Bu Blogda Ara

6 Kasım 2009 Cuma

Beyinin Gizli Güçleri ve Manyetik Alanlar


magnet3

İnsan beyni manyetik alanlar ile sürekli etkileşim içerisindedir ve hepimiz yeryüzünün manyetik alanı içerisinde hareket etmekteyiz. Bir pusulanın farklı yerlerde aynı yönü göstermesi de yeryüzünün manyetik alanının varlığını göstermektedir. Yeryüzünün manyetik alanı yer zemininden çıkıp gökyüzüne kadar devam etmektedir ve uzayda dünyamızı çevrelemektedir.

Manyetik alanlarla etkileşime en güzel örneklerden birisi kuşların manyetik alanı hissetmesidir. Örneğin bazı kuşlar göç ederken sadece Güneş ve yıldızların konumuna göre değil aynı zamanda Manyetik alanın yönüne göre de göç ederler. Bilimadamlarının yaptığı bazı deneylerde başının yan tarafına mıknatıs yerleştirilen bazı kuşların yollarını şaşırdıkları gözlemlenmiştir. Çünkü mıknatıs farklı bir manyetik alan oluşturur ve kuşun dünyadaki doğal manyetik alanı algılamasını zorlaştırır. Ayrıca uzay yolculuğu yapan astronotların da uzun süre Dünya manyetik alanından uzak kalmaları sonucunda bazı fiziksel rahatsızlıklar yaşadıkları belirtilmektedir.
Manyetik alanların sadece şiddeti değil yönü de çok önemlidir. Yeryüzünün manyetik alanı az önce belirttiğimiz gibi dikey bileşeniyle atmosfere kadar devam etmektedir. Yapılan ölçümler bazı bölge veya şehirlerin manyetik alanlarının daha güçlü olduğunu göstermektedir. Mesela maden yataklarının olduğu bölgeler veya bazı dağlar bu güçlü bölgelere örnektir. Güçlü manyetik alanları tespit etmek için özel ölçüm cihazları kullanmalısınız veya Jeofizikçilerin daha önce farklı bölgelerde yaptıkları manyetik ölçümleri incelemelisiniz. Ya da pusula türündeki aletlerin manyetik alandaki hareketlerine bakarak tahmini fikir edinebilirsiniz fakat bu son yöntemle doğru ölçümlere ulaşmak çok zordur. Manyetik alanların hangi bölgelerde daha yoğun olduğu hakkında hazırlanmış “Manyetik Alan Haritaları” vardır ve ayrıca “Maden Tetkik ve Arama” Genel Müdürlüğü’nün de hazırladığı haritalar bulunmaktadır.

Bazı bölgelerin yani mekanların beynimize ve ruhsal yapımıza daha güçlü tesirleri olduğuna dair dini metinlerde örnekler de vardır. Mesela Hz.Yakup bulunduğu yerden Haran’a doğru yola çıkar ve güneş batıp gece olunca ordaki bir alanda uyur. Başını o yerdeki taşlardan birisine yaslar ve uyur yani başının altına taş koyar. Hz.Yakup uykuya dalınca mucizevi rüyalar görmeye başlar fakat bunlar sıradan rüyalar değildirler. Hz.Yakup bu bölgede uyurken rüyasında yeryüzü üzerine bir merdiven dikildiğini ve başının göklere eriştiğini görmüştür ve onda meleklerin inip çıktığını görmüştür. Hz.Yakup uyandığında bu bölgenin çok özel olduğunu ve buranın göklerin bir kapısı olduğunu söylemiştir.
Aslında uyku ve rüya konuları ruhsal boyuta geçiş ile çok yakından ilgilidir.

Mesela bir Kur’an ayetinde:
“Allah o canları öldükleri zaman alır; ölmeyenleri de uyuduklarında. Sonra haklarında ölüm kararı verdiklerini alıkoyar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için deliller vardır.”(Zümer 42.ayet)
Gördüğünüz gibi ayette uykunun aynı zamanda ölüm hadisesi ile direkt bağlantılı olduğu vurgulanmaktadır. Dolayısıyla rüyalar sadece anlamsız görüntülerden ibaret değildir ruh boyutuyla da yakından ilgilidir.

Manyetik alanların uyku esnasında beyinle etkileşimine dair ilginç örnekler de mevcuttur. Mesela yoğun manyetik alanlarının olduğu bölgelerde uyuyan bir kişi hayatında görmediği netlikte ve gerçeklikte düşler-rüyalar görebilir. Hatta günahlardan arınmış insanlar bu rüyaları doğaüstü hallere kadar taşıyabilir.
Gerçekten de manyetik alanların fiziksel ve ruhsal yapımıza etkileri olup olmadığını denemek isteyenler Uyku esnasında başlarına yakın bir yerde mıknatıs bulundursunlar. Çünkü mıknatısların da manyetik alanları vardır ve bu da beynimizi yakın mesafede etkiler. Büyük bir mıknatıs bulmak biraz zor olabilir. Fakat müzik hoparlörlerinin içinde yani teyplerde sesin geldiği kolonların içerisinde büyük mıknatıslar bulunur. Dolayısıyla uyku esnasında herhangi bir hoparlörü de başınıza yakın tutarak bunu deneyebilirsiniz. (Teyp veya Hoparlörün elektriğe bağlı olmasına gerek yok kapalı olsun. Yani ses gelmesine gerek yok teyp çalışmasın) Ayrıca mıknatısın yani hoparlörün başa göre uzaklığı, yönü ve açısı da önemlidir (Sağ,Sol,Düz,Ters,Uzak,Yakın…v.s ) Farklı denemeler yaparak yani hoparlörün yönünü ve uzaklığını değiştirerek en uygun açıyı ve hoparlörün yerini farklı uyku denemeleri yaparak belirleyin. Fakat bunu sürekli denemek sağlığa zararlı olabilir o nedenle sadece birkaç defa deneme maksadıyla mıknatıs kullanabilirsiniz. (7-8 defa mıknatıs kullanmanın da bir zararı olmaz)

Nitekim asıl önemli olan yer zemininin yani Doğal Manyetik alanın yoğun olduğu alanları tespit edebilmenizdir.(Sağlık açısından Mıknatısı sürekli kullanmayın) Başta da değindiğimiz gibi doğal manyetik alanlar yer zemininden çıkıp atmosfere kadar devam etmektedir yani uzaya kadar ulaşmaktadır. (Mıknatıs sadece deneme içindir fazla kullanmayınız zararlı olabilir)
Elektromanyetik alanlar Manyetik alanlardan farklıdır. Mesela cep telefonlarından elektromanyetik dalgalar yayılır ve sağlığa zararlı olup olmadığı halen tartışılmaktadır. Fakat manyetik alanların (bizim başından beri bahsettiğimiz manyetik alanların) sağlığa zararlı olduğuna dair bilimsel bir bulgu yoktur.(Bizim bahsettiğimiz manyetik alana Statik yani durgun Manyetik alan da denilir) Mesela birçok hastanede MR dediğimiz Manyetik Rezonans cihazları kullanılmaktadır ve bu cihazlarda çok güçlü manyetik alanlar bulunmaktadır. Sağlığa zararlı olsaydı bu cihazlar günümüz hastanelerinde kullanılmazdı. Fakat dediğimiz gibi diğeri yani Elektromanyetik alanlar zararlı olabilir.

5 Kasım 2009 Perşembe

Hz.Muhammed'in Mucizeleri (S.A.V)


AY MUCİZESİ

Kureyşli müşrikler, Resûli Ekrem Efendimizin dâvasını tasdik eden birçok mucizeye şâhid oldukları hâlde, yine de inat ve inkârlarından vazgeçip ona sadâkat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mucizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûli Ekrem’i güç durumda bırakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de görelim!” diyorlardı.

Bu istelerde bulunurken maksatları îman etmek değildi; bilâkis, Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenâbı Hakk, müşriklere karşı Sevgili Resulünü hiçbir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiçbir zaman muavenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu!

Yine bir gün, ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid b. Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, “Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, bize Ay’ı ikiye ayır; öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün!” dediler.

Resûli Ekrem Efendimiz, “Şayet bunu yaparsam îman eder misiniz?” diye sordu.

Onlar, “Evet, îman ederiz.” dediler.

Dâvasında haklı ve doğıru olduğunu göstermek için mucizeyi istemek, peygamberin vazifesidir; istenilen mucizeyi yaratan ise Cenâbı Hakk’tır.

Ay’ın bedir hâliydi; yâni en güzel göründüğü 14. gecesiydi.

Kâinatın Efendisi, Allah’ın emir ve iradesi dairesinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işaret etti.

Bu işareti Nebevî kâfi geldi ve Ay ikiye ayrıldı; öyle ki, yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça hâlinde göründü!

Resûli Kibriya Efendimiz, orada bulunan halka, “Şâhid olunuz! Şâhid olunuz!”306 diye seslendi.

Bu apaçık mucize karşısında da müşrikler, inat ve inkârlarından vazgeçmediler; üstelik, “Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir.”307 diyerek asılsız bir te’vilde bulunup kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak “Sihirdir.” demek zorunda kalıyorlardı!

O Mubarek Parmaklarından sular boşaldı.

Peygamber efendimiz bazı gazalarında, susuz kalındığı zaman, mübarek elini bir kaptaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bazen seksen, bazen üçyüz, bazen binbeşyüz, Tebük Gazasında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübarek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

Koyun dile gelmiş ve “Beni yeme Ya Resulallah” Demiş.

Hayber gazasında, önüne zehirlenmiş koyun kebabı koyduklarında, (Ya Resulallah, beni yeme, ben zehirliyim) sesi işitildi.

Hurma Kütüğü Ağlıyor

Medine’de, mescid-i nebevide dikili bir hurma kütüğü vardı. Resulullah hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannane denirdi. Minber yapılınca, Hannane’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemaat işittiler. Minberden inip, Hannane’ye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyamete kadar ağlardı) buyurdu.

Köylüyü İmana davet etti ve Olanlar oldu.

Bir gün, bir köylüyü imana davet etti. Müslüman bir komşumun vefat etmiş kızını diriltirsen, iman ederim dedi. Mezarına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. (Dünyaya gelmek ister misin?) buyurdu. (Ya Resulallah! Dünyaya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden daha rahatım. Müslümanın ahireti, dünyasından daha iyi) dedi. Köylü bunu görünce, hemen imana geldi.

Körün gözleri AÇILDI

Tirmizi ve Nesai’nin (Sünen) kitaplarında diyor ki, iki gözü a’ma bir kimse gelip, ya Resulallah, Allahü teâlâya dua et, gözlerim açılsın dedi. (Kusursuz bir abdest al! Sonra Ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle! Onun hürmetine duamı kabul et!) duasını okumasını buyurdu. Adam, abdest alıp dua etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duayı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksatlarına kavuşmuşlardır.

Peygamber Efendimize getirilen BAL

Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabul edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, (ya Resulallah! Hediyemi niçin kabul etmediniz?Acaba günahım nedir?) dedi. (Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir) buyurdu. Kadın çocukları ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Resulullaha haber verdiler. (Gönderdiğim kapta kalsaydı, dünya durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi) buyurdu.

Bilmedikleri dili İman yüzü suyu Hurmetine Öğrendiler !!!

Hicretin yedinci senesinde Resulullah efendimiz, Habeş padişahı Necaşi’ye ve Rum imparatoru Herakliyus’a ve Acem padişahı Husrev’e ve Bizansın Mısır’daki valisi Mukavkas’e ve Şam’daki valisi Haris’e ve Umman Sultanı Semame’ye mektuplar göndererek, hepsini imana davet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, o dilleri söylemeye başladılar.

Dilerim ki Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) bütün müslümanların ve bütün insanlığın ahir zamanda şefaatçisi olur inşallah. (AMİN)

Sarı'nın Esrarı

http://img26.imageshack.us/img26/4363/sarigokyuzu3872490.jpg

Kur’an-ı Kerim’de (Bakara,69) SARI renk için; ‘bakanların içini açan’ tabirinin kullanılmış olması, Mısırlı göz uzmanı Dr. Mustafa Ahmet Azb’ın dikkatini çekti ve onun renkler üzerinde bir dizi araştırma yapmasına sebep oldu. Araştırmalar sırasında, insan gözünün kırmızı rengi görebilmesi için 50 diametrelik, mavi rengi görebilmesi için 150 diametrelik bir enerji harcarken; sarı rengi görebilmesi için enerji sarfetmediği ortaya çıktı.

Zaten sarı rengin frekans ve dalgaboyu itibarı ile hemen beyaz’dan sonra gelmesi bunu gösteriyordu.

Avrupa ve Amerika’nın çeşitli üniversitelerinde renkler konusunda yapılan araştırmalarda da, Kur’an’ın sarı renk için kullandığı ifadeler aynen tasdik ediliyor.

Kanada’nın Alberta Üniversitesi’nde güzel sanatlar profesörü olan Harry Wohlfarth, renkler üzerinde bir dizi araştırma yaptı. Araştırmasında, eğitim araçlarını, sınıf ve okul çevresini —belli zaman aralıklarında—çeşitli renklere boyadı. Her seferinde öğrencilerin tavrını ve başarı derecelerini ölçtü ve neticede Sarı ve sarının karışımı olan açık renklerde, öğrencilerin daha uyumlu ve daha başarılı olduğu ortaya çıktı.

Amerika’daki Biyososyal Araştırma Enstitüsü’nde ise daha değişik bir araştırma yapdı. Enstitü Müdürü Psikolog Dr. Alexander Schauss, cemiyete uyumda zorluk çeken ve bu yüzden gözetim altında tutulan suçlular üzerinde renk deneyleri yaptı. Odalar sarı ve sarının karışımı olan Krem, portakal ve pembe gibi açık renklere boyandığında, suçluların daha az problem çıkardığı tesbit edildi. Bu araştırmanın sonuçlarını, Amerika’da yayınlanan Psychomic Society dergisinde yayınlandı.

California’nın San Bernardino hastanesinde klinikler şefi olan psikiyatrist Paul Boaumuni, uyuşturucuya bağımlılık kazanmış ruh hastaları üzerinde bir renk araştırması gerçekleştirdi. Araştırma sonuçlarını şu sözlerle ifade eder: Daha önce sakinleşmelerini sağlamak için uyuşturucu vermek zorunda kaldığımız hastalar, odaları SARI ve sarının karışımı olan açık pembe, çağla yeşili gibi renklere boyandıktan sonra, daha az uyuşturucu talep eder oldular. Birbirlerini yaralamaya kadar varan eski yoğun olaylar, artık tek-tük görülüyor.

Psikolog Alexander Schauss, Renklerin insan beyni üzerindeki tesirleri adıyla ikinci bir araştırma daha yaptı. Araştırma sonuçlarında SARI rengin, renk algılama merkezi olan Reticular bölgesindeki sinir uçlarını çok düşük bir biyoelektrik akımı ile uyardığını ortaya çıkardı. Kırmızı, koyu mavi, siyah gibi sıcak renklerin, sinir uçlarını daha yüksek bir biyoelektrik akımı ile uyardığını da keşfeden araştırmacı, yüksek akımla uyarılan sinir uçlarının kan basıncını, ruhsal gerginliği ve kandaki şeker oranını artırdığını ifade ediyor.

Renkli ışığın çocuk sağlığı üzerindeki tesirlerini araştıran çocuk servisi uzmanları, sarı ve sarının hâkim olduğu renkli ışıklarla odaları aydınlatılan bebeklerde, sarılık hastalığının çok daha az görüldüğünü ortaya çıkarmışlardı.

Renkler konusunda, iş yerleri de kendi çaplarında araştırmalar yürütmektedir. Hangi renklerin işçilerin dikkatini taze tutacağını, iş kazalarını azaltacağını ve dolayısıyle verimi artıracağını araştırıyorlar. Amerika’nın güney bölgesindeki bir gaz tribünleri işletmesinde, daha önce gri ve siyah renkte olan tribünlerin sarı ve sarının hâkim olduğu açık renklere boyandığında, iş kazalarının azaldığı gözlenmiştir.

Fransa’da yayınlanan; Sciences Selection adlı bilimsel dergide, Faber Birren imzası ile yayınlanan başka bir makalede, Renklerle Düşünme adındaki bir araştırmadan söz ediliyor. Francis Galton’un başlattığı, davranış bilimleriyle uğraşan Karmoski ve Odbert’in de desteklediği bu araştırmada, Renklerle gerçekleştirilen beyin faaliyetleri incelenmektedir. Synethesie adı verilen bu beyin faaliyetinde her rengin bir harf ve rakam karşılığı vardır.

İddialarında daha da ileri giden Galton, ‘renklerle işitme’den de bahsediyor. Deneylerini beş duyu üzerinde devam ettireceğini söyleyen araştırmacı, notaları dahi renklerle ifade etmenin mümkün olacağını ileri sürüyor.

Bahsi geçen iki davranış bilimi uzmanı Karmoski ve Odbert, bazı gönüllüler üzerinde yürüttükleri bir araştırmada onlardan renk tercihi yapmalarını istemişler ve onları renk tercihlerine göre bir sıralamaya tâbi tutmuşlardır. Araştırmacılar, sarı rengi tercih edenlerin uyumlu ve yumuşak mizaçlı kimseler olduğunu; buna karşılık koyu renkleri tercih edenlerin sinirli, kavgaya hazır, uyumsuz tipler olduğunu görmüşlerdi.

Karakter tahlilinde, renklerden faydalanan bir başka araştırmacı da psikiyatr Dr. Kurt Goldstain’dir. Goldstain, beyin hastalığına müptelâ bir kadın üzerinde araştırma yapar. Kadına, sıra ile çeşitli renkten kumaşlarla dikilmiş elbiseler giydirir. Kırmızı, koyu mavi, siyah gibi koyu renkteki kumaşlarla dikilen elbiseleri giydiğinde, kadın, sarsak adımlarla yürür; düşmemek için doktorun yardımına ihtiyaç duyar. Sarı ve sarının hâkim olduğu açık renk elbiseler giydiğinde, kadının yürüyüşleri normale döner. Doktorun yardımına ihtiyaç duymadığı gibi, kendisini daha iyi hissettiğini ifade eder.

Dr. Gilbert Brighouse adındaki bir araştırmacı, daha enteresan bir deney gerçekleştirir. Renkler ve Ağırlık adını verdiği bu deney, bir spor kompleksinde, halterciler üzerinde yürütülür. Halterciler, kırmızıya boyandığında kaldıramadıkları aynı ağırlığı, sarıya boyandığında kaldırabilmişlerdir.

