Bu Blogda Ara

23 Eylül 2013 Pazartesi

DECCAL FİTNESİ

   Dede Hikmet, “gel evlat, sana duyulmadık bir hikâye anlatacağım. Aç kulağını dinle. Bu bildiklerine benzemez. Deden Adem’i cennetten kovduran şeytanın en cevvâl torununun hikâyesini anlatacağım. Dinle, dinle de çocuklarını uyar. Sen ki, yürüdüğünde arşı inleten, demir dağları eriten bir atanın evladısın. Aç kulaklarını dinle.” Ve Dede Hikmet, söze “kırk içinde bir kırk, onunda içinde bir başka kırk” diyerek başladı:
Asırlardan bir asır geldi. Gün döndü, ay döndü, yıl döndü ve asır döndü. Asırlardan bir asır geldi. On sekiz on dokuza yeni döndü. Demir demiri ezdi. Ezilen demir balyoz oldu, Adem’in oğullarını ezdi. Müddessir örtüsünden sıyrıldı. Doğruldu. Eline demiz balyozu aldı. Düşündü, taşındı, ölçtü, biçti! Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! Sonra, canı çıkasıca baktı! Kaşlarını çattı, suratını astı! En sonunda kibrini yenemeyip sırt çevirdi. Ve elindeki demiz balyozu omzuna alıp asırlardır tutulduğu zindanın kapısında doğruldu. Ve ışığa hasret bırakılmış gözlerini ovup, derin bir nefes aldı. Ardından haykırdı:
“Ve ben, kurak topraklarınıza yağmur yağdıracak,
Üstüne güller dikecek ve size vereceğim.
Dünyanın bir ucundaki arıları güllerinize göndereceğim,
Onlara vahyedeceğim:
“Bu güllerden bal yapın, içine zehir katın!”
Baldan yiyene bir daha yedireceğim.
Gülün kokusunu her bir yana yayacağım,
Duyan gelsin diyeceğim.
Ve ben, kimlerin geleceğini bileceğim.
Gözlerini bağlayacak, akıllarını alacağım.
Sabredeceğim, seyredeceğim!
Leylaları salacağım.
Mecnunları güllere koşturacağım!
Aşkın en cezbî halinde,
Dikenlerimi sunacağım!
Yağmuru dindirecek,
Mecnunların kanıyla gülleri sulayacağım!
Ben Deccalım!
Bağlanmışım, zincirlere vurulmuşum!
Ben “La Ced”im. Ben “laced”im.
Zamanın sonuna vurulmuş,
Mühürüm!
Önünde kıyama durulan benim,
Adına hutbe okutulan benim!
Ben Deccalim!
Dilediğimi öldürür,
Dilediğimi yaşatırım!
Dilediğimi indirir,
Dilediğimi bindiririm!
Ben, Allah’ın emriyim!
Zamanın tozuna bulanmışların,
Tozunu alacak,
Rengini açığa çıkaracağım!
Ben Deccalim,
Allah’ın emriyim!”

Zamanın sonuna vurulan mühür böylece açılmış oldu. On sekiz, on dokuza dönerken, demir demiri dövdü. Demir, balyoz oldu, balyoz Deccal’in eline geçti. Ve Deccal, bir yol tuttu. Yeri eşti, elini yerin karasına sürdü. Dedi, “bu karanın adı kömür olsun, bu ilk kara olsun. Bundan sonra öyle bir kara bulup vereyim ki Ademoğlu’nun eline, iki eli kan dolsun. Bu ilk kara yansın, duhan olsun; duman olsun. Dünyanın dört bir tarafını sarsın. Elimdeki demir balyoz, demiri dövsün. Demir atlar yapsın. At yetmez, yılan yapsın.” Ve kömüre üfürdü Deccal. Alev aldı dağlar taşlar. Bir duhan sardı göğü. Kömürün alevi tüm kıtayı sardı. Makineler çalıştı, el işledi. Adem’in yetişkin oğullarının elleri yetmedi, Adem’in minik oğulları koşuldu. Evler dört duvara döndü, haneler boşaldı. Köyler boşaldı. Şehirler doldu taştı. Ne çay yeter oldu, ne kahve. Tarlalar viran oldu. Makineler tarlalara girdi. Biçti dövdü! Ortalık duhan oldu. Pancarın suyu sıkıldı, şeker oldu. Ay döndü yıl  döndü, on dokuz döndü yirmi oldu! Zengin daha zengin, fakir daha fakir oldu! Deccal baktı. Şaştı. Tekrar baktı, güldü. Dedi, “ Ben yok iken Adem pek bir aç kalmış. Bunları doyurmak imkânsız. Bunlar ancak birbirini yerse doyar.” Ölçtü, biçti. Dedi, “Bu kadar insan beni yorar, ben kendi ordumu kurayım. Her birini bir yana salayım.” Sonra yerin ucuna gitti. Bir adaya vardı. Üç kulak buldu, üfürdü: “Siz, benim komutanlarımsınız. Biriniz parayı sevin, biriniz karayı sevin, biriniz de silahı. Elinizi uzatın; gebe kadınların rahimlerine, emzikli bebelerin diline, koşup oynayan çocukların önüne. Ve ben “dur!” demedikçe durmayın. Elinde ekmek gördüğünüzün ekmeğini, su gördüğünüzün suyunu alın. Gün sizin gününüzdür. Ve ben sizi karaların en karasında yakın zamanda buluşturacağım. Varlığınıza varlık, gücünüze güç katacağım. Genç ve bakire kızları önünüzde dans ettireceğim. Doğmamış bebeleri size köle ettireceğim. “

Üç fısıldanmış kulak, baş başa verdi; demirin tozu, karanın hızı, ateşin közü, silahın gücü, paranın sesi üstüne yemin etti: “ Tanrı’nın Deccal’i ve evvelkileri yaratışına and olsun! Yeryüzünde seçilmişlerin hükmü tek hüküm olana kadar, kutsal kase sahibinin elinde kalkana kadar; akan her damla kanı kutsal, ölen her bir canı kutsal davaya kurban bilecek ve ruhumuzla bedenimizi kutsal davanın gölgesinde gizleyeceğiz.”

Sonra üç komutan yeryüzünün en bakir yerini tuttu. Burası bizim yurdumuz olsun dediler. Tüm planlarını artık burada yapacak, yeminlerini buradan hayata geçireceklerdi. İçlerinden birisi, “Ada ne olacak? Orası bizim kökümüz.” dedi. Diğerleri düşündü. Ve karar verdiler: “Ada, bizdendir! Ne yaparsak yapalım, adayı dışında tutmayalım. Ada hem bizimle olsun, ama olduğu yerde kalsın. Bir elimiz bir gözümüz adada kalsın.” Ve öyle de yaptılar. Yeni yurdun dili adanın dili oldu. Yeni yurtta paralar bastılar. Ortasına, “tekini adada bıraktıkları ancak adadan getirdikleri Deccal’in tek gözünü” koydular. “Tanrıya inanıyoruz” dediler. Evet, artık onların ruhu ve bedeni sadece kutsal davanın gölgesinde gizlenmiyor, tanrının ismi bütün gölgeleri kavrıyordu.

Hiç zaman kaybetmediler. Para, kara ve silah onların emrindeydi. Tanrı’nın seçilmiş kulları için kan ve gözyaşı ile sulanacak dahi olsa kutsal bir vazife vardı. Zaman dar, mekân genişti. Ve son bir kez Deccal’e danıştılar:
Dediler, “istediklerin için zaman az, mekân geniştir. Bize yardımcılar ver.” Deccal, “peki” dedi: “Benim benden olan otuz liderim vardır. Benim benden olmayan ama bana hizmet eden bir başka otuz liderim vardır. Hepsi sizin askerinizdir. Benden olan benim gibi Deccal, benden olmayan ise benden beter Süfyan’dır. Siz onları sizin kapılarınız olarak kullanacaksınız. Ne derseniz onu yapacaklar, nereye derseniz oraya dönecekler. Ben, her zamana ve her lazım mekâna bir Deccal, bir Süfyan zaten koymuşum! Yeryüzünün genişliği sizi ürkütmesin. Bir bulut koca bir ülkeyi ıslatır. Siz suyu nasıl ısıtır, nasıl buharlaştırıp buluta erdirirsiniz, bulutları nasıl yürütürsünüz ona bakın! Gerisi bulutun işi! O suyunu nereye ne kadar ve nasıl bırakacağını bilir. Bugün size lazım gelen her bilgiyi vereceğim ve bir daha bana gelmeyeceksiniz. Ve ben de vakit gelene kadar bir daha asla görünmeyeceğim. Onun için beni can kulağı ile dinleyin. Alem, kıvamına gelmiştir. İhtiyacınız olan her şey önünüzdedir. Tüm yapmanız gereken, doğru planlar yapmak, doğru zamanda yürürlüğe koymaktır. Tüm insanlık önünüzde diz çökene kadar çabalayacaksınız. Göreceksiniz, vakit yakındır! Yakın gelecekte, yollar kısalacak. İnsanlar kuşlar gibi uçacak, gökten ateş yağacak. Dünyanın öteki ucundaki adamın sesini anında duyacak, gerekirse kendisini göreceksiniz. Bütün yeryüzü aydınlanacak. Dumansız bir ışık her yeri aydınlatacak. Geceler gündüz olacak. Bütün bunları siz yapacaksınız. Bütün bunlar size hizmet edecek. Elinizdeki karanın kıymetini bilin. Çok sürmez. Az bir zaman sonra, size karanın en karasını, taşların yerlerin altından, çöllerin yurdundan, sıcağın bağrından eritip su gibi fışkırtacak, ateş edip yakacağım. Onu nerede görürseniz, peşine düşecek, kızıl kanla satın alacaksınız. O sizin istikbâlinizdir. Bu dediklerimi yapmanız, ancak karaya sahip olmanızla mümkün! Bunu da asla unutmayın. Karanın yurdu, çöllerin ve güneşin bağrıdır. Ne pahasına olursa olsun, oralara gidecek ve karayı alