Bu Blogda Ara

10 Mayıs 2010 Pazartesi

SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ

“Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor.  Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor…”
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye`tiyniy Bi arşiha kable en ye`tuniy müslimiyn;
(Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!… Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.
39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;
Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm… Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.
Hz. Süleyman a.s. kendi çağının zahiri ve bâtınî ilimlerinde en kâmil insan idi. Akıl ve kalb ile ilgili ilimlerde olduğu kadar madde ve beden dünyasının olaylarına “mucize” ile müdahale ve yön verme ilâhî ehliyetine de sahiptir.
Belkıs’ın tahtını bizzat Hz. Süleyman’ın zamandan münezzeh bir an içinde (yani zamansız boyutta) Yemen’den Kudüs’e nakletmesi (tayyi mekan ettirmesi/teleportasyonu) önemli bir olay değildir.
Rasul ve Nebîlerin ilmî ve ya fiziksel “mucize”sini Velî zâtlar “indinde Kitap’tan bir ilim olan kimse/kimseler” de bir alt derecede gerçekleştirebilirler. Velî derecesinde olmayan herhangi bir inançtan bir insan ve ya bir cin kendi varlığındaki  kudret tecellisini iyi ya da kötü niyetle kullanmayı öğrenerek “mucize-keramet” benzeri doğa üstü olaylar açığa çıkarabilir. Mesela… Cin “müslüman” olmadığı halde (“B sırrınca) özündeki potansiyel kudreti harekete geçirme tekniğini kullanarak Belkıs’ın tahtını “istidrac” ile getirebileceğinin farkındadır. Bu tür doğa üstülükleri mucize ve kerametten ayırt etmek amacıyla “istidrac” denilir.
Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor.  Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor.
40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;
İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”… (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir… Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir… Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.
Geleneksel meal ve tefsirler Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman’ın huzurundaki bir velînin (vezir Âsaf diye bilinir) ve ya Hızır’ın naklettiğini kabul ederler. Muhyiddin İbn Arabî ise Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin tahtı tayyi mekan ettirdiği ve zamansız anda yanına getirdiği görüşündedir. Kur’an âyetlerini semantik (kelime anlam bilim) yönüyle inceleyen bilim adamı Prof.Dr. İsmail Yakıt “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabında Tahtı Hz. Süleyman’ın getirmiş olabileceği ihtimalini Kur’an verilerine dayanarak izah etmektedir.
Âyet… gözün açık olduğu sürede yani bir nevi “hareketsiz-sabit” olduğu “zamansız” boyuta dikkat çekmektedir. Buna göre zaman ve fiil (hareket/eylem) ilişkisinde basitten mükemmele doğru bir sıralama yapabiliriz.
Varlığın en alt basamağında cansız varsayılan madde (elementler) bulunur. Maddenin şekil değiştirerek (çürüyerek, aşınarak vb.) eylemini göstermesi tam zamana bağımlıdır ve göz maddenin çürüme-aşınma hareketini yakalayamaz.
Bitkiler bir kaç saat ve ya bir günük zaman içinde gözün algılayabileceği belirginlikte büyüme-çürüme hareketi gösterebilir.
Hayvanların doğma-büyüme sürecinden ayrı günlük hareketleri göz tarafından algılanır.
Cinler… varlıkları naklî bilgi (vahiy) ile sabit olup zaman içinde insan gözünün algılamada yetersiz kaldığı yüksek hızlarla hareket ettikleri yine naklî bilgi ile bildirilmiştir.
İnsanlar:
Avam bilincinde; bedensel/madde boyutta madde-bitki-hayvan âleminin zaman-eylem yasalarına bağımlıdır. Ruhsal boyutta cinlerin ve meleklerin fikirsel eylemlerinin altında kabul edilir. (Din felsefecileri ve bir kısım tasavvuf felsefecileri bu sınıflamayı yapar… kişisel inancım insanları avam-havas-hassul havas sınıfarına ayırmamaktır. Çünkü her insanda aynı değerde kullanılacak ‘açık çek’ ‘İlâhî Bağış’ vardır. Açık çeki tam kullananlara Hassul Havas Velî Rasul/Velî Nebî, yarım kullananlara Havas Velî, cebindeki çekten haberi olmadığı için kullanmayanlara avam denilir. Çekini kullanmayan çekini kullanandan daha fakir değildir ama “kendinden habersizdir”.)
Havas bilincinde (Rasul ve Nebî olmayan Velî); bedensel/madde boyutta avam insan, cin ve meleklerden üstün yeteneklere sahiptir. Zaman içindeki eylemlerinde dilerlerse evrensel zaman yasalarına uymayabilirler. Ruhsal boyutta akıl ve ilim yönüyle daha olgundur.
