oluşu
açıklanmıştır
bu geceki seminer çalışmamızda bu aşamadan sonraki
yaratılış özelliklerimizi
anatomimizi ele alarak İslam ile bu anatominin ilişkilendirilmesini
açıklamaya çalışacağız inşallah
burada ANATOMİ kelimesinin anlamını açmakla başlamak istiyoruz
bilindiği üzere hemen bütün yerli yabancı sözlükler
anatomi kelimesinin Yunanca yahut Latince olduğunu söylemektedirler
Yunanca ve Latince dillerini her türlü dil bilim şartlarını zorlayarak incelersek
ne Yunanca ne de Latince`de anatomi kelimesi yapacak bir kök yahut kavram kelimesi
bulunmadığını göreceğiz
anatomi kelimesini oluşturacak hiçbir kök dayanağına sahip olunmadı halde
bu kelimenin Yunanca-Latince olduğunu kabullenmek de bilimsel açıdan mümkün değildir
öyleyse anatomi kelimesinin asıl sahibi olan dil hangi dildir
bunu belirtelim
Yunanlılar Hellen adıyla birleşerek bir millet olma özelliği taşımaya
MÖ.1000 yıllarında Balkanlar ve Mora Yarımadasına geldiğinde başlamıştır
bu toplumun o zamana kadar değişik adlar etrafında toplanmış farklı dil ve kültürlerde olan
küçük kabileler olduğunu
geldikleri yerin de şimdiki Gürcistan ve kuzeyi olduğunu biliyoruz
işte bu Hellen - Yunan topluluğu Balkanlar ve Mora Yarımadasına geldiğinde buraları boş değildi
onlardan çok önceleri buralara yerleşmiş
buralardan İspanya İper Yarımadasına kadar uzanan sahada
Kuman Türkleri`nden Al-Apalar denilen ve ALP dağlarına adlarını miras bırakan Türkler vardı ve Türkçe konuşurlardı
Latinler de Yunanlılardan çok daha sonra Balkanların kuzeyine geldiklerinde
yine bu sahada aynı Kumanların olduğu tarihi gerçekliktir
Latinler ve Yunan olanlar geldikleri bu topraklarda kendilerinden çok daha ileri kültür yapısına sahip olan
hatta runik yazıdan alfabeli yazıya geçerek kendi alfabelerini kurmuş olan bu Türkler`den çok şey öğrendiler
işte bunlardan biri de bu ANATOMİ kelimesidir
eski prototip Türkçe`de ana şimdiki anadır
doğma kelimesi de o zamanlar toma olarak burada söyleniyordu
ana-toma olarak bu kelimeleri fonetikleşmiş şekilde belirleyebiliyoruz
o zamanlar ana-toma demek anadan doğma yani çıplak vücut demektir
anatoma şeklinde birleşik söylenen bu kelimeyi Yunanlılar önce öğrendiler
onlardan da Latinler aldılar
ANATOMA sözünü ANATOMİ olarak kendi dillerine aldılar
bu şekilde Yunan ve Latin dilleri başta olmak üzere
Cermen kavim bünyesinden olan milletler de dahil Slav dillerine hatta İskandinav dillerine
çok sayıda Türkçe kelimeler alınmış ve benimsenmiştir
sözgelişi bunlardan biri de Kaniç adıdır
bir köpek türü olan Kaniç adının aslı da Kan-İçen şeklindedir
çünkü özel beslenme yoluyla yetiştirilen bu köpek kan yedirilerek beslenir ve bu nedenle kan içen denilirdi
batılılar bu kan içen sözünü Kaniş olarak dillerine aldılar
insan vücudunun çıplaklığını ifade etmek için biz de bu Türkçe kelimeyi Anatomi kelimesini tercih ediyoruz
insanlık tarihi diller alışverişi içinde bulunarak yazılmasa da konuşma metodlarona yerleşmiş diyebiliriz
bu şekilde bir tarih yazılı tarihten daha eski bilgileri bize daha kesin belgelerle ulaştırmaktadır
hangi dilde hangi dilden kelime yoğunlukları bulursak
o milletlerin ilişkilerini değişik kombinasyonlarda bulabiliriz
işte bunlardan bazıları da Arapça-Türkçe ilişkisinde meydana gelmiştir
Runik alfabeli yani resim yazı tekniği ile düzenlenmiş belgelerin çözümlemelerinden
çivi yazısı da dahi tüm yazı metodlarından çok daha eski bilgilere ulaşmak mümkün olmakta
bu da tarihin çoktan yeniden yazılması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır
Arapça-Türkçe arasında alınmış kelimelerden bazıları Kuran içinde de bulunmaktdır
örneğin Kehf Suresi adının kaynağı
sure içinde geçen Kehf denen mağara kıssasıdır
bu mağaraya iman eden bazı kişiler sığınmışlar ve burada 300 ve kısa bir duraklama ardından 9 yıl daha uyur halde kalmışlardır
bu süre için Kuran yarım gün kadar diye bir tanım getirmektedir
gerçekten de ışık hızında hareket edilmesi halinde geçecek yarım günlük sürede 300 yıllık ana aktivasyona kısa bir obsidasyon salınımı yapıp 9 yıl daha ekleyeceğimiz zamanın geçtiğini hesaplıyoruz
bu da 309 yıl yapar
ışık hızında zaman sıfıra yakın bir hızda geçmektedir
bu temel bilgiden bakarak
Kuran modern fiziğin ışık hızının hesapladığı yarım gün diliminin 309 yıla hem de 300 ve 9 yıllık bir aralamalı zaman olduğunu bundan 1400 sene önce bildirmektedir
Kehf kıssasının anlatıldığı ayetlerde
güneş ışığının mağaraya sağdan girerek sola büküldüğünü bildirmektedir
ışık hızında hareket ediş halinde zaman da ışık rotası da ivme yapacak ve sağdan sola büküm yapacaktır
bu da aynı surede 1400 sene önce açıklanmıştır
ve bu surede asıl önemli bir husus hep gözden kaçmaktadır
bu mağaraya insanlarla beraber bir de köpek girmiştir
fakat bu 300 + 9 = 309 yıl zaman geçtiğinde insanlar atom altı parçacık fiziğinin tüm aşamalarını dış görünümlerine de yansıtarak yaşamışlardır
hatta bu husus için onları görseydiniz dehşete düşerdiniz korkardınız demektedir ayetler
insanlar bu süre sonunda o gün mağaraya girmişler gibi uyanırlar ama
köpekleri daha mağaraya girildiği zaman diliminde ölmüştür
insanlar yaşamını devam ettiriyor fakat köpek ettiremiyor
burada insanların sağ kalması asıl murad edilendir ama köpeğin ölümü bize insana has bir özelliği söylemektedir
insan atamoaltı evren yapısında tardyon-takyon çiftleri aşamasında borucuklarının içinde NUR yapılı RUH vasfını taşımaktadır
bu yapısı onun kirlian ışımasını da diğper varlıkların 6 katında gösterir
NUR-NAR bileşkesi özelliği taşıyan insan zaman opsidasyonu içinde öz varlığını olduğu gibi koruma niteliği kazanır
bu yapı onu diri tutar ama ruh-nur vasfı bulunmayan hayvanı yaşatmaz
buna bir örnek verirsek
atom altı parçacık plazması üretilirken
mesela proton plazması elde edilirken
kuark parçalanmasından dolayı dışarı doğru partikül saçılması olur ve bunların zamanı normal (+) zaman koordinatı taşır
oysa aynı plazma patlamasında çoktan dışa gitmiş de dönmekte olan kahverengi ışın (foton) tanecikleri ters zamanlı (-) koordinatlı istikamet gösterir
biz bunu mıknatısların görünmez ışınları olan çekim özellikli gravitasyon dalga-parçacıklarında tespit edebiliyoruz
normal ışık tayfında yedi renk vardır
fakat bu tayfın içinde kahverengi kuşak yoktur
oysa proton plazma saçılmasında ters yön ve zamanlı kahverengi parçacıklar tespit edebiliyoruz
bunun da ilginç bir özelliği vardır
bu olayı bir insan gözlemliyorsa kahverengi saçılma meydana gelememekte, insan gözlem yapmıyorsa kahverengi saçılma olabilmektedir
yani
insan gözünün yayınladığı dalgaboyu bu parçacıkları hapsedebilmektedir
işte bu insan gözünün yayınladığı dalga boyunun diğer adını NAZAR DEĞMESİ olarak isimlendiriyoruz
eğer bu NAZAR DEĞMESİ haset duygusu ile yayınlanırsa karşısındaki nesneyi parçalama gücüne de sahip olur
eğer karşısında kristal cam varsa un ufak olur
metal varsa eğilir
canlı organizma varsa (-) enerji yüklemesi yaparak en yakın hastalığa uygun zaafiyet alanı meydana getirir
işte bu nedenle Kuran nazar değmesinden sakınmayı tavsiye eder
konuya dönersek
KEHF SURESİ`ne ad olan bu Kehf kelimesi Türkçe bir kelime olan KOF sözünün Arapça diline geçiş şeklidir
KOF kelimesi içi boş, oyuk, mağara anlamlarına gelir
nitekim KEHF kelimesi de aynı anlamda kullanılmaktadır
burada Kehf Suresi içinde anlatılan kıssalar (olaylar)dan ikisinin daha özelliklerini arzederek
ana bahsimize devam edelim
Kehf Suersi içinde anlatılan olaylardan biri de Musa aleyhisselamın Hızır ve kardeşi Harun ile seyahatidir
tefsir ve mealler bu seyahati de asırlar öncesi görüşleri ile açıklamaya çalışmaktadırlar
bu eski anlatılara göre Musa ve Hızır bir sahilde yürüyerek ilerlemektedir
Musa içinde bir balık bulnan bir sepet taşımaktadır
bir yere kadar giderler ve fazla geldik der geri dönerler
bu arada sepetteki ölü balık canlanıp denize atlar
olayın bir bölümü böyle anlatılır
bu olayı çağdaş bilim açısından tekrar anlatalım
Musa ve diğer iki kişi daha bir sahilde ilerlerken
sepette ölü bir balık vardır
fakat bu sahilin tercüme edildiği gibi deniz sahili olduğu kesin değildir
anlatışa göre bu sahil bu evren içinde zaman koordinatları kıyısında yapılmaktadır
sahil zaman koordinatlarımızın sahilidir
kıyısıdır yani
her an bu koordinatların dışına çıkılabilir ve ileri zamana yani gelecek zamana geçilebilir
nitekim fazla gitmişiz der ve zamanda geri gelirler
çünkü ayette geçen kelimelere bakılırsa önceki takip edilen İZ izlenir ama gerisin geri
dönerek değil gerisin geri
geri geri adım atılamayacağına göre zamanda geri gidilmektedir
bu defa geri zamanda da başladıkları zmana değil geçmiş zamana gidilmiştir
çünkü balık diridir
yani balık sepetten atlamıyor
yeniden denizdeki diri olduğu zamana geri dönmüş oluyor
Kehf Suresindeki diğer olay ise Zulkarneyn olayıdır
Zulkarneyn ayetlerde ifade edildiği gibi isim değil lakap-sıfattır
Zulkarneyn sıfatını taşıyan kişi bu adı alacak bir şeye sahiptir
o da zul-karn-neyn denen şeye sahip olmaktır
nedir zul-karn-neyn?
zul = karanlık
karn = tunel, hol, geçit
neyn = çift
demektir
buna göre zul-karn-neyn deyince
karanlık bir holden-geçitten-tunelden iki defa geçiş demektir
bu da bu evren içinde karanlık bir tunel -geçit kullanmak
iki ucuna ulaşmak demektir
ayetleri incelediğimizde bu kişi Allah`ın verdiği bir İMKAN VESİLE sayesinde
uzayda yol almakta
güneşin yörüngesinin tersi yönde gitmekte
orada bir kavme seslenmekte (geçmiş zamana giderek, geçmişte güneşin olduğu eski yerdeki zamanda insanlara seslenmekte)
sonra güneşin gittiği yöne gidip ileri zamana geçmekte
fakat bu defa üzerinde güneş batmayan bir arza (gezegene) varmakta ve orada geçimsiz iki kavim bulmaktadır
bu olayı çağdaş astronomi diliyle söylersek
önce güneşin geldiği yöndeki Herkül Takımyıldızı tarafına gitmekte ve geçmiş zamanda insanlara hitabetmektedir
sonra da uzayda güneşin gittiği taraf olan Sirius (Köpek) Takımyıldızı tarafına gitmekte
iki güneş yıldız arasında bulunan bir gezegende Ya-Cüc ve Ma-Cüc adını verdiği iki kavmi bulnaktadır
yalnız bu güneşlerden biri balçığa batar gibidir ve bir ucu batış tarafında uzamıştır
işte bu tarif
bir karadelik tarafından yutulmakta olan bir güneş tarifidir
ve bu güneş gerçekten de Sirius istikametinde vardır
ve karadelik tarafından hala yutulmaktadır
olayın anlatımı devam eder
iki kavmin kavgasını engellemek için iki dağ arasına
yani karşılıklı iki yamaç arasına
önce demir külçeler koydurup demir bir duvar ördürür
sonra bu duvar üzerine tercümelere göre bakır eriyik dökülür
oysa ayette bakır sarılır ifadesi vardır
bilindiği üzere elektrik motorları çekirdeği demirdir ve üzerine bakır iletken sarılır
bu iki yamaç ifade edildiğinden dev bir elektyrik motorudur ve istenen çok yüksek bir elektrik voltajı elde etmektir
böylesi dev bir elektrik motoru çalıştırıldığında meydana getireceği manyetik alan iki yanda zamanı iki ayrı yön koordinatlara iteceğinden
iki kavim (yecüc-mecüc) birbirinden zaman olarak ayrı kalacak kavga edemeyeceklerdir
bu ayrışan zamanlar da ivme yapacak ve bir zman gelip çakışacaktır
işte burada Hadisi şerifler devreye girer ve açıklar
Ya-Cüc ile Ma-Cüc zamanları tam da bizim güneş sistemimizin mekan ve zaman koordinatları ile buluştukları bir an gelecek
yer yüzünde bu iki kavim görülecektir
bu olay da kıyametin büyük alametlerinden biridir
şimdi Kehf Suresine bu açıklamalr ışığında yeniden bir bütünlük içinde bakarsak
üç olay anlatıldığını
bu üç olayda da zamanın değişik formasyonlarda değişimi izah edilmektedir
hatta nasıl zaman değişimi yapılacağı da anlatılmış olmak için elektrik üreteci tanımlanmaktadır
bir bakıma fiziğin İslam ile ilişkisine bir takım açıklamalar yapmış olduk
bu şimdiye kadar anlattıklarımızla
fakat bütün bunların odağında zaman değişkenliği yanında insan faktörü vardır
öyleyse insan çok özel yaratılışı ile
eşrefi mahlukat oluşu ile beraber
beden yapısıyla da tanımlanmış olmalıdır
önceki seminer çalışmamızda Tin Suresi bahsinde insanın anne rahmindeki beslenmesinden bahsederek
bir giriş yapmıştık aslında
burada devam edelim şimdi bu anatomik yapının İslam ile ilişkili sistematiğini görmeye
nazar değmesi yahut insan gözünün yayınladığı dalgaların kaynağını arayalım
insan gözünü inceleyerek başlayabiliriz buna
insan gözü hiçbir canlı gözünde olmayan bir göz bebeği sistemine sahiptir
Charles Darwin insanı maymun evrimleşmişi diye söylerken
gelir en sonun da
ah şu insan gözü olmasaydı der
çünkü evrimde kök saydığı maymun türlerinin hiçbirinde bu göz bebeği ve göz beyaz retina tabakası yoktur
insan gözünün bebeği yaklaşık bir milyon iyon tüpü çubuğunun dmet halinde birleşmesinden meydana gelir
her bir iyon tüpü içinde 27 kapakçık vardır
her kapakçık ile diğer kapakçık arası bir odadır
dışardan gelen ışık ışını yani fotonu bu tüplerden birine girer ve birinci kapakçık kapanır
ikinci fotonu engellemek içindir bu
ilk odaya giriş anında ikinci kapakçık açılır ve ışık taneciği ikinci odaya geçerken ikinci kapakçık kapanıp üçüncü açılır bu böyle bütün iyon tüpünde tekrarlanır
ve ışık taneciği göz topunun geri tarafındaki sarı leke alanına düşer
o anda ışık taneciği bu alanda tamamen dalgaboyuna çevrilerek optik görme sinirlerine aktarılır ve aynı ışık hızında beyne iletilir
beyinde her bir ışık taneciği dalga boyu fazında farklı beyin hücreleri alanlarına taksim edilir
bu taksimat öylesine tutarlıdır ki
görülen bütünü değerlendirir ve nitelemeyi de yaparız
güzel, çirkin, şu renk, bu biçim, sert, yumuşak, buhar, vbg daha pekçok nitelemeler yapılır
burada bir sorun karşımıza çıkar
beyimn dediğimiz canlı organizma dış ve iç yapı olarak iki ana yapıya ayrılır
görme de dahil tüm dıştan gelen veriler tamamen beynin dışı olan KORTEKS tabakasında kategorilerine kaydedilir ve değerlendirilir
korteks glikojen esaslı gri renkli ve yaklaşık 1 mm kalınlığında bir zar tabakasıdır
işte gören, öğrenen, bilgi depolayan, unutan, hisseden, karar veren, vbg insani kavramlarımızın tümünü yapan işte bu
1 mm kalınlığındaki korteks tabakasıdır
ve bu korteks tabakası sadece insan beyinde bulunup başka hiçbir canlı beyninde bulunmamaktadır
işte insanı diğer canlılardan ayıran ana biyolojik farklılık bu olduğu gibi
insanın başka bir canlı primat türünün evriminin sonucu olmadığının da ispatıdır
korteks dediğimiz bu tabaka beyinin salgıladığı 300 kadar endorfinin (hormonun) sayesinde yaşam bulur
bu endorfinler sayesinde sever, nefret eder, öğrenir, unutur, uyur-uyanırız ve düşünürüz
beş duyumuzun tüm verilerini alan ve değerlendiren bu korteks tabakası
bütün beyin yapısının çevresini saran 1 mm kalınlığı ile yüzde 28 kadar bir miktarına tekabül eder
bu korteksin ana yapılarından biri de adrenalin ile beslenmesi ve DNA sarmallarını bulundurmasıdır
bu korteks zarının altında ise beynin yüzde 72`si vardır ve beyaz glikojen esaslı hücrelerden oluşur
alt beyin dediğimiz korteks altı yüzde 72`lik kısım adrenalinin tersi olan noradrenalin maddesi salgılar
işte bu noradrenalin algılandığı anlar korkulan, acıklıdı yahut kızgınlık anlarının üretimidir
bir şeyden korkunca noradrenalin salgılanır ve tedbir al yahut saldır parçala komutunu alırız
bu noradrenalinin ana merkezi de beynin ön lop kesimidir
işte namazda bu ön lop secdeye varır ve manen bu nefret ve saldırganlığı öne eğilmenin sağladığı noradrenalin soğurma sistemi çalışır ve etksis giderilir
namaz ciddi ve anlamlı kılınırsa beynin bu işlevi kaçınılmaz olur ki insan o zaman sakin ve merhametli olmaya başlar
namazda ciddiyet ve anlam söz konusu değilse noradrenalin soğurma sistemi nötralize etme yapmayacağından
namaz hedefine varmamış olacaktır
insan ana rahminde şekil alırken hep söylendiği gibi önce insan kalbi değil işte b u alt beyin yapısı meydana gelir
ana rahmindeki nutfenin ilk şekli kurbağa larvası şeklindedir ve bu larvanın başı daha sonra ana beynimiz olan alt beyni meydana getirecek, larva şeklinin kuyruk bölümü omurlilik ile beraber ana sinir sistemi
biçiminde yapılanacaktır
cenin büyüdükçe ilk beş ay geçene kadar bu larva başı zarsızdır
beş aydan itibaren korteks meydana gelmeye başlar ve düşünce sistemimizi öğrenme alanımızı kazanırız
ana karnında bu beş aydan itibaren çocuk annenin ve yakın çevresinin duygusal etki alanında demektir
çünkü anne en yakın olarak tüm duygusallığını ilk önce kendisi rahmindeki bebeğe geçirecektir
bu nedenle anne adaylarının moral değerlerinin çok sağlıklı olup olmaması
doğacak bebeğe son derece etkili olacaktır
bunun bir nedeni daha vardır
insan beyninin korteksinde DNA sarmalları bulunurken
alt beyin sisteminde RNA sarmalları
bellek kartları vardır
tüm insanlık
Adem-Havva`dan beri tüm geçmiş soy ağacının tüm bilgi-bellek birikimini işte bu RNA kartlarında taşır
mümkün olsa da RNA kartlarını okuyabilseydik
her bir insanın geçmişinde
Adem-Havva`ya kadar tüm tarihini okumuş olacaktık
bu kartların miktarını dünyaya şimdiye kadar gelmiş insan nüfusunun toplamının birkaç milyar katı olduğunu düşünürsek
nasıl bir bilgi bankası taşıdığımız anlardık
ana karnında bebek nasıl anasından duygu etkileşimi alıyorsa beyin dalga alıcı verici sistemi ile yakın çevresinde
kardeş, baba, akraba beyin fazları ile de yakınlığı nedeniyle etkileşlmeye girecektir
bu nedenle doğan bebekler ilk altı aydan sonra mutlaka annne koynunda yatmaktan uzak tutulmalıdır
kardeşlerin aynı yatağı paylaşmaları da mutlaka önlenmelidir
bu yakın temas halinde aynı yatağı paylaşma bazan aynı odayı paylaşma dahi beyin dalgaları ile bilgi alış verişine neden olur ki
olabilecek olumsuzlukların aktarımı için bu birlikte yatma en uygun yoldur
yine bir yatağı paylaşma alt beyin etkileşimi bakımından
o bebeğin yetişkinlik dönemlerinde karakter ve cinsel sağlıklılık seviyesini de belirleyici olabilecektir
alt beyin kuruğu olan sinir sistemimiz kuyruk sokumuna kadar ilerlerken
alt beynin altındaki talamus isimli yerden çıkan ve hipotalamus guddesinin içinden geçen bir sinir
bu alt beyin kuyruğu ile birleşmek üzere damak üzerinden şah damarı yanından geçerek enseye, buradan iki kürek kemiği arasına,
iki kürek kemiği arasında çatal yaparak biri kalbe diğeri göğüse ulaşır
kalbe giden arter damarı altından kalbe girer ve arter altındaki kalbin
tamamı 7 tane olan ama merkezi bu arter altında bulunan mercimek büyüklüğündeki beyinciğe girer
bu 7 beyincik beynin hücre yapısıyla aynı dokulardan oluşur ve kalbin beyinden bağımsız çalışmasını düzenler
göğüse ulaşan sinir kadınlarda iki meme arasında bir düğüm yaparak yola devam eder ve üreme sistemine ulaşır
kadınlar namaz kılarken ellerini işte bu düğüm üzerine kapatırlar
erkellerde aynı sinir düğüm izi yaparak yola devam eder ve göbek çukurunun iki parmak altında düğüm yapar ve üreme organlarına ulaşır
erkekler de namaz kılarken bu düğümü kapatırlar
çünkü
cennet ortamında Adem ve eşinin siccin alanında yaptıkları secere eyleminin dünyada hala hatırlandığını
ve oradaki olayın hatırasından hicap ve pişmanlık duyulduğunu ifade eder
bu aynı zamanda
güzel ahlak ile oradaki takva elbisesinin taleo edildiği anlamına gelir
insan anatomisinin
İslam dininde direk ilan edilen NAMAZ ile ilgisi bakımından bu hususu çok iyi kavramış olmak gerekmektedir
biz burada
insan korteksi ile alt beyin sisteminin etkileri ve etkileşimleri bakımından
Türk Psikiyatri sahasında önemli bir yer tutan değerli bilim adamı
emekli subay ve DR.Nusret Kaya`nın
"Benmim Adım Cenin 1 ve 2" isimli eserlerini tavsiye ediyoruz
.Rabbim, ilmimi ve bilmemi çok çok artır. (Taha Suresi-114.)
Bu Blogda Ara
31 Ocak 2011 Pazartesi
8 Ocak 2011 Cumartesi
YE'CUC VE ME'CUC
YECÜC ve MECUC
Zulkarneyn (A.S.) zamanında insanlar şikâyet etmişler demişler ki “böyle varlıklar var, her şeyimizi yiyip içiyorlar”. Zulkarneyn (A.S.) da maden ilmi vardı, demir ve bakırları toplattı onların üzerine döktü hâlâ öylece duruyor. Peygamber Efendimizden Hz. Ayşe naklediyor “Bir sabah kalktı, Yecüc ile mecucun bulunduğu yerden parmaklarını oval yaparak şu kadar delik açıldı” diyor, çok terliyor çok sıkılıyor, sıkıntılı bir sabah oluyor. Zulkarneyn (A.S.) onları yerde bir yere mi? gökte bir yere mi? hapsetti, burasıda sonradan yani zamanı gelince meydana çıkacak. Tefsirlerde Ural’larda, Çin Seddi’nde vs. gibi yerlerde hapsedildiklerine dair rivayetler var. Dabbetul-arz çıktıktan sonra oluşacak olaylardır. Deccalın ölümünden sonra çıkacak son fitnedir. Bu fitneden savaşarak tan kurtulunmaz, dua ile kurtulunur. Yiyecek bulamayan kendiliğinden ölecek. Dünya üzerinde bir tufan haline gelecek. Öldüklerinde cesetlerinin kokusundan hiç kimse bir şey yapamayacak ve toprakta bir şey bitmeyecek. Allah gökyüzünden değişik varlıklar indirerek onların cesetlerini kaldırtacak. Gökyüzü boş değil. Gökyüzünde sadece cinliler ve melekler yaşamıyor. Allah'ı sevin, sevinde maneviyatınız olsun, bu tür şeyleri dervişlerin bilmeleri hatta görmeleri gerekir. Bu neyle mümkün Allah ve Resulünü sevip çok zikretmek ile mümkün.
Yecüc ve Mecuc ayrı ayrı iki kavimdirler. Birbirlerine vasıf olarak benzerler. Kendi aralarında da ayrılık içerisindedirler. Her bir kavim kendi içinde de kavim ve ırk ırktır. Öyle iri cüsselidirler ki Yeryüzüne geldiklerinde İnsansı surette geleceklerdir. Boyları yaklaşık 200 metre civarındadır. Doymak bilmez iştahları vardır. Öylesine ki yeryüzünde önlerine kattıkları canlı varlıklardan bir şey bırakmayacaklar ve geçtikleri yerde sadece çıplak taş-toprak bırakacaklardır. Karşılaştıkları canlı namına ne varsa yiyeceklerdir. Bir benzetme yaparsak “aynen bir insanın fındık fıstık yemesi gibidir.” Dilleri ile bir ineği veya elleri ile on-onbeş tane büyükbaş diye tarif ettiğimiz hayvanları bir seferde bir kişisi yiyecektir. Örneğin kırk-elli tanesi Van Gölüne gelseler hüüüpp diye bir seferde gölün suyunu içecekler, Van gölünde ne su ne balık canlı bir şeyden eser bırakmayacaklardır. Nehirler ve Göller onların susuzluğunu gideremeyecek, canlı nesilleri tükenecektir. Önlerinde düşünün ki balta girmemiş bir orman var. Ormandan geçerken geride ağaç ve yeşillik ve hayvan namına bir şey kalmayacak. Çölde hayat vardır ama onların geçtiği yerler çöllerden de kurak ve ıssız ve cansız kalacaktır. Şu anda ölülerini dahi ziyafet düzenleyerek yiyen ve bunu normal gören bir kavimdir. Ölüleri evlatları dahi olsa fark etmez. Yiyecek namına ne varsa yerler. Hiçbir şeyi ve dışkılarını dahi zayi etmezler. Şu an (bulundukları boyutta veya yerde) topluluk halinde yaşarlar ve çok hızla ürüyorlar. Laf anlamaz, Allah inancı olmayan, Akli yetersizlik içerisinde, hiçbir şekilde yola sokulmaz, anlaşma yapılamayacak, yeryüzüne gelmiş geçmiş hiçbir insana, insanlık ahlaki ve değerleri olarak benzemeyecek, zorba bir kavimdir. Kulluk ile sorumlu tutulmamış, hayvanlar gibi, cennet ve cehennem korkusu olmayan ve ahiretten sorumlu tutulmamış varlıklardır.
İnsanoğlunun bugün veya Yecüc ile Mecuc kavminin ortaya çıkacağı zamanda, ulaşacağı teknolojik gelişme ile durdurulamayacak bir varlıklardır. Öyle ki Nükleer veya Genetik veya Bio-kimyasal veya şu an bilinmeyen ileride keşfedilecek her türlü teknoloji olarak her türlü silah etkisiz hale gelecek, İnsanoğlunun karşılaşacağı, belkide o güne kadar kıyas yapacağı veya tedbir alacağı benzer böyle olay bir olmadığından dolayı aciz olacaktır insanoğlu o gün. Nükleer teknolojiyi kendilerine gıda olarak alabilecekler yani beslenmeleri vücut düzenekleri nükleer de olabilir. Deccalin zuhurundan ve öldürülüşünden sonra, İsa As. ve Mehdinin zamanında bu fitne ile insanoğlu değişmez bir mukadderat olarak karşılaşacaktır. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de da beyan edildiği üzere kesinleşmiş ve vakti bilinmez bir kaderdir. Olacağı kesin, ne zaman olacağı hakkında keşif ve keramet ile bildirilmiş belirli bir zaman ancak bilinmezliktir. AllahûAlem.
Yecüc ve Mecuc hakkında geçmişte yaşamış diyenler ve bu kavimlerin Türkler veya Çinliler veya Moğollar veya herhangi bir kavim olduğunu iddia edenler ve Seda olarak bahsedilen seddin dünyada yapılmış olduğunu söyleyenler Maneviyat yoksunu veya keşf veya keramet sahibi olmayan veya olanları anlamayanlardır. Maneviyat ehli ise hikmettir ki Yecüc ve Mecuc hakkında Kur’an-ı Kerimde ayet olduğu halde pek konuşmamışlar. Hidayet Rehberleri olan Mehdi As. ve İsa As. ve Küfrün Nirvanası Deccal Lanetullahın zuhuruyla alakalı pek çok kitap yazıldığı halde bu konuda pek az eser hazırlanmıştır.
Deccal kendilerine iman etmiş olanlara dünyayı Cennet haline getirecek ve Çeşitli istidraçlarla hayatları cennet hayatı olacak fakat ahiret hayatları berbat ve bedbaht olacaktır. Fakat Yecüc ve Mecuc kavmi insanların imanlı veya imansız küçük-büyük demeden ve merhamet etmeden hayatlarını katledecekler. Mutlaka iman ehli şehit olacaklardır. Bu öyle bir şiddet ve katliam ki ve öyle bir zulüm ve bağnazlık ve zorbalıktır ki, idrakler almayabilir. Eğer Yecüc ve Mecuc kavmini şu an insanlar görseler yemek yiyemezler ve yaşamak istemezler akıl ve ruh sağlıklarını kaybedebilirler. Allah muhafaza etsin.
Yecüc ve Mecuc kavmine karşı İsa As. ve Mehdi As. aralarında bulunduğu müminler, mümkün değil onlarla savaşamazlar ve Allah'ın ilhamıyla bütün müminler Tur dağına sığınırlar. Bu esnada Yecüc ve Mecuc kavimleri yeryüzünde bulundukları yerde ne bulurlarsa yerler ve talan ederler insanlar dâhil. Müminleri de tur dağının etrafında muhasara altına alırlar ki, müminler Allah’a zikir ve dua ile yalvarırlar. Allah muhafaza edecek tabi insanlığı. Allah müminlerin dualarını kabul eder ve Yecüc ve Mecuc kavminin vücutlarına bir hastalık vererek ve hepsini helak edecektir.
Mustafa Özbağ - 05/06/2009
13 Kasım 2010 Cumartesi
Esmaların Ruhanileriyle Buluşmak
Her esmanın "huddam" denilen ruhanileri "vazifelileri vardır. Bunlar bir esmanın ebcetsel sayı değeri kadardırlar. Sözgelimi "Azim" esmasının ebcetsel sayı değeri 1020'dir. İşte bu esmaya vaziyet eden bin yirmi adet azametli ruhani vardır. Bin yirmi meleğin emrinde de bin yirmi ruhani ya da cinni vardır. Ruhanilerden, cinnilerden, meleklerden oluşan bu görevliler esmanın tecellisine uygun bir esinle zikredene yardımcı olurlar. Zikreden esmaya aşıksa ve bunu aşkla yapıyorsa özellikle ebcetsel sayı değerine dikkat ediyorsa esmanın ruhanileri gelmeye başlarlar. Gece boyunca onunla irtibata girmeye çalışırlar. Ruhuna vücuduna evine bakışına sesine sinerler. Bu Sufizm yoluna biat etmenin özel bir kazanımıdır. Biat etmeyenler için bu ledün nimetleri kapalıdır.
Sufizm yolu dışında kalanların huddamlarla görüştüklerini sanmaları sadece bir yanılgıdır. Onlar cinni şeytanların oyuncağı olurlar. Bütün medyumlar da öyledirler. Tarikat sahasına biat edenler Allah tarafından korunma altında olurlar. Elde ettikleri de o dairenin ledünni bereket sırları olur. Bütün esmalar Allah'ın rızası, amaçlar, vesile ve vasıta kılınmak için yapılmalıdır. Her şeyin başı ihlastır. Allah'a, bir esmada aşık olana bütün ruhaniler de aşık olur. O dilemese de Allah kendini anan kulunu dilediğine sevdirir. Esma bitikten sonra "Yüce Allahım bu esmanın ruhanilerini bana musahhar kıl ve işlerime yardımcı ver." diye dua edene Allah tehlikesiz bir şekilde ruhanileri yollar. Ona yardımcı olmak için akın akın gelirler. Bu ise dehşet bir lütuftur. Bir sufunin o sahayı merak etmemesi Allah'ın açtığı böyle bir kapıyı yok sayması sadece cehalettendir. İnsan sünnet ve kuran dairesinde kalıp Allah'ın verdiği her türlü nimetten yararlanmalıdır. Bunu yaparken de yalnızca Allah'a dayanmalı ona yönelmelidir. Allah ruhanilerle bir sufiyi buluşturmuşsa bu çok özel bir sır olarak kalmalıdır. Aksi halde sırrı söylemek kimi zaman o sırrı bir daha görmemeye neden olabilir. Bu da acı olarak yeterli olan bir şeydir.
Sufilerin çoğu ruhani daireye sırt döndükleri için elli atmış yıl sonra bile yerlerinde sayıp kalmışlardır. Allah'ın özel olarak her esmaya atadığı ruhaniler kimi cahil ve softa müritlerce iyi gözle görülmemektedir. Onlardan uzak kaldıkları için de yerlerinde sayıp durmaktadırlar. Öyleyse esmaların ruhanileriyle buluşmak onları yardımcı olarak istemek için dua etmeli Allah'a yakarmalıyız. O dünyanın nimetleriyle Allah bizi buluşturmuşsa bunu örtüp gizlemeli sinemizde ötelere götürebilmeliyiz... Kim ki hak bir tarikata intisap etmemiştir, hak bir mürşidin elinden biat almamıştır, onun esmaların ruhanileriyle buluşması yardımlaşması sadece bir zan ve hayaldir. O kapı kapalıdır. Esmaların ruhanileriyle buluştuğunu sananlar da cinni şeytanların maskarası, kuklası olan zavallılardır... Ruhanilerle buluşmak için İmam Ali Hazretleri Celcelütiyesinde Allaha yakarır... Emrine ruhani ifritler vermesini diler... Aynı dilek Nakşibendi tarikatının kurucusu İmam Bahaüddin Nakşibent hazretlerinin Evrad-ı Bahaiyye Azimetinde açıkça görülebilir. İmam Ahmet Buni,İmam Yafii, Seyyit Emir Sultan gibi binlerce evliya bu sırları içeren ledünni bilgiler aktarmışlardır. Yani ruhu ergin olana, bu yollar, Allah'tan esmanın ruhanilerini kendine musahhar edilip yardımcı verilmesini dilemek, ism-i azam sırlarındandır.
Sufizm yolu dışında kalanların huddamlarla görüştüklerini sanmaları sadece bir yanılgıdır. Onlar cinni şeytanların oyuncağı olurlar. Bütün medyumlar da öyledirler. Tarikat sahasına biat edenler Allah tarafından korunma altında olurlar. Elde ettikleri de o dairenin ledünni bereket sırları olur. Bütün esmalar Allah'ın rızası, amaçlar, vesile ve vasıta kılınmak için yapılmalıdır. Her şeyin başı ihlastır. Allah'a, bir esmada aşık olana bütün ruhaniler de aşık olur. O dilemese de Allah kendini anan kulunu dilediğine sevdirir. Esma bitikten sonra "Yüce Allahım bu esmanın ruhanilerini bana musahhar kıl ve işlerime yardımcı ver." diye dua edene Allah tehlikesiz bir şekilde ruhanileri yollar. Ona yardımcı olmak için akın akın gelirler. Bu ise dehşet bir lütuftur. Bir sufunin o sahayı merak etmemesi Allah'ın açtığı böyle bir kapıyı yok sayması sadece cehalettendir. İnsan sünnet ve kuran dairesinde kalıp Allah'ın verdiği her türlü nimetten yararlanmalıdır. Bunu yaparken de yalnızca Allah'a dayanmalı ona yönelmelidir. Allah ruhanilerle bir sufiyi buluşturmuşsa bu çok özel bir sır olarak kalmalıdır. Aksi halde sırrı söylemek kimi zaman o sırrı bir daha görmemeye neden olabilir. Bu da acı olarak yeterli olan bir şeydir.
Sufilerin çoğu ruhani daireye sırt döndükleri için elli atmış yıl sonra bile yerlerinde sayıp kalmışlardır. Allah'ın özel olarak her esmaya atadığı ruhaniler kimi cahil ve softa müritlerce iyi gözle görülmemektedir. Onlardan uzak kaldıkları için de yerlerinde sayıp durmaktadırlar. Öyleyse esmaların ruhanileriyle buluşmak onları yardımcı olarak istemek için dua etmeli Allah'a yakarmalıyız. O dünyanın nimetleriyle Allah bizi buluşturmuşsa bunu örtüp gizlemeli sinemizde ötelere götürebilmeliyiz... Kim ki hak bir tarikata intisap etmemiştir, hak bir mürşidin elinden biat almamıştır, onun esmaların ruhanileriyle buluşması yardımlaşması sadece bir zan ve hayaldir. O kapı kapalıdır. Esmaların ruhanileriyle buluştuğunu sananlar da cinni şeytanların maskarası, kuklası olan zavallılardır... Ruhanilerle buluşmak için İmam Ali Hazretleri Celcelütiyesinde Allaha yakarır... Emrine ruhani ifritler vermesini diler... Aynı dilek Nakşibendi tarikatının kurucusu İmam Bahaüddin Nakşibent hazretlerinin Evrad-ı Bahaiyye Azimetinde açıkça görülebilir. İmam Ahmet Buni,İmam Yafii, Seyyit Emir Sultan gibi binlerce evliya bu sırları içeren ledünni bilgiler aktarmışlardır. Yani ruhu ergin olana, bu yollar, Allah'tan esmanın ruhanilerini kendine musahhar edilip yardımcı verilmesini dilemek, ism-i azam sırlarındandır.
10 Kasım 2010 Çarşamba
BEYİN VE ZİKİR
Zikir” kelimesi sözlükte “anmak, hatırlamak” anlamlarına gelmektedir. Anmak, hatırlamak (=Zikir) yüzeysel bir tanımlama ile bir nesneyi veya özneyi “akla getirmek, düşünmektir”. “Zikretmek” bu anlamı dolayısıyladır ki, yeryüzünde sadece “düşünme melekesine” sahip İnsãn türüne âit bir meziyettir.
Allãh’ı zikretmek, Allãh’ı Zikir (ZikrUllãh) ise kişinin varlığının Allãh ile kâim ve dâim olduğunu, O’nun azâmetini, birimsel varlığının O’nun indindeki yerini ilk etapta düşünmesi, sonra tefekkür ediphissetmesi ve nihâyetinde de yaşaması olayıdır!
ZikrUllãh kanâatimize göre Allãh’ın isimlerini duygusuzca, mekanik bir şekilde tekrarlamak, telâffuz etmek değildir. Harflerden oluşan İsimler, yatay, 4 boyutlu mekanik kanunların geçerli olduğu dünyamıza âit iletişim araçlarıdır ve bir rûha (mânâya) sahip değillerdir. Onlara rûh≈mânâ veren-verecek olan maddeyle dikey temasta bulunan içsel yaşamımızı üreten uzay alanı, yâni Şuûr boyutudur.
“Fe Zkur ullãhe… ve zküru hü ke ma heda küm”“Allãh’ı Zikredin… O’nun size gösterdiği gibi..” (2/198)
Bizlere AN’da yaşamanın şuûruna erişip Bilincimizi Cennet bahçesine dönüştürebilmemiz için her detayı öğreten Kur’ãn âyetlerinde ve RasûlUllãh sözlerinde bizlere teklif edilemekte olan –yaygın kanaâtin aksine- “Allãh’ın isimlerinin telâffuzunu belirli sayılarda tekrar edin” değildir. O’nu hangi şekilde zikretmemiz gerektiği Kur’ãn’da şu şekilde belirtilmiştir.
“…fe zkürullãhe ke zikri küm abe küm ev eşedde zikra”“…Atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha şiddetli olarak Allãh’ı zikredin…” (2/200)
O’nu nasıl anmamız gerektiği açıktır. Rabbimizi en asgarî düzeyde atalarımızı düşündüğümüz, haklarında konuştuğumuz, onlara saygı duyduğumuz, onları sevdiğimiz kadar ki hissiyatla anmamız tavsiye ediliyor. Hiç kimsenin âyetteki “zikir” kelimesinin yaptığı çağrışım gereği babasının/dedesinin ismini eline tespih/ zikirmatik alarak belirli sayılarda, hızlıca, mekanik bir şekilde tekrarlamadığı açıktır.
İstenen, isimlerin telâffuzunun dildeki tekrarları değil, herhangi bir dildeki bir isimle etiketlenmiş mânânın şuûrda tekrar tekrar, belirli/belirsiz sayılarda hissedilmesidir. Allãh için olanı ise eşedde/daha güçlü bir biçimde olmalıdır. Kelimelerin telâffuzlarının değil, oluşturulan mânânın daha güçlüsü/şiddetlisi olur.
Ve zkür rabbe ke fi nefsi ke tedardruan ve hiyfeten“Rabbini, bilincinde yalvararak/ürpererek… Zikret” (7/55)
Duygusuzca, anlamı bilinmeden yapılan tekrarlar elbette kalplerde ürperti, huşû ve “Mutlak Varlığın”Tek-Tümel RUH’un birimsel zihne üflenmesi (zihne yükleme) gerçekleşmeyecektir. Yükleme yapılıp=mânâ oluşturulursa bilinçaltı bunu içselleştirir.Derin benliğimiz bilinçli olarak kabul ettiğimiz şeylere tepki verecektir. huzurunda alçakgönüllülük hissi oluşturmayacak, yâni
“Ellezine yezkürun ellãhe kiyamen ve kuuden ve ala cünubihim veyetefekkerune fi halkis semavati vel ard…”“Onlar ki, kıyamda, otururken, yanları üzerinde iken Allãh’ı Zikrederler, Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Tefekkür ederler…” (3/191)
Kelimeleri tekrar ederken, kelimelerin işâret ettiği mânâlar kişinin bilincinde oluşmadan, beyinde o mânâyı kodlayacak olan yeniden şekillenmiş sinir ağları da oluşamayacaktır. Zihinde anlam oluşturabilen kelimeler, cümleler, anılar, yaşamlar, düşünceler, hisler vs. beyni yeniden kodlayabilir.
Yeniden programlanmış sinir hücrelerinin oluşumu birimsel zihinde/dalga bedende oluşturulan, düşünülen/hissedilen/yaşanılan soyut mânânın algıladığımız madde-zaman boyutundaki yansımasıdır. Yâni, yeni nöron ağların kurulmasının şartı, mânâyı düşünmek, tefekkür etmek ve nihayetinde yaşamaktır (bilinçaltının doğal bir parçası hâline gelmesi). Anlamı bilinmeden, hissedilmeden yapılan tekrarların zihne yüklenmesi olayı SünnetUllãha terstir. Kişi amellerinin faydalı olup olmadığını (dalga bedene yüklenip yüklenmediğini), bilincinde o esnada/o anda hissettiklerinden kontrol edebilir. O esnada anlamı yaşatmayan ölünce de yaşatmayacaktır.
Kişide TEFEKKÜR (Varlık üzerinde derinlemesine düşünüp birtakım hissiyatları şuurunda yaşamadan) olmadan yapılan kelime tekrarları -bu kelimeler, kalıplar Kur’ân’dan da olsa (Allãh, Rahman vs. veya Arapça dualar, âyetler)- bir ANLAMa sahip olmadıklarından (yâni bu kelimeleri tekrar eden bilinç tarafından bunlara bir anlam yüklenmediğinden) MANTRA olarak kalacaktır. Hatta Mantra gibi fayda verebilmesi için -anlamı bilinmese de- yapılan kelime tekrarlarında zihnin farklı, gündelik düşüncelere sürüklenmemesi gerekir.
[[[ Zihnin tek bir kelimeye odaklanmasıyla, dış dünyadan beyne giren veri akışı asgariye indirgenerek zihnin daha sakin bir seviyeye çıkartılması mümkündür (meditasyon ve türevlerinin genel mantığı budur). Zihin, dış dünyanın gürültüsünden uzaklaştıkça beynimizde saklı belli belirsiz duygular, düşünceler hızlı bir şekilde zihinden gelip geçmeye başlar, zihne çıkar ve su yüzeyine çıkan baloncuklar gibi patlar gider. Mantraların faydası budur. Bu tekniğe devam edildikçe, her ne kadar kişi daha sakin bir zihinle yaşamını sürdürüyor ve daha derin zihin seviyelerine ulaşıyor olsa da –“Mutlak Varlığın indindeki hiçliğin” itirafını beyan eden korunma duası yapılmadan/yaşanmadan- “egonun ruhsal açıdan kendini beğenerek şişmesi” gibi cinnî bir duygunun zihne yerleşme tehlikesi her zaman vardır. ]]]
İsimlerin işâret ettiği anlamların, tefekkür beraberliğinde yinelenmesiyle, beyinde o ismin işâret ettiği mânâ istikâmetinde kodlanması-programlanması-meleğin açığa çıkarılmasından sonra, o ismin üzerinde çok fazla anlamaya-düşünmeye gerek kalmadan yapılan tekrarı da zihne yükleme yapacak ve tesirini gösterecektir. Çünkü artık o ismin içeriği doldurulmuş, kelimenin cesedine can verilmiş, kelimeler 4 boyut hapishanesinden çıkartılmıştır. Yâni, isimler amaç olmaktan çıkarılıp araç haline getirildiği takdirde bilinçsizce tekrar edilebilir bir hâle gelirler. Hissedilerek yapılması Tefekkür sahibi kişiye katmerli enerji verecektir. Kelimenin yüklendiği enerji daha da artacak ve kişiyi daha fazla derinden etkileyebilecektir.
Beynin bu konuda nasıl çalıştığını idrak edebilmek için şöyle bir misal verilebilir: Türkçe bilmeyen bir kişinin“Limon” kelimesini belirli sayıda tekrar etmesini istediğimizde, yabancı arkadaşımızın beyninde “Limon” ile ilgili bir mânâ oluşamayacağı açıktır. Elbette Türkçe “limon” kelimesinin bu yabancı kişi tarafından uzun bir süre zikredildiği takdirde “limon” kelimesinin ihtiva ettiği birtakım belirsiz frekanslar (?) gereği zikreden kişide zamanla “limon” ile ilgili bir hissiyat oluşturacağını düşünmek de yanlış olacaktır. Özetle bu kişinin beyninin ilgili bölgesinde kısa süreli, sıradan bir elektrokimyasal akış meydana gelecek; fakat diğer nöronlara akış yönlenmediğinden/çağrışım yapmadığından sönecek ve hem bilinçli hem de bilinçaltı zihninde hiçbir etki olmayacaktır.
“Limon” kelimesini Türkçe bilen (=anlayan) bizler belirli sayıda tekrar ettiğimizde ise bilinçli zihnimiz limon kelimesini tanıyacaktır. Bilinç bu kelimeyi tanıdığından/çağrışım yaptığından nöron akışı beynin daha alt sistemlerine de ulaşacaktır. Bilinçaltı zihnimiz kendisine de ulaşan bu akışla, limon zikri esnasında biz farkında olmadan, örtük olarak limon ile ilgili tüm özetleri (Limon kelimesine yüklenmiş tüm anlamlar, yaşanmış anılar, algılanmış tatlar) hatırlayacak ve limonu o sırada tatmamamıza rağmen, vücudumuz sadece limonun adını duyarak tepki verecektir.
“Limon” kelimesinin anlam oluşturabilmesi için onu hatırlamamıza neden olacak bütün beyin bölgelerinin aktive olması gerekir. Beynin limonu hatırlaması da ancak limon ile ilgili tüm düşünülenlerin, hissedilenlerin, yaşananların zihne kodlanmasıyla gerçekleşebilecektir. Türk toplumu bu meyve/sebzeye “limon” etiketini verdiği için “limon” kelimesinde tüm bu anlamlar kodlanmıştır.
Aynı varlığa her millet farklı bir etiket verir. İsimler birer araçtır. Aracın (limon kelimesi) değer kazanmasımisaldeki yabancı arkadaş) değil, aracın kendisi için bir anlamı olanda (Türk’te) etkisini gösterir ve amaca ulaşılır (=zihin tepki verir). araca-araçta takılı kalanda/araçtan başka bir şeyi olmayanda (
Allãh isimlerinin zikrinde, yapılan dualarda da aynı mekanizma geçerlidir. Yukarıdaki satırlarda “Limon” kelimesi yerine örneğin “La ilahe illa Allãh” zikrini koyup düşündüğümüzde bu zikrin bizleri amaca“La ilahe illa Allãh” zikrinin anlam oluşturabilmesi için onu hatırlamamıza neden olacak bütün beyin bölgelerinin aktive olması gerekir. Bu da kuru kelime tekrarı ile değil, Tefekkür ile oluşturulabilecek bir ruhtur.
ulaştırıp ulaştırmadığını anlayabiliriz.
ulaştırıp ulaştırmadığını anlayabiliriz.
“İnnemel mü’minun ellezine iza zükir Allãhü vecilet kulubü hüm…”“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allãh anıldığında kalpleri ürperir…” (8/2)
Yeterli tefekkürler, hissedişler sonucu belirli bir bilinç seviyesine gelmiş kişilerde anlamı düşünülmedenderin tefekkürler sonucuisminin açılımı tüm hücrelere sinmiştir. Artık meleklerin kanatları (!) kişinin dalga bedenine (zihnine) değmektedir. [[[Zihnin genişleyerek RUH’un muhatap aldığı uzaya girmesiyle, zihinde açığa çıkan melekler o zihnin ahiret ortamını ve nur bedeni üretmeye başlarlar. Melekler ahiret ortamının dokusudur]]] Sonucu cezbe hâlidir, Zikir yaşanmaktadır. Allãh’ın isminin duyulması dâhi şuûrlarında derin bir ürperti oluşturacaktır. Çünkü Allãh
[[[Yatay alandaki bedene/beyne dikey boyuttan girerek etkileşen/temas eden nura, nar (enerji) yapılı zihin dayanamadığından beden-zihin sarsılır, kendinden geçer (kabının küçük olması akacak suyun taşmasına neden olur. Kabı/zihni geniş olan Erenlerde cezbe olmaz)]]]
Tefekkürün en büyük getirisi, kazanılan açılım oranında algılanan varlıkların da birer birer Allãh ismi, O’nu hatırlatan birer mânâ hâline dönüşmesidir. Kişi artık belirli isimlerle kayıtlanmaz, amaca ulaşılmış, araç otomatik olarak terk edilmiştir artık. Araç (Arapça/Türkçe dua-zikirler, bedensel ibadetler vs.) formaliteSidir, sembolÜ, mecazIdır! Görülen, duyulan, tadılan, dokunulan her şey kişiye Allãh’ı andırır, hatırlatır, Cennet nîmeti olur.
“Fe zküru ni ezkür küm..”“Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım” (2/152)
Allãh, elbette kendisinin ismini yineleyen bir varlığın adını benzer şekilde defalarca tekrarlamıyordur. Âyet, insãn ile Allãh arasındaki münâsebetlerden birisine dikkat çekmektedir. Allãh, -anlatmaya çalıştığımız anlamda- zikredildiği takdirde, kişi muhatap alanına girmektedir.
Kelimelerin işâret ettiği MÂNÂlar üzerinde -zikrin en alt düzeyi olan- düşünmek olmadığı takdirde, kelimeler telâffuz olarak, yâni hava moleküllerini titreştirmekten ibâret olacağı için dünyaya sadece ısı olarak yayılacaktır. Yâni, yapılan çaba Yatay düzeyde kalacaktır.
Hissedilen ve Yaşam olan Zikir ise Bilinçte yaşanır (karşılığı Dikey düzeyde oluşacaktır). Bilinç ise maddî dünyanın aksine Evrenin içsel boyutlarında, bir nevî Allãh’ın muhatap aldığı, müdahale ettiği alan-uzaydır.
4 boyutlu evrene müdahale yoktur. Çünkü SünnetUllãh bu algılama düzeyinde nedensellik ilkesi çerçevesinde fiziko-kimya kurallarının kendisi olarak yansımıştır. Allãh’ın muradı bu evrende zaman-mekân cesedine bürünerek işler. Her birim nedensel işleyen bu kanunların (oluşturduğu psikolojik süreçlerin) yönlendirdiği ölçüde (kadere tâbi) muhatap alınan boyutlara (içe kıvrılı, geri kalan 7 boyut) ulaşabilir.
“e la bi zikrillãhi tatmeinül kulub”“Kalpler ancak Allãh’ı zikir/Allãh’ın zikri ile huzur bulur” (13/85)
Allãh’ı zikredip de yaşamımızda huzurun sağlanamamasının nedeni, Allãh’ı Zikrin gerçek anlamda uygulanmaması ile ilgilidir. Allãh’ı zikreden şuurun huzura gark olmaması imkânsızdır.
Anlatmaya çalıştığımız gibi gerçek anlamıyla zikir Zihinde belirli mânâların tefekkürüyle, yâni Zihin diliyle olur, tek bir dünya dilinde (Arapça), bu dilin en güzel şekilde telaffuzu (Tecvit) ve tilâvet edilmesiyle değil. Bilmediğimiz bir lisanın, anlamını bilmediğimiz bir kelimesi beyinde mana oluşturmayacaktır.
Anlamı bilinmese de kelimelerin telaffuzlarının belirli frekanslara (?) denk gelerek rûha yükleme yaptığını düşünenlerin, bir dil olarak Arapçada fonetik açıdan yüzyıllar boyunca meydana gelmiş olan olası değişimleri, diğer ırkların bireylerinin orijinal sesleri çıkarma noktasında yetenekleri olup olmadıklarını, tilavetteki telaffuz hatalarını da düşünerek (telaffuzun değişmesi doğal olarak frekansı değişterecektir) zikirlerin ille de Arapça olması gerektiği konusunda ısrar etmemeleri gerekir.
Kişi dilerse dakikalarca “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim” diye Yunus’un dizelerini, “Sadece sen, Sen, SEN, …” gibi bir cümleyi de zikredebilir. Hatta Ahadiyet bilgisini aklından çıkarmadan “Tanrım” da diyebilir, O’nu anabilir.
Rasûlullâh, tebliği ile beraber orijinal bir kelime üretip (Allãh) insanları ismini ilk defa duydukları bir varlığaorijinal özelliklerini insanlara hatırlatmış, dönemin insanlarına âşina oldukları kelimelerle davette bulunmuştur. Arapların binlerce yıldır kullanageldikleri “Allãh” kelimesi değil, Rasûl’un “Allãh” ismine/isim aracına yüklediği “nosyon”, “üflediği ruh” kutsaldır! iman etmeye davet etmemiştir. Fakat O’nun
“Allãh” ismine şartlanmamızın/programlanmamızın nedeni de yüklenen bu “anlam”dır. Kur’ãn 1400 yıl önce bir Türk’ün bilincinde açığa çıksa idi acaba TEK olan VARLIK nasıl isimlendirilirdi? Kök Tengri/Tanrı (Yüce Kudret anlamında) diye, değil mi? Kabaca 99 tane kabul edilen özelliklerinin Türkçede karşılıkları ne olurdu, düşünülmeli! Kelimelere değerini veren bizlerin onlara yüklediği anlamlardır.
“Allãh’ diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın… Hangisi ile çağırırsanız, Esma-ül Hüsna O’nundur” ile Rasûl’un dünyaya geldiği halkın dili dolayısıyla Holografik (her bir üst boyutun bir alt boyutta tümel olarak kodlandığı) katmanların en alt boyutunda, DÜNYA AYNAsında araç olarak kullandığı “Allãh” ismi ile etiketlediği ANLAM’ı YAŞAYIN, amaç edinin denilmek isteniyor kanaâtimizce; o Arapça ismi telaffuz edin; sadece bu kelimeye has bir anlam var, bundan yola çıkarak yorumlar yapın değil.
TEFEKKÜR ile anlam yüklenen her kelime, her nesne “Allãh esması” hâline gelecektir. Çünkü Evrene anlamını biz vermekteyiz. Müşrik, Kâfir, Hanif, bütün Arapların 1400 yıl önce inandığı ve Allãh ismini verdikleri varlığın Türklerdeki karşılığı olan “Tanrı” kelimesine de “Allãh ismi ile işâret edilen mânâyı” bilincimizde yükleyerek onu anlamlandırabilir ve kullanabiliriz. Yüklenecek bu anlam “VeCilet KuLuBu hum (Kalpleri ürpertecektir)”…
“Dua ve Zikir” kitaplarının bir de bu yönden düşünülmesi dileğiyle…
Not: Taklidi ve nakil bilgiyle yaşamakta ısrar eden beyinlerin elenmesi; sürekli sorgulayıp akıl melekesini geliştirerek kendi yolunu çizenlerin de seçilebilmesi için Hakikati bilen kimilerinin eserlerinde yaşadığı çağın kelimeleriyle yapılan sembolik anlatımlar, etiketler, hatta birbiriyle ve/veya bilimle çelişebilen fikirlerDüşünmekten yorulan kişiler hakikat sanarak okudukları bu cümlelerin Virüs olduğunun farkına varamayacaktır. Virüs oldukları Sistemsiz düşünü dünyalarına ulaşan detaylı sorularla kendini gösterecek ve çatlaklar ortaya çıkacaktır. Elbette çatlaklar hayali yamalarla kapatılabilir, gerçeklerden bihaber olarak. de serpiştirilir.
Unutulmaması gereken nokta, kesin bilgi eğer direkt olarak verilse idi, Sistemli düşünmeye gerek kalmaz, beyin gelişmez ve beyin gelişmediğinden de cennete girilemezdi. Usta/Üstatların oyunlarına gelmemek için sürekli SORGULAMAKtan başka şansımız yok! Kendileri birer usta hacker oldukları için Sistemleri kötü PC’lere çok güçlü Virüsler yollayabilmektedirler. Aman Dikkat!
ZİKİR VE FAYDALARI
ZİKİR, bize göre, dünyada bir insanın yapabileceği, en yararlı çalışma türüdür.
ZİKİR, "Allâh'ı anma" diye her ne kadar tercüme edilirse de, böyle bir tercüme son derece yetersizdir.
1. ZİKİR, beyinde tekrar edilen kelimenin manâsı istikâmetinde, beyin kapasitesini arttırır.
2. ZİKİR, beyinden üretilen dalga enerjinin RUH'A, yani halogramik dalga bedene yüklenmesini ve böylece ölüm ötesi yaşamda güçlü bir RUH'A sahip olunmasını sağlar.
3. ZİKİR, tekrar edilen manâlar istikâmetinde beyinde anlayış, idrak ve o manâların hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.
4. ZİKİR, Allâh'a yakîn sağlar.
5. ZİKİR, ilâhî manâlar ile tahakkuku temin eder. İşte, birkaçını saydığımız bu özellikler dolayısıyla Kurân-ı Kerîm de ZİKİR son derece övülen bir çalışma olarak belirtilmiş; ve bu konuda ZİKRE önem vermeyenler şiddetle uyarılmışlardır:
"RAHMAN'IN ZİKRİNDEN YÜZ ÇEVİRENE ŞEYTAN MUSALLAT OLUR VE ARKADAŞI OLUR. SONRA GERÇEKLERİ SAPTIRIR VE ONU HİDAYETTEN UZAKLAŞTIRIR. ONLARSA BU DURUMDA HÂLÂ HİDAYETTE OLDUKLARINI SANIRLAR." (43-36/37)
"ŞEYTAN ONLARI İDARESİNE ALMIŞ, ALLAH'I ZİKRETMEYİ UNUTTURMUŞTUR. ONLAR ŞEYTANIN GRUBUDUR. ŞEYTANA TABİ OLANLAR HÜSRANA UĞRAYACAKLARDIR." (58-19)
"ALLAH'I ÇOK ÇOK ZİKREDİN" (33-41)
"HER KİM, BENİM ZİKRİMDEN YÜZ ÇEVİRİRSE ONA DAR BİR GEÇİM VARDIR VE ONU A'MA OLARAK HAŞREDERİZ" (20-124)
"BENİ ZİKRETTİĞİNİZDE SİZİ ZİKRETMEKTEYİM" (2-152)
"EĞER KULLARIM SANA BENİ SORARLARSA, BEN YAKINIM. BANA DUA EDENİN DUASINA İCABET EDERİM" (2-186)
"ALLAH ZİKRİ, EKBERDİR" (29-45)
ZİKİR'in insana ne kadar büyük yararları olduğuna bakın Hazret-i Rasûl aleyhi's-selâm nasıl işaret ediyor:
"Allâh katında çalışmaların en sevimlisi hangisidir?... sorusuna cevap:
- Dilin, Allâh'ı zikretmeye devam ettiği halde ölmendir"!.
"Size çalışmalarınızın en hayırlısını, Allâh indinde en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş infak etmekten, düşmanlarınızla savaş meydanında karşılaşıp boyun vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı Allah yolunda vurmalarından daha hayırlı bir çalışmadan haber vereyim mi?..
İşte o Allah'ı ZİKRETMEKTİR."
"Allah'ın azâbından, Allâh'ı ZİKİR etmekten daha fazla hiç bir şey kurtaramaz."
"Allah katında kıyâmet gününde kulların hangisinin derecesi daha faziletlidir; sorusuna şu cevabı verdi:
- Allah'ı çok ZİKİR EDENLER."
Soruldu ki, "Yâ Allah yolunda cihâd eden gazinin ki?"...
Buyruldu:
- Kâfirler ve müşrikler içerisinde kılıcı ile kırılıncaya kadar ve kana bulanıncaya kadar savaşsa da, şüphesiz ki, Allâh'ı çok zikredenlerin derecesi, ondan daha faziletli olur."
"Kul, şeytandan ANCAK, Allâh'ı ZİKRETMEKLE korunur!.."
"Sahip olduklarınızın en faziletlisi, Allâh'ı zikreden dil, şükreden kalp, imanında yardımcı olan eştir."
"Allâh'ı ZİKREDEN ile etmeyenin benzeri, diri ile ölü gibidir!.."
"Allâh'ı o kadar çok zikredin ki, insanlar size, deli mi bu, desin!.."
"Münafıklar size, gösteriş için yapıyorsunuz, diyecekleri kadar çok Allâh'ı zikrediniz."
"Müferridûn geçti!.. Buyruğuna soruldu, kimdir müferridûn, diye.
"Allâh'ı çokça zikretmeye düşkün olanlardır. Zikir, onların ağırlıklarını hafifletir. Böylece kıyâmet günü de hafif olarak gelirler"
"ŞEYTAN, ağzını âdemoğlunun kalbine koymuştur. O Allah'ı zikrettikçe şeytan çekilir. Gaflete düşüp zikri bırakınca kalbini yutar!."
Bu hâdis-i şerîf teşbih yani benzetme yollu bir anlatımdır... Kişi Allah'ı zikrettikçe, Cinler ondan uzak dururlar ve ona vesvese vererek düşüncelerini bulandıramazlar; ama zikir terk edilince, cinler onun beynini istedikleri gibi etkileyerek hüküm altına alır, manâsınadır.
"Allah'ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir."
"Hiç bir sadaka Allah'ı zikretmekten daha faziletli değildir."
"Cennetlikler hiç bir şeye üzülmezler ancak, dünyada iken ZİKİRSİZ geçen anları hariç!.."
"Kim Allah'ı çok zikretmezse imandan uzaklaşır."
"İnsan, üzerinden geçip de, içinde Allâh'ı zikretmediği her an dolayısıyla kıyâmette büyük pişmanlık duyar."
"Herhangi bir topluluk, bir mecliste toplanır, Allah'ı zikretmeden dağılırlarsa, bu meclis kıyâmet gününde kendileri için bir pişmanlık olur!"
"Kim Allâh'ı çok ZİKİR ederse, münâfıklıktan uzak olur!.."
İşte bunlar gibi daha pek çok Rasûlullah aleyhi's-selâm hadîs-i şerîfi bize ZİKİR konusunda büyük uyarıda bulunmaktadır.
Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamıyla, bilimsel gerçekler üzerine oturtulmuş, o günün şartları içindeki sembolik anlatımdır.
İslâm Dininde, -sadece Kurân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîfler- mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölüm ötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir. Ayrıca insanın bu önerilere uyması, onun gelecekte bir çok kendisine zarar verici şeylerden korunmasına da vesile olacaktır.
İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir... İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır... Ölüm ötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir"!..
Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği manâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuûru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp "yakîn" elde eder.
İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir halinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrâk etmek zorunda kalırız.
Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle biyoelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'DEN geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen biyoelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.
İleride de daha detaylı izâh edeceğimiz üzere, meselâ Allâh adıyla işaret olunanın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRİT" ismi zikredildiğinde, kişinin beyninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında programlanarak devreye girdiği için; bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başaramadığı bir çok şeyi başardığı görülür.
Ancak hemen burada kesinlikle idrâk edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:
Herkesin beyin yapısının kendine has bir orijinalitesi vardır ve bu tür "esmâ" yani Allâh'ın isimlerine dayalı zikir türünde, mutlaka bu işin ehlinden bilgi alma zorunluluğu vardır!..
Kendi aklına geldiği gibi ZİKİR yapmak, farkında olmadan CİNLERİN İLHAMIYLA ZİKİR yolunu açar ki; kişinin bilinçsizce kendini cinlere teslim etmesine Sebep olabilir.
Nitekim, bu yüzden bazı evliyâullah, "Aydınlatıcısı olmayanın, aydınlatıcısı şeytan olur" demişlerdir.
Evet, esas itibariyle ham, yani programlanmamış olan beyin hücrelerini, ZİKİR yoluyla, erişilmek istenen gaye istikâmetinde programlayarak eskisinden çok daha güçlü çalışan bir beyne sahip olunabilir.
ZİKİR, "Allâh'ı anma" diye her ne kadar tercüme edilirse de, böyle bir tercüme son derece yetersizdir.
1. ZİKİR, beyinde tekrar edilen kelimenin manâsı istikâmetinde, beyin kapasitesini arttırır.
2. ZİKİR, beyinden üretilen dalga enerjinin RUH'A, yani halogramik dalga bedene yüklenmesini ve böylece ölüm ötesi yaşamda güçlü bir RUH'A sahip olunmasını sağlar.
3. ZİKİR, tekrar edilen manâlar istikâmetinde beyinde anlayış, idrak ve o manâların hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.
4. ZİKİR, Allâh'a yakîn sağlar.
5. ZİKİR, ilâhî manâlar ile tahakkuku temin eder. İşte, birkaçını saydığımız bu özellikler dolayısıyla Kurân-ı Kerîm de ZİKİR son derece övülen bir çalışma olarak belirtilmiş; ve bu konuda ZİKRE önem vermeyenler şiddetle uyarılmışlardır:
"RAHMAN'IN ZİKRİNDEN YÜZ ÇEVİRENE ŞEYTAN MUSALLAT OLUR VE ARKADAŞI OLUR. SONRA GERÇEKLERİ SAPTIRIR VE ONU HİDAYETTEN UZAKLAŞTIRIR. ONLARSA BU DURUMDA HÂLÂ HİDAYETTE OLDUKLARINI SANIRLAR." (43-36/37)
"ŞEYTAN ONLARI İDARESİNE ALMIŞ, ALLAH'I ZİKRETMEYİ UNUTTURMUŞTUR. ONLAR ŞEYTANIN GRUBUDUR. ŞEYTANA TABİ OLANLAR HÜSRANA UĞRAYACAKLARDIR." (58-19)
"ALLAH'I ÇOK ÇOK ZİKREDİN" (33-41)
"HER KİM, BENİM ZİKRİMDEN YÜZ ÇEVİRİRSE ONA DAR BİR GEÇİM VARDIR VE ONU A'MA OLARAK HAŞREDERİZ" (20-124)
"BENİ ZİKRETTİĞİNİZDE SİZİ ZİKRETMEKTEYİM" (2-152)
"EĞER KULLARIM SANA BENİ SORARLARSA, BEN YAKINIM. BANA DUA EDENİN DUASINA İCABET EDERİM" (2-186)
"ALLAH ZİKRİ, EKBERDİR" (29-45)
ZİKİR'in insana ne kadar büyük yararları olduğuna bakın Hazret-i Rasûl aleyhi's-selâm nasıl işaret ediyor:
"Allâh katında çalışmaların en sevimlisi hangisidir?... sorusuna cevap:
- Dilin, Allâh'ı zikretmeye devam ettiği halde ölmendir"!.
"Size çalışmalarınızın en hayırlısını, Allâh indinde en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş infak etmekten, düşmanlarınızla savaş meydanında karşılaşıp boyun vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı Allah yolunda vurmalarından daha hayırlı bir çalışmadan haber vereyim mi?..
İşte o Allah'ı ZİKRETMEKTİR."
"Allah'ın azâbından, Allâh'ı ZİKİR etmekten daha fazla hiç bir şey kurtaramaz."
"Allah katında kıyâmet gününde kulların hangisinin derecesi daha faziletlidir; sorusuna şu cevabı verdi:
- Allah'ı çok ZİKİR EDENLER."
Soruldu ki, "Yâ Allah yolunda cihâd eden gazinin ki?"...
Buyruldu:
- Kâfirler ve müşrikler içerisinde kılıcı ile kırılıncaya kadar ve kana bulanıncaya kadar savaşsa da, şüphesiz ki, Allâh'ı çok zikredenlerin derecesi, ondan daha faziletli olur."
"Kul, şeytandan ANCAK, Allâh'ı ZİKRETMEKLE korunur!.."
"Sahip olduklarınızın en faziletlisi, Allâh'ı zikreden dil, şükreden kalp, imanında yardımcı olan eştir."
"Allâh'ı ZİKREDEN ile etmeyenin benzeri, diri ile ölü gibidir!.."
"Allâh'ı o kadar çok zikredin ki, insanlar size, deli mi bu, desin!.."
"Münafıklar size, gösteriş için yapıyorsunuz, diyecekleri kadar çok Allâh'ı zikrediniz."
"Müferridûn geçti!.. Buyruğuna soruldu, kimdir müferridûn, diye.
"Allâh'ı çokça zikretmeye düşkün olanlardır. Zikir, onların ağırlıklarını hafifletir. Böylece kıyâmet günü de hafif olarak gelirler"
"ŞEYTAN, ağzını âdemoğlunun kalbine koymuştur. O Allah'ı zikrettikçe şeytan çekilir. Gaflete düşüp zikri bırakınca kalbini yutar!."
Bu hâdis-i şerîf teşbih yani benzetme yollu bir anlatımdır... Kişi Allah'ı zikrettikçe, Cinler ondan uzak dururlar ve ona vesvese vererek düşüncelerini bulandıramazlar; ama zikir terk edilince, cinler onun beynini istedikleri gibi etkileyerek hüküm altına alır, manâsınadır.
"Allah'ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir."
"Hiç bir sadaka Allah'ı zikretmekten daha faziletli değildir."
"Cennetlikler hiç bir şeye üzülmezler ancak, dünyada iken ZİKİRSİZ geçen anları hariç!.."
"Kim Allah'ı çok zikretmezse imandan uzaklaşır."
"İnsan, üzerinden geçip de, içinde Allâh'ı zikretmediği her an dolayısıyla kıyâmette büyük pişmanlık duyar."
"Herhangi bir topluluk, bir mecliste toplanır, Allah'ı zikretmeden dağılırlarsa, bu meclis kıyâmet gününde kendileri için bir pişmanlık olur!"
"Kim Allâh'ı çok ZİKİR ederse, münâfıklıktan uzak olur!.."
İşte bunlar gibi daha pek çok Rasûlullah aleyhi's-selâm hadîs-i şerîfi bize ZİKİR konusunda büyük uyarıda bulunmaktadır.
Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamıyla, bilimsel gerçekler üzerine oturtulmuş, o günün şartları içindeki sembolik anlatımdır.
İslâm Dininde, -sadece Kurân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîfler- mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölüm ötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir. Ayrıca insanın bu önerilere uyması, onun gelecekte bir çok kendisine zarar verici şeylerden korunmasına da vesile olacaktır.
İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir... İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır... Ölüm ötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir"!..
Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği manâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuûru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp "yakîn" elde eder.
İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir halinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrâk etmek zorunda kalırız.
Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle biyoelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'DEN geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen biyoelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.
İleride de daha detaylı izâh edeceğimiz üzere, meselâ Allâh adıyla işaret olunanın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRİT" ismi zikredildiğinde, kişinin beyninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında programlanarak devreye girdiği için; bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başaramadığı bir çok şeyi başardığı görülür.
Ancak hemen burada kesinlikle idrâk edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:
Herkesin beyin yapısının kendine has bir orijinalitesi vardır ve bu tür "esmâ" yani Allâh'ın isimlerine dayalı zikir türünde, mutlaka bu işin ehlinden bilgi alma zorunluluğu vardır!..
Kendi aklına geldiği gibi ZİKİR yapmak, farkında olmadan CİNLERİN İLHAMIYLA ZİKİR yolunu açar ki; kişinin bilinçsizce kendini cinlere teslim etmesine Sebep olabilir.
Nitekim, bu yüzden bazı evliyâullah, "Aydınlatıcısı olmayanın, aydınlatıcısı şeytan olur" demişlerdir.
Evet, esas itibariyle ham, yani programlanmamış olan beyin hücrelerini, ZİKİR yoluyla, erişilmek istenen gaye istikâmetinde programlayarak eskisinden çok daha güçlü çalışan bir beyne sahip olunabilir.
5 Kasım 2010 Cuma
Dünyanın Zaman Dikmesi Kabe
Bismillah Hu destur rabbi İlmi illallah ;
Dünya iki kutupludur diye bilinir demir çağında,güney kutbu ve kuzey kutbu.
Yatay da iki kutup güney ve kuzey kutuplarına ek olarak bu kutupları dikey bir kutbu daha vardır.Bu da mescidi haram yani kabedir.
Kabe batında hem kapı hemde kubbe ismini taşır.Çünki kapı ve kubbe olarak iki özelliği vardır.
Kabeye kapı denirki paralellere ve göklere açılır.
Kubbe denirki kutupların idarecisidir.
Üçlerin buyruğu ile yaratılışın ve tüm semaların nur akışı negatif ve pozitif ve nötr olarak nun kalemden tüm gökleri geçerek arza kadar iner.Nur özü tüm semalardan bir hayali çizgi gibi uzanıp arza kadar iner.Bu üç fazlı nur akışı tüm zerre ve kürrelerin merkezinden geçer.Mekan ve zaman da ayrı ayrı zuhur etsede aslında tektir.yani mekanda zaman da bunlardan meydana gelir.
Üzerinde yaşamımızı sürdürdüğümüz dünyamızda da bu çizginin düştüğü yer Kabedir.Buradan arşa kadar uzanan bir tünel vardırki allahın kürsüsünde son bulur.
Dünyanın Zaman Dikmesi Kabe ;
Dünyanın gelmişi geçmişi ve bu anı buradadır.Arz semasındaki her şey gibi
yeryüzüde zamanda üç boyutludur.Geçmiş-An-Gelecek.
Dünyanın 3 mekan 1 zaman kutbu vardır.
Mekan kutupları;
Kuzey kutbu
Güney kutbu
Kabe'dir.
Zaman kutbu ise kabedir.İçinde geçmişi geleceği ve anı barındırır.
çünki levha'ya açılan kapıdır.Zaman levha' dan nun kaleme oradanda tüm semaları geçip kabeye akar her semada farklı sema içi her burçlarda farklı zuhur eder.
Arz ile atomun Kıyası
Dünya tıpkı bir atoma benzer.
Dünyanın aurası yahut nur'u yani çekim gölgesi;
Atomda elektron bulutsusuna denk gelir.
Dış cidarı (hava su toprak ve ateş) protona
İkisinin kendi özüyle birleşmesini sağlayıp dengeleyen kuvvet nötr ise dünyada kaf-nun kuvveti yani yer çekimine tekabül eder.Bu kuvveler negatif ve pozitifdirler ama nötr onların niteliklerini bozmadan bir arada tutar.Cebeli tarıktaki tatlı ve tuzlu su örneği gibi.Bu alandaki su birbirine karışmamakta fakat bir arada durmaktadır.Bir başka örnek verecek olursak yağ ile suyun karışmaması gibi.Dünyanın çekirdeği nötr pozitif ve negatif kuvvelerden oluşur fakat bununda ötesine geçildiğinde onun tek bir kuvvet olarak semalardan indiği bir hakikattır.
Üçün sırrı tek de gizli illallah illede allah hep daim ehad.
Dünya çekirdeği tıpkı atom çekirdeği gibi tekmiş görünse de aslen üçtür.
Hiç unutma oğul dediler.Alemlerde tek bir şey bulamazsın Allah dan gayri her şey çiftli çoklu zaten aksi şirk olur.Cahile vebal yok ama bu bilene zeval verir.Bile bile sakın tek arama ondan başka tek yok.Allaha sığın ilme ehil ol edebe riayet et zira kapılarda edep yazar.
Sanırım bu gün atom çekirdeğine üçlü kuark deniliyor.Bizde esma önemli değil mana esastır.Tasavvufta kamil kişiler birbirlerine sorarlar okudun anladın ya manasını anladınmı.Anladım cevabı gelince manayı neyle anladın derler.Kişi bunun cevabını doğru verirse artık hal ehli olmuştur mübarek ol derler ona dem verirler.Ona şehri ilimden bir kapı açılır eli arşa uzanır ceddi muhammed elinden tutar medet ya allah.
Tekin içine üç gizli
üç çera yanar şişede
Arslanlar gizli meşede
Yedi iklim her köşede
Dedem Aliyi gördüm.
Ali aydır muhammed güneş
Gül de bülbülün ahını gördüm
Dem verirler dem alırlar
Gül verirler gül alırlar
Bal verirler şerbet ederler.
Bir tane üzümden suyun sıkarlar
Bir fincanda kırk yiğit bunu içerler
Onlarda hak yolun özün gördüm.
Petekte balı değil balda peteği gördüm
petekte sır değil sırda petek gördüm
Sırrın gönlüme düşende
Velayeti aşırılan Aliyi gördüm.
Ceddim Muhammedi gücendirdiler
Anam fatımanın kapısına dayandılar
Biad et ya Ali deyup çığrıştılar.
Münafıklığın batında halini gördüm.
Sürei kevsere rağmen rasula ebter dediler.
Lanet olundu üzerlerine ebter oldular.
Ebter olsun diye ehlibeyt Hüseyni kestiler
Kirli ellerinde hüseynin kanlı başını gördüm.
Vakit gelid çattı evlat zuhur edecek.
Belinde gayret kemeri Allah diyecek
Doğu tarafında kızıllık olacak
Bir gecede imam olan kumandanı gördüm.
Mehdi uymuş ceddine çekilmiş hirasına
Alem kalkmış gıybetine
Cibril emaneti getirir
Elinde zülfikar imam mehdiyi gördüm.
atom çekirdeği tek gibi görünür adına proton denir.
hakikatta ise üçlüdür.pozitif negatif ve nötr dür.
Atomda nötr negatif pozitifi dengede tutmak için halk edilmiştir.Aynı zaman da atomun saatidir onun zaman kapısıdır.Her şeyin muhakkak bir eceli vardır.
Bütün bu ilim atomda ne ise dünyada da odur her şey aynıdır.Zerre ve kürre aynı biçimde yaratılmıştır.
Şimdi bunları dünya için izhara çalışalım konumuzu unutmadık bilakis üzerindeyiz konumuz kabenin esrarı.
Dünya merkezinde üç çekirdek var demiştik.Bunlar dünya cisminin merkezinde en kuvvetli haldedirler.Birleşik bir alan yayarlar bu alan yer çekim süptil gölgesini oluşturur.Açılması negatif toplanması pozitiftir.Atmosfer dışına kadar oluşan çekim gölgesi aura böyle oluşur.Bütün bu işleyişle dünya kutupları oluşur.Ama iki değil üç kutuplu bir alandır.Eğer müspet bilimin öne sürdüğü gibi iki kutup olsaydı negatif pozitife akacak dünyada kuzey kutbundan güneye takla atacaktı.Bu böyle olsay dı dünya tufandan tufana gider hiç bir canlı olmazdı.Çünki bir mıknatısda bile eksi taraf artı tarafa akar.Bu elektriktedede aynıdır.Siz allahın kanunun da bir tutarsızlık bir değişiklik göremezsiniz.Bu iş böyle ise nasıl dünya iki kutupludur diyebiliyorlar.Yok bu ilmin aksini savunmakda ancak maymun dan türediğine inanan şempaze akıllıların işidir.Aynı cahillik ümmedi muhammede yakışmaz.Ümmedi muhammed gayrı terk edip ilme yönelir çünki.
Hal böyle ise neden yasa gereği bir kutup bir kutba doğru akıp taklaya neden olmuyorda dünya bu akışa rağmen açılı bir vaziyet alıp hem gece ve gündüzü hemde mevsimleri oluşturacak bir konumda duruyor?
Tek bir sebebi var dünya sanıldığı gibi iki kutuplu değil üç kutupludur.Bu kutup ise yüzeyde kabenin bulunduğu mevkidir.
Kabe mevkinin görevi nötrlüktür.Görevi dünyanın bir kutupdan diğerine takla harektini engellemektir.Bu ilahi bir dengedir.
Sonuş olarak atomda nötr dünyada kabeye denk gelir.Kabeden içe doğru bir tünel açsan yer çekirdeği içindeki üçlerden nötr olanının bulursun.
Kabe bu dengeleyici potansiyeli ile yer kürenin kutuptan kutba dönmesine engel olur.
Zahirde Görevleri ;
Kutuptan kutba dikey taklaya mani olur.
Arz kutup eksenini belli bir açıda tutarak yaşam için mevsimlerin oluşmasını sağlar.
Dikey taklaya mani olmakla kalmaz dünyanın ekseni etrafında dönüşünü sağlayacak şekilde enerjiyi düzenler.Güney ve kuzey kutbu arasındaki kuvve irtibatını üzerine alıp bulunduğu mevkiye eğerek dikey yerine yatağ dönüşü sağlar bu da gece ve gündüzü oluşturur.
Dünyanın aurasının yerçekiminin gece ve gündüz kavramının mevsimlerin denge merkezidir.
İşte bu yüzdendirki her zaman mabeddi.Kafirlik zamanın da bile saygı gördü.Bu kadim sır eski ululardan kültürlere aktı ilmi ortadan çekilse bile bu saygı halk arasında putperestlerde sapık din sahipleri kavimlerde bile devam etti.islamiyet ile islam dininin en kutsal mekanı olarak günümüze geldi büyüklerimiz bu sırrı tabiki biliyorlardı.efendimiz sahabesinin seçkinlerine öğrettiler.Avama bir çok sır gibi bu da öğretilmedi.Bazı şeyler vardırki hiç paylaşılmaz bazıları vardırki zamanı gelince paylaşılır.Şimdi izhar dönemi başlamıştır.
Asıl kıyamet yeryüzünde lailahe illallah diyen bir kul kalmayınca kopacaktır.
Büyük alametlerin zuhrunda kabenin batini ilminin payı çoktur.Sürecin tetiklenmesinde afatlar zincirinde büyük payı vardır.
Kabenin sırrına yalan yanlış maru olan kafir güruh yine aklınca iş çevimeye kalkacaktır.
Kabeye ehli olmadıkları halde iş karıştıracaklar.Saldırıp hakaret edecekler yanında kan dökecekler işte o vakit ki dünya halkı müslümanların değil kendilerinin de üzerinde yaşadığı dünya kalbine saldırmış olacak artık eyvah olsun o dünya halkına.öyle şeyler zuhur ederki kafir bile yokmu düzeltecek bu işi der.
O zaman Ali ve Fatıma soyundan peygambere hem kan hem de mana bağı ile bağlı mehdi gelip imdatlarına yetişir.
Onun zamanın da dünya altın çağa girer bolluk bereket ve yücelik olur.
Muallak taşını oynatır bu kafirler Mehdi gelir onu tamir etmeye.Çünki o kabenin ilmini bilir.Bozulanı düzeltir.Sır şu sözünde gizlidir.
Bu taşı kaldır derler oda getirin oniki ali kaldırayım der.
Ey kafirler kabe ne imiş bileceksiniz.Hem de bunu yakın göreceksiniz.
hakaret ettiğiniz yerde yakarıp hak önünde diz çökeceksiniz.Allahı kimse aciz bırakamaz.
Taş yerinden oynatılınca şiddetli sıkıntı afat ve helaklar başlar.İnsanlar bir biri ardınca şiddetli çarpılışlarla çarpılırlar.Evvelden iman edenlerden bile bir çoğu bu ne biçim allah bize hiç mi acımıyor nerde merhameti inanışlarımıza yazıklar olsun şu deccal da olamasaydı ne olurdu halimiz diyerek ahmakça rahmana sövecekler böylelikle evvelden olan imanlarının münafıkane olduğunu bizzat belli edeceklerdir.İşte böyle insana ne zaman bir rahat gelse bendendir der.Ne zaman bir sıkıntı gelse bu allahtandır deyip kızarak yüz çevirir.Yahut sızlanır durur.Ama o müminlerin hali böyle değildir.Canlarından can çıksa mallarından mal gitse huzur hayal arz cehennem olsa ortak koşmaz sabreder hatayı kendilerinde bilir allahın rahmeti gibi kahharı olduğunada itaat ederek teslim olurlar.Bunun bir imtihan olduğunu asıl yaşanacak yerin dünya olmadığını tüm ruhları ile ikrar ederler.Böylece kafirler ve münafıklar helak olurken bir ititliş cehenneme itilirlerken müminler alan allahın neler verebileceğinide görürler.
Allahda bu kavrayışlarını hem dünyada hem de ahirette bir ecirle ödüllendirir.
Kafirin ve münafığın eceli gazabların son günün geçemez refah onlara artık buradada ahiret yurdunda da haram dır.Defolup gittiler.
Çünki nların rahat ve huzur düşkünlüğü ellerinden alındığında allaha karşı küfre daldılar bu isyanları onları deccale biade değin sürükledide o lainle beraber defolup gittiler şüphesiz allah bakidir.
yokluktan ve dertten deccale biad edecekler allaha kasem ederimki o gün müminlerin başında içlerinden bir kral olacak Mehdi reis o gün imamdır.En büyük düşmanlığıda mümin geçinenlerden görecek allah üzerlerine lanet yağdırsın o alaycıların.Onlarki dinin ukalası kesilmiş ehlibeyt hüccetini tanımaz münafıklardır.Aslında kafirlerdir ama kafirliklerini kendileri bile bilmez.Güya bir halt yapıyorum zannedim mehdi ve kardeşlerine hasım kesilirler.Zaten her gelene böyle yapıldı.İş böyle tuttularda evvelkiler gibi yaptılar.Onlar cahildir ilme iğne deliğinden bakarlar.Okumazlar yönelmezler ama bilgiçtirler.
hep bir putları hep bir kendince kuralları vardır hakkı gözetmezler.Öyleyse bırak onlar büyük bir aldanış onların oldu.
Selam olsun o erlereki onları elçinin elçisi mehdi yönetir.hem mehdidir hem mesih payınıza düşen bu.bakalım öğüdü tutacakmısınız yoksa yine terslenecekmisiniz.
Ne zaman içinizden bir uyarıcı seçsek demek onunla alay edecek onu toprağınızdan sürecek yada öldüreceksiniz öylemi?
Oğul bildinmi dediler şimdi sırrı.Var bunuda gönlüne ekle Allah yardımcın olacak bu evvel bir vaaddir.Allah vaadinden dönmez.Ama sen gayret et.Teslimiyet sultan olan allahadır.Nefsten gelen gaflete teslim olunmaz gaflet dalalet olur saparsın dalalet hıyanetle sonuçlanır kendini yakarsın.
Öyleyse şimdi sen gayretli ol ilme Allaha dön yüzünü.Hadi şimdi yine rabbini o büyük adı ile zikret.
Dünya iki kutupludur diye bilinir demir çağında,güney kutbu ve kuzey kutbu.
Yatay da iki kutup güney ve kuzey kutuplarına ek olarak bu kutupları dikey bir kutbu daha vardır.Bu da mescidi haram yani kabedir.
Kabe batında hem kapı hemde kubbe ismini taşır.Çünki kapı ve kubbe olarak iki özelliği vardır.
Kabeye kapı denirki paralellere ve göklere açılır.
Kubbe denirki kutupların idarecisidir.
Üçlerin buyruğu ile yaratılışın ve tüm semaların nur akışı negatif ve pozitif ve nötr olarak nun kalemden tüm gökleri geçerek arza kadar iner.Nur özü tüm semalardan bir hayali çizgi gibi uzanıp arza kadar iner.Bu üç fazlı nur akışı tüm zerre ve kürrelerin merkezinden geçer.Mekan ve zaman da ayrı ayrı zuhur etsede aslında tektir.yani mekanda zaman da bunlardan meydana gelir.
Üzerinde yaşamımızı sürdürdüğümüz dünyamızda da bu çizginin düştüğü yer Kabedir.Buradan arşa kadar uzanan bir tünel vardırki allahın kürsüsünde son bulur.
Dünyanın Zaman Dikmesi Kabe ;
Dünyanın gelmişi geçmişi ve bu anı buradadır.Arz semasındaki her şey gibi
yeryüzüde zamanda üç boyutludur.Geçmiş-An-Gelecek.
Dünyanın 3 mekan 1 zaman kutbu vardır.
Mekan kutupları;
Kuzey kutbu
Güney kutbu
Kabe'dir.
Zaman kutbu ise kabedir.İçinde geçmişi geleceği ve anı barındırır.
çünki levha'ya açılan kapıdır.Zaman levha' dan nun kaleme oradanda tüm semaları geçip kabeye akar her semada farklı sema içi her burçlarda farklı zuhur eder.
Arz ile atomun Kıyası
Dünya tıpkı bir atoma benzer.
Dünyanın aurası yahut nur'u yani çekim gölgesi;
Atomda elektron bulutsusuna denk gelir.
Dış cidarı (hava su toprak ve ateş) protona
İkisinin kendi özüyle birleşmesini sağlayıp dengeleyen kuvvet nötr ise dünyada kaf-nun kuvveti yani yer çekimine tekabül eder.Bu kuvveler negatif ve pozitifdirler ama nötr onların niteliklerini bozmadan bir arada tutar.Cebeli tarıktaki tatlı ve tuzlu su örneği gibi.Bu alandaki su birbirine karışmamakta fakat bir arada durmaktadır.Bir başka örnek verecek olursak yağ ile suyun karışmaması gibi.Dünyanın çekirdeği nötr pozitif ve negatif kuvvelerden oluşur fakat bununda ötesine geçildiğinde onun tek bir kuvvet olarak semalardan indiği bir hakikattır.
Üçün sırrı tek de gizli illallah illede allah hep daim ehad.
Dünya çekirdeği tıpkı atom çekirdeği gibi tekmiş görünse de aslen üçtür.
Hiç unutma oğul dediler.Alemlerde tek bir şey bulamazsın Allah dan gayri her şey çiftli çoklu zaten aksi şirk olur.Cahile vebal yok ama bu bilene zeval verir.Bile bile sakın tek arama ondan başka tek yok.Allaha sığın ilme ehil ol edebe riayet et zira kapılarda edep yazar.
Sanırım bu gün atom çekirdeğine üçlü kuark deniliyor.Bizde esma önemli değil mana esastır.Tasavvufta kamil kişiler birbirlerine sorarlar okudun anladın ya manasını anladınmı.Anladım cevabı gelince manayı neyle anladın derler.Kişi bunun cevabını doğru verirse artık hal ehli olmuştur mübarek ol derler ona dem verirler.Ona şehri ilimden bir kapı açılır eli arşa uzanır ceddi muhammed elinden tutar medet ya allah.
Tekin içine üç gizli
üç çera yanar şişede
Arslanlar gizli meşede
Yedi iklim her köşede
Dedem Aliyi gördüm.
Ali aydır muhammed güneş
Gül de bülbülün ahını gördüm
Dem verirler dem alırlar
Gül verirler gül alırlar
Bal verirler şerbet ederler.
Bir tane üzümden suyun sıkarlar
Bir fincanda kırk yiğit bunu içerler
Onlarda hak yolun özün gördüm.
Petekte balı değil balda peteği gördüm
petekte sır değil sırda petek gördüm
Sırrın gönlüme düşende
Velayeti aşırılan Aliyi gördüm.
Ceddim Muhammedi gücendirdiler
Anam fatımanın kapısına dayandılar
Biad et ya Ali deyup çığrıştılar.
Münafıklığın batında halini gördüm.
Sürei kevsere rağmen rasula ebter dediler.
Lanet olundu üzerlerine ebter oldular.
Ebter olsun diye ehlibeyt Hüseyni kestiler
Kirli ellerinde hüseynin kanlı başını gördüm.
Vakit gelid çattı evlat zuhur edecek.
Belinde gayret kemeri Allah diyecek
Doğu tarafında kızıllık olacak
Bir gecede imam olan kumandanı gördüm.
Mehdi uymuş ceddine çekilmiş hirasına
Alem kalkmış gıybetine
Cibril emaneti getirir
Elinde zülfikar imam mehdiyi gördüm.
atom çekirdeği tek gibi görünür adına proton denir.
hakikatta ise üçlüdür.pozitif negatif ve nötr dür.
Atomda nötr negatif pozitifi dengede tutmak için halk edilmiştir.Aynı zaman da atomun saatidir onun zaman kapısıdır.Her şeyin muhakkak bir eceli vardır.
Bütün bu ilim atomda ne ise dünyada da odur her şey aynıdır.Zerre ve kürre aynı biçimde yaratılmıştır.
Şimdi bunları dünya için izhara çalışalım konumuzu unutmadık bilakis üzerindeyiz konumuz kabenin esrarı.
Dünya merkezinde üç çekirdek var demiştik.Bunlar dünya cisminin merkezinde en kuvvetli haldedirler.Birleşik bir alan yayarlar bu alan yer çekim süptil gölgesini oluşturur.Açılması negatif toplanması pozitiftir.Atmosfer dışına kadar oluşan çekim gölgesi aura böyle oluşur.Bütün bu işleyişle dünya kutupları oluşur.Ama iki değil üç kutuplu bir alandır.Eğer müspet bilimin öne sürdüğü gibi iki kutup olsaydı negatif pozitife akacak dünyada kuzey kutbundan güneye takla atacaktı.Bu böyle olsay dı dünya tufandan tufana gider hiç bir canlı olmazdı.Çünki bir mıknatısda bile eksi taraf artı tarafa akar.Bu elektriktedede aynıdır.Siz allahın kanunun da bir tutarsızlık bir değişiklik göremezsiniz.Bu iş böyle ise nasıl dünya iki kutupludur diyebiliyorlar.Yok bu ilmin aksini savunmakda ancak maymun dan türediğine inanan şempaze akıllıların işidir.Aynı cahillik ümmedi muhammede yakışmaz.Ümmedi muhammed gayrı terk edip ilme yönelir çünki.
Hal böyle ise neden yasa gereği bir kutup bir kutba doğru akıp taklaya neden olmuyorda dünya bu akışa rağmen açılı bir vaziyet alıp hem gece ve gündüzü hemde mevsimleri oluşturacak bir konumda duruyor?
Tek bir sebebi var dünya sanıldığı gibi iki kutuplu değil üç kutupludur.Bu kutup ise yüzeyde kabenin bulunduğu mevkidir.
Kabe mevkinin görevi nötrlüktür.Görevi dünyanın bir kutupdan diğerine takla harektini engellemektir.Bu ilahi bir dengedir.
Sonuş olarak atomda nötr dünyada kabeye denk gelir.Kabeden içe doğru bir tünel açsan yer çekirdeği içindeki üçlerden nötr olanının bulursun.
Kabe bu dengeleyici potansiyeli ile yer kürenin kutuptan kutba dönmesine engel olur.
Zahirde Görevleri ;
Kutuptan kutba dikey taklaya mani olur.
Arz kutup eksenini belli bir açıda tutarak yaşam için mevsimlerin oluşmasını sağlar.
Dikey taklaya mani olmakla kalmaz dünyanın ekseni etrafında dönüşünü sağlayacak şekilde enerjiyi düzenler.Güney ve kuzey kutbu arasındaki kuvve irtibatını üzerine alıp bulunduğu mevkiye eğerek dikey yerine yatağ dönüşü sağlar bu da gece ve gündüzü oluşturur.
Dünyanın aurasının yerçekiminin gece ve gündüz kavramının mevsimlerin denge merkezidir.
İşte bu yüzdendirki her zaman mabeddi.Kafirlik zamanın da bile saygı gördü.Bu kadim sır eski ululardan kültürlere aktı ilmi ortadan çekilse bile bu saygı halk arasında putperestlerde sapık din sahipleri kavimlerde bile devam etti.islamiyet ile islam dininin en kutsal mekanı olarak günümüze geldi büyüklerimiz bu sırrı tabiki biliyorlardı.efendimiz sahabesinin seçkinlerine öğrettiler.Avama bir çok sır gibi bu da öğretilmedi.Bazı şeyler vardırki hiç paylaşılmaz bazıları vardırki zamanı gelince paylaşılır.Şimdi izhar dönemi başlamıştır.
Asıl kıyamet yeryüzünde lailahe illallah diyen bir kul kalmayınca kopacaktır.
Büyük alametlerin zuhrunda kabenin batini ilminin payı çoktur.Sürecin tetiklenmesinde afatlar zincirinde büyük payı vardır.
Kabenin sırrına yalan yanlış maru olan kafir güruh yine aklınca iş çevimeye kalkacaktır.
Kabeye ehli olmadıkları halde iş karıştıracaklar.Saldırıp hakaret edecekler yanında kan dökecekler işte o vakit ki dünya halkı müslümanların değil kendilerinin de üzerinde yaşadığı dünya kalbine saldırmış olacak artık eyvah olsun o dünya halkına.öyle şeyler zuhur ederki kafir bile yokmu düzeltecek bu işi der.
O zaman Ali ve Fatıma soyundan peygambere hem kan hem de mana bağı ile bağlı mehdi gelip imdatlarına yetişir.
Onun zamanın da dünya altın çağa girer bolluk bereket ve yücelik olur.
Muallak taşını oynatır bu kafirler Mehdi gelir onu tamir etmeye.Çünki o kabenin ilmini bilir.Bozulanı düzeltir.Sır şu sözünde gizlidir.
Bu taşı kaldır derler oda getirin oniki ali kaldırayım der.
Ey kafirler kabe ne imiş bileceksiniz.Hem de bunu yakın göreceksiniz.
hakaret ettiğiniz yerde yakarıp hak önünde diz çökeceksiniz.Allahı kimse aciz bırakamaz.
Taş yerinden oynatılınca şiddetli sıkıntı afat ve helaklar başlar.İnsanlar bir biri ardınca şiddetli çarpılışlarla çarpılırlar.Evvelden iman edenlerden bile bir çoğu bu ne biçim allah bize hiç mi acımıyor nerde merhameti inanışlarımıza yazıklar olsun şu deccal da olamasaydı ne olurdu halimiz diyerek ahmakça rahmana sövecekler böylelikle evvelden olan imanlarının münafıkane olduğunu bizzat belli edeceklerdir.İşte böyle insana ne zaman bir rahat gelse bendendir der.Ne zaman bir sıkıntı gelse bu allahtandır deyip kızarak yüz çevirir.Yahut sızlanır durur.Ama o müminlerin hali böyle değildir.Canlarından can çıksa mallarından mal gitse huzur hayal arz cehennem olsa ortak koşmaz sabreder hatayı kendilerinde bilir allahın rahmeti gibi kahharı olduğunada itaat ederek teslim olurlar.Bunun bir imtihan olduğunu asıl yaşanacak yerin dünya olmadığını tüm ruhları ile ikrar ederler.Böylece kafirler ve münafıklar helak olurken bir ititliş cehenneme itilirlerken müminler alan allahın neler verebileceğinide görürler.
Allahda bu kavrayışlarını hem dünyada hem de ahirette bir ecirle ödüllendirir.
Kafirin ve münafığın eceli gazabların son günün geçemez refah onlara artık buradada ahiret yurdunda da haram dır.Defolup gittiler.
Çünki nların rahat ve huzur düşkünlüğü ellerinden alındığında allaha karşı küfre daldılar bu isyanları onları deccale biade değin sürükledide o lainle beraber defolup gittiler şüphesiz allah bakidir.
yokluktan ve dertten deccale biad edecekler allaha kasem ederimki o gün müminlerin başında içlerinden bir kral olacak Mehdi reis o gün imamdır.En büyük düşmanlığıda mümin geçinenlerden görecek allah üzerlerine lanet yağdırsın o alaycıların.Onlarki dinin ukalası kesilmiş ehlibeyt hüccetini tanımaz münafıklardır.Aslında kafirlerdir ama kafirliklerini kendileri bile bilmez.Güya bir halt yapıyorum zannedim mehdi ve kardeşlerine hasım kesilirler.Zaten her gelene böyle yapıldı.İş böyle tuttularda evvelkiler gibi yaptılar.Onlar cahildir ilme iğne deliğinden bakarlar.Okumazlar yönelmezler ama bilgiçtirler.
hep bir putları hep bir kendince kuralları vardır hakkı gözetmezler.Öyleyse bırak onlar büyük bir aldanış onların oldu.
Selam olsun o erlereki onları elçinin elçisi mehdi yönetir.hem mehdidir hem mesih payınıza düşen bu.bakalım öğüdü tutacakmısınız yoksa yine terslenecekmisiniz.
Ne zaman içinizden bir uyarıcı seçsek demek onunla alay edecek onu toprağınızdan sürecek yada öldüreceksiniz öylemi?
Oğul bildinmi dediler şimdi sırrı.Var bunuda gönlüne ekle Allah yardımcın olacak bu evvel bir vaaddir.Allah vaadinden dönmez.Ama sen gayret et.Teslimiyet sultan olan allahadır.Nefsten gelen gaflete teslim olunmaz gaflet dalalet olur saparsın dalalet hıyanetle sonuçlanır kendini yakarsın.
Öyleyse şimdi sen gayretli ol ilme Allaha dön yüzünü.Hadi şimdi yine rabbini o büyük adı ile zikret.
LEDÜN İLMİ NEDİR?
Arapça'da zaman veya mekan zarfı olup, yanında, …de,…da mânâlarını ihtiva eder. Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan tâbir. Kehf suresinde "…ona katımızdan bir ilim öğrettik…" (Keyf/65) âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme "İlm-i Ledünnî", İlâhî Bilgi, denir. Elmalı'nın tefsirinde kaydettiği gibi, Hz. Musa'nın bilgisi, Hz. Hızır'a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi "ilmü'l-guyûb ve'l-esrâri'l-hafiyye" şeklinde yorumlamışlardır. Hz. Musa'nın bilgisi, olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek iken, Hz. Hızır'ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir. Kur'ân'da, Neml suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır, ve bu kişi, Belkıs'ın tahtını, Hz. Süleyman'ın yanına, bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Neml/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. (Yusuf/68). Özet olarak İlm-i ledünnî; tefekkür çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen bir kuvve-i kudsiyyenin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste ta'ayünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakk'a ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir LEDÜN İLMİ VE HZ. ALİ
Manevî âlemde Ali Efendimiz kadar çok ağır kimse yoktur. Cenab-ı Hakk, Hz. Ali Efendimiz'i anlayabilmemiz için, onun büyük varlığından ışık alabilmemiz için, bize bazı işaretler vermiştir. "Ben tanıyamadım, ne yapayım, keşke tanısaydım, onun sırrına sığınırdım." deme kapılarını kapatmıştır. Neden? Çünkü yeryüzünde, Kâbe'de doğan ilk ve son insan Hz. Ali'dir. Annesi Hz. Fâtıma. Efendimiz, Hz. Fâtıma için ikinci annem derdi. Mekke sokaklarında bir alış verişe gittiği zaman sancılanmış ve çocuğun eve dönmesine müsaade edemeyecek kadar kısa bir zamanda doğacağını anlayınca yanındaki arkadaşlarının yardımıyla Kâbe'ye girmiş ve Hz. Ali Efendimiz'i Kâbe'de dünyaya getirmiştir.
Bu esrarengiz sırrın ardından, ikinci bir manevî diploma gelmiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Fâtıma'nın doğurduğunu, bir erkek yavru meydana geldiğini işitince evinden koşmuş gelmiş, Fâtıma sultanın evine ve Hz. Ali Efendimiz'i yıkamıştır. İşte ikinci manevî diploma… Bunların bir tanesi dahi hiç kimseye nasip olmayan hâdiselerdir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz mânâya teşrif ederken de Hz. Ali, Efendimiz'i yıkamıştır. Bu karşılıklı iltimas biri doğuşu, biri âlemi Cemâle intikâl edişi simgelemesi fevkalâde güzel bir hâdisedir.
Hz. Ali Efendimiz çocukluk dönemini, henüz daha oyun çağını geçirmeden, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e tutkusu dolayısıyla, (o zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi hane-i Saadetlerindeydi) her an Efendimiz'in yanında olmaktaydı. Oyun, dünyaya ait işleri bir tarafa bırakıp, onun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmek, onun neşesini kavrayabilmek için devamlı Efendimiz'in yanında ışıklanmıştır.
İLK NAMAZ
İslâmiyet’in zuhuruyla beraber, pazartesi günü Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hatice annemizle beraber ilk namaza başlamış, onları gören Hz. Ali bu namaz ışığının sırrı içerisinde, kâinatın üçüncü cemaati olarak 10 yaşındaki Hz. Ali salı günü iman edip, namaza başladığı için mânâ âleminde salı fevkâlade önemlidir. Nitekim Akşemseddin, İstanbul'un fethinde günlerce bekleyip, sabretti, manevî bir ceryanın intişarına maruz kalmadan İstanbul'un fethi günü, Allah'a karşı niyaz ederken salı sabahı Ulubatlı Hasan'a: "İş tamam, hadi bakalım asıl surlara." dedi.
Bu hikmet, Hz. Ali sülietini temsil edebilmek, Hz. Ali'nin yenilmez, kapıları açan sırrına sığınmak içindir. Ondan dolayıdır ki, mânâ âleminde Müslümanlar için salı fevkâlâde uğurlu, önemli bir gündür. Tam aksine Bizans için de salı bir felâket gündür. Bütün ümitlerinin söndüğü şerlerin tükendiği gündür.
Ne yazık ki, İslâm topluluğu zaman içerisinde bu mânevî eğitimlerden mahrum kaldığı için, salı'yı uğursuz sayan aptallar görülmüştür.
İLMİN KAPISI
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in temsil ettiği ilmin kapısı, Hz. Ali'dir. Bildiğimiz, kendi kafamızdan tahayyül ettiğimiz sıradan bir ilmin kapısı değildir Hz. Ali. Hiç kimse kendisini bir takım kitap ve kütüphane düşünceleri içerisinde görüp de işte bunların kapısıdır sanmasın. Çünkü Muhammedî demek, maddenin, mânânın, Levh-i Mafhuz'un tümü demektir. Nitekim Efendimiz'in "Ben ilmin şehri, Ali kapısıdır" emrinden sonra Hz. Ali Efendimiz kendi ilminin hikmetini ve sırrını ancak Efendimiz emrettikten sonra hissetti. Bu çok değişik bir hâdisedir, bir gizli hazinedir onun ilmi. Efendimiz emrettiği zaman demek ki, ben ilmin kapısıymışım diye düşünerek değil, gönlünden onun hikmetlerini alarak ne kadar Cenab-ı Hakk tarafından cereyanla yaratıldığı, nasıl ikram sahibi olarak yaratıldığı anlatılmıştır. Bunu zahir plânda, madde ilimlerinin özellikle müspet ilimlerin anahtarı matematiktir, biliyorsunuz? Matematik olmadan ne fizik olur, ne kimya olur, ne biyoloji olur, ne teknoloji olur. Ne aya gidilir, ne uzayın sonsuzlukları bilinir. Mutlaka matematiğe muhtaçtır.
Matematik ilmini, ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz'e Cenab-ı Hakk toptan teslim etmiştir. Nasıl teslim etmiştir? Matematik üç kademedir. Birinci kademesi aritmetik dediğimiz bilinen sayıların yardımıyla bir sayı bulmaktır. On üçle, kırk beşi toplarsanız; Yirmi yediyle, yüz seksen yediyi toplarsanız, ikiyle çarparsanız, beşe bölerseniz, bu matematiğin en kolay hâlidir. Asr-ı Saadete kadar matematik adına bilinen bu aritmetik idi.
İLM-İ CEBİR
Hz. Ali Efendimiz'e ikinci bir anahtar verildi. Neydi bu anahtar? Bilinenler yardımıyla bilinmeyenleri bulmak, yani Cebir. Bunu Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan Efendimiz kanalıyla torunu Cafer-i Sadık Efendimiz'e intikâl ettirdi. Cebiri yeryüzüne getiren gerçekten Hz. Caferi Sadık' tır ve onun 20 yaşındaki talebesi Câbir, ilk Cebir kitabını yazarak, aslında Âlem-i İslâm'a bir ışık tutmak, bütün ilimleri İslâm kanalından akıtmak için şifreyi vermiştir. Sonra da o meşhur El Câbiriye Kitabı Fransa'ya geçmiş, El-Câbir olarak, sonradan da Arşebül olarak istifade edilmiştir.
Bütün bilim adamları özellikle bir İtalyan bilim tarihi üstadı vardır. 0: "Cabir olmasaydı televizyonu bin sene sonra seyrederdiniz" diyor. Çünkü bütün teknolojik gelişme Cebirin Fransa'ya intikâl edişi 1640 yıllarındaki El-Cabiriye Kitabı sayesindedir. Ondan sonra cebir, ondan sonra Fizik doğmuş ve bu sayede bugünkü insanlar İslâm’ı hor görenler dahi onun sayesinde, arabaya binip bir yerden bir yere gidecek çareyi bulmuşlardır. İşte Hz. Ali Efendimiz'in ilmi böyle bir ilimdir, sıradan bir ilim değildir. Seni arabaya bindiren, havada uçurtan, roketi attıran cebir ilminin tohumunu insanlara bağışlamıştır. Eğer Cebir ilmi olmasaydı, maddesel ilimler küçük bir şeyden ibaret kalırlardı. Nitekim dünya âlemi yüzyıllar boyu aritmetikle uğraşmış, Mısır’da ehramlar yapılmış, piramitler yapılmış, bunun etrafında firavunların enva-i çeşit kimyasal oyunları olmuş, fakat bir şey uymamış, zaman çarkı dönmemiş, saat bulunmamış, makine bulunmamıştır. Bunların hepsi Hz. Ali Efendimiz'in vasıtasıyla zuhur etmiştir. Niçin Cafer-i Sadık Efendimiz'e bırakmıştır da daha evvelki bir nesile bırakmamıştır? Çünkü takdirin zaman çarkı böyledir. Takdir o zaman diliminde intişarını istemiştir.
Bilinmeyen ile Bilinmeyenin Bulunması
Cebirin asıl üçüncü kademesi daha zor olanıdır. İlm-i cebir denilen kademesi yalnız Hz. Ali Efendimiz'in tasarrufundadır. Bilinmeyenlerle, bilinmeyenleri bulmak. Evvelâ bilinenlerle bilinmeyenleri bulduk, sonra bilinmeyenlerle bilinenleri bulduk, üçüncü kademesi bilinmeyenlerle bilinmeyenleri bulmak.
Peki, nasıl olur? İnsan aklı almıyor, imkânsız gibi görünüyor. İşte o da Hz. Ali Efendimiz'in anahtarını yaptığı gönül dediğimiz o müthiş ülkede beyne ışınsal dürtüler yaparak mümkündür. Yani zihinsel faaliyette Cebir öğrenilmez de, cebir problemi çözülmez de. Mutlaka gönülden alınan bir mesajı, yine zihinden geçirerek zihin içerinde bir ilim hâline çevirme sanatıdır. Bu mutlaka istisnalar içerisinde verilmiştir. Bu ilimin yaygınlaşması tecelli etmemiştir.
Bizzat Hz. Ali Efendimiz:
-İlm-i cebiri de verseydik insanlar tamamen dünyaya saracaklar, dünya problemlerini kolay çözmenin rahatlığı, altında olacaklar ve mânâyı unutacaklardı. Onun için ilmi cebiri vermedim diyor.
(*) Rahmetli Onk. Dr. Haluk Nur Baki’nin Konferans notlarından derlenmiştir.
Manevî âlemde Ali Efendimiz kadar çok ağır kimse yoktur. Cenab-ı Hakk, Hz. Ali Efendimiz'i anlayabilmemiz için, onun büyük varlığından ışık alabilmemiz için, bize bazı işaretler vermiştir. "Ben tanıyamadım, ne yapayım, keşke tanısaydım, onun sırrına sığınırdım." deme kapılarını kapatmıştır. Neden? Çünkü yeryüzünde, Kâbe'de doğan ilk ve son insan Hz. Ali'dir. Annesi Hz. Fâtıma. Efendimiz, Hz. Fâtıma için ikinci annem derdi. Mekke sokaklarında bir alış verişe gittiği zaman sancılanmış ve çocuğun eve dönmesine müsaade edemeyecek kadar kısa bir zamanda doğacağını anlayınca yanındaki arkadaşlarının yardımıyla Kâbe'ye girmiş ve Hz. Ali Efendimiz'i Kâbe'de dünyaya getirmiştir.
Bu esrarengiz sırrın ardından, ikinci bir manevî diploma gelmiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Fâtıma'nın doğurduğunu, bir erkek yavru meydana geldiğini işitince evinden koşmuş gelmiş, Fâtıma sultanın evine ve Hz. Ali Efendimiz'i yıkamıştır. İşte ikinci manevî diploma… Bunların bir tanesi dahi hiç kimseye nasip olmayan hâdiselerdir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz mânâya teşrif ederken de Hz. Ali, Efendimiz'i yıkamıştır. Bu karşılıklı iltimas biri doğuşu, biri âlemi Cemâle intikâl edişi simgelemesi fevkalâde güzel bir hâdisedir.
Hz. Ali Efendimiz çocukluk dönemini, henüz daha oyun çağını geçirmeden, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e tutkusu dolayısıyla, (o zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi hane-i Saadetlerindeydi) her an Efendimiz'in yanında olmaktaydı. Oyun, dünyaya ait işleri bir tarafa bırakıp, onun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmek, onun neşesini kavrayabilmek için devamlı Efendimiz'in yanında ışıklanmıştır.
İLK NAMAZ
İslâmiyet’in zuhuruyla beraber, pazartesi günü Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hatice annemizle beraber ilk namaza başlamış, onları gören Hz. Ali bu namaz ışığının sırrı içerisinde, kâinatın üçüncü cemaati olarak 10 yaşındaki Hz. Ali salı günü iman edip, namaza başladığı için mânâ âleminde salı fevkâlade önemlidir. Nitekim Akşemseddin, İstanbul'un fethinde günlerce bekleyip, sabretti, manevî bir ceryanın intişarına maruz kalmadan İstanbul'un fethi günü, Allah'a karşı niyaz ederken salı sabahı Ulubatlı Hasan'a: "İş tamam, hadi bakalım asıl surlara." dedi.
Bu hikmet, Hz. Ali sülietini temsil edebilmek, Hz. Ali'nin yenilmez, kapıları açan sırrına sığınmak içindir. Ondan dolayıdır ki, mânâ âleminde Müslümanlar için salı fevkâlâde uğurlu, önemli bir gündür. Tam aksine Bizans için de salı bir felâket gündür. Bütün ümitlerinin söndüğü şerlerin tükendiği gündür.
Ne yazık ki, İslâm topluluğu zaman içerisinde bu mânevî eğitimlerden mahrum kaldığı için, salı'yı uğursuz sayan aptallar görülmüştür.
İLMİN KAPISI
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in temsil ettiği ilmin kapısı, Hz. Ali'dir. Bildiğimiz, kendi kafamızdan tahayyül ettiğimiz sıradan bir ilmin kapısı değildir Hz. Ali. Hiç kimse kendisini bir takım kitap ve kütüphane düşünceleri içerisinde görüp de işte bunların kapısıdır sanmasın. Çünkü Muhammedî demek, maddenin, mânânın, Levh-i Mafhuz'un tümü demektir. Nitekim Efendimiz'in "Ben ilmin şehri, Ali kapısıdır" emrinden sonra Hz. Ali Efendimiz kendi ilminin hikmetini ve sırrını ancak Efendimiz emrettikten sonra hissetti. Bu çok değişik bir hâdisedir, bir gizli hazinedir onun ilmi. Efendimiz emrettiği zaman demek ki, ben ilmin kapısıymışım diye düşünerek değil, gönlünden onun hikmetlerini alarak ne kadar Cenab-ı Hakk tarafından cereyanla yaratıldığı, nasıl ikram sahibi olarak yaratıldığı anlatılmıştır. Bunu zahir plânda, madde ilimlerinin özellikle müspet ilimlerin anahtarı matematiktir, biliyorsunuz? Matematik olmadan ne fizik olur, ne kimya olur, ne biyoloji olur, ne teknoloji olur. Ne aya gidilir, ne uzayın sonsuzlukları bilinir. Mutlaka matematiğe muhtaçtır.
Matematik ilmini, ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz'e Cenab-ı Hakk toptan teslim etmiştir. Nasıl teslim etmiştir? Matematik üç kademedir. Birinci kademesi aritmetik dediğimiz bilinen sayıların yardımıyla bir sayı bulmaktır. On üçle, kırk beşi toplarsanız; Yirmi yediyle, yüz seksen yediyi toplarsanız, ikiyle çarparsanız, beşe bölerseniz, bu matematiğin en kolay hâlidir. Asr-ı Saadete kadar matematik adına bilinen bu aritmetik idi.
İLM-İ CEBİR
Hz. Ali Efendimiz'e ikinci bir anahtar verildi. Neydi bu anahtar? Bilinenler yardımıyla bilinmeyenleri bulmak, yani Cebir. Bunu Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan Efendimiz kanalıyla torunu Cafer-i Sadık Efendimiz'e intikâl ettirdi. Cebiri yeryüzüne getiren gerçekten Hz. Caferi Sadık' tır ve onun 20 yaşındaki talebesi Câbir, ilk Cebir kitabını yazarak, aslında Âlem-i İslâm'a bir ışık tutmak, bütün ilimleri İslâm kanalından akıtmak için şifreyi vermiştir. Sonra da o meşhur El Câbiriye Kitabı Fransa'ya geçmiş, El-Câbir olarak, sonradan da Arşebül olarak istifade edilmiştir.
Bütün bilim adamları özellikle bir İtalyan bilim tarihi üstadı vardır. 0: "Cabir olmasaydı televizyonu bin sene sonra seyrederdiniz" diyor. Çünkü bütün teknolojik gelişme Cebirin Fransa'ya intikâl edişi 1640 yıllarındaki El-Cabiriye Kitabı sayesindedir. Ondan sonra cebir, ondan sonra Fizik doğmuş ve bu sayede bugünkü insanlar İslâm’ı hor görenler dahi onun sayesinde, arabaya binip bir yerden bir yere gidecek çareyi bulmuşlardır. İşte Hz. Ali Efendimiz'in ilmi böyle bir ilimdir, sıradan bir ilim değildir. Seni arabaya bindiren, havada uçurtan, roketi attıran cebir ilminin tohumunu insanlara bağışlamıştır. Eğer Cebir ilmi olmasaydı, maddesel ilimler küçük bir şeyden ibaret kalırlardı. Nitekim dünya âlemi yüzyıllar boyu aritmetikle uğraşmış, Mısır’da ehramlar yapılmış, piramitler yapılmış, bunun etrafında firavunların enva-i çeşit kimyasal oyunları olmuş, fakat bir şey uymamış, zaman çarkı dönmemiş, saat bulunmamış, makine bulunmamıştır. Bunların hepsi Hz. Ali Efendimiz'in vasıtasıyla zuhur etmiştir. Niçin Cafer-i Sadık Efendimiz'e bırakmıştır da daha evvelki bir nesile bırakmamıştır? Çünkü takdirin zaman çarkı böyledir. Takdir o zaman diliminde intişarını istemiştir.
Bilinmeyen ile Bilinmeyenin Bulunması
Cebirin asıl üçüncü kademesi daha zor olanıdır. İlm-i cebir denilen kademesi yalnız Hz. Ali Efendimiz'in tasarrufundadır. Bilinmeyenlerle, bilinmeyenleri bulmak. Evvelâ bilinenlerle bilinmeyenleri bulduk, sonra bilinmeyenlerle bilinenleri bulduk, üçüncü kademesi bilinmeyenlerle bilinmeyenleri bulmak.
Peki, nasıl olur? İnsan aklı almıyor, imkânsız gibi görünüyor. İşte o da Hz. Ali Efendimiz'in anahtarını yaptığı gönül dediğimiz o müthiş ülkede beyne ışınsal dürtüler yaparak mümkündür. Yani zihinsel faaliyette Cebir öğrenilmez de, cebir problemi çözülmez de. Mutlaka gönülden alınan bir mesajı, yine zihinden geçirerek zihin içerinde bir ilim hâline çevirme sanatıdır. Bu mutlaka istisnalar içerisinde verilmiştir. Bu ilimin yaygınlaşması tecelli etmemiştir.
Bizzat Hz. Ali Efendimiz:
-İlm-i cebiri de verseydik insanlar tamamen dünyaya saracaklar, dünya problemlerini kolay çözmenin rahatlığı, altında olacaklar ve mânâyı unutacaklardı. Onun için ilmi cebiri vermedim diyor.
(*) Rahmetli Onk. Dr. Haluk Nur Baki’nin Konferans notlarından derlenmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