Haltercilere, aynı ağırlığın kullanıldığı söylenmemiş ve niçin kırmızıya boyalı ağırlığı kaldıramadıkları sorulduğunda; “Daha ağır olduğu için” cevabını vermişlerdir. Araştırmacı bu deneyden sonra, haklı olarak, koyu renkler için “ağır renkler” açık renkler için de “hafif renkler” tabirlerini kullanmıştır.

Buraya kadar konu edilen renkler üzerindeki araştırmalar Kur’an’ın bir mucizesini daha ortaya çıkarmış bulunuyor. Renkler de kendi dili ile, Kur’an’ın her yönü ile mucize olduğu gerçeğini bir kere daha Dünyaya ilân ediyor.

Ölüm Melekleri

http://img22.imageshack.us/img22/9135/balcaazrail4609770.jpg

“Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiçbir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur.” (Rad Suresi, 11)

“Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı” (Muhammed Suresi, 27-28)

Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: “Nerde idiniz?” Onlar: “Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idik.” derler. (Melekler de “Hicret etmeniz için Allah’ın arzı genişdeğil miydi?” derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o? (Nisa Suresi, 97)

Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken “Bana da vahy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen… (Enam Suresi, 93)

Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların canlarını aldıklarında, “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler yaptığınızı bilendir. Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Allah’tan) Sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde, “Hayır” dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: “Selam size” derler. “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.” (Küfre sapanlar) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka birşey mi gözlüyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Nahl Suresi, 28-33)

4 Kasım 2009 Çarşamba

Hibrid embriyo üretilmesi caiz midir?


Hibrid embriyo üretilmesi caiz midir?

Kök hücre tedavisi için insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesi caiz midir?

Tüm insanlığı ilgilendiren ve derinden etkileyecek olan böyle bir girişim üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir.

Kimileri bunun birçok hastalığın tedavisi ve tıbbın gelişimi için gerekli olduğunu düşünürken, kimi çevreler de insan soyuna yapılan bir saygısızlık olarak görüp bu girişime şiddetli bir şekilde karşı çıkmaktadırlar.

İlim adamları tarafından Parkinson, Alzheimer gibi bir dizi hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilen embriyoların, sadece üç gün hayatta kalabildiklerinin ifade edilmesi, hibrid embriyoların 14 günden daha fazla gelişmelerine izin verilmeyeceğinin belirtilmesi oldukça düşündürücüdür.

Bu itibarla, böyle bir girişimi "ahlaka ve insan yaşamına saygısızlık" olarak değerlendirenlerin haklı endişeleri göz ardı edilmemelidir.

Bir inekten bir yumurta alınarak, insan DNA'sı enjekte edilmesi ve sadece 14 gün tutularak üzerinde deneyler yapılması ilk bakışta makul ve mantıklı gibi görünmektedir. Ancak bunun bir takım sakıncalarının olacağı ise anlaşılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresi 27. ayette.

“Onlar ki, [fıtratlarına] yerleştirildikten sonra Allah'a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.”

buyurulmaktadır.

Ra’d suresi 13/21. ayette ise:

Ve onlar ki, Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranır, [O'nun çağrısına sağır kalanları bekleyen] o pek kötü hesaptan korkarlar.”

buyrulmakta ve devam eden 25. ayette ise bu bağları koparanlar ikaz edilmekte ve şu gerçeğe işaret edilmektedir.

“Fakat [yaratılışlarının gereği olan doğal bir] antlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen Allah'la olan bağlantılarını bozup Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği (bağları) kesen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimselere gelince; işte, [Allah'ın] lâneti böylelerine yönelmiştir ve [öte dünyada] varılacak yerlerin en kötüsü de onlara ayrılmıştır.”

Bu bağların neler olduğu konusunda Muhammed Esed: “aile bağları, öksüz/yetim ve yoksullara karşı taşınan sorumluluklar, komşular arasındaki karşılıklı hak ve görevler gibi- insanlar arası ilişkilerden doğan bütün bağları, ayrıca inananlar arasındaki İslam kardeşliğinin öngördüğü manevî ve dünyevî bağların hepsini içine almaktadır” demektedir. (karş. Enfal, 8:75 ve ilgili notlar.) “Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağlar)” sözüyle aktarılan ifade, en geniş anlamıyla, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevî yükümlülüğünü ve bu noktadan hareketle -Râzî'ye göre- tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlakî sorumluluğunu da dile getirmektedir” diye belirtmektedir. (Bkz. Rad, 13/21. 43. no’lu dipnot.)

Muhammed Esed’in bu yorumuna katılmakla beraber, acaba Allah’ın sıkı tutulmasını emrettiği bu bağ ile yeryüzünde Allah tarafından konulmuş olan değişmez yasalar kastedilmiş olabilir mi?

Yaratılıştan gelen ilahi format olan fıtrata yerleştirilmiş bu bağları (hücrelerdeki şifreleri) bozarak insan yaşamını tehlikeye atanlar mı uyarılmaktadırlar?

Acaba bu bağlar bütünüyle insan ve insan yaşamını ilgilendiren bağlar mıdır?

Şeytanın yandaşları yaratılışa müdahale etmek suretiyle böyle bir değişikliğe gitmeyi ve yeryüzünde fesad çıkarmayı amaçlamış olabilirler mi?

Bütün bu sorular üzerinde düşünerek konuyu daha iyi anlamak maksadıyla şu ayetleri yeniden hatırlamamız sanırım yerinde olacaktır.

Nisa , 4/117-119. ayet.

“Onlar, Allah'ı bırakıp yalnızca cansız sembollere sığınıyorlar; böylece isyankar bir Şeytan'a sığınmış oluyorlar ki onu Allah şöyle dediği için lânetlemiştir: “Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür

Zuhruf, 43/36-37.

“Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere [kalıcı] bir şeytanî dürtü yerleştiririz. Bu [şeytanî dürtüler] böylelerini [hakikat] yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar!”

Fesadın kelime anlamının “bir şeyin doğal halini bozmak, onu doğasından ve yerinden etmek” olduğunun burada hatırlanması uygun olacaktır. Dolayısıyla yeryüzünde bozgunculuk ve karışıklık çıkarmaya çalışanları şu ayet-i kerimeler ikaz etmekte ve böylelerinin sonunun cehennem olacağını ifade etmektedir.

Bakara, 2/204-206.

“İNSANLARDAN öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüşleri senin hoşuna gider; (dahası), kalbindekilere Allah'ı şahit tutar, üstelik tartışmada son derece ustadır. Ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, [insanın] ürünü[nü] ve nesli[ni] yok etmeye çalışır: Allah fesadı sevmez. Kendisine ne zaman “Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder: böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!”

Bu ayetlerden insanların, hayvanların ve bitkilerin genleriyle keyfi bir şekilde oynamak suretiyle onların doğal halini bozan ve dünyadaki yaşamı tehlikeye atanların bozgunculuk ve fesat çıkarmakla suçlandığını, böyle yapanların şeytanı dost edindiklerinin ifade edildiği sonucunu çıkarmamız acaba mümkün müdür?

Şu ayetlerde de (fesad) bozgunculuk çıkartanlar şöyle uyarılmaktadır.

Kasas, 28/77.

“Öyleyse, Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de [başkalarına] öyle iyilikte bulun; ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü, şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez!”

Sâd, 38/28.

“Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?”

Özetle; hiçbir dini ve ahlaki endişe taşımaksızın insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesinin doğru olamayacağını ifade etmemiz gerekmektedir.

Ancak bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşebilme ve yeni görevler üstlenme imkân ve özelliğine sahiptir.

Kök hücre araştırmaları istenildiği doğrultuda gelişirse, bazı hastalıkların hücre düzeyinde tedavileri yapılabileceği gibi, hücre ve organların nakli için de yeni bir kaynağı oluşturabilecektir. Kök hücrelerinin üzerinde yürütülecek temel bilimsel araştırmaların yakın gelecekte klinikte tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığın tedavisinde önemli açılımlar getirmesi beklenmektedir.

Böylece, kendini yenileme ve onarma kapasitesi olmayan hücrelerin kaybına bağlı olarak gelişen hastalıklar tedavi edilebilecektir. Bunlar arasında Parkinson hastalığı, alzheimer hastalığı, multipl skleroz, kaza sonucu oluşan felçliler ve sinir hücrelerinin yıkımı ile ilgili diğer hastalıklar, kalp krizi sonucu oluşan kalp yetmezliği, osteoartrit (kemik ve eklem iltihapları) veya çeşitli nedenlerle oluşan kıkırdak ve kemik kayıpları, kanser ve bağışıklık sistemi hastalıkları ile şeker hastalığı sayılabilir.

Kök hücreleri, bölünerek kendilerini yenileyen ve kan, karaciğer ve kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir. Bu hücreler totipotent (her yönde farklılaşma yeteneği olan) ve pluripotent (çok yönlü farklılaşma yeteneği olan) kök hücreleri olarak iki grupta incelenmektedirler. Embriyoda erken dönemde bulunan totipotent kök hücreleri embriyonik kök hücre olarak adlandırılır ve bunlar in vitro döllenmeyle geliştirilen, ancak ihtiyaç fazlası olan embriyolardan veya istem üzerine sonlandırılan gebeliklerden elde edilmektedir. Yine yetişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreleri gibi topipotent ya da bir takım yöntemlerle çoğaltılabilen yetişkin kök hücreleridir. Bunlar kemik iliğinde, bebek göbek kordon kanında ve kanda bulunan ve yetişkinde de özel yöntemlerle ve belli büyüme faktörlerinin yardımı ile çoğaltılabilen ve gelişimler sonunda kan hücrelerine dönüşebilen kök hücreleridir. Embriyonik kök hücrelerden insan vücudunu oluşturan 200 farklı tipteki farklılaşmış hücreden herhangi biri gelişebilirken, yetişkin kök hücrelerinden sadece bir ya da sınırlı sayıda tipteki hücrenin gelişmesi mümkündür.