Hassül Havas bilincinde (Rasul Velî / Nebî Velî ); bedensel/madde boyutta tüm alt sınıftan (melekler dahil) hadsiz hesapsız üstün davranış sergilerler. Evrensel zaman yasalarına bağımlı olmadıkları gibi eylemlerini zamansız (zamandan münezzeh) boyutta gerçekleştirebilirler.
Varlık sıralamasında “Melek” sınıfını zikretmiyoruz. Meleklik/Melekiyet diğer birimsel varlıklar gibi bir canlı türü olmayıp her canlı türünü maddesel ve ruhsal boyutta oluşturan özdür. Sıralamaya bir varlık türü gibi dahil olunursa “makamları, ilimleri, bilinçleri”nin sâbit olduğunu yazmak zorunda kalırız. İnsanlar ve cinler (İblis, Şeytan) gibi varlık basamaklarında makamsal iniş ve çıkış yapamazlar. Zaman, mekan, hareket/hareketsizlik gibi özelliklerle açıklanamazlar.
*  *  *
41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne la yehtedun;
(Süleyman) dedi ki: “Onun arş (taht) ını ona tanınmaz hale getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?”.
42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;
(Sebe’ melikesi kadın oraya?) geldiğinde şöyle denildi: “Senin arş (taht) ın işte böyle midir?”… (Melike de) dedi ki: “Sanki o!… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk”.
Hz. Süleyman’ın bizzat Belkıs’ın tahtını zaman ve mekandan bağımsız “mucize” ile tayyi mekan ettirmesinin bir delili de tahtın zaman-mekan-hareket gibi unsurlardan etkilenmeden huzura “müstekırr/sâbit/değişmeden” gelmiş olmasıdır. Velî ya da cin getirseydi taht “ müstekırr / sâbit / değişimsiz ” olmayacak, zaman ve mekan etkileşimi nedeniyle ancak en az Velî mertebesinden bakan bir gözün farkedebileceği (ve günümüzde teorik fizikçilerin bilimsel teorilerle izah edebilecekleri) “atomik boyutta” da olsa bazı farklılıklar gösterecekti. Meselâ aniden binlerce fersah yol kateden tahtı ışık hızını aşan “mucize” gücün etkisiyle maddeden enerjiye dönüşür, hacmi sıfır, kütlesi sonsuz olur. Tekrar madde boyutuna yoğunlaşırken yeniden atomlara dönüşür, yeniden hacim ve kütle kazanır. Bu değişimi yaşayan taht hiç bir zaman “eski taht” olmaz ancak bir an sonraki benzer devamı olur.
Hz Süleyman a.s. Velî ve ya cin gibi tahtı zaman ve mekan etkileşimine sokmadan, enerji madde dönüşümüne uğratmadan “aynı” halde nakletmiştir ki “Onun tahtını ona tanınmaz hale getirin…” diyor. Bu emir ile taht sanki yeniden Velî (keramet) ve ya cin (istidrac) gücünde bir zaman mekan etkileşimine giriyor ve Belkıs’ın bedensel ve ruhsal görme gücü test edilmek isteniyor. Belkıs özünde mevcut olan potansiyel “ilâhî görme gücü” ile tahttaki zaman-mekân etkileşimiyle meydana gelen farklılaşmayı algılıyor. Görünüşte aynı fakat madde-enerji boyutuna sokulmuş ve değişime uğramış tahtın eski taht olmadığını “Sanki o…” sözüyle vurguluyor. Görünüşü aynı fakat son hali “yeni bir taht” hükmünde olan kendi tahtında “avam” algısının farkedemeyeceği değişimi “velâyet gücüyle” gördüğünü;  “… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk” sözleriyle vurguluyor. Belkıs Hz. Süleyman’ın huzuruna gelmeden önce yine Hz. Süleyman tarafından kendisine gönderilen “mektup”u ( ilmi/ilmi açıklamaları) “okuyup” Allah Sistemi “İslâm”ı tanımış ve “Müslim”-(Teslim olan) sıfatını almış “velâyet” özellikleriyle donanmıştı.
*  *  *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
Hz. Süleyman Belkıs’a göndermiş olduğu mektuba;
İnnehu min Süleymane ve innehu BismillahirRahmanirRahıym; (27/30-)
“Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”
sözleriyle başlamıştır. Bu âyette dikkat çeken en büyük özellik “Besmele”nin Süleyman isminden sonra zikredilmiş olmasıdır. Halbuki “Besmele”nin içinde “Allah” ismi mevcuttur ve mektubun en başına “Allah” isminin yazılması gerekmez mi?
Kur’an’da her bir harf-kelime olması gereken yerdedir. Süleyman isminin Allah isminden öne alınmasında zahiri ve batınî hikmetler vardır.
Krallar bir elçi ile başka bir krala mektup gönderdiği zaman mektubu alan kral hakaret kastıyla mektubun başındaki ismi yırtabiliyordu. Hz. Süleyman da “Allah” isminin yırtılma ihtimaline karşı kendi ismini başa almıştı. Tabii ki mektup yırtılmadı, zahiri hakaret oluşmadı. Bâtınî hikmet ön plana çıktı.
Hz. Süleyman Belkıs’a Allah ismiyle inanması gereken bir hakikati beyan etti. Allah hakikati o dönemde insanların en kâmili olan Hz. Süleyman’dan tecelli ediyordu. Her devrin en kâmil bir insanı vardır ve Allah hakikatini o insan tecelli ettirir. Tüm zamanların en kâmili Hz. Muhammed a.s. isimli insan idi ve Allah hakikati en kâmil mânâlarıyla O’ndan tecelli etti. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra her devrin en kâmil insanı ancak “Muhammedî Hakikkat”dan yansıyan sonsuz Allah mânâlarından payına düşeni tecelli ettirebilir.
Belkıs misali her insana ulaşan “mektup/ilim” muhakkak ki devrin Süleymân’ındandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmânirRahîm iledir.
*  *  *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
43. âyet Hz. Süleymân’a açılmış olan hakikatin  Belkıs’a açık olmadığını anlatır.  Burada Hz. Süleyman’ın ruhunu ve bedenini (aslında ruh ve beden aynıdır… anlatım amacıyla böyle bir ayrım yapıyoruz) oluşturan Allah isimleri (Süleyman isimli terkibin Rabbi) ile Belkıs’ın ruhunu ve bedenini oluşturan Allah isimleri terkibiyet yönüyle her ne kadar farklı da olsa her bir isim diğer sonsuz isimlerin mânâlarını holografik olarak özlerinde taşıdıkları için sonuçta Belkıs da (ve her insan da) Hz. Süleyman’a açılan mânâlara kendi özündeki kudretten ulaşabilir. Belkıs daha önce vehminde (hayalinde varsayımla) tanrılar oluşturup onlar adına insanlar tarafından uydurulan kurallara iman halinde idi. Kendi vehmi hakikat ile arasına perde oluyordu. Hz. Süleyman’ın elçileri vasıtasıyla ulaşan bilgileri değerlendirerek vehmindeki tanrılar varsayma yanılgısını düzeltti ve hakikat ile arasındaki perdeyi de kaldırmış oldu.
Günümüzde insanlar… en azından uygarlık merkezlerinde yaşayan insanlar çok tanrıların var olmadığını biliyorlar. Fakat hâlâ değişmeyen şey bir tane de olsa bir tanrının var olabileceği zannı ve vehmidir. Uygar insanın aklı tek/bir tanrının var olmadığına inansa da yerini tarif edemediği ve adına “gönül” dediği duygusu tek/bir tanrının var olması gereğini arzu ediyor. Çünkü tek/bir tanrı var ise öldükten sonra bir hayat da var olacaktır. Eğer tek/bir tanrı yoksa öldükten sonra hayat da yok olacaktır. İnsan/insanlar akıllarıyla ve dilleriyle tek/bir tanrının varlığına kesin iman etmeseler de “gönülleriyle” doğal bir iman halindedirler. Bu doğal iman her insanı ölüm ötesi yaşamda sonsuzluğa taşıyacak olan en sağlam sigortadır.
Allah Rasulleri ve Hz. Muhammed Rasul s.a.v. insanlara doğal imandan daha kuvvetli olanı teklif etmişlerdir. Ölüm ötesi yaşamın var olmasını tek/bir tanrıya değil de “Allah”a ve “Allah” a kul olmaya bağlamayı teklif etmişlerdir.
Allah doğmayan, zamana mahkum olmayan/zamanı var eden, ölmeyecek olan yegane Ahad varlıktır. İnsan kendi varlığını tarif edilen Allah varlığı haricinde varsaymazsa insan da “doğmamış, zamana mahkum olmamış ve ölmeyecek” bir varlık bilincini keşfeder.
İnsanın Allah sıfatlarıyla sıfatlanmasına “kulluk” denilir ve Arapçadaki özel Muhammedî anlamı “abd” kavramıyla ifade olunur. Allah Allah’dır, kendi varlığını Allah varlığı haricinde görmeyen insan da “abd’ullah”dır. Allah Bâkî’dir (sonsuzdur), kendi varlığını Allah’ın Bekâsı haricinde görmeyen insan da “abd’ulbâkî”dir.
İnsanın Allah’a “abdiyyet/kulluk” sırlarını keşfetmesi ölüm ötesi sonsuz yaşam için bir/tek tanrıya gereksinim duyma duygusunu ortadan kaldırır.
Belkıs ismiyle sembolize edilen insan bilinci tek/bir ve ya çok tanrı inancından Süleyman ismiyle sembolize edilen Rasul bilinci tarafından Allah’a abdiyyet imanı ile tanıştırılmaktadır. Kur’an’ın Süleyman ve Belkıs hikâyesi bu durumda günümüzde hâlâ Allah’a abd olamamış tanrı kullarına ışık tutmaya devam etmektedir.
*  *  *
44-) Kıyle lehedhulis sarh felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet an sakayha kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillahi Rabbil alemiyn;
Ona (o kadına): “Köşke gir” denildi… (Kadın) onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını açtı… (Süleyman) dedi ki: “Muhakkak ki o iyice düzeltilmiş (cilalı), karure’den (şişe, billur cam, sırça) bir köşktür”… (Kadın da) dedi ki: “Rabbim, doğrusu ben nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a teslim oldum (O’nu gayrı bir vücudum asla sözkonusu değil)!”.  (Neml, 27/20-44; B Meal) dedi.
Belkıs Kudüs’e gelmeden Hz. Süleyman özel bir saray yaptırır. Sarayın zeminini parlattırarak derin bir su görüntüsü verir. Belkıs saraya girerken eteklerini ıslanmaması için yukarı kaldırır. Hz. Süleyman saray zeminin su olmadığını cam kadar şeffaf bir yapı olduğunu söyler. Belkıs ömrünün önceki bölümünü küfr karanlığı içinde geçirdiğini fakat Hz. Süleyman’ın ilmiyle İslâm’ı tanıdığını ve artık  müslümlerden olduğunu söyleyerek saraya girer.
Hz. Süleyman’ın Belkıs için yaptırdığı saray aslında Allah’ın yaratmış olduğu dünyâ ve âhiret yurdudur. Belkıs kendi özünü müslüman olarak tanıdığı anda dünyanın ve ahiretin hakikati bir cam şeffaflığı misaliyle ona açık hale gelir.
Eteklerini kaldırarak saraya doğru yürüme hamlesi dünya ve ahirete bir hakikat ehli olarak nazar etmeye başlamasıdır.
Bacakların görünmesi:
Sol bacak dünyâsal bilinci, nefsin dünya için isteklerini anlatır. Belkıs sol bacağını açması dünyâsal isteklerinin zararlarını tanımış olmasıdır. Sağ bacak ahiret bilincini ve kalbin Allah’a yönelişini temsil eder. Belkıs sağ bacağını da açar yani bilincini ahirete kalbini Allah’a ulaşmak için kullanmaya başlar.
Hz. Musa’nın Allah’ın huzuruna ulaşması anında her iki ayakkabısını da çıkarması gibi  bazı tefsir rivayetlerinde Belkıs’ın da ayakkabılarını zeminin kirlenmemesi için çıkardığı anlatılır. Demek ki Belkıs da o anda yani Allah’ın huzurunda olma bilincinde Hz. Musa gibi dünya ve ahiretti dahi kalbinden atabilmiştir.
*  *  *
11-) Ona (ateşe) yaklaştığında: “Yâ Musa” diye sesleniş algıladı.
12-) “Kesinlikle ben, ben Rabbinim! Hemen iki nalınını (beden ve bilinç bağlarını terk et; şuur olarak kal) çıkar; gerçekten sen mukaddes vadin Tuva’dasın!”
13-) “Ben seni seçtim! O hâlde vahyolunan bilgiyi algıla!” (Ahmed Hulûsi/Yansımalar)
*  *  *
Kur’an’daki her uyarı, her açıklama, her hikaye her ne kadar Kur’an’da ismi geçen kişilere hitap etse de asıl seslenişi her insanın şahsınadır. Kur’an “Süleyman… Belkıs” ve ya “Musa…Firavun” dediği zaman her insan bu misalleri kendi üzerine almalı ve anlatılanları kendi nefsine uygulamalıdır.

Hiç yorum yok: