Bu Blogda Ara

8 Haziran 2010 Salı

ALTIN ORAN

Güzelliğin Altın Oranı
“Altın Oran” teknolojide, tedavide, bilimde ve hayatın diğer birçok alanında kullanılabilir mi? Şeklin ötesinde, herbir bilgi sisteminin mantık yapılarına uyarlanabilir mi?
Otomotiv sanayinde kullanılmaya çalışıldığı ortadadır ama bu “Güzelliğin Altın Oranı” hayatımızın ve tüm yapıların içerisine yayılamaz mı? Tarihe baktığımızda sanat ve mimaride kullanıldığını görüyoruz. Matematiğin bu güzellikler oranı hayatımızın her alanını güzelliklerle donatmaya hazır görünüyor. 
İnsanoğlu tarihinde de bugün olduğu gibi hep bir şeyleri merak etmiştir. Akla gelen sorulardan bir tanesi de “parça ile bütünü arasındaki en hoş uyum nasıl sağlanabilir?” sorusudur. Örneğin: bir doğru nasıl bölünmeli ki ortaya çıkan iki parça her durumda birbiri ile özel bir oranda olsun. “Doğru parçası” bir çok şekilde ikiye ayrılabilir. Hangi ayrımda bu özel oran bulunabilir ve bu oran acaba dünyamıza ve vücutlarımıza ne kadar hakim? 
PHI (Altın Oran); Φ = CB / AC = AB / CB = 1.618034  = 1+√5 / 2
Peki bu oran niçin bu kadar önemli? Çünkü başta vücudumuz olmak üzere bir çok yerde karşımıza çıkıyor ve bizim hoşlanma duygumuzu yönetiyor. Göze en hoş gelen uyumdur altın oran. Göz nizamının oranıdır. Parçaların ve bütünlerin ahenk şeklinde oluşudur. Altın oran bizim ve dünyamızın güzelliğinin matematiksel karşılığıdır. Altın oran bir güzellik oranıdır. 
Tarihe baktığımızda ilk olarak ünlü mısır piramidi “keops”ta bu oranı görüyoruz. Piramitlerde “PI” oranı ile birlikte “PHI” yani altın oranı da görüyoruz. Euclid “elementler” tezinde bir doğrunun 0,618 oranında bölündüğü takdirde önemli bir ayırma yapılabileceğinden bahsetmektedir. Parthenon Tapınağında ise altın oran kendisini yunan mimarisinde açıkça gösterir. Matematikte ilk olarak İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci kendi adıyla anılan “Fibonacci serisinde” bu oranı keşfetmiştir. Leonardo Da Vinci “beş platonik cisim” adlı resimlerinde bu oranı göstermiş ve “Son Akşam Yemeği” adlı ünlü tablosunda İsa ve havarilerinin oturduğu yemek masasının boyutlarında ve arka duvar ve pencerelerde bu oranı kullanmıştır.”Mona Lisa” tablosunun boyunun enine oranı altın oranı verir. “Aziz Jerome” tablosunda yine Da Vinci boy - en oranında altın oranı kullanmıştır. Picasso da yine bu oranı kullananlardandır.Rönesans sanatçıları bu oranı biliyor ve eserlerinde denge ve güzelliğin oluşumu için kullanıyorlardı. Roger Penrose, imkansız olduğu düşünülen “yüzeylerin beşli simetriye göre katlanmasını” bu oran sayesinde bulabilmiştir. Ünlü mimarımız “Mimar Sinan” da bu oranı bir çok eserinde kullanmıştır. Özellikle “Süleymaniye” ve “Selimiye” camilerinin minarelerinde bu oran görülmektedir.  
Soru şudur: Eğer bir çift tavşan her ay yeni bir çift tavşan doğurursa ve her yeni tavşan çifti kendi doğumlarından iki ay sonra yavrulamaya başlarsa, bir çift tavşandan bir yılda kaç çift tavşan üretilebilir? Tabi tavşanların aynı cins olup olmaması yada bazı tavşanların ölmesi yada vahşi hayvanlar tarafından yenmeleri gibi ihtimalleri yok sayıyoruz. Bu sorunun matematiksel açılımı bize şu seriyi verir: 1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,144 Bu serinin ifadesi ise şöyledir: İlk ikisi dışında her sayı kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşur. Bu dizi sonsuza dek bu şekilde sürdürülebilir. T1 , T2 , T3 , T4 , T5 , T6 , T7,…….Tn. ( T = Tavşan )  Tn  kendinden önce gelen Tn-2 ve Tn-1 sayılarının toplamıdır. Böylece sonsuz bir sayı dizisi tanımlayabiliriz. Tn= (Tn-1) + (Tn-2) Bu formülle tanımlanan tüm n’ler de sonsuza gidilebilir. T1 ve T2 nin 1 olduğunu göz ardı etmeden tabi.
Serideki oranlara baktığımızda ise:
1)   1.000000
2)   0.500000
3)   0.666666
4)   0.600000
5)   0.625000
6)   0.615385
7)   0.619048
8)   0.617647
9)   0.618182
10) 0.617978
11) 0.618056
12) 0.618026
13) 0.618037
14) 0.618033
15) 0.618034 = Φ ( Altın Oran )
16) 0.618034 = Φ ( Altın Oran )
Altın orana ulaşırız.
Fibonacci sayıları niçin ilgi çekicidir? Sayı dizisi doğada bir çok yerde karşımıza çıkar. Bitkilerin dal ve yaprak serilerinden hayvanların vücutlarındaki oranlara kadar. Papatyalarda bu yaprak sayılarında görünür. Papatya taç yaprak sayısı: 21, 34, 55 ve 89dur. Bunlarda yine Fibonacci serisidir. 
Çember üzerinde OC yarıçapı 1 kabul edildiğinde ve FCOG karesi oluşturulduğunda ve FC kenarının orta noktasına olan T den GO kenarına bir dikme inip oluşan TCAO dikdörtgeninin köşegenini (AC) bir ikizkenar üçgenin (ABC) kenarlarından biri olduğunu kabul ettiğimizde OB kenarı bize Altın Oranı verir. OCB açısı 31"43' ve OBC açısıda 58"17' olarak bulunur. 
Yine çember üzerinde yandaki gibi bir üçgen oluşturulduğunda bu sefer hipotenüs 1 kabul edilir ve ED uzunluğu (0.618034) OD kenar uzunluğuna (0.78615) bölünürse sonuç OD kenarının uzunluğuna (0.78615) eşit çıkmaktadır. OD kenar uzunluğu 4 ile çarpıldığında ise 3,1446 olur ki bu Pİ sayısına çok yakındır. 38"10' açıya sahip bir dik üçgenin Pİ oranı ile Altın Oranın çok özel ve ilginç bir bütünleşmesidir. 
Büyük Piramit 
Kadim mısır uygarlığı bu oranları nereden biliyordu? Keops piramidi 38"10' lık bir üçgeni oluşturacak biçimde inşa edilmiştir. Yüzey eğimi  51"50' lık bir açıdır. Piramidin gerçek ölçüleri şunlardır: AB=146.6088m BC=115.1839m AC=186.3852m’dir. BC kenar uzunluğunun yarısıdır. Çevre uzunluğu BC x 8 dir. 0.618034 x 8 = 4.9443 Piramidin yüksekliği 0.78615 in bir çemberin yarıçapı olduğu kabul edildiğinde bu çemberin uzunluğu (çevresi) yine 4.9443 olacaktır. Şu sonuca varılır: Büyük Piramit, yatay  düzlemde sahip olduğu çevre uzunluğunun aynısına düşey düzlemde daire olarak ta sahiptir.  
İnsan Vücudu 
Göbek ile ayak arasındaki uzaklık 1 birim kabul edilirse insanın boyu 1,618 e denk gelir.
Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası. Oranları yine Altın Oranı verir. 
Ellerimizde de yine aynı oran karşımıza çıkar. 2 elimizin 3er bölümden oluşan parmakları ve her bir elimizde 5 parmağımız vardır. Sadece 8 parmağımızda üçer boğum vardır. 2 – 3 – 5 – 8 dizilimi Fibonacci dizilimine uygundur.  
DNA moleküllerimizde de bu oran vardır. DNA molekülü iç içe 2 sarmaldan oluşur ve bu sarmalların uzunluğu 34 angström ve genişliği 21 angström’dür. 21 ve 34 sayıları ardışık Fibonacci  sayılarıdır.  
İnsan kafasını incelediğimizde bir altın dikdörtgenin içerisinde olduğu görülür. Kulaklar arası mesafe, gözle üst dudak arası mesafe, burnun altı ile çene arasındaki mesafe bu orandadır. Bu şüphesiz mili metrik bir yaklaşım değildir ama bu orana yaklaşıldıkça insanların daha güzel ve yakışıklı bulunduğunu söyleyebiliriz. 
Altın Dikdörtgen 
Orana göre çizilmiş bu dikdörtgen ile parmaklarımız arasında bir benzerlik bulunmaktadır. 
Bitkiler 
Ayçiçeğinde saat yönünde 55 ve zıt yönde 89 ayçekirdeği bulunur.
89 / 55 = 1,618
Papatyalar Fibonacci serisi üzere gelişir.
Çam kozalağında, kozalağın altındaki ve üstündeki sabit noktalar arasında bir spiral vardır. Bu spiralin eğrilik açısı Altın Oran’dır.
Tütün bitkisinin yapraklarının dizilişindeki eğriliğin tanjantı Altın Oranı verir.
Aynı biçimde eğrelti otlarında da bu oran göze çarpmaktadır. 
Hayvanlar
Deniz kabuklarındaki eğriliğin (spiral) tanjantı yine Altın Oranı verir. Salyangoz kabuğu eğer bir düzleme aktarılırsa bu düzlem altın dikdörtgeni oluşturur. 
Uzay 
Bilim adamlarının ulaştığı sonuca göre evrenin şekli bir dodecahedrondur (12 yüzü eşkenar beşgenlerden ) Buda bize evrenin şeklinde de PHI sayısının yani Altın Oranın olduğunu gösterir. 
Parthenon Tapınağı 
Sonuç: Kuşkusuz örnekler bunlarla sınırlı değildir. Hayvanlar aleminde, bitkiler aleminde ve insan vücudunun kendisinde ve uzayın derinliklerinde, spiral galaksilerin içeriğinde bile bu oran vardır ve bilinmektedir. Her şeyin en temel oranı ve mutlak sabit olarak ta görülmemelidir Altın Oran. Önemli ve bir çok yerde karşımıza çıkan bir orandır. İnsan yapısı olmayan ve yine insanlar tarafından güzel olarak değerlendirilen çoğu yapıda bulunur. İnsanlarında kendi üretimlerinde doğa ile tam bir uyum sergilemesi ve doğadan aldığı güzelliği yine doğanın güzelliğin içine yerleştirdiği matematik ile mümkündür. Matematik güzeldir. Matematik insanın ruhunun güzelliğinin sayısal ifadesidir. Matematik çok güzeldir. 

Kaynaklar:
Altın Oran – Vikipedi

http://www.indigodergisi.com/turker30.htm
17/4/2009 ·
Allah'ın Eşsiz Detay Sanatı: Altın Oran

Allah'ın Eşsiz Detay Sanatı: Altın Oran“...Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır.” (Talak Suresi, 3)
  • Altın oran nedir?
  • Kulağın yapısındaki altın oran, duyma işlemini nasıl mükemmel hale getirir?
  • Canlıların kabuklarında ve boynuzlarında altın oran olmasının önemi nedir?

Üstün güç sahibi Yüce Allah insanı yoktan yaratmıştır. Onu ve onun etrafını saran tüm güzellikleri, farkında olduğu veya olmadığı tüm nimetleri, bu nimetlerin en küçüğünü ve en büyüğünü sürekli olarak yaratan ve bunların her birinde hayranlık uyandırıcı detaylar var eden Rabbimiz'dir. Bu, Allah'ın detay sanatıdır. Rabbimiz, sonsuz aklı ile insanların kavrayamadıkları, henüz detaylarını keşfedemedikleri sistemler yaratmış, her detayın içinde Kendi Yüceliğini ve kudretini gösteren daha da ince güzellikler var etmiştir. Kimisi insanın yaşaması için gereken ihtiyaçları karşılarken, kimisi de bir güzellik, bir nimet olarak ona ikram edilmiştir. Bu detayların her biri bir sanattır, bir yaratılış harikasıdır. Biyolojiden mimariye, sanattan anatomiye kadar her alanda karşımıza çıkan ve estetik duygusunun oluşmasına vesile olan altın oran da bu yaratılış harikalarından biridir.

Altın Oran Nasıl Hesaplanır?


Altın oran, Fibonacci serisi olarak bilinen özel bir matematiksel dizilimdir. Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin, kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır.( Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Books, New York s. 58-59) Dizideki bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğünüzde ise birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı sabitlenir. İşte bu sayı "altın oran" olarak adlandırılır.

233 / 144 = 1,618
377 / 233 = 1,618
610 / 377 = 1,618
987 / 610 = 1,618
1597 / 987 = 1,618
2584 / 1597 = 1,618

Altın oranın mükemmelliğine doğadaki canlılarda da rastlamak mümkündür. Örneğin filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında logaritmik sarmal kökenli yay parçalarına göre biçimlenmiş örneklere rastlanır. Eperia örümceği de ağını daima logaritmik sarmal şeklinde örer.

İnsan Vücudundaki Altın Orana Örnekler:

Bedenin çeşitli kısımları arasında var olduğu öne sürülen ve yaklaşık altın orandeğerlerine uyan "ideal" orantı M/m=1,618 oranına denktir.

İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek; göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618'e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:
  • Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
  • Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
  • Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
  • Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası

Kulak Havadaki Ses Dalgalarını Nasıl Toplar?

Duyu sistemi üzerinde yapılan araştırmalar, hem kulak kepçesinin hem de iç kulağa gelen titreşimlerin beyne iletilmesini sağlayan "salyangozun" altın orana göre şekillendirilmiş özel yapılar olduğunu göstermiştir. Kulak kepçesinin dış çeperini çevreleyen ve konka adı verilen sınırın kavisli şekli gerçekte Fibonacci sayıları doğrultusunda ortaya çıkan eşit açılı sarmal bir eğri meydana getirmektedir ve hepimizin bildiği gibi kulağımızın bu şekli her insanda aynıdır.

Peki kulak kepçesinde görülen bu özel geometrik düzenin, kulağın havadaki ses dalgalarını “toplama” fonksiyonuyla ilişkisi nedir?

Kulak kepçesinde görülen eşit açılı sarmal şeklin kulağın ses dalgalarını toplayabilmesi, kulağın olabilecek en mükemmel geometrik düzenle yaratılmış olması sayesinde gerçekleşir. Buradaki mükemmel yapıyı anlayabilmemiz için kulak çeperimizin şeklini hafifçe değiştirmemiz yeterli olacaktır. Örneğin;
  • ‘ Kulaklarımızı ellerimizle ön tarafa doğru itersek gelen sesin frekansı aynı olmasına rağmen duyduğumuz sesin şiddeti artacaktır.
  • ‘ Kulağımızı ellerimizle hafifçe arkaya doğru ittiğimizde ise duyduğumuz sesin şiddeti bu kez düşük kalır ve duymakta zorlanırız.

“(Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu ‘bir ölçüyle biçime soktu.”(Abese Suresi, 18-19)

Elinizi derginin sayfasından çekip işaret parmağınızın şekline bir bakın. Orada da altın orana şahit olacaksınız. Parmaklarınız üç boğumludur. Parmağın tam boyunun ilk iki boğuma oranı altın oranı verir (başparmak dışındaki parmaklar için). (Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Books, New York s. 58-59)

Çevreden gelen sesin frekansında hiçbir değişiklik olmamasına rağmen, kulağımızı oynattığımızda duyma oranının artması ya da azalması, kulak kepçesindeki eşit açılı sarmal eğrinin şeklen bozulmasından kaynaklanan bir durumdur. Kulağımızın şekli ile duyma kapasitesi arasında doğrusal bir ilişki bulunduğundan, kulak kepçesine geometrik şeklini veren ve Fibonacci dizisine göre oluşan sarmal eğrinin de, işitmedeki denge ile doğrudan birilişkisi vardır.

İnsan Yüzünde Altın Oran

İnsan yüzünde de birçok altın oran vardır. Ancak bunu elinize hemen bir cetvel alıp insanların yüzünde ölçmeyi denerseniz doğru sonucu bulamayabilirsiniz. Çünkü bu oranlandırma, bilim adamları ve sanatkarların beraberce kabul ettikleri "ideal bir insan yüzü" için geçerlidir.

Örneğin üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin, merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. Bunların dışında insan yüzünde yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:
  • Yüzün boyu / Yüzün genişliği,
  • Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu,
  • Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası,
  • Ağız boyu / Burun genişliği,
  • Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.

DNA'da Altın Oran

Canlıların tüm fiziksel özelliklerinin depolandığı DNA molekülü de altın orana dayandırılmış bir formda yaratılmıştır. DNA düşey doğrultuda iç içe açılmış iki sarmaldan oluşur. Bu sarmallardan her birinin, bütün yuvarlağın içindeki uzunluğu 34 angström, genişliği 21 angström'dür (1 angström; santimetrenin yüz milyonda biridir). 21 ve 34 art arda gelen iki Fibonacci sayısıdır.

Son yıllarda yapılan biyolojik araştırmalar göstermiştir ki; insan vücudundaki altın oran sadece insanın fiziksel görünümünde bulunmaz. İnsan beyninin, sinir sisteminin ve DNA’nın gerekli fonksiyonlarını yapabilmesi için de altın oranın gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle günümüzde insan vücudunda yer alan pek çok organın ve sistemin birbirleriyle uyum içinde çalışabilmesinin altın oranla yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Canlılarda Altın Orana Örnekler:

Dokunaçlardaki Sanatsal ve Geometrik Detaylar:


Deniz bilimcileri tarafından renkli tüyleri nedeniyle 'Noel ağacı' solucanı olarak isimlendirilen bir deniz solucanı (Spirobranchus Giganteus), üzerinde yer alan ve rengarenk çam ağacı benzeri dokunaçlarını beslenmek için kullanırlar. Canlının bedeninde yer alan bu organlar, son derece düzgün ve orantılı bir şekle sahiptir. Canlının sarmal biçimindeki bu dokunaçlarının ne kadar kullanışlı ve orantılı olduğunu anlamak için 'vidayı' örnek verebiliriz. Vidanın sert bir cisim içine girmesini ve girdikten sonra kolayca yerinden çıkmamasını sağlayan, vidanın sarmal şeklidir. Vidanın sarmal kısmını incelediğimizde bu kısmın sabit bir orana göre yapıldığını ve bu yüzden de oldukça düzgün ve kullanışlı bir yapıya sahip olduğunu fark ederiz. Bu geometrik düzen, canlının sarmal şeklindeki dokunaçları için de geçerlidir. Bu dokunaçlar eşit açılı sarmal yapının dayandığı temel geometriksel kurallara göre şekillendirilmiş olduğundan, hem canlının hayati fonksiyonlarını yerine getirebilmesini sağlar, hem de hayvanın bedenine çok etkileyici bir güzellik ve estetik kazandırır.

Deniz Kabuklarındaki Düzen

Bilim adamları deniz dibinde yaşayan ve yumuşakça olarak sınıflandırılan canlıların taşıdıkları kabukların yapısını incelerken bunların formu, iç ve dış yüzeylerinin yapısı dikkatlerini çekmiş ve şu açıklamayı yapmışlardır:

"İç yüzey pürüzsüz, dış yüzey de yivliydi (olukluydu). Yumuşakça kabuğun içindeydi ve kabukların iç yüzeyi pürüzsüz olmalıydı. Kabuğun dış köşeleri kabukların sertliğini artırıyor ve böylelikle gücünü yükseltiyordu. Kabuk formları yaratılışlarında kullanılan mükemmellik ve faydalarıyla hayrete düşürür. Kabuklardaki spiral fikir mükemmel geometrik formda ve şaşırtıcı güzellikteki 'bilenmiş' düzende ifade edilmiştir." ( www.goldenmuseum.com )

Yumuşakçaların pek çoğunun sahip olduğu kabuk, logaritmik spiral şeklinde büyür.

Hayvanlar dünyasında sarmal formda büyüme sadece yumuşakçaların kabukları ile sınırlı değildir. Özellikle antilop, yaban keçisi, koç gibi hayvanların boynuzları gelişimlerini, temelini altın orandan alan sarmallar şeklinde tamamlar.

Kar Kristallerinde Altın Oran:

Altın oran, kristal yapılarda da kendini gösterir. Bunların çoğu gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük yapıların içindedir. Ancak kar kristali üzerindeki altın oranı gözlerinizle görebilirsiniz. Kar kristalini oluşturan kısalı uzunlu dallanmalarda, çeşitli uzantıların oranı hep altın oranı verir.

"... O'nun Katında herşey bir miktar (ölçü) iledir." (Ra'd Suresi, 8)

Sonuç:

"… Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu)…" (Neml Suresi, 88)

Altın oranın “işlev” ile “anatomik şekil” arasında daima denge oluşturması ve bu dengenin görüldüğü her yerde de altın orana rastlanması, bu oranın Yüce Rabbimiz tarafından yaratılmış mucizevi bir sayı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Açıktır ki yukarıda örneklerini saydığımız bu kusursuz oranın Darwin'in iddia ettiği gibi kör tesadüfler ve şuursuz atomlar tarafından meydana getirilmesi mümkün değildir. Canlıları da, onların sahip oldukları mükemmel sistemleri de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Kuran'da Yüce Rabbimiz'in yaratma sanatındaki uyum ve kusursuzluk şöyle bildirilmiştir:

"... Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi 3-4)

2 Haziran 2010 Çarşamba

Kozmos, Kaos Ve "19"

Kur’an’ın “19”lu yazılım düzeni makro ve mikro evrenin “19” oranlı doğal işleyiş düzeniyle “özdeş” olunca… Kur’an’daki “19” oranı  “mucize” kapsamından zorunlu olarak çıkar…Ve Kur’an kozmik/ düzenli/ orantılı evrenin doğal holografik bir sözcüsü haline gelir.
***
Yazımıza sûfizmin “Kur’an ve evren aynı kitaptır” söylemini mükemmel bir anlatımla açan Prof. Dr. Necat Yılmaz’dan  bir alıntı ile başlıyoruz:
(((… Kurân-ı Kerim’in bir matematik mucizesi ve kodlaması vardır şüphesiz fakat ben bu araştırmamda matematiksel hesaplamalar, tarihlerden çıkarımlar vs. yapmadım.
Ben temel fizik yasaları ile kuranın bu ayeti arasında bağlantı kurdum. Ebced hesabı ile yapılan matematiksel hesaplamalara çeşitli itirazlar veya önermeler gelebilir, fakat temel doğa yasaları herkes için sabittir.
Bu konuda daha önce yapılan araştırmalar hep 19 sayısı üzerinde durmuştur. Hâlbuki Kurân Müddessir suresinde yer alan ayeti “Üzerinde 19 vardır” demektedir (Müddessir suresi 30). Hâlbuki Kurân’da 19 vardır diyebilirdi. Israrla ayette ‘üzerinde 19 vardır’ denmiştir neden?
Kuantum fiziği ve tıp konulu araştırmalarım esnasında dikkatimi çeken fizikte kullanılan rakamların matematiksel büyüklükleri sebebi ile genellikle 10 üzeri 19 (yani:1019) gibi üssü değerler ile ifade edilmesiydi. Yani aynen ayette geçtiği şekilde “üzerinde 19 vardır” ya da “10 üzeri 19″ gibi…
Bence bu ayette bir matematiksel değer ifade ediliyorsa, bu o değerin 19 katını ifade etmektedir ki ayette “Bu gerçekten büyüklerden biridir” (Müddessir suresi 35) denilerek rakamsal büyüklük yanında çok çok önemli hayati bir rakamsal değere işaret vardır.
Peki, bu işaret edilen rakamlar ve kodlanan ne olabilirdi?
Sure devamında 32- Hayır Ay’a and olsun 33- Dönüp gittiği zaman geceye 34- Ve ağardığı zaman sabaha 35- Bu gerçekten büyüklerden biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır. 37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için. (Müddessir suresi, 32–37)
Ayetlerden anlaşılan gerçekten büyük ve önemli bir değer bulmamız gerekmektedir. Bu öyle bir rakamsal değer olmalı ki gerçekten büyük ve önemli olsun, mesela dünya ile ay mesafesi olsa önemli midir? Cevap evet olacaktır, dünyanın çevresi veya aklımıza gelebilecek her sayı önemli bir sayı olabilir. Benim için yaşım, sizin için denizlerdeki su miktarı önemli bir sayı kabul edilebilir. Fakat bu sayılar ve değerler evren için çok önemli sayılar olmaz. Ay için güneş için yani evren içinde önemli bir değer bulmamız lazım.
Evren ölçeğinde çok önemli bir sayı, ancak kuantum fiziğinde olabilirdi ve gerçekten de karşıma çıktı.
Şimdi bu çok büyük sayıya bir bakalım; Evren’imizin bütünü maddeden oluşur. Bir ağacın gövdesinden yaprağına, bir insanın gözlerinden ellerine, kadar her şey maddedir.
Maddenin en küçük birimiyse atomdur. Atomun çekirdeğindeki pozitif yüklü Proton ve yüksüz Nötron temel maddelerdir. Negatif yüklü Elektron ise çekirdeğin çevresinde döner.
1-Protonun Yükündeki İlginç Ölçü: Evrendeki bütün protonlar 1,6 x 1019 (10 üzeri 19)değerinde pozitif yüke sahiptirler. Protonun kütlesi elektronunkinden 1836 kez daha fazladır. Ama buna karşın, bilinmeyen bir nedenden ötürü elektronun yükü protonunkiyle aynıdır: 1,6 x 1019 (10 üzeri 19).
2-Atom Altı Parçacıklar ve Mesafeler: Proton ve nötronlara çok daha yakından bakalım; bakışımızı 10 üzeri (-19) (1/1019)arasındaki atom altı yapılara yoğunlaştıralım, ne göreceğiz? İnanılmaz küçük bir alan olan Planck mesafesini bulmuş olacağız! Yani en önemli doğa sabitlerinden birini. Bu o kadar küçük bir âlemdir ki adeta bir evin büyüklüğünün bir atoma kıyaslanması gibidir. Bu kadar küçük bir alanda kütleler (ya da enerjiler), Planck mesafesi olan 10 üzeri (-33) cm boyutlarına indirildiği takdirde, yaklaşık 10 üzeri (-19)proton kütlesi olan 22 mikrogramlık Planck kütlesine eşdeğer olurlar.
3-İlk Yaratılıştaki Toplam Enerji: Üstelik Planck mesafesinde kütleler evrenin ilk somut yaratılmasıyla başlayan 10 üzeri (19) gev.’lik enerjiye sahiptir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım rakamsal değerler herhalde Müddessir suresine yakışan rakamsal ifadeleri bize verir. Buradaki rakamlar doğa sabitleridir. Sana bana ona göre değişmez, değiştirilemez.
Evrende canlı cansız tüm doğa olaylarını açıklamada kullanılacak bir değerdir yani adeta evrenin ‘üzerinde 19’ vardır. …))) Planck Mesafesi ve Kurân / Prof. Dr. Necat Yılmaz
***
Evrenin mikro ve makro sonsuz derinliklerine  ister çıplak gözle ister elektron mikroskoplarıyla istersek uydu teleskoplarla bakalım iki manzara ile karşılaşırız:
1- Tek bir plancının projesine bağlı eksiksiz ve fazlasız işleyen muazzam bir sistem.
Bu sistem ve düzenliliğe kısaca “kozmos” diyoruz. Kozmos: “Olmuş veya olan, ya da olacak herşeydir. Düzen içerisinde evren anlamında kullanılan Eski Yunan dilinde bir sözcüktür. Karmaşa / düzensizlik / tesadüf anlamına gelen kaos’un karşıtıdır. Bu seçenek dinler, dindarlar, mistikler tarafından özenle desteklenir.
2- Karmaşa ve tesadüfler zinciriyle sürekli gelişim ve değişim gösteren rastgele bir evren… kısaca “kaos” diyebileceğimiz “kaotik evren”. Bu seçenek genellikle planlayıcı, programlayıcı bir tanrının var olmayacağına inananlarca desteklenir.
Kaos: “Evrenin biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu”nu ifade eden bir sözcüktür.
Göz ve bilimsel cihazlarla gözlemleyebildiğimiz evrenimizde sanki sadece “kozmik sistem/düzenlilik” geçerli gibi görünmektedir. Ben de evrensel sistemin “kozmos/düzenlilik” olduğuna daha çok… belki de tam inanıyorum. Fakat her zaman olduğu gibi inancımın tersinin de doğru olup olamayacağını düşünemeden edemiyorum ve basit düşüncelerle hayali deneyler üretiyorum. Mesela…
Cam bir kürenin içine barut koyup patlatalım. Patlayan cam kürenin boşluğa saçılan parçalarını toplayalım. Tekrar yeni bir cam küre patlatalım ve cam parçalarını toplayalım. İki cam kürenin milyonlarca bölünmüş parçalarını teker teker karşılaştıralım. Yüzde yüz aynı şekle sahip iki tane parça bulabilir miyiz? Binlerce, milyarlarca, trilyonlarca cam küre patlatsak da yüzde yüz aynı iki parçacık bulma olasılığımız herhalde sonsuzda sıfır olurdu.
İçinde yaşadığımız (?) evren genişlemesini durdurup tekrar içe çökmeye başlasa ve başlangıçta olduğu gibi tek bir atom boyutuna kadar daralıp cam küre misalinde olduğu gibi  tekrar patlasa her şey yine milyarca yıl sonra “şimdiki” gibi mi olacaktır? Her şey yine aynı şekilde mi olacaktır? Güneşler, galaksiler, gezegenler, canlılar, cansızlar aynı formlarda mı olacaktır? Aynı doğa kanunları, aynı “kozmos/düzenlilik” aynı “kaos/düzensizlik” mi oluşacaktır?
Hiç bir şeyin hiç bir şeye asla yüzde yüz aynısıyla “özdeş” olmayacağını düşünüyorum. Evrenimiz işte bu yönü ile sanki “muazzam bir kaostur”.
Düşüncemizi şimdi de daha uç bir noktaya taşıyalım. Evrenimiz geri çöküp tekrar tek bir atom hacmine sıkışsa ve yeniden “big bang(büyük patlama)” yapsa… atomların iç ve dış yapısı tekrar “19”lu üslü sayılara denk gelecek midir? Yoksa “18” ya da “20”, “3.5”, “150” gibi rasgele bir sayı orantısıyla mı oluşacaktır?
Hayal âleminden(?) içinde yaşadığımız(?) gerçek(?) evrenimize ve “19” oranımıza/sayımıza dönelim ve daha gerçekçi(?) düşünelim.
Makro ve mikro evren kuantum fiziğinin açıkladığı “19” sayı orantısı üzerine kurulmuş ve işliyor… en azından aksi ispatlanana kadar… ya da “19” yerine başka bir sayı oranı kanıtlanıncaya kadar.
Evren tüm oluşumunu “19” altın oranı ile (veya başka bir oranla) gerçekleştiriyorsa “19” sayısına (veya başka sayılara) endeksli tüm oluşumlar “mucize” kapsamından çıkar… çünkü “19”lu düzen evrenin “doğal düzeni” olur. Halbuki bir şeyin/oluşumun “mucize” veya doğa üstü olay” özelliğini hak edebilmesi doğal düzeni yıkıp geçmesine bağlıdır.
Kur’an’da “tevafuk” denilen “kozmik” bir sistem inkâr edilemeyecek derecede ispatlanmıştır ve vardır(?). “19” sayısıyla harika orantılar kurulabiliyor. Bu durumda Kur’an’ın “19”lu yazılım düzeni makro ve mikro evrenin “19” oranlı doğal işleyiş düzeniyle “özdeş” olunca… Kur’an’daki “19” oranı  “mucize” kapsamından zorunlu olarak çıkar. Ve Kur’an kozmik/düzenli/orantılı evrenin doğal holografik bir sözcüsü haline gelir. Bu durumda Kur’an’dan hangi harfi, hangi kelimeyi, hangi cümleyi hangi sureyi ele alırsak alalım onda “19” a dayalı sistem mucize olarak değil doğal bir sistem olarak karşımıza çıkacaktır. Ayrıca evrende henüz bilimin keşfedemediği değişik oranlar varsa Kur’an’dan o oranlara uyumlu hesaplar da çıkarılabilecektir.
(Kur’an’da “19” sayı oranına uymayan “iki âyet” olduğu iddiaları vardır. Bir zamanlar bu iddialar aylarca yıllarca medyanın gündemi olmuştur. “19” oranına uymayan âyetlerin sonradan uydurulduğunu, sonradan Kur’an’a sokulduğunu “19” oranı adına savunanlar olmuştur. İnsanlar bu tartışmalar yüzünden ülkelerinden başka ülkelere sığınmış, İslâm dünyasında çatışmalar, ölümler olmuştur… Bu konu şimdilik ilgi alanımız dışında kalsın ve biz Kur’an’daki “19” oranının mucize olup olmadığını anlamaya yoğunlaşalım.)
Kur’an evrenin her yönden “19” ve henüz bilinmeyen orantılarla holografik özeti/fihristesi, özü ve sözcüsü ise … bu sistem Rasulullah a.s. tarafından nasıl gerçekleştirilmiştir?
Sorunun cevabına: “Tüm kuantum fiziğinin, matematik oranların ve her bilimin sırlarını Allah Cebrâile öğretti, Cebrâil de Rasulullah’a öğretti” formatında inanır mıyım inanmaz mıyım bilemem ama yine de araya “Allah ve Cebrâil”i koymadan doğru cevabı sadece Rasulullah’ın beşeriyetinde ve doğallığında aramayı tercih ederim.
Evren atomları, parçacıkları “big bang”in ilk anlarında yüksek ısı/enerjiden düşük ısı/enerjiye inerek/soğuyarak dizayn ederken kendisini “19” oranına ve başka oranlara uymak için zorlamamıştır. Her şey doğal kaotik bir süreçte olmuş ve oluşmuştur. Soğuma devam ettikçe kaosdan kozmos doğmuştur. Ve hâlâ… her an mevcut olan kaosdan her an mevcut olan kozmos doğmaya devam etmektedir.
Rasulullah a.s.’da “evreni okurken=vahiy alırken” “okuduklarını söze dökerken=vahyi insanlara tebliğ ederken” kendisini asla zorlamamıştır. “19” a göre âyetleri dizayn edeyim… harfleri, kelimeleri, cümleleri, sureleri matematiksel oranlara uydurayım da insanların aklı hayretten donsun kalsın diye düşünmüş müdür? (Evet veya hayır cevabını veremem… haddi aşmamak adına cevaplanamayan sorular en güzel cevaptır.)
Rasulullah a.s. evren ile bütünleşmiş bir beyne ve kalbe sahiptir. Rasulullah’ın beyninden ve kalbinden çıkan düşünceler ve söze dönüşen “okumalar” “evrenin seslenişi”dir. Evrende mucizeye ve mucizelere… yer yoktur her şey doğaldır. Evrenle bütünleşen Rasulullah a.s.’ın beyninden ve kalbinden akıp gelen her şeyde ve Kur’an’da da mucizeye ve mucizelere yer yoktur… her şey doğaldır. Fakat evrendeki doğallığı anlamakta ısrar ediyorsak akıl tasımıza sığmayan her olayı “mucize ve keramet” etiketiyle etiketleriz.
Kaos/düzensizlik/plansızlık/rasgelelik/karmaşa evrende doğal olarak varsa ve kozmos da kaosdan doğuyorsa… madalyonun iki yüzünün birbiriyle barışması zorunludur. Ve Kur’an’ı sadece kozmosun, “19”un değil kaosun ve karmaşık/rasgele sayıların da dillenişidir. Rasulullah a.s. gibi evrenle bütünleşme bilincine ulaşamamış “kapalı kalmış/küfr halinde kalmış” insanların “kaotik” hâli evrenin kaosunu olduğu gibi yansıtan bir gerçektir. Evren nasıl ki Rasulullah a.s.’da kozmos örtüsüyle dilleniyorsa… kapalı bilinçlerde de kaos örtüleriyle dillenmektedir.
Kur’an’ın icazı (aklı aciz bırakan yönü… mucizesi) herşeyin doğal düzenle ve doğal karmaşayla  işlediği evrensel sistem ve düzeni olduğu gibi iki yönüyle anlatmasıdır. “19”a veya başka oranlara sadece düzen adına mucize gözüyle baktığımız müddetçe Kur’an’ı mucizeler kitabı olarak incelemekten vazgeçemeyiz… Kur’an’ın anlattığı kozmos ve kaos özdeşliğini ve daha ötesini fark edemeyiz.
Kur’an’da gözlerimiz sürekli kozmik/düzenlilik ile ilgili ayetleri aramaya alışıktır ve bu konuda hadsiz hesapsız yorumlar yapılmaktadır. Biraz daha dikkat edersek ve alışık olmadığımız kaotik/düzensizlik ile ilgili ayetler olduğunu da fark edebiliriz. Detaylı yorum yapmadan bir kaç örnek ayetten anladıklarımın bir kesitini dikkatlere sunuyorum.
***
İnsan Sûresi/1. Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?! (Elmalılı Meali)… [Evrenin insan yaşamına uygun olmadığı kaos dönemlerini anlayabiliriz.]
Enbiya/30. O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2O) oluşturduk… Hâlâ iman etmiyorlar mı? (A.Hulusi/Yansımalar)
Enbiya/30. O küfredenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idiler de Biz onları ayırdık; canlı olan her şeyi sudan yaptık. Hala inanmıyorlar mı? (Elmalılı Meali)… [Kozmosun ve kaosun henüz ayrılmadığı evrenin ilk saniyeleri... hidrojen atomunun oluştuğu anlar...]
Hicr Suresi/21. Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. (Elmalılı Meali)… [Kaostan (hazinelerden) kozmosun doğuşu...]

Çok Zikreden Deli mi Olur?


Çok Zikreden Deli mi Olur?

Ahmed Hulûsi

ZİKİR konusunda halkımızın çok korktuğu bir husus vardır. Elbette bunda en büyük faktör de "menfî şartlandırma"dır. "Çok tesbih çekme, deli olursun!.." türünden, kasıtlı ya da kasıtsız söylentilerin kesinlikle belli olan bir yönü vardır ki o da `BİLİNÇSİZLİK' olan şartlandırma, insanları ZİKİR konusunda son derece ürkütmüştür. Kur'ân-ı Kerîm her halûkârda, ayakta, otururken, yan yatarken sürekli zikir yapılmasını tavsiye ederken; maâlesef, bu bilinçsiz çevreler, elden geldiğince insanları zikirden uzak tutmaya çalışmaktadırlar.

"ALLAH'I AYAKTAYKEN, OTURURKEN, YATMIŞKEN ZİKREDERLER; GÖKLERİN VE YERİN YARADILIŞ HİKMETİNİ DÜŞÜNEREK, RABBİMİZ SEN BUNLARI HİKMETSİZ BOŞUNA YARATMADIN MÜNEZZEHSİN DERLER" (3-191)


Evet, insan daima üç halden birindedir. Ya ayaktadır, ya oturuyordur, veyahut da yatmaktadır. İşte, yukarıda âyet, her üç halûkârda da zikredilmesi gerektiğini bize açık seçik vurgulamaktadır. Öyle ise, bize düşen, elden geldiğince, zikir yapmaktır!.. Nerede olursak olalım, ister abdestli, ister abdestsiz, olabildiğince zikir yapmak suretiyle beynimizi geliştirelim, Allâh'a yakîn elde edelim. Bizim, nice içki içen ve hatta alkolik olan kişiye zikir tavsiyemiz vardır ki, bunlar meyhanede içki içerken zikre başlamışlardır. Bir elinde içki kadehi, diğer elinde tesbihle işe başlayan bu kişiler; zikrin beyinde yaptığı yeni açılımların sonucu; kendilerinde meydana gelen idrâk ile bir süre sonra içkiyi bırakmışlar; ve daha sonra da kendi içlerinden gelen bir şekilde, hiç bir dış baskı olmaksızın beş vakit namaz kılıp, Hacca gitmişlerdir.
Biz diyoruz ki, ZİKİR insana en güzel geleceklerin yegâne anahtarıdır; çünkü beyin kapasitesini geliştirmeye yönelik yegâne ve en güçlü çalışmadır. Ya, çok tesbih çekip de deli olanlar; diyeceksiniz!... Şunu kesinlikle ifâde edeyim ki, çok tesbih çekmek yüzünden hiç bir normal insan deli olmaz!.. Ama şurası kesindir ki, çevresinde normal gibi tanınan oysa gerçekte şizoid ya da paranoid olan pek çok insan vardır!.. Bunların bu hasta durumları genellikle 35-40'tan sonra bazen de daha ileri yaşlarda ortaya çıkar. Hatta bazen de bir vesile olmazsa, hiç ortaya çıkmadan kapalı olarak bu dünyadan geçer giderler. İşte, bu esasen hasta yapılı olan kişilerden biri bir vesile ile tesbih çekmeğe başlamış ve daha sonra da bir vesile ile hastalığı ortaya çıkmışsa, art niyetli kişiler tarafından bu durum hemen tesbih çekmeğe zikir yapmaya bağlanarak, insanlar dinden ve zikirden soğutulur. Oysa, normal yapılı, sağlıklı, akıl-mantık bütünlüğüne sahip bir insanda, zikrin asla hiç bir zararı yoktur!.. Aksine, bu tür bazı hastalıkları olan kişilerde dahi zikrin bazı faydaları olmakta; onların taşkın halleri zikir yoluyla oldukça kontrol altına alınabilmekte veya çok çok içe kapanık halleri daha dışa açılmaya yönlendirilebilmektedir. Her ne kadar, Türkiye'de tarikâtlar yasak idiyse de, basında okuduğumuz ve çevremizden duyduğumuz kadarıyla, Türkiye'de nerede ise her beldede bir şeyh vardır; ve bunların belki de toplam Türkiye nüfusunun yarısına yakın derviş topluluğu vardır. Yani en azıyla Türkiye'de 10 milyon zikir yapan insan söz konusudur. Bu sayının yüzde ya da binde ya da on binde kaçı, normal sağlıklı bir insanken, tesbih çekmek yüzünden akıl hastası olmuştur ki?..

Şunu kesin olarak ifâde edelim ki, normal, sağlıklı, mantıksal bütünlük içinde yaşayan hiçbir insan, zikir çekmeğe başlaması yüzünden deli olmaz, kafayı üşütmez!.. Şayet, belki on binde bir kişi böyle bir sebepten hasta oldu denirse, onun geçmişini araştırın deriz. Ya genetiğinde ya da doğuştan gelen sebeplerle bu hastalığın o kişide önceden mevcut olduğu açık-seçik görülecektir

1 Haziran 2010 Salı

Tayy-i Mekan Nedir?

Tayy-i Mekan Nedir?

 
 
 http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/VZ/VitalEnergy_Chakra.jpg
 
 
Tayyi mekân; mekân değiştirmek anlamına gelmektedir. Üç şekli vardır:
  1. Nefs Tayyi Mekânı
  2. Ruh Tayyi Mekânı
  3. Fizik Vücut Tayyi Mekânı
Nefsimizin elektron devir sayısı, fizik vücudumuzun elektron devir sayısının yarısı kadardır. Ayrılabilmesi için bu devir sayılarının eşitlenmesi lâzımdır. İşte gerçek uykuya ulaştığımız zaman parçasının belki tek bir saniyelik bir bölümünde, nefsin elektron devir sayısı artar; fizik vücudun devir sayısı azalır ve ikisinin dengeye geldiği anda, nefs vücuttan tereyağından kıl çeker gibi ayrılır.
Bu neye benzer?
Bir kamyon düşünün, bir de özel araba düşünün. Özel arabanın sürati iki yüz kilometre olsun, kamyonun yüz kilometre. Eğer kamyonun hızını yüz elli kilometreye çıkartırsanız, öteki arabanın hızını yüz elli kilometreye indirirseniz, ikisi yan yana giderken; herhangi bir insanın, birinden ötekine geçmesi, sokakta yürüyormuş gibi bir kolaylık arz eder; çünkü iki araba aynı hızla ve yan yana gidiyordur. Birinden ötekine geçmek hiçbir problem göstermez. Yani; Kim nefs tayyi mekânı yaparsa, kim uykuya dalarsa; uykuya daldığı anda, onun nefsi vücudundan derhâl ayrılır.
Tayyi mekânın yaşanması ise, bu ayrılığın uyanık olarak gerçekleştirilmesidir; yani kişinin aklı nefsini kumanda etmeye başlar ve nefs, fizik vücuttan ayrıldığı zaman, akıl tamamen nefsi kontrol altında bulundurur.
Artık akıl, fizik vücudu kumanda etmemektedir. Fizik vücudun elektron devir sayısı, nefs kendisinden ayrıldığı an, tekrar eski haline döner. Nefsin elektron devir sayısı da fizik vücuttan ayrıldığı an, derhâl kendi elektron sayısına döner ve böylece nefs, başka bir âlem olan zahirî âlemde, yani kendisine ait olmayan bir âlemde, sonsuz hızla hareket etmek imkânının sahibi olur.
İnsan her gece rüya görür. Bazı insanlar da rüyalarında uçarlar. Uçanlar, aslında uykularında tayyi mekânı yaşayanlardır; ama onlar hiçbir zaman tayyi mekân yaptıklarının farkına varamazlar. Sadece rüyalarında, bir hayal âleminde uçtuklarını düşünürler. Oysa ki rüyamızın çok az bir bölümü hariç aşağı yukarı bütünü gerçektir. Bu âlemde cereyan etmeyen, başka âlemlerde cereyan eden bir güzel yolculuğu, her seferinde yaşarız. İşte söz konusu olan şey, bunun bilincinde olmaktır. Ne zaman bilincinde olursak, o zaman yaşadığımız şey artık rüya değildir; tayyi mekândır.
Nefs, vücuttan ayrıldığı an fizik vücut derhâl uykuya dalar. Akıl artık fizik vücudu kumanda etmemektedir. Nefsi kumanda etmektedir. Fizik vücudu idare eden nedir? Otomatik kontrol sistemleridir. Midemizi, bağırsaklarımızı, kalbimizi, akciğerlerimizi bütün organlarımızı çalıştıran otomatik kontrol müesseseleri, artık onları kontrol altına almışlardır. Bu sistemlerin her biri sünnetullahın bir bağlantısını ifade eder.
Sünnetullah, bütün sistemleri kontrol altında tutan, Allah'ın sonsuz bilgisayar sistemidir. Allah'ın sonsuzluğu, bütün âlemleri kapsamıştır. Kur'ân-ı Kerim diyor ki: "Allah'ım, Senin Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır" . İşte sonsuz ilim sahibi olan Allah, bu ilminden bir parçayı insanlara da vermiştir. İnsanlar nefs, ruh ve fizik vücut tayyi mekânı yapacak seviyeye ulaşabilirler. Nefs tayyi mekânında, vücuttan ayrılan nefs başka bir âleme gider. Fizik vücutla nefsin arasında, başlarını birbirine bağlayan bir kordon vardır. Allah'ın yarattığı bu kordon, nereye kadar giderse gitsin, ne kadar sonsuz uzaklara giderse gitsin hiç kopmaz. Allah her şeye kaadirdir. Eğer başka insanların kordonları birbirleriyle karşılaşsa biri ötekine hiç dokunmadan birbirinin içinden geçerler. Bir gün başınızın üzerindeki kordondan nefsinize bağlandığınızı göreceksiniz. İşte nefs tayyi mekânı yaptıklarını iddia eden budistler diyorlar ki: �u kordonlar göbekten birbirine bağlıdır� Bunun külliyen yalan olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Başka bir şey yaşıyorlarsa, biz onları bilemeyiz. Ama bildiğimiz, yaşadığımız nefs tayyi mekânı, başımızdan, fizik vücudumuzun başından nefsimizin başına bir kordonun uzatıldığını göstermektedir. Bu kordon, sonsuza kadar uzayabilen bir nesnedir ki; hiç bir nefsi başka bir vücuda ulaştırmaz. Başka bir vücudun bir nefsi kendisine mâl etmesi veya buna benzer bir olay, hiçbir şekilde mümkün değildir.
İşte böyle bir dizaynda, nefsimizin dilediğimiz yere, düşündüğümüz yere birkaç saniyede ulaştığını görüyoruz. Ve gittiğiniz yerlerde, eğer insanlar sizi görmüyorlarsa bilin ki nefs halindesiniz. O yaşadığınız da zahirî âlemdir. Zahirî âlemde hiç kimse normal standartlarda, nefsi görmez. İnsanların arasında gezersiniz; ama sizi kimse görmez. Dünyadasınız; ama siz uyuduğunuz esnada gündüzü yaşıyorsunuz. O zaman dünyanın öbür tarafındasınız, diğer yarım küresindesiniz ve güneşin olduğu taraf gecenin olduğu taraftan daima farklı ve dünya döndüğü için devamlı şekil değiştiriyor.
Öyleyse nerede şartlar fizik değilse orada bilin ki; nefsiniz bu âlemdedir. Ama bir de şartların fizik olduğu bir âleme gideceksiniz. Sizden evvel olanların yaşadığı berzah âlemi. O zaman bardağı tutabiliyorsanız, içindekini içebiliyorsanız oradasınız, berzah âlemindesiniz. Sizden evvel ölmüş olan kişilerin nefslerinin kıyâmete kadar yaşayacağı yerdesiniz. Berzah âlemi, nefslerimize göre fizik olarak yaratılmıştır. Bütün insanların nefsleri öldükten sonra mutlaka oraya gider, orada yaşantılarını devam ettirirler. Kıyâmet gününe kadar orada yaşamakta devam ederler. İşte nefslerinizin o gittikleri yerde, sonsuz hızını devam ettirebilmek için Allah, nefslere küçücük bir değişiklik yaptırır. Nefslerin yapılarında yaptığı değişiklikle nefsimizin karşıt elektronlarının devir sayısını, elektron devir sayısının ötesine geçirir. O zaman berzah âleminde de sonsuz hızla hareket söz konusudur. Nefsler bu âleme ulaştıkları zaman tekrar yapı değişikliğine uğrarlar. Işık duvarı üzerinden geçerken, iki âlem arasındaki ve bizim âlemimizde normal bir nefsin standartlarında gelirler.
Birgün inşaallah hepinize TAYYİ MEKÂN nasip olacak. TAYYİ MEKÂN`ı yaptığınız zaman şunu unutmayın; sakın şu vücudunuzu düşünmeyin. Neden düşünmeyin? Çünkü düşünürseniz soluğu vücudunuzda alırsınız. Tekrar dönmeniz de o gece hayli güç bir şey. İnşaallah yaşarsınız. Yaşadığınız zaman göreceksiniz ki; aslında uçaklara falan fazla para vermenize gerek yok Allah'ın yardımıyla, herşey çok güzel gerçekleşebilir. İşte nefs tayyi mekânı, bu standartlar altında gerçekleşebilen bir olgudur. Söylediğim gibi hepiniz tayyi mekânı kim bilir kaç defa yaşamışsınızdır. Ama rüyada yaşadığınız için bunun bilincinde değilsiniz. Sadece bir hayal yaşadığınızı zannetmektesiniz. Oysa ki kişi rüyasında mutlaka bir gezegene gitmiştir.
Eğer nefs tayyi mekânının ötesine geçmek söz konusu ise, bunun adı ruh tayyi mekânıdır. Ruhumuz kendisine ait olan elektron devir sayısını dilediği an, dilediği stan-dartlarda değiştirmek imkânının sahibidir. Ruhumuz 6 grup enerji küresinden oluşur ve emr âleminin de, zahirî âlemin de, berzah âleminin de bütün özelliklerini bir ruh, dilediği an kazanabilir veya yok edebilir. Zahirî âlemde bir ruh, dilerse zahirî âlemin bir parçası olur. Dilerse zahirî âlemin bir parçası olmanın hemen dışına çıkar. Berzah âleminde bir ruh, berzah âleminin varlığı olur. Herkes onu nefs zanneder veya dilerse bir anda bu standardın dışına çıkabilir. Aynı ruh, gayb âleminde, gayb âleminin standartlarına girer veya dışına çıkabilir.
Allahû Tealâ ruha farklı bir özellik vermiştir. O dilediğini, dilediği standartlarda yapmak imkânının sahibidir. Kim ruh tayyi mekânını yapabilir? Salâha ulaşan kişinin başının üzerine, Allahû Tealâ bir hediye olarak kendi ruhunu gönderir. Bu ruh tayyi mekânı yapması için Allahû Tealâ'nın o kişiye bir hediyesidir. Onun başının üzerinde taşıdığı bu ruh, aklının her zaman kumanda edebileceği, bir nevi uçak gibidir ve o ruha kumanda eden akıl, o ruhu dilediği yere bir anda ulaştırabilir.
Ruh tayyi mekânının nefs tayyi mekânından farkı, ruhun gittiği yerde fizik hüviyete derhâl bürünebilme imkânıdır. Ama orada o bunu yaparken, eğer fizik vücut uykuda değilse, o kişinin fizik vücuduna, akıl kumanda etmektedir. O zaman ruha Allah kumanda eder. Öyleyse, farklı bir tayyi mekân boyutuna girdik: Ruh tayyi mekânı. Sadece salâha ulaşıp da başının üzerine Allah'ın ruh tayyi mekânını yapmak üzere böyle bir ruhu hediye ettiği insanlar, bunu gerçekleştirebilir. Bu konuda çok şeyler okumuşsunuzdur. Bir çok hikâyeler anlatılır. Ama aslında hangi evliya bunu gerçekleştirmişse biliniz ki bu hakikattir. Allah'ın kanunları, fizik kanunlardır. Fiziğin ötesi ise, o ait olduğu âlemin fiziğidir; gene aynı şeydir. Her âlemde geçerlidir, âlem farklılıkları sonsuz hızın varlığına sebeptir.
Bir kişi fizik vücuduyla herhangi bir şehirde görünürken, onun ruhu başka bir yerde, meselâ hacda aynı anda, aynı gün görülebilir. O kişinin fizik vücudu uykudaysa, o sırada akıl, ruha kumanda eder. Kişi uyanıksa, fizik vücudunun içindeyse, aklı fizik vücuduna kumanda ediyorsa; o zaman ruha kumanda eden Allah'ın sünnetullahıdır. Ve bu tayyi mekânın sahibi olan kişi, aslında bu tayyi mekânı yaşayan değildir. Öyleyse, bir çok evliya için anlatılan çok şeyler duymuşsunuzdur. Mevlâna Celâlettin Rumî aynı günde hem Konya'da görülmüştür, hem Hac'da görülmüştür ve normal standartlarda fizik olarak görülmüştür. Bu da eşyanın tabiatına son derece uygundur. Çünkü söylediğimiz gibi ruh, dilediği âlemde fizik olabilir, dilediği âlemde fiziğin de ötesine geçebilir.
Bu ikinci tayyi mekân çeşidinde de ruhun hareket halinde olması, söylediğimiz gibi fizik vücudun uyku haline girmesiyle gerçekleşirse eğer; kişinin aklı, ruhu kontrolü altında tuttuğu için, bütün olanlardan Allahû Tealâ'nın bu evliyası her zaman haberdardır. Ama Allahû Tealâ bunu dilerse ruhu bir başka varlığa, bir başka şeyi ispat etmek için o kişinin ruhunu, Allah'ın sünnetullahıyla kumanda ederek başka bir yere her zaman gönderebilir ve dünya üzerinde bunun da neticeleri çok görülmüştür.
Bir başka tayyi mekân çeşidi var mı? Evet var, fizik vücut tayyi mekânı.
Zannetmeyin ki, fizik vücut kendi kendine fizik vücut tayyi mekânı yapabilir. Hayır fizik vücut, daima bir vasıtadır. Öyleyse sonuca bakarsak ne görüyoruz? Fizik vücut tayyi mekânını yerli yerine oturtabilmek için, fizik vücutla nefs arasındaki ilişkinin çok iyi bilinmesi lâzımdır. Fizik vücudumuzun içindeki nefs, fizik vücudumuzun elektron devir sayısının yarısı kadar elektron devir sayısına sahiptir. Bu sebeple fizik vücudumuzun içinde esirdir. Fizik vücut bayılmadıkça, fizik vücut ölmedikçe, fizik vücut uykuya dalmadıkça nefs, fizik vücudumuzdan ayrılamaz.
Belki bir insanın nefs tayyi mekânını yaşayabilmesi, 3 standartta gerçekleşir: Fizik vücudun uyku haline girmesi birinci standart; bayılması, ikinci standart; ölmesi, üçüncü standart. Ölürse, artık o kişinin nefs tayyi mekânı, zaten 40 günlük bir mezarda geçen, geri kalanı da berzah âleminde geçen, kıyâmete kadar devam edecek olan bir tayyi mekân olayıdır.
Fizik vücut tayyi mekânına gelince, bu söylediğimiz kanunla çok yakından alâkalıdır. Hangi kanunla? Nefsimiz fizik vücudumuz içinde esirdir. Neden esirdir? Çünkü nefsimizin elektron devir sayısı, fizik vücudumuzunkinin yarısı kadardır. İşte öyle bir an düşünün ki; ruh, fizik vücudumuzun üzerine geliyor, yerine yerleşiyor; ama ruhun elektron devir sayısı fizik vücudumuzun iki katı kadar. Ne demek bu? Şu demek: Ruh, fizik vücudumuzu esir alır ve fizik vücudumuz, ruhumuzun her zerresine kumanda etmesi sebebiyle görünmez olur. Hiç kimse fizik vücudu göremez. Neden göremez? Çünkü ruhu göremezler. Ruh da fizik vücudumuzun her zerresine sahip olduğu, her zerresini kapladığı için, hiç kimse fizik vücudumuzu göremez.
İşte böylece fizik vücudumuzun, ruhumuzla birlikte sonsuz hızla hareket edebildiğini görüyoruz. Bir kişi ruh tayyi mekânı yaptığı zaman, ruhu oraya yalnız gider, sonsuz hızla gider, orada şekil değiştirir, normal bir insan hüviyetine girer. Kimse onun ruh mu, gerçek bir fizik beden mi olduğunu anlayamaz. Sonra da tekrar sonsuz hızla ait olduğu yere geri dönecektir. Fizik vücudun üzerindeki yerini tekrar alacaktır; ama fizik vücut tayyi mekânında gidilecek yere ulaşıldığı zaman, ruh kontrol müessesini bıraktığı anda fizik vücut orada serbesttir. arada dilediği gibi hareket edebilir; ama kendi âlemine, bulunduğu yere geri dönerken, o zaman tekrar fizik vücudu, ruhun kontrolü altına alması gerekir ve tekrar ruh, iki kat devir sayısıyla fizik vücudun üzerine gelip onu tamamen kaplar. Bu, geri dönüş için mutlaka gereklidir. Geriye ulaşıldığında, ait olduğu yere geri dönüldüğünde, ruh tekrar fizik vücudu terk eder ve başın üzerindeki yerini alır. Fizik vücutta, orada sanki bir uykudan uyanmış gibi normal standartlarına ulaşır. Fzik vücut standartları, ruh standartları, nefs standartları, 3 ayrı tip tayyi mekânı sergiler.
İşte Hazreti Süleyman'ın Belkıs'ın tahtını getirmeden evvel, "Bana hanginiz onun tahtını getirebileceksiniz?" dediği zaman, ifrid adlı cin diyor ki: "Siz daha yerinizden kalkana kadar, ben onu size getirebilirim." Kitap'tan bir ilme sahip olan adamsa dedi ki: "Siz gözünüzü açıp kapatıncaya kadar, ben onu size getiririm." Allahû Tealâ:"Ve Hazreti Süleyman, o kişiden yüzünü döşemeye çevirdiği zaman, döşemenin üzerinde tahtı gördü." diyor. Öyle ise, olay gerçekleşmiş. Allahû Tealâ, Hazreti Süleyman'a verdiği hızları, üç ayrı bölümde dizayn etmiştir. Ve Hazreti Süleyman devamlı olarak tayyi mekânı yaşamıştır. O, sonsuz hızın sahibiydi. Bu statüde, Allahû Tealâ'nın zamanı geriye çalıştırması veya sonsuz hızı tarif eden bir çok âyet-i kerimesinin varolduğunu görüyoruz. Meselâ; yedi uyuyanlar için Allahû Tealâ zamanı durdurmuştur. Zaman, diğer insanlar için devam ediyor; ama onlar için gitmiyor. Onlar mağaraya alındıklarında Allahû Tealâ'ya diyorlar ki: "Yarabbi, bize katından bir mürşid gönder, bizi mutluluğuna ulaştır." Allahû Tealâ diyor ki: "Onları sağdan sola, soldan sağa hep döndürdük, aya çıktıkları zaman uyandırdık onları. Ne kadar diye sordular birbirlerine, �ir kaç saat dediler' diyor.�Ama fırına ekmek almaya gittiklerinde ellerindeki paraların iki yüz, üç yüz yıl evveline ait olduğu anlaşıldı ve böylece yedi uyuyanlar o dizayn içersinde, zamanın kendilerine çalışmadığı bir ortamın sergilendiğini anladılar.
Allahû Tealâ'nın ihsan ettiği hız müesseseleri, bütün sistemlerde  Allah'ın emrettiği biçim ve boyutta geçerlidir. Meselâ Allahû Tealâ dünya ile kendi arasındaki mesafeye �lli bin yıllık yol�diyor ve meleklerin oraya bir günde çıktığını söylüyor. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in BİR KAÇ DAKİKADA ÇIKTIĞINI GÖRÜYORUZ. Öyle ise farklı sistemler söz konusudur. Bugüne kadar dünyadan Allah'ın katına kadar fizik vücuduyla gidip oradan dönebilen, sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)'dir Hazreti İdris'in de, Hazreti İsa'nın da Allah'ın katında olduğu söyleniyor. Fizik vücut olarak oradalar ve r Hazreti İsa'nın tekrar döneceği konusunda Allahû Tealâ'nın kesin bir teminatı var. Ama Hazreti İdris'in ne olacağı hakkında bir işaret, Kur'ân-ı Kerim'de yoktur. Bu da bir tayyi mekândır. Hazreti İdris'in cennete alınması olayı, bir tayyi mekân olayıdır.
Hazreti İdris, Allahû Tealâ'ya diyor ki: "Mutlaka cennetini görmek istiyorum." Allahû Tealâ sonunda dayanamıyor, onu cennetine götürüyor. İyice dua ettikten sonra: "Çık, tekrar seni dünyaya göndereceğim." diyor. Hazreti İdris diyor ki: "Çıkmam." Allahû Tealâ: "Ama bana çıkacağım diye söz verdin." diyor, Hazreti İdris diyor ki: "Tamam, verdim; ama şimdi çıkmak istemiyorum. Sen, benim Rabbimsin, beni affedersin". Allahû Tealâ diyor ki: "Kabul ettim. Hadi kal burada!" Yani naz makamı da Allahû Tealâ'ya bazen böyle, onun önceden bildiği; ama bilmez göründüğü şeyleri yaptırır. Allahû Tealâ muhakkak herşeye kadirdir.
Hazreti İsa'nın göğe alınışına beraberce bakalım. On ikinci havari Romalılara haber verir ve salona gelir. Allahû Tealâ diyor ki: "O geldiği zaman, Biz onun yüzüyle Hazreti İsa'nın yüzünü değiştirdik. Onu İsa'ya götürdüler. Çarmığa gerdiler. Biz de Hazreti İsa'yı katımıza kaldırdık" . Nasıl kaldırmış? Gene tayyi mekân olayı. Hem Hazreti İdris'in, hem de Hazreti İsa'nın olayı, tayyi mekân olayıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in Allah'ın katına çıkması, mirac olayı, gene tayyi mekândır. Üçü de fizik vücud tayyi mekânını yaşamıştır. Unutmayın, hepsinin fizik vücutlarının üzerine, ruhları örtü olmuştur. O standartlar içinde, Allah'ın göklerine yükselmişlerdir. Allah'ın katına kadar yükselmişler ve iki tanesi orada kalmıştır. Sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e has bir olay yaşanmıştır. O, tekrar geri dönmüştür.
Allahû Tealâ'ya ne kadar hamd etsek şükretsek azdır ki; O bizim Peygamberimiz. Allahû Tealâ Kur'ân'ı ona indirmiş ve bütün âlemlerde mutlaka tanınan bir peygamber. Allahû Tealâ onun için diyor ki: "Seni âlemlere rahmet olarak yarattım." Kur'ân-ı Kerim için de gene Allahû Tealâ öyle söylüyor: "Âlemlere rahmet olarak yarattım." diyor. Kur'ân-ı Kerim sadece şu bizim dünyamızda Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e indirilen, sadece bu dünyada tanınan bir dîn kitabı değildir. Allah'ın bütün âlemlere indirdiği bir kitaptır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de o kitap kendisine inen kişi olarak, bütün âlemlerde tanınmaktadır.
İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in miracına dikkatle baktığımız zaman, onun da bir fizik vücut tayyi mekânı olduğunu görüyoruz. Ne yapmış Allahû Tealâ? Gelecek nesillere ve Mekkeli'lere ibret olsun diye Peygamber Efendimiz (S.A.V)' i doğrudan doğruya katına almamış. Evvelâ radan bilmem kaç hafta mesafede olan bir kervana, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i ulaştırmış. Orada durmuş. Peygamber Efendimiz (S.A.V), o kervan sahipleriyle konuşmuş. 1-2 dakika konuşmadan sonra oradan ayrılan Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir kaç dakika sonra, ikinci kervana ulaşmış. (2.kervan, 1.kervandan 1 hafta sonra gelecek Mekkeye) ve onlarla da konuşmuş. Özellikle zaman ölçüsünü onlara tayin ettirmiş ve ondan sonra da Allahû Tealâ onu Mescid-i Aksa'ya ulaştırmış. Mescid-i Aksa'yı da tavaf ettikten sonra, oradan Allahû Tealâ'nın katına yükselmiş. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Kalbi gördüklerini tekzib etmedi." Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ'nın katına ulaştığı zaman gördüğü şeyi, ruhunun baş gözleri ile görüyor; ama ondan evvel gördüklerini -Allahû Tealâ bize de, bütün kalp gözü açık olanlara gösterdiği gibi-, kalp gözüyle göstermiş ve Allahû Tealâ bu sebebe dayalı olarak: �albi gördüklerini tekzip etmedi.�diyor.
Biliyorsunuz ki; Hazreti Musa da Allahû Tealâ'yı baş gözleriyle görmek istedi, görmekte ısrar etti. Allahû Tealâ da buyurdu ki: "Sen buna dayanamazsın. Biz baş gözlerini bizi görecek olan vasıfta yaratmadık. Onun için sen peygamber de olsan buna dayanamazsın, bundan vazgeç." dedi. O da: "Vazgeçmem." dedi. Allahû Tealâ: "Öyleyse, şimdi bu karşıdaki dağa tecelli edeceğim. O, beni kendi gözleriyle görecek. (Dağın kendisine has olan görme özelliğiyle görecek.) Sonucun ne olduğuna bak. Ondan sonra ısrar ediyorsan, o zaman düşünelim." Ve Allahû Tealâ dağa tecelli etti. Dağın kendisine ait olan görme hassasıyla, Allahû Tealâ'yı görmesini sağladı; ama dağ bile dayanamadı ve berhava oldu ve Hazreti Musa da o anda dağın görme hassasını yakaladı ve bayıldı. Bu görüşten sonra Hazreti Musa'nın artık Allahû Tealâ'yı baş gözüyle görme talebinden vazgeçtiğini görüyoruz.
İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ'nın huzuruna vardığı zaman, baş gözleriyle Allahû Tealâ'yı görmedi. (Fizik vücudunun) Ruhunun baş gözüyle gördü ki; ruhu zaten emr âleminin varlığıdır. Allah'ın katındaki varlıkların gözleriyle gördü. Unutmayın, huzur namazının imamının fizik vücudu orada değildir, ruhu oradadır. Bütün o namaz kılanların fizik vücutları değil, ruhları namazları kılmaktadır. Öyleyse hepsi, her an Allahû Tealâ'yı görebilmektedirler ve sadece fizik vücudumuzun gözleri Allahû Tealâyı görmeye tahammül edemez. Nefsimizin gözleri Allahû Tealâ'yı görmeye tahammül edemez; ama ruhumuzun gözleri Allahû Tealâ'yı görmenin yeterli vasıflarına sahiptir. Bir de nefsimizin kalbindeki kalp gözü, Allah'ı görmenin standartlarına sahiptir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), giderken Cebrail (A.S)'ı gördü. Onunla karşılaştılar, konuştular. Oradan Allahû Tealâ'nın katına ulaştı, geriye döndüğünde, ispat vasıtaları birer birer geliyordu. Peygamber Efendimiz ( S.A.V) demişti ki: �alanca yerde kervanla karşılaştım� Tabiî hiç kimse inanmamıştı; ama kervan denildiği zaman, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile karşılaştıklarını, konuştuklarını anlattılar. Onlardan bir hafta sonra gelen ikinci kervan da aynı şeyleri söyledi ve peygamber Efendimiz (S.A.V)' e Mescid-i Aksa hakkında sual sordukları zaman; derhal gözünün önüne Mescid-i Aksa'nın bütün camları, pencereleri, herşeyi geldi ve bütün cevapları bir defa daha görerek, net olarak verdi.
Öyleyse miraç olayı da tam bir tayyi mekân olayıdır. Fizik vücut tayyi mekân olayıdır ve Kur'ân-ı Kerim'de birçok fizik vücut tayyi mekânından bahsedildiğini görüyoruz. Tayyi mekân dediğimiz zaman, fevkalade güzel bir olayın yaşanması söz konusudur. Bilet parası falan ödemeden bir yerden bir yere her zaman gitmek mümkündür. Allahû Tealâ, O'nun yoldaki bütün dileyen insanlara lâyık oldukları gün mutlaka bu ihsanda bulunacaktır.

30 Mayıs 2010 Pazar

Sirius'un Gizemi ve Uzaylılar

Sirius Takımyıldızı, kitabımız Kuran-ı Kerim'de dahi bahsedilen gizemli bir yıldızlar topluluğudur. Ama insanın içinden "Neden Sirius?" demek geliyor. İnşaAllah burada geniş bir şekilde konuyu sizlere sunacağım. Ayrıca konu oldukça uzun ve eğer birşeyler öğrenmek istiyorsanız sıkılmadan okumalısınız.
49,9 Yıl ve Yay Şeklinde İki Adet Yörünge
Kuran'da geçen bazı kavramlar, 21. yüzyılın bilimsel verileriyle araştırıldığında karşımıza bir Kuran mucizesi olarak çıkmaktadırlar. Bunlardan biri, Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçen Sirius yıldızıdır:
Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49)
Arapça karşılığı "Şi'ra" olan Sirius yıldızının, sadece "yıldız" anlamına gelen Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçmesi son derece dikkat çekici bir durumdur. Çünkü bilim adamları geceleri gökyüzünün en parlak yıldızı olan, Sirius yıldızının hareketlerindeki düzensizliklerden yola çıkarak, onun bir çift yıldız olduğunu keşfettiler. Dolayısıyla Sirius, Sirius A ve Sirius B olarak ifade edilen iki yıldızdan oluşan bir takım yıldızdır. Bunlardan daha büyük olan Sirius A, Sirius B'den Dünya'ya daha yakındır ve özelliği çıplak gözle görülebilen en parlak yıldız olmasıdır. Sirius B yıldızının özelliği ise teleskopsuz görülememesidir.
Sirius takım yıldızları, birbirlerine doğru yay şeklinde bir eksen çizerler ve her 49,9 yılda bir birbirlerine yaklaşarak gökyüzünde sarkarlar. Bu bilimsel veri, günümüzde Harvard, Ottawa ve Leicester Üniversiteleri'nin astronomi bölümlerinin fikir birliğiyle kabul ettikleri bilimsel bir gerçektir. Bazı kaynaklarda bu bilgiler şöyle aktarılır:
En parlak yıldız Sirius gerçekte bir çift yıldızdır... Dolanım periyodu 49.9 yıldır. (Exposes Astronomiques, La troisième loi de KEPLER,
http://www.astrosurf.com/eratosthene/HTML/exposetheoastro.htm)

Bilindiği gibi, Sirius-A ve Sirius-B yıldızları birbirleri çevresinde her 49,9 yılda bir çift yay çizerek dolanırlar. (http://www.dharma. com.tr/dkm/article.php?sid=87)
Burada, dikkat edilmesi gereken nokta, iki yıldızın birbirleri etrafında dolanırken yay şeklinde iki adet yörünge çizdikleridir.
Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru anlaşılabilmiş bu bilimsel gerçeğe, mucizevi bir şekilde bundan 14 asır önce Kuran'da işaret edilmiştir. Necm Suresi'nin 49. ve 9. ayetleri beraber olarak okunduğunda bu mucize karşımıza çıkmaktadır:
Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49)
Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. (Necm Suresi, 9)
Necm Suresi'nin 9. ayetinden anlaşılan "ikisi arasındaki uzaklık" anlatımı bizlere bu iki yıldızın çizdiği yörüngede birbirlerine yaklaştığını ifade etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Kuran'ın vahyedildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan bu bilimsel gerçek, bize, Kuran'ın Yüce Rabbimiz'in bir sözü olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtlamaktadır. (www.kuranmucizeleri.com)
Sadece Necm Suresi'nde mi?
Kutsal kitabımız Kuran'da bahsedilen Sirius Takımyıldızı'ndaki yıldızlardan, Sirius A'ya Tarık Suresi'nde de rastlıyoruz. Birazdan sizlere Hakan Yılmaz Çebi'nin bu konuyla ilgili yazısını sunacağım. Burada bahsedilen Tarık Yıldızı'nın Sirius Yıldızı olduğundan bahsedilmemiş ama siz şu an bunu biliyorsunuz.
PEYGAMBERLER PEYGAMBERİ’NİN
SANCAĞI- TARIK YILDIZI- UKAB
Bir topluluğun en önemli sembollerinden biri bayrak ve sancaktır. Her ikisi de, en küçük birimden en büyük birime kadar o topluluğu sembolize eder…

Sancaklar arasında bir sancak vardır ki taşıdığı anlam ile ve önem ile diğer sancaklardan ayrılır. 1400 yıldır İslam'ın sembolü olan bu sancak kutlu Peygamberimiz, Hz. Muhammed (s.a.v)'in Ukab isimli emaneti olan Sancak-ı Şerifi'dir.
HZ. PEYGAMBER HER KATILDIĞI SAVAŞA UKAB İLE GİRMİŞTİR..

Arap kabileleri arasında sancağın yere düşmesi yenilmek anlamına geliyordu. Böyle bir şey olduğunda askerler mağlubiyeti kabul ederek dağılırlardı. Bu yüzden sancağı taşıyan kişi yaralandığında veya öldüğünde onu taşıyacak sonraki kişi belliydi ve hemen sancağı devralırdı.


UKAB/OKAB
Ukab (okab) arapçada Toz,Duman ve Kartal Takımyıldızı anlamına gelir. Kartal Takımyıldızının diğer bir ismide "DENEB EL OKAB" DIR. Bu manada Resulullah Efendimizin (SAV) sancağı Ukab, (okab) kainatın içindeki risaletini ve Allah'ın (c.c) Halifesi olduğunun delilidir. 1400 yıl önce Peygamber Efendimiz Henüz gökler keşfedilmemişken kendisi kainattaki bütün galaksilerin ve yıldızların ilmine sahip olduğunun delili olarak kainatın genel rengindeki siyah zemin üzerine yine bir gök cismi olan hilali koyarak zamanımıza ilmi bir mucize bırakmıştır. Unutmayın ki kainattaki bütün gezegenlerin bağlı olduğu bir güneş vardır. Bu güneşin etrafında dönen her gezegen belli dönemlerde hilal şeklini alırlar. Bu sebepten Resulullah Efendimizin sancağının siyah rengi kainatı, hilalide bütün kainat içerisindeki gezegenleri temsil eder. UKAB'IN BİR MANASIDA "DUMAN"DIR. Kainat ilk yaratıldığında henüz gezegenler oluşmadan önce duman halinde idi. (www.hakanyilmazcebi.com) 
 

"SONRA DUMAN HALİNDE OLAN GÖĞE YÖNELDİ. GÖKLERE VE YERLERE İSTEYEREK VEYA İSTEMEYEREK GELİN DEDİ. YERLER VE GÖKLER İSTEYEREK GELDİK DEDİLER" Fussilet Suresi-11

   Yine Resulullah Efendimiz bugün kainat içerisinde kartal bulutsusu'da (okab) yerleri ve gökleri temsil eden sancağının ahir zamandaki mucizesini ispat etmektedir
. AYRICA UKAB DÜNYAMIZ İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ AYRI TAKIMYILDIZININ KUĞU(CYGNUS), VEGA(LYRAE), KARTAL (OKAB) YAZ AYLARINDA BİRARAYA GELEREK YAZ ÜÇGENİNİ OLUŞTURURLAR. BU YILDIZTAKIMLARININ LİDERİ KARTAL (UKAB) TAKIMYILDIZIDIR. (www.hakanyilmazcebi.com) 
 
 
 
Kuğu takımyıldızı musevilik dinini temsil eder, Vega takımyıldızı hıristiyanlık dinini temsil eder,Kartal (Ukab) takımyıldızı İslam dinini temsil eder. İşte uzun süren kış ve karanlık dönemden sonra Resulullah Efendimizin müjdesi ve mucizesi olarak bu uyanma baharının ardından o Mubarek Peygamberin Sancağı tüm insanlarla beraber diğer dinleride Ukab'ın altında birleştirmek üzere tüm insanlığa bu baharda gönderilmiştir.
 
 
DENEB EL UKAB SAMANYOLUNDAKİ
EN PARLAK YILDIZDIR.
 Güneşimizden kat kat büyüktür.
Kuran-ı Kerim'de Resullulah Efendimizin sancağı olan Ukab'dan şöyle bahseder;

1-Göklere yemin ederim ki, Tarık'a yemin ederim ki,

2-Tarık nedir bilir misin?

3-O parlayan bir yıldızdır.   
(Tarık Suresi 1-2-3)

Bu üç ayette bahsedilen Tarık, Allah'a giden yolu gösteren Resulullah Efendimizin, Mubarek sancağında temsil edilmiştir. Ve ahirzamanda da hak ile batılı ayıracak yerlerin ve göklerin sembolü olacaktır. Bu mubarek sancağın temsil ettiği Hz. Peygamber Efendimiz, İslam dini ve Kuran-ı Kerim işte bu dönemde gerçek manada hak ile batılı ayıracaktır.

"Kuran (Hak ile batılı) ayıran sözdür." Tarık Suresi-13
"ONLAR BİR TUZAK KURARLAR,BENDE BİR TUZAK KURARIM." Tarık Suresi 15-16

   Resulullah Efendimiz'in sancağı mubarek Ukab ahirzamanda cehalet ve inkar karanlığını delen yıldız olarak Kuran-ı Kerim'de anlatılmıştır.
 


Yukarıdaki resimde de siyah fon üzerine Hilallerin bütünlediği Resulullah Efendimizin sancağı olan Ukab'ın kainattaki gerçek görüntüsüdür. (www.hakanyilmazcebi.com)
Fethullah Gülen Hocaefendi de Behsediyor
Hocaefendi, hizmeti her daim yayacağından bahsederken bir de Sirius Yıldızı'ndan bahsediyor Zihin Harmanı'nda. Sözü kendisine bırakalım;
"Hatta bir gün yeryüzünde hiç kimse kalmasa, dış dünyalarda, Sirius yıldızına bağlı bir kolonide, Herkül burcunun etrafında ayrı bir sistemde, Samanyolu'nun bilmem hangi bucağında insanlar olabileceği ihtimaliyle oralara doğru kentler kura kura sıçrayacak, atlayacak, ferden olmasa bile nev'en o noktalara ulaşmayı düşünecek, düşleyecek ve gönlümüzün ilhamlarını orada bulunan (eğer varsa) insanların sinelerine de boşaltacağız. Onlarla hemhâl olacak ve onlara da Allah'a giden yolları göstereceğiz. Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) dediği gibi "Lâ ilâhe illallah deyin, felah bulun, kurtuluşa erin." diyecek ve hep bununla soluklanacağız. Bu, bizim vazifemiz. Onların vazifesi de bu sese kulak vermek, kendilerini huzura çağıran bu nidayı dinlemek ve gezdikleri her yerde doğru yolu araştırıp onu bulmaya çalışmaktır." (tr.fgulen.com)
Görüldüğü gibi Hocaefendi, Sirius Yıldızı'ndan bahsetmekle kalmıyor, başka yerlerde akıllı canlıların olabileceğini söylüyor. Sizler de durup durmadık yerde niçin uzaylılardan konu açma gerekliliği duyduğumu düşünebilirsiniz. Amacım, Afrika'daki Dogonlar kabilesiden söz etmek için ortam oluşturmaktı.
Dogonlar
Dogonlar gerçekten ilginç bir topluluk. Bunu biraz sonra sizler de anlayacaksınız. Sahip oldukları bilgileri acaba bir peygamber sayesinde mi yoksa uzaydan gelen canlılar sayesinde mi öğrendiler? Hocaefendi de acaba neden galaksimizin başka bir yerlerinde insanlar olabileceğinden bahsetti?
Ancak gelin ilk önce wikipedia'dan edindiğim bilgilere bakalım;
Dogonlar Afrika'nın Mali cumhuriyetinde yaşayan bir kabile halkıdır. Kabilenin nüfusu 250.000 civarındadır. Dogonlar hakkında en fazla araştırma yapmış ve Dogon kültürünü 1930’lu yıllarda Batı'ya tanıtmış olan etnolog Marcel Griaule'dür. Totemleri bulunan ve inisiyasyona dayalı bir örgütlenmesi olan bu kabile, tradisyonlarını sözlü aktarım yoluyla sürdürmüştür. Tradisyonlarındaki astronomi bilgileri, özellikle Sirius sistemi hakkındaki bilgileri tüm astronomları şaşırtmıştır. Dogonlar’ın 1930’lu yıllarda bildirdikleri bazı bilgiler, sonradan modern astronomik keşiflerle doğrulanabilmiştir. Kimilerince ilkel olarak nitelendirilebilecek bu halkın geleneksel olarak bildiği, teleskopa sahip olunmaksızın bilinmesi imkânsız denilen astronomik bilgilerden bazıları şunlardır:
  • Dünya yuvarlaktır ve Güneş etrafında döner, Ay da Dünya etrafında döner.
  • Satürn’ün halkaları
  • Jüpiter’in uyduları
  • Sirius bir çift yıldızdan oluşur, birbirleri çevresinde 50 yılda bir dönerler, biri çok küçüktür, gözle görülemez ve onun maddesi çok ağırdır. (Bu bilgileri bilebilmek için teleskop da yeterli değildir.)
Dogonlar, bu kadarla kalmayıp, Sirius Sistemi’nde henüz varlığı halen doğrulanamamış üçüncü bir bileşen yıldızın olduğunu, dolanım süresini ve gezegenin bulunduğunu bildirmektedir.
Dogonların bu bilgileri nasıl bilebildikleri hakkında şimdiye dek çeşitli spekülasyonlar yapılmışsa da, spekülasyonların ötesinde, doğrulanabilir bir veri elde edilebilmiş değildir.
Sirius yıldızına en fazla önem vermiş topluluklardan biri olan, Dogonlar'ın Sirius ile ilgili olarak, sembolizm içerdiği sanılan diğer inanışları şöyledir:
Po tohumunun en yüksek gök katındaki ifade edicisi, temsil edicisi ve kopyası Sirius-B yıldızıdır (Po-tolo). Po tohumu alemi döndürmeyi bitirmiş olduğundan dış zar Sirius-B’ye dönüştü. Sirius-B’de Po’nun döndürmüş olduğu alemin kanından arta kalan kısım vardır. Bu, onun yarattığı her şeyin kanından arta kalan kısımdır. Sirius-B küçük olmasına karşın en ağır yıldızdır. Tüm yıldızların ilki Sirius-B’dir. Alemdeki her şey onda vardır. O, âlemin desteği, dayanağı, yıldızların direğidir. Âlem Sirius-B yıldızının sayesinde dönmektedir. Sirius Sistemi Güneş Sistemi’mizle evlenmiş bulunmaktadır. Dünya’ya Sirius-B yıldızından Nommo'nun gemisi ile aktarılan tohumlar yalnızca Dünya üzerinde değil, yaratılan tüm “üst üste konulmuş alemler” de çimlenip çoğaldılar. Dünya’ya kelâmın hepsi açıklanmadı, daha gelecektir. "Emirler Sirius-B'den Sirius-A'ya Sirius-C vasıtasıyla aktarılmaktadır".
Sirius ve Uzaylılar
Sirius'tan sürekli bahseden Dogon'ların torunları hala Afrika'da ilkel bir hayat yaşıyorlar ama bildikleri onca bilgi bu ilkel insanlara kim ya da kimler aracılığı ile öğretildi? Gerçekten de uzaydaki akıllı canlılar, bu insanlara bazı konularda yardımcı mı oldular? Kuran-ı Kerim'de Sirius'tan bahsettiğine göre bu yıldız gerçekten önemli mi? Hocaefendi'nin de bahsettiği gibi yakınlarda bir yerde canlılar mı var?
Bunu cevabını da en doğrusu Hocaefendi versin;
Uzayda Canlılar Var mı?
"Göklerin ve yerin yaratılması ve oralarda bütün canlıları yaratıp üretmesi, O'nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. O elbette dilediği zaman onları mahşerde toplamaya da kadirdir." (Şûrâ sûresi, 42/29) âyetinde geçen "dâbbe" kelimesi, hayvanlara ve insanlara şamil olduğuna göre, bu âyet göklerde hayvanların veya insanların varlığına delil olabilir mi? Göklerde dâbbenin yayılmasını nasıl anlamalıyız?
Kur'ân'da "dâbbe" kelimesinin geçtiği her yerde, siyak ve sibak itibarıyla umumiyetle insanlar ve sair cismanî canlılar anlaşılmaktadır. Meselâ bir yerde "Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağıyla gezer, kimi dört ayağı üstünde yürür."[1] denilmiş ve bunlar dâbbe kelimesiyle anlatılmıştır. Bir başka yerde "Gökte ve yerde hiçbir dâbbe (debelenen, kımıldayan) yoktur ki onun rızkı Allah'a ait olmasın."[2] denilmiştir.
Evet, Kur'ân-ı Kerim'de nerede dâbbe anlatılmışsa, orada hep cismanî bir varlıktan bahsedilmiştir. Bu âyet-i kerimede de "dâbbetün" sözüyle anlatılıyor. "Vemâ besse fîhimâ"daki zamir tesniyedir. Âyette sanki Allah'ın hem gökte, hem de yerde yaydığı, neşrettiği ve çoğalttığı dâbbelerden söz ediliyor. Bundan da yeryüzünde bizler, dört ayağının üzerinde yürüyen diğer canlılar ve yerlerde sürünen, yürüyen sürüngenler gibi göklerde de bu türlü canlıların var olduğu anlaşılıyor.
Şu ana kadar yapılan araştırmalarda henüz böyle bir şey keşfedilemedi ama, semavat o kadar geniş ki, fezanın derinliklerinde bir yerde küre-i arz gibi böyle bir kürenin bulunması ve onun üzerinde bizim bildiğimiz hayvanlar ve diğer canlılar gibi varlıkların bulunması ihtimal dahilindedir. Bu ve benzeri âyetlerin "işaret"lerinden de bu anlaşılabilir. Ancak yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
Bizim dışımızda canlıların olabileceği ihtimali biraz da şu âyetle teyit görmektedir: "Ve hüve âlâ cem'ihim izâ yeşâu kadîr - O Allah, hem semadaki canlıları, hem de yerdeki canlıları, meşîeti taalluk ettiği zaman bir araya getirmeye muktedirdir."[3] Öyle anlaşılıyor ki, insanoğlu gibi yiyen, içen canlılar belki dünyanın dışında başka bir yerde de vardır. Belki bütün insanlar oraya ferden gidemeyecek ve belli bir nesil oraya ulaşamayacak ama, insanlık nev'en buna nail olabilecektir. Yani meşîet-i ilâhiye taalluk edince; bu canlılar o canlılarla içli dışlı olabilecekler.
Ama oralarda insan var mıdır, yok mudur? sorusuna gelince bu da kudret-i ilâhiyeden uzak değildir. Allah orada da insan yaratabilir. Bu varlıklar insan olmayıp insanlığın emrinde olan diğer canlılar gibi varlıklar da olabilirler. Allah orayı da hazırlamıştır; ne var ki, orayı da ancak insanlık göç ettiği zaman görecek, belki de istifade edecektir. Önümüzdeki yıllarda, herhâlde Cenâb-ı Hak bizlere daha çok şey gösterecektir. Zira teknik ve teknoloji çok hızlı gelişiyor ve yolda çok sürprizler var.
Bununla beraber âyetin mânâsı sarihtir. Ancak, yine de biz mülâhaza dairesini açık bırakıyoruz. Zamanın tefsiri içinde bu meselenin aydınlığa kavuşmasını beklemek en muvafık yol olsa gerek...
Bu âyetteki ikinci mesele, yeryüzünde ve göklerde canlıların yayılması meselesidir. Âyette geçen "besse" kelimesi, dağılıp saçılmayı ifade eder. Hz. Yakub da, münacatında ruh hâlini, "İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilallah Allahım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi, derbederliğimi ve bir de tasamı sana şikâyet ediyorum."[4][5] Bu âyette insan ve sair canlıların yeryüzüne yayılması anlatılmıştır ki, insan yeryüzüne nasıl bir anne ve bir baba ile yayılmışsa, hayvanlar da aynen öyle yayılmışlardır. Her hayvan nev'i, kendi nev'inden, kendi nev'i adına, kendi nev'ini ve nev'inin karakterini korumak üzere, o nev'iden olarak yeryüzüne yayılmıştır. diyerek hislerini aynı kelimeyle dile getirir. İncelediğimiz âyetteki mânâ ise, bir şeyin bir noktada çoğalıp yayılması, yeryüzünü işgal etmesidir. Bu durum başka bir âyette de aynı kelimeyle anlatılıyor: "Sizi bir erkek bir dişiden yarattı, sonra onlardan sizi yaydı, çoğalttı yerin her tarafına neşretti."
* * *
Burada bir başka mesele de Darvin'in, bütün nev'ileri bir nev'e irca etme gayretidir. Ona göre bütün varlıklar gibi insan da belli devirlerde, belli bir canlıdan dönüşerek meydana gelmiştir. Kur'ân'ın sair bütün âyetleri de sahih hadisler de bunu nefyetmektedir. Kur'ân'a göre her nev'i, kendi nev'ini devam ettirmek üzere yayılmıştır. Yani insan, insan olarak yayılmış, insan olarak devam etmiş ve bundan sonra da insan olarak devam edecektir. Yılanlar ve akrepler de aynı şekilde. Hayvanlarda belki zâhiren cüz'î değişiklikler olabilir; fakat bunların karakteri ve nev'i değişmez. Yani bunların hayvanlığı değişmez, her hayvan, hayvan olarak devam eder.[6]
[1] Nur sûresi, 24/45
[2] Hûd sûresi, 11/6
[3] Şûrâ sûresi, 42/29
[4] Yusuf sûresi, 12/86
[5] Nisâ sûresi, 4/1
[6] Aynı konu için ayrıca bakınız: Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar, 2/347-348
(tr.fgulen.com) 

Yanlış Sitelere Takıldıysanız
Bu yazıları okuduktan sonra birçoğunuz merak edip buradaki terimleri araştırma uğraşına başlayabilir. Bundan dolayı da sizleri uyarma ihtiyacı duyuyorum. İnternette "sirius", "dogon", "uzaylı", "darvin" gibi kelimeleri arattığınızda karşınıza çok ilginç ve tehlikeli siteler gelebilir. İslam ile evrimi bağdaştırmaya çalışan sitelerden tutun ateizmi savunan sitelere kadar birçok tehlikeli yerlere takılmak zorunda kalabilirsiniz. Bundan dolayı sizlere Adnan Oktar'a ait sitelerden evrimin, saçmalıktan ibaret olduğunu delilleriyle gösteren materyallere bakmanızı öneriyorum.
www.evrimaldatmacasi.com
www.evrimmasali.com
www.harunyahya.net
www.harunyahya.org
Ve en önemlisi www.yaratilisatlasi.com adlı sitelere bakmalısınız.
Yorumlarınızı bekliyorum ve gerekli bir iş yapıp yapmadığımın farkına varmak istiyorum. (İnşaAllah daha ayrıntılı bilgi ve yazılarla konumuza devam etmek nasip olur. Amin.)
Hakan Demir(alıntı)