ABD, İngiltere ve Avustralya başta olmak üzere birçok ülkede embriyonik kök hücrelerin deneysel araştırmaları tamamlanmış olup, hayvanlar üzerinde uygulamaları uzun süredir gerçekleştirilmektedir. İnsanda uygulamaya ait bazı elektronik veriler olmakla birlikte, henüz bilimsel otoriteler tarafından kabul gören başarılı uygulamalar gerçekleşmiş değildir. Kök hücreleri in-vitro kültür şartlarında üretilirken, bazen istenmeyen ve organizmaya zararlı olabilecek genetik mutasyonlara uğrayabilmektedir. Buna ek olarak, kök hücre araştırmaları henüz tedavi amacıyla uygulanacak ürünleri vermekten uzak görünmektedir.

Kök hücre konusunun dini açıdan değerlendirilmesi noktasında şunlar ifade edilebilir. Kök hücre konusunda her geçen gün yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Bu konudaki yeni çalışmalar öğrenildikçe de geçmişte konu ile ilgili bilinenler tartışılır hale gelmekte, konunun dini boyutu da özel bir önem kazanmaktadır. Ortaya çıkan tabloya göre, tüp bebek konusu dahil birçok konu yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.


Hıristiyanlık dünyası kök hücre konusunda fikir birliği içinde olmasa da birbirine yakın görüşlere sahiptir.


Katolik dünyasına göre, insan embriyosu değerlidir ve zigota insan muamelesi yapılmalıdır. Bunlar imha edilemez veya saklanamaz, araştırmalarda dahi kullanılamaz. Tabii ki, bedenin dışında döllenme teknolojisi olan tüp bebek uygulamasına da aynı gerekçelerle sıcak bakılmamaktadır. Bununla birlikte Kilise, yetişkin kök hücrelerinin kullanılmasına ise tam destek vermektedir.


Evangelist ve Katolik Bişoplar Kilise’ne göre, embriyonik kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak Alman parlamentosunun insan embriyoları öldürülerek elde edilen kök hücrelerin belirli koşullarda ithaline izin veren kararı Evangelist ve Katolik Bişoplar kiliseleri üzerinde şok etkisi yapmış ve ceninin döllenme anından itibaren insan olduğunu ve insan hayatının koruma altında olması gerektiğini ifade etmişlerdir.


Yahudilere göre, embriyonik kök hücrede yaşamı destekleyen bir potansiyel olduğu bu yüzden bu araştırmaların devletin desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edilmekte, sıkı kontrol altında tutulması şartıyla kök hücre araştırmalarının desteklenmesi gerekmektedir. Yahudi din adamlarına göre, tüp içerisindeki kök hücre tam bir insan sayılmamaktadır ve korunması gerekmemektedir. Özetle, embriyonik kök hücre araştırmaları, insan yaşamını daha büyük başarılar için koruyor ve yaşamı tehdit etmiyorsa bunlar devam etmelidir.


Protestan kilisesi ise, insan embriyosu konusunda diğer kiliselerden farklı düşünmemekle birlikte kök hücre konusunda araştırmaların devam etmesinden yana olduklarını deklare etmişlerdir.


İslam dini ise; insan ve toplum için yararlı olabilecek her türlü çalışmayı teşvik etmektedir. Ancak bunların hukuki, ahlaki ve manevi değerler açısından problem oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini de onaylamamaktadır. Bu alanda gerekli önlemlerin alınmasını öngörmektedir.

Esasen, teknolojinin insanlık yararı için kullanılması, bilim ve hukuk otoritelerince de savunulmaktadır. Bu itibarla, hangi şekilde olursa olsun, insana, çevreye, ekolojik dengeye ve topluma zarar vermemek kaydıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbi nitelikli çalışmalar yapmak, İslam açısından bir sakınca taşımamaktadır. Hatta, İslâm, insanlığa hizmet gayesi taşıyan bu ve benzeri çalışmaları takdir ve teşvik etmektedir. Önemli olan, varılan bilimsel sonuçların insanlığın hayrına kullanılmasıdır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, İslam hukukunda dünyaya sağ gelmesi şartıyla cenin miras hakkı olduğu kabul edilmiştir. Bu gerçek 1883 yılında insan embriyosu bilimi tarafından da deklare edilmiş ve bugün de aynı kanaat devam etmektedir. Bu nedenle insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir.


Bu itibarla, embriyonik kök hücreler değil de vücudumuzun organlarından alınan özelleşmiş yetişkin hücrelerinin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmalar olumlu sonuç verir ve bunların tedavi amaçlı kullanımı mümkün hale gelirse, bu takdirde insan olma potansiyeli taşıyan kök hücrelerin yedek parça gibi kullanımı söz konusu olmayacaktır.

Dolayısıyla tıp dünyasının bağımsız bir canlı olma potansiyeli kalmamış, özelleşmiş yetişkin kök hücrelerinin tedavi amaçlı kullanımı üzerinde yoğunlaşmaları gerekmektedir. Bunun ise, dînî ve ahlâkî açıdan organ naklinden bir farkı olmayacaktır.

Ancak, özelleşmiş yetişkin hücrelerden embriyonik kök hücrenin özelliklerini taşıyan kök hücre elde edilememesi durumunda ve başka tedavi imkanının bulunmaması halinde, ticari ve her türlü kötü amaçlı kullanımı engelleyici tedbirleri almak kaydıyla tüp bebekten arta kalan blastocistler tedavi amaçlı olarak kullanılabilir.

ELEKTRO-MANYETİK ALANLAR VE BİZ

Durgun(hareketsiz) yüklü parçacıklar Elektriksel alan (E) oluşturur. Bu alanın yönü eksi yük için içe, artı yük için dışa doğrudur. Aynı yüke sahip tanecikler birbirlerini iterken ayrı yüklü tanecikler çekerler. Ayrıca yüklü tanecikler dönme ve öteleme hareketi sırasında da bu alana ek olarak manyetik (B) alan oluştururlar. Dönen yüklü taneciğin manyetik alanı mıknatıstaki gibi kuzey ve güney kutupları oluştururken tel içinden geçen yüklü tanecikler (ki elektron akımıdır) sağ el kuralı şeklinde baş parmak akım yönünü, dört parmak da, telin dairesel biçimdeki manyetik alan yönünü gösterir. Böylece telden herhangi uzaklıktaki bir noktada tele doğru (E) alan ve buna dik (B) alan meydana gelir.
Fakat bu alanlar,uzayda yayılmaz,etkileri belli bir bölgede sınırlı kalır ve yüke olan uzaklığı ile ters orantılı olarak da azalır. Eğer bu yükler ivmeli(değişen hızda)hareket ediyorlarsa,bu alanlara ek olarak birde,yine Elektrik ve Manyetik alanlardan oluşan ancak yapısı bundan farklı ve çok uzaklara yayılabilen ve de şekli bu iki alanın birbirlerine (yayılma doğrultusuna da )dik aynı zamanda birleşik olacak biçimde ışık hızıyla doğrusal hareket eden Elektromanyetik dalgaları da meydana gelir.
Buna örnek olarak tekrar telden geçen akımı verebiliriz.Çünkü teli oluşturan atomların sahip olduğu elektronların(veya yüklerin),akımı meydana getiren elektronlar üzerinde etkileri dolayısıyla onların ivmeli hareket etmelerine neden olur.Bunun sonucu olarak da,telden dışa doğru yayılan Elektromanyetik ışınım(dalgalanma)oluşur. Dolayısıyla, elektrik akımı bir defa başladı mı, uzaya devamlı (E_M) dalga yayınlanır.Keza vücudumuzda hareket eden bio-elektriğin davranışı da bu şekilde olup böylece,bedenimizin etrafında hem elektrik ve manyetik alanları hem de vücudumuzun dışına yayılan Elektromanyetik dalgaların oluşmasını sağlar.Bu yayılan Elektromanyetik dalga frekansına göre ,algılayalım yada algılamayalım ısı ve ışık şeklinde yayılır.Bunun dışında bedenden ayrılan bir diğer elektromanyetik dalganın kaynağı da,vücuttaki kimyasal tepkimeler sonucu oluşan(açığa çıkan) ısıdır.
Beyin maddi gıdaları kimyasal reaksiyonlarla Bio-elektrik enerjiye dönüştürerek kullanmaktadır. Ve beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki bu Bio-elektrik faaliyetleridir. Yani her mânâya göre beyindeki değişik hücre grupları arasında bir Bio-elektrik akışı söz konusudur. Ve beyin, sinir sisteminde akmakta olan bu akım vasıtasıyla tüm bedeni kontrol ederken tel örneğinde olduğu gibi bedenin etrafında E_M alanlar oluşturur ve bu alan vasıtasıyla da hücreleri birbirine bağlayarak bedeni bütünsellik içinde tutar. Biyolojik bedendeki canlılığı oluşturan bio-elektriğin meydana getirdiği bu E_M enerjiye �Aura� denmektedir. Ve dışarıdan çeşitli renklerde ışık şeklinde algılanır. İlk olarak Kirlian tarafından görüntülenen bu alan, insanın üzüntülü, heyecanlı sevinçli�vb) durumlarına bağlı olarak, renk dönüşümü ve parlaklık düzeyine göre değişim göstermektedir. Bir insanın parmaklarından çeşitli zamanlarda alınan Kirlian fotoğrafının birinde, bir volkanın lav püskürtmesi gibi müthiş enerji dalgaları yayımlarken,başka bir durumda daha zayıf olarak gözlemlenmektedir.
Canlıların ölümü durumunda bio-elektrik faaliyetleri sona erdiğinden aura da yok olur. Örneğin sağlıklı bir yaprağın aurası çok canlı ve parlak iken, yaprak ölmeye başlayınca bu parlaklık yavaş yavaş zayıflar, kuruması halinde de tamamen yok olur (yani dünyanın aurasına katılır.)Yapılan deneylerde, auraya kaynaklık eden canlının ortadan kaldırılmasıyla da aura görüntüsünün bir süre o ortamda kaldığı gözlenmiştir. Birinin odayı terk ettikten sonra, ona ait ışın görüntüsü ile, bir yaprağın dalından koparılmasından sonra orada aynen varmışçasına enerji yapısının görüntülenmesi gibi...
Buna neden olan etki ise dünyanın sahip olduğu E_M alanını muhafaza etmesidir. Sara hastaları üzerinde yapılan bir deneyde de dışarıdan, deneklerin manyetik alanının değiştirilmesi durumunda,beyindeki bioelektrik faaliyetin, dolayısıyla snapsların kitlenmesi sağlanarak hastalık durumundaki etkiler aynen oluşturulmuştur. Bu da insanların ve hayvanların güçlü enerji alanları altında iken depresyon, korku, vehim halüsinasyon görme, sinirlilik hallerine ve taşkın davranışlarına açıklık getirmektedir. Tıpkı depremler öncesinde fay hatlarından yayınlanan elektromanyetik dalgaların canlılarda oluşturduğu etkiler gibi.(Güçlü alanların,bitkilerin gelişmesi,hücrelerin çoğalması, fare davranışları ve bakterilerin yaşamsal etkinlikleri üzerindeki etkileri de gözlemlenmiştir.)
Auradan, ayrıca kişinin karakter ve hastalık durumları da tesbit edilebilir. Yani, her kişinin Astrolojik tesirlerle anne karnında yüz yirminci günde başlayıp ana rahminden dünyaya geldiği ana kadar beynin işlenmesi sonucu,birime ait özel açılımlar oluşur. Ve bu açılımların özellikleri bio-elektrik faaliyetleri ile auraya yansıdığından, okunabilir. Hastalıkların tesbiti ise, beynin, başka bir deyişle bedenin holografik yapısından dolayı, buna ait olan tüm özelliklerin,vücudun belli bölgelerinde mevcut olması esasına dayanır. Söz konusu bölgeler bir insanın ufacık anatomik haritasıdır. Başta eller,ayaklar,kollar,kulaklar,ense,dil ve diş etleri olmak üzere on sekiz ayrı yerde bu mikro- akupunktur hologramları bulunur. Bir organa ait hastalık, beyinde o organla ilgili olan hücre faaliyetlerinin, dolayısıyla gönderilen sinyallerin azalması anlamına gelir. Bunun sonucunda da akupunktur noktalarına yansıyarak, o noktadaki elektrik akışını düşürecektir. Fakat oraya bir iletken iğne yerleştirilmesiyle (ya da dışarıdan takviye yaparak) bio elektrik akışı sağlandığında beynin o organa ait olan akışı sağlamlaştırılarak normal faaliyetine dönmesine yardımcı olunur.
Auranın bir özelliği de, beyni dıştan gelen menfi dalgalardan korumasıdır. Eğer ilgili hücrelerdeki faaliyet yetersizse, o istikamette manyetik alan oluşturulamayacağından gelen menfi dalgalar bloke edilemeyecek ve beyinde hücre faaliyetlerine yol açarak negatif fikir ve davranışların açığa çıkmasına neden olacaktır. Buna halk dilinde �nazar� da denmektedir. Nazarın bilinçsizce açığa çıkmasına karşın, büyü ve sihirde bilinçli bir yönlendirme söz konusudur. Tıpkı kendi frekans gruplarına göre yayınlanan TV, radyo telefon�vb� nin oluşturduğu şebeke ağı gibi insan beyninin yaydığı dalgaların da neden olduğu bir şebeke ağı vardır. İstenilen kişinin sahip olduğu eşyalar, (saç vs...)konsantrasyon objesi olarak kullanılarak belli kelime tekrarları ile bu şebeke ağındaki istenilen beyinle ilişkiye geçilip (E-m dalga yapılı bilinçli varlık olan cinlerin yardımıyla) nazar olayındaki gibi etki oluşturulabileceği gibi, şifa da verilebilmektedir. Buna karşı, belli kelime tekrarları ile o dalgayı bloke edecek manyetik alanı oluşturup sonuçta açığa çıkan gamma ve beta dalgaları ile, ortaya konan sudaki H2O molekülü iyonize edilerek, yani bu beta ve gamma dalgalarının ,nötr durumdaki su molekülleri ile etkileşime girerek bir kısım molekülleri yüklü bileşenlerine ayırıp suda yüklü tanecikler oluşturmak suretiyle ,bunun vücuda alınmasıyla beyne ekstra takviyede bulunarak daha güçlü çalışması sağlanabilmektedir.Bunun bir uç örneği de Çernobil kazasından sonra yani radyoaktif (alfa,beta,gamma) ışınlarının suyu zehirlemesi olayıdır.
Su örneğinde olduğu gibi beyinden yayınlanan enerji dalgaları başka bir yere aktarılabilmektedir. Bu da genel olarak parmak uçları, nefes, gözler ve direkt beyinden olmak üzere dört şekilde gerçekleşmektedir.
Beynin holografik çalışmasından dolayı birim, nesneleri dıştan gelen sinyallere göre değerlendirmeyip kendi bünyesinde daha derin bir düzeyden dışa doğru gelen formasyonlara göre her şeyi dışta oluşuyormuş sanısı ile algılamaktadır.
Örneğin, bir hologram plakasının oluşturduğu elma görüntüsünü algılayabilmem için beynimde, plakadaki elmayı oluşturan girişim dalgalarının aynısının olması gerekmektedir. Yani dışta olan bir şey değil, bende mevcut olanı algılıyorum demektir. Bu da bilinç ve madde ayrımını ortadan kaldırarak her şeyin bütünsellik içinde ister evrensel mânâda olsun, isterse birimsel mânâda tüm oluşun ve etkinin birbirlerini bilgilendirmesiyle(mikrodalga boyutuna yansıması,bir dalganın diğer bir dalgayı o mana istikametinde biçimlendirerek sırasıyla atomik,moleküler ve maddesel formda öğretmesi sonucu)meydana geldiğini, uzay-zaman kısıtlaması olmaksızın telepati, durugörü, psikokinetik etki rüyalar�vb) metafiziksel oluşumları da açıklamış olmaktadır.
(Bunlar quantum potansiyeli ve takyon teorileriyle de açıklanabilmektedir.) Fakat bu oluşumların bulunduğumuz boyut itibariyle yansıması şu şekilde olmaktadır:
Beynimiz bilindiği gibi bio-kimyasal işlemler sonucu alfa,beta,gamma ışınları yayınlamaktadır. Fizikçi Lav Lendu da canlı beyinlerin kısa radyo dalgaları yayımladığını, o dalgalara belli anlamlar yüklendiğinde beyinler arası iletişimin olabileceğini ve bunların da hangi grup dalgalar olduğunu tespit etmiştir. Yani beyin yaydığı Radar dalgalarını belli mahallere yönlendirip (ki bu paralel evrenleri kapsayacağı gibi, uzaydan gelenleri de deşifre eder) yansıyanı değerlendirmesiyle telepati, durugörü, rüyalar gibi fizik ötesi oluşumları meydana getirmektedir.
Telepati, beyinler arası iletişimdir. Bununla ilgili ilginç bir deney gerçekleştirilmiştir. Bir grup, tavşan yavrularını alarak denizaltı ile okyanusa açılır. Diğer grup da binlerce km. uzaklıkta anne tavşanın beyinsel işlevlerini incelemeye alır. Yavru tavşanların öldürülmesi sağlandığında da anne tavşanın verdiği şiddetli tepki dalgasal olarak tesbit edilir.
Amerika�daki bir durugörü uzmanı tarafından da bir yere odaklandığında, Paris�te bulunan birinin gördükleri tanımlanmıştır. (Flue şekilde) Bu olay, aynı biçimde aracı olmadan da gerçekleşebilmektedir.
Psikokinetik etkide; cisimleri hareket ettirme havaya kaldırma ,eğme,bükme�vb söz konusudur. Bilimsel açıklaması ise şöyledir: Manyetik özelliği olmayan cisimlerin atomları, güçlü manyetik alanların içinde deforme olur. Ve atomun elektronları dairesel değil, eliptik yörüngelerde hareket ederek,yörünge ve spin açısal momentumlarından kaynaklanan manyetik etkileri nötr durumundan, manyetik duruma geçer. Nedeni de yörüngeden dolayı elektronlar çekirdeklerden biraz daha uzak noktalarında hareket etmesinden artı ve eksi iki farklı yük gibi davranmaya başlar. Bunun sonucunda da elektron hareketi küçük elektrik devreleri oluşturarak manyetik alan meydana getirir. Ve cisim geçici olarak manyetik özellikler gösterip dıştan uygulanan alanla etkileşmeye girip uçmaya, hareket etmeye başlar.(bunlara canlılarda dahildir) Ayrıca beyin yaymış olduğu güçlü (E_M) dalgalarla ya da mikrodalga yapılı varlıkların (Cinlerin)yaptığı gibi cisimler üzerinde etki oluşturarak kontrollü hareket ettirmek mümkündür. Bu olay anti-gravitasyonun neden olduğuna inanılan Levitasyon olayını da açıklar. Yani beynin çok güçlü manyetik alan yaratarak vücutta oluşturduğu aynı etki yoluyla ürettiği bu alan gücü ile doğru orantılı olarak havalanabilmektedir.
İnsanın sahip olduğu E_M alanları gibi dünyanın da bir alanı vardır. Dünya merkezindeki çekirdek sıcaklığından dolayı sıvı, fakat tam merkezde yüksek basınç nedeniyle katı demir bulunur. Yeryüzünün doğudan batıya dönmesiyle, çekirdekteki birtakım sıvıda batıdan doğuya girdaplar meydana getirerek demir nikel karışımındaki demir atomlarının bir özelliğinden dolayı elektrik akımına neden olur ve kuzey �güney yönünde mıknatıstaki gibi manyetik alanları oluşturur. (E alan da bu alana dik, dünyaya doğrudur.) Bu sıvı çekirdeğin belli bir yönde önce hızlı, yavaşlayıp durduktan sonra diğer yönde dönmeye başlayarak manyetik kutuplarında (450 bin yılda bir) yön değiştirmesine neden olur. Bu alan,uzaydan gelen zararlı kozmik ışınları, parçacıkların enerjisinin çoğunu ya da tamamını kaybettirerek alan çizgileri etrafında spiraller çizdirip dünyanın çevresini dolaştırıp kutuplarda birleşmelerini sağlayarak yeryüzüne inmelerini önler. Sonucunda atmosferin üst tabakalarında atom ve moleküllerle çarpışarak geceleri Aurora denen ışık parıltılarını oluştururlar. Girdaplar durduğunda manyetik alan geçici olarak sıfırlanır. Bu durumda da kozmik ışınların yeryüzüne inmesini sağlayarak canlıların DNA� larını etkilemesine,fiziksel yapılarının değişmesine ve çoğalma güçlerini kaybedip hücrenin yani canlıların Radyasyon hastalığından ölmesine neden olurlar. Ayrıca bu çevrimler; dinazorların ve bir önceki çevrimde ki canlıların % 90 nun yok olmalarını açıklarken ,yerin manyetik alanı algılayarak yaşamlarını buna göre düzenleyen hayvanların bu etki ile fonksiyonlarının değişime uğrayarak evrimleşme üzerideki rolünü de göstermektedir. Buna örnek olarak yönlerini manyetik pusulaya göre bulan göçmen kuşlarla,yuvalarını manyetik kutuplara göre kazan köstebekleri verebiliriz.(bu alanı algılamaya insanda da tesbit edilen kandaki magnetit adı verilen bir tür demirdir.) Güneş ve sistemindeki merkür, jüpiter, uranüs, neptün ile yıldızların, galaksilerin de manyetik alanları mevcuttur.( Bu E_M alanlar, yıldız ve gezegenlerin ikizleri olan E_M� lerle karıştırılmamalıdır.)
Bunun yanında bedeni saran sinir sisteminde akmakta olan bioelektrik gibi yeryüzü altında da gezegeni enlemesi ve boylamasına geçen seyyal enerji damarları, belli bölgelerde kesişerek güçlü enerji noktaları oluşturup (şakralarda ki gibi) pozitif ve negatif (kara akım) radyasyon akımlarına neden olurlar. Buna Çinliler �ejderha�, Keltliler �peri� İngilizler de �Ley hatları� adını vermişlerdir.(Bermuda Şeytan Üçgeni bunların en şiddetli olduğu on iki bölgeden biridir.) Mistik kaynaklardan alınan bilgilere göre de, zirve düğüm noktaları Mekke�deki Kâbe ile Arafat Dağının altı olmak üzere, Kudüs, Medine, İstanbul�vb) şehirler de oldukça güçlü enerji düğümlerine sahiptir.
E_M dalgaların birbirleriyle etkileşmesinden dolayı, eğer pozitif radyasyon alanında ev ve işyeri kurulmuşsa yaşam huzurlu,verimli ve bereketli olurken, negatif durumda ise hastalıklar,sıkıntı,işlerin ters gitmesi gibi etkiler oluşur. Bölgesel planda ise,açlık sefalet,despotizm,savaşlar,gerilimler eksik olmaz. Çok yüksek pozitif enerjili bölgelerde de bu tür etkilerin bazıları az da olsa görülebilmektedir. Bu konuda Phill Collahan geliştirdiği bir alet yardımıyla jeomanyetizmanın neden olduğu manyetik alanları topraktan aldığı numuneleri ölçerek neden bazı bölgelerdeki gerilimin ve savaşların olduğu sorusuna Belfast,Bosna ve Ortadoğudan aldığı örnekleri ,başka bölgelerden aldıklarıyla kıyaslayarak cevaplandırdı yani güçlü manyetik alanlar. Aynı şekilde bu çevrimlerin,jeomanyetik alanaları etkileyerek bu alanların gücünü ve başka bölgelere kaymasını sağlayarak,manyetik kaosun sosyal kaoslara dönüşmesine neden olacağını da göstermektedir. (Peygamberlerin de neden orta doğuda ortaya çıktıkları ve belli dağlara çıkmaları düşündürücüdür.)Bununla ilgili olarak; adamın biri Peygambere gelerek malca zengin,çoluk çocuk sahibi ve huzurlu iken yeni almış olduğu evde birkaç yıl içinde işlerin ters gittiğini,mallarının ve çocuklarının bir kısmının yok olduğunu bildirerek yardım ister. Peygamber de evi kötü addederek terk etmesini söyler. Adam denileni yaparak kurtulur. Gerçeği ise, peygamberin de bilmesine rağmen o dönemde bahsedemeyeceği lay hatlarıdır.
Artı ve eksi kavramı konuya göre değişiklik göstermektedir. Elektrik devrelerinde akım yönünü, mıknatıslarda kuvvet alan yönünü gösterir Aynı enerji (görsel olarak)olumlu etki veriyorsa artı, olumsuz türde etki gösteriyorsa eksi terimi kullanılır. Vücutta kullanıldığında,dışarıdan alınan gıdalar beyin faaliyetlerini düşüreceğinden eksi olarak nitelendirilirken ,dışarıdan alınan hava da eksi değer olmasına karşın, beyin faaliyetlerini düşürücü etki göstermeyeceğinden artı olarak değerlendirilir.
Ayrıca tarihöncesi çağlardaki insanların şaşılacak bir biçimde, sanki ley hatlarını biliyormuşçasına taş blokları inşa etmeleri gibi, başta İngiltere�deki Stone Hange (dev taşlar)olmak üzere, dünyanın özellikle Avrupa ve Anadolu�da çeşitli zamanlarda hep bu hatların üzerine Şatolar,tapınaklar, hastaneler, şifa merkezleri�vb) kurulduğu anlaşılmıştır. Bunlar günümüzde de kullanılmaktadır. Bu bölgedeki enerji, insan beyinlerinin normal üstü çalışmasını sağladığı gibi negatif etkilerin gözden kaçırılmasına ve metafiziksel yanılgıları doğurarak mistik deneyimlerle karıştırılmasına da neden olmaktadır. Çünkü bu enerji insanın vehim kanalları üzerinde oluşturduğu güçlü etkisini dışa yansıtarak beyinden yayınlanan anlamlı dalgaların bu alanlarla girişim yapıp tekrar beyin tarafından değerlendirilmesiyle (ki başka beyinlerin ilgili hücrelerini irrite etmesi sonucu dışta algılıyormuş sanısı ile) ya da mikrodalga yapılı bilinçli varlıkların beyinde bu tür etkileri direkt oluşturarak hayallerin maddeleştirmesine neden olup ,Psikokinetik, şifa dağıtıcılık,telepatik bağlantılar,levitasyon olayları,beyin okumaları,dini kişiliklerin,hayaletlerin görünmesi ve belli mesajların alınması�vb) ni meydana getirmektedir. Burada önemli olan bir nokta da bu tür etkilerin oluşumuna ortam enerjisi mi yoksa direkt mikrodalga yapıların müdahalesi mi neden olmakta sorusu holografik açıdan anlamsızlaşmaktadır. Çünkü iki oluşum aynı anda oluşmaktadır.(Ayrıca ortam enerjisinin olmaması durumunda da mikrodalga yapılı varlıkların enerji yapılarından dolayı beyinde o tür etkiyi kendileri de oluşturmaktadır.)Buna en iyi örnek bugün bile açıklık getirilemeyen 17. yy daki Jensanist rahiplerinden Azizlik mertebesinde olan birinin mezarının başında toplanan insanların başına bu türden gelen olaylardır. Öyle ki bu olaylara siyasetçiler, matematikçiler ve filozoflar da tanık olmuşlardır. Ayrıca mistik gibi gösterilenlerin (şamanlar öncelik taşımakta) belli tütsüler ve ritimler eşliğinde transa girerek ölüler ülkesine gidip onlar hakkında bilgiler alması,geleceğe ait kehanetlerde bulunmaları,üstün varlıklardan ve geçmiş dönemlere ait bilgi edinmeleri,dünyanın ve evrenin ruhu ile görüşmelerinin altında yatan sistemi de açıklamaktadır.

MAGNETİK GÜCÜN MEDYUMU NEDİR? Neden yapilmistir?


YANIT

Buradaki soruda Medyum kelimesi (özür dileyerek) yanlış kullanılmış. Herhalde Meson=Aracı ya da değiş tokuş edilen anlamında kullanmak istiyorsunuz. Latince=Mezo ara(Mezo+potamya gibi)Mezzo=Arasında bulunmak (Mezzo Soprano gibi) Meson=Aracı, değiştokuş, takas parçacığı demek (Atomaltı fizikte)

Yine Latince Midi=Orta boy, Medi=İletici, Medium=Aracı(Tekil) ve bunun çoğulu olan Media (Aracılar) seçenekleri içinden Medium yanlış tercihti.

Şimdiye dek sayılan doğanın dört kuvveti içinden biri olan Elektro Magnetik kuvvet'in değiş tokuş parçacığı fotonlardır. Sorunuzun yanıtı bu mu? Değilse ilerletelim:

Elektromagnetik Doğa Kuvveti ikişer ikişer tasnif edilir.

aa) Elektrik alan: Ölçülebilir alan, elle tutulur gözle görünür, insanı çarpar vb. Somuttur. Bunun aracısı (Medium?u) ISI VE IŞIK saçan fotonlar yani FERMİON ailesidir. Bunlar sıcaklık ve ışık olarak algılanabilir, görünmeyenlerini röntgen cihazı gösterir vb.) Sorunun yanıtı Fermiyonlar mı? Değilse,

bb) Magnetik alan, ölçülemez, (Elektrik alanla eşdeğerliği nedeniyle ölçüldüğü varsayılır. Örneğin elektrik alan 4x6 ise, buna karşı gelen magnetik alan 3x8 olup toplamları 24=24'tür, ama bileşenleri farklıdır. Yani eşdeğerliği denklemseldir. Magnetik alan dolayısıyla ölçülemez, soyuttur, insanı çarpmaz. Elle tutulup gözle görülmez.Bunlar Fermion tipi (Isı, ışık, spektral gam ürünü vb.) görünür FOTON değil, mıknatısın bir çiviyi çekmesi gibi görünmeden iki nesneyi birbirine taşıyan değiş tokuş parçacığı yani GÖRÜNMEYEN ZIMNİ FOTONLAR'dır. Bunlara Bozon denir. Isı ve ışık vermezler. Elektrik alan ampülde olduğu gibi ışıyan, ısıtan fotonlar (Fermiyonlar) iken, Magnetik alan ışımayan ısıtmayan hayalet görüntüsündeki fotonlar olan bozonlardır.

Bu kadar lafın özeti şu: Başlangıçta, evrenin ilk yaratılmasında saydığım iki tip aracı foton bitişiklerdi. Sonra,

aaa) GÖK=GECE=HUNNES=BOZON fotonları olarak karanlıkta kalıp, maddeyi değil maddenin alan etkileşimlerini üstlendiler. Sema=Uzay,

Gece=ışamayan foton şifresi ve misalidir.

bbb) ARZ=GÜNDÜZ=Künnes=Fermion tipi fotonlar ise, aydınlığı, ısıyı seçtiler, daha önemlisi maddenin kendisini oluşturdular. Örneğin bir proton on üzeri 70bin foton=quant'tan oluşmaktadır. Arz=Madde(m) ve Gündüz=Işıyan, ısı yayan anlamında yer almaktadır Kur'an'ı Kerimde... Böylece aracıların ikisini de vermiş oldum. Cevap bu değilse ilerletelim.

Elektromagnetizma teorisi şudur,

===Elektrik alanda, birbirine zıt iki yüklünün eşit miktarda yaratılıp, birbirlerini aynı ise itmesi, zıt ise çekmesidir. Bu + ve - elektirk yükleridir. Eğer yüksüz ise "Sıfır=Nötr" denir. Kur'an'da Nur-35'de Alimlere Allah'ın verdiği misale göre Artı kutup=Zaid=Zeytun=Zeytin=Anod'dur. Eksi kutup ise Tin=İncir(?) =Eksi=Katod'dur. Yüksüz alan ise TURu sina=TUWA vadisidir.Piramitlerin yapıldığı Gizze kentinden itibaren (Kutuplar doğal gezgin olup, yürüdüğü için)Musa döneminde NÖTR bölge de aynı orantıyla yürümekteydi. (Bir kalem alın uçları kuzey-güney kutbu, tam ortasına bir toplu iğne batırın ve kalemi hareket ettirdiğinizde iğnenin de birlikte gezeceğini göreceksiniz.)

===Magnetik alanda, yine N ve S adlı zıt iki kutubun birbirini itip çekmesidir. Bir mıknatısın (Bir armatür halkasının ya da kondansatörün) ortası yüksüzdür. Ne iter ne çeker. Yine Nur-35. ayette, "Ne DOĞU'da ne BATI'da yetişmeyen mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır" misali Doğu ve Batı olmayan iki yönü yani Kuzey(N) ve Güney(S) kutuplarını haber vermektedir. Zeytin'in burada görevi "Anot, Katot ve ANTİ ANOT üçlüsünü vermesidir. TV tüpü de böyle çalışır. Mühendisler ne dediğimi bileceklerdir. "O Nur üzerine nurdur=Termik, yakıcı değil de spesifik soğuk ışıma (Fluoresant lamba gibi, el yakmaz)YAĞ olarak bildirilmiştir. "İki doğunun Rabbi ve İki batının Rabbi" de şu anlama gelmektedir: Elektromagnetizmada KUADROPOLE=Dört kutup fenomeni de vardır. (Bilen bilir, bilmeyen araştırır misali) Nur (foton) ise enerjisi planck tarafından E=2hV olarak saptanmıştır. Gecce sıkak lambası gibi ışığı dört bir yana zayıflayarak gider. Nur üzerine Nur dendiğinde ise E=2hV yani üstüste bindirilmiş kohorent dalga=Laser ışını olmaktadır. Sokak lambası gibi dağılıp gitmez, Dürbünlü tüfeklerdeki kırmızı nokta ya da çocukların elinde gezen pointerler gibi iki kilometre öteyi, hatta Ay yüzeyini işaretler. Laser bilindiği gibi HOLOGRAM (arapça Hayal ve ikram gibi düşünün) denen üç boyutluların (Allah Ruhundan üfürdü bu anlamdadır, çünkü evren bir HAYALDİR) temel yapısıdır. Bu arada Nur değil NURÜN ALA NUR Allah'ımızın güzel ismidir.

Şimdi gelelemi bunların aracı parçacığına (Medyumu?na) E=hV (Planck sabiti ile dalgaboyunun çarpımı=Enerjisidir)Aynı zamanda E=mc2 olduğundan iki eşdeğerlikten BİR DENKLEM YAPMAYI bugüne dek kimsenin aklına gelmedi. İLK KEZ ve bu forumda ben yazıyorum. İpucu şu: mc2=hV ise siz bunları türetin bakalım neler neler çıkacak? Öncelikle böyle bir denklem hiç kurulmadığı için aracısının da ismi konmamıştır. Ben bu aracının adını Kur'an'dan koyuyorum:ŞIHAB

Durun bitmedi!E=2hV yokmuydu? Bunun karşılığı da şöyle E=2m.c4 (Yani ışık hızının karesi değil kübü değil dördüncü kuvveti bölü zamanın dördüncü kuvveti. km4 Süper Uzay (Kur'an'da MİSAL ALEMİ) ve sn4=Kur'anda DEHR denen özel zaman... ,

Şimdi yine eşitlikleri denkleştirdiğimizde 2mc4=2hV olduğunda dört ayrı sonuç çıkar:Bu dört aracının da adlarını koyalım.

xxxxxxDEHR

xxxxxxGEON

xxxxxxKARİA (Çarpan, kapı çalan denen sure adı)

xxxxxxNEFHİ SUR (HORN HOLE, Sarfatti-Aiberg hyper uzayı)

Bunlar sizin aradığınız "Medium"lar olabilir mi? Aman olmasın, biraz daha yaşamak istemez miyiz? Haydi yeryüzüne dönelim. Nerde kalmıştık?

===Elektromagnetik birleşik dinamik alan(Bir mıknatısa elektrik verirseniz daha da çeker, dev vinçlerde olduğu gibi...) şiddetlendirilebilir.

===Elektrik ve magnetik alanlar polarizlenebilir. DİPOLE=Çift kutup olabilir. (Doğu ve Batı'nın Rabbi) O zaman bir elektrik alanı kendisine dik bir magnetik alan kuşatır. Elektrik alan akımı kesilse bile magnetik alan kalıcı olur. Quadropole=Dört kutupluluk=İki doğu ve iki batının Rabbi görüngüsü ortaya çıkar. Alan o kadar şiddetlidir ki, parçacık hızlandırıcıları konusunu bilenlere sorabilirsiniz.

cc) İkisi birbirinden ayrıldığında statik alan oluştururlar. Ancak ikisi bir araya geldiklerinde Dinamik alanlar oluştururlar. Bunlar öyle dinamiklerdir ki, özellikle elektrik yüklü karadelik aşırı hallerinde, Yer magnetizmasının deşarjları sonucu oluşan Şeytan üçgenleri ve bunun laboratuar olarak yapay gemi vb. ışınlama deneylerinde olduğu gibi magnetik aşırı yüklenme hallerinde oluşan Elektromagnetik fırtınalarda çıkan cehennemi deşarjlar yüzünden, bir geminin tayfaları, hatta kendisi garipp bir yolculuğa çıkarlar, nesneler (Karadelik astronomları, Şeytan üçgenlerinde kaybolanlar, Philadelphia ve Montanauk deneyleri vb.) kendi uzay kafeslerine sığamadıklarından kendi uzay kafeslerinden dışarı kaçarlar ışık uzayda ve zamanda yürütülürler. Beraberinde götürdükleri nesneler de bir saniye sonra mesela 5000 km ötede görünür olur. Ta ki enerjisi (Bir topun zıplayıp, daha az zıplayarak ve sonunda durması gibi) uzay-zamanda zıplayıp dururlar. Pekiyi bunun aracı parçacığı ne olabilir? Foton mu, hayır çok küçük ve güdük kaldı. Öyle ki, neh parçacık hem dalgacık olan fotonda, parçacık özelliği, hantal olduğundan bizde kalırken, götürdüğü nesneler de parçacık yerine geçer. Yani aracı (Medium?) SEN OLURSUN. Parçacık ile siz yer değiştirirsiniz. Siz artık madde dalgası fenomenine dönersiniz. (Louis De Broglie, madde dalgaları kuramını araştırınız.) Eğer yanıt bu da değilse devam edelim:

dd) Bunun tersine yine aşırı bir görüngü olarak, uzay-zamanda iki elektromagnetik alan karşı karşıya çarpıştıklarında DURAN bir elektromagnetik alan haline gelirler. olmakla birlikte ve durgun ve dinamik alanlar oluşturulabilir.(Eylemsizlik çatkısı denir)Bu durumda çok karışık bir uzay-zaman magnetik akı kafesi oluşur. Bizim magnetosfer ve Kur'an'da Melei Ala denen yer. Buradaki tüm enerjiler dalgacık halinde olduğundan onlara ŞIHAB diye bir parçacık eşlik eder. (Cin suresine bakınız.)Şıhab sorunuzun yanıtı mı? Değilse devam edelim:

ee) Elektrik alan dört boyutlu uzaya aittir. Bunun anlamı şu, evren 11 boyutlu olarak yaratıldığı ilk zaman planck sabitinin sınırına kadar dayandığında 11 boyuttan yedisi (Sebti Mesani)açılamayıp, kıvrılı kaldı=Quantum tünel süreci olarak genişleyemedi. Ama dört boyut (en, boy, yükseklik ve Zaman) planck sabitinden dışarı çıkıp sonsuza doğru genişlediler. Tam planck sabitinin sınırının altında beşinci boyut olan MAGNETİK ALAN kaldı, bunun uzantısı ELEKTRİK ALAN ise dışarı çıktı.

Yani magnetik alan dediğimiz şey, 7 boyutun kıvrılarak yaptığı Tünel=Süper sicimin (Super string)bize bakan giriş ucudur. Süper sicim=Hablil Verid olarak (Allah size ŞAHDAMARINIZDAN DA YAKINDIR) olarak Kur'an Misalinde yer almıştır. Magnetizma olan beşinci boyutu 1918 yılında Kaluza buldu. Klein ise 7 boyutlu evren modelini kurdu. 8-9-10 derken 11 boyutlu ve SON evren modelini Scherk isbatladı. Kuantlar Planck zamanında boyutsuz nokta (nun=nukta=Nokta=Kuantlar)idi. Daha sonra bunların nokta değil çizgi (World Line=Kalem suresi kalem örneği)olduğu anlaşıldı. Bunu izleyerek bu tek boyutluluların evren yüzeyi yani membran=zar (Kur'an'da Levhi Mahfuz) gibi iki boyutlu olduğu anlaşıldı. Bununla on boyut oluyordu. Doğa sistemleri çift sayıları yasaklar bu yüzden 11 ve son boyut olduğu kanıtlandı. Buna göre evren yüzeyi olan membran ya da World Sheet, katlanıp bir tünel oluyorlardı. Böylece ortaya bir derinlik duygusu çıkıyordu (Kur'an'daki misali üç boyutlu Kürsi)

Şimdi sana o isimleri saysam anlamı yok gibi gelecek. Bunlar Rishon'lar, Conandrumlar, Geonlar, olarak Magnetik alan kapısından arkada kalmışlardır. Bunları arama motoruna yazarak da bulabilir misin bilmiyorum. Ama sorduğun mediumlar bunlar işte... Magnetik alanın hemen arkasında hiç bir şey quantlaşmadığı için, bütünsel, tümel olduğundan orada non_parçacık nötrinolar var. Ha bu arada bazı kuvvetler Elektromagnetizma gibi ikiye bölündüler. Örneğin çekimin dalgacık özelliği bizde, parçacık özelliği (Parçacıklaşamazlar zaten) arkada kaldı. Bu yüzden doğanın dört kuvveti içinde spin özelliği bir tuhaf olan Çekim, diğer kuvvetlerle birleştirilip bir "Birleşik alan teoremi yapılamiyor. Belki bunları okusalardı yaparlardı)Aradığın medium bu mu? Değil mi? Peki devam edelim.

Magnetizmanın bir aracı parçacığı da elektomagnetik kuvvet ile Zayıf çekirdek kuvvetinin birleştiği üst sistem (Foton ve W partikülleri, Z bozonunda birleşirler. Medium bunu mu kastettin? Değilse devam edelim: Güçlü Nükleer kuvvet ile elektrozayıf kuvvet de (Gluonlar ile Z bozonları) LEPTOQUARK adıyla birleşmektedirler. Burada fotino ve gravitino gibi iki Medium daha var. Değilse devam edelim:

Doğa kuvvetleri aslında iki yönlü ve tek yönlü olarak iki gruba ayrılırlar. Çift yönlü üç kuvvet Elektromagnetizma, Güçlü Nükleer kuvvet ve Zayıf Nükleer Kuvvet'tir. Tek yanlı kuvvetler ise yine üçtür:

1) Çekim: Maddeyi (Örneeğin +70 kg.olan beni hep yere çeker, hiç itmez. Oysa insanda imajiner olarak -70j diye eksi beden=BİLİNÇ daha var. Bu da madde değil, ışıktan hızlı (Hyper Luxon ya da Super luminal) takyon hızıdır. Ruhumuz, melekler vb. bundan yapılmıştır. Sıfırdan küçük ağırlıkta oldukları içindir ki, yerçekimi gibi bizi yere düşürmez, göğe düşürür=Melekler ğöğe düşer ve/veya uçarlar. Bunu yaparken de sürekli kendilerini saf-haf ve tavaf halinde kopyalarlar ya da ZİKR'ederek havasız kalmalarını önlerler. ZİKR bir aracı Medium'dur. Bilimdeki adı da ters çekim=Antigaravitation=Levitation yani Levitondur. Melekler Nur'dan (Takyon enerjisinden) lyaratıldığıkları için ürettikleri razonansların adı Leviton'dur. Bu medium'dur.

2. Zaman tek yanlı bir kuvvettir. Hep ileri akar. C0 ışık hızı, c2=Zaman boyut enerjisi ve haydi saklamayayım, C3 ise Zaman küresidir. Yani bizim evrenimizin x,yxz boyutlarının sanalıdır, (Xj,Yj ve Zj)... Bir üç boyutu (Apsis eksen ordinat) aynaya tutun, karşıda da bu sanal üç boyut belirecektir. Oldu mu 6 boyut ve birbirinin uzantısı. Olmadı, ya arada vektör yani bileşke olan AYNA düzlemi? Etti mi 7. (Bir daha Sebti Mesani'yi düşünmelisin) Bu 7 boyutu dev bir asma köprü gibi düşünün. Bir tek korna sesiyle köprünün öz titreşimini yakalayan bir otomobil, onun salınım yapıp fırlamasına çökmesine neden olur. Bir kristal bardağın öztitreşimini yakalayan bir soprano sesiyle bardağı tuz-buz eder. Koca evren de böyledir. Minicik bir SUR BORUSU İsrail'in ağzında o kıyameti bize yaşatacaktır. Antimaddenin zamanı ise tersine akar. Yani bugün Çarşamba ise yarın (Perşembe değil) SALI olacaktır. Önce cam kırılacak, sonra taş atılacaktır.

3. Evrenin genişlemesi tek boyutludur, buna eşlik eden termodinamik denge de tek yönlüdür. Yani sıcak uçtan soğuk uca akış olur.. Bir gün evrenin genişlemesi durunca ve geri yolculuk başlayınca (Karadeliğe Çökme süreci) sıcaklığın yönü, karadelik buharlaşma yönü, hatta zamanın akma yönü tersyüz olacaktır.

Kur'an'da bu Medium'un adı ise VAKIA'dır. Yani evren 76. ayetteki yerine çökecektir. Vakıa da bir Medium'dur, çünkü KARİA ile işbirliği halindedir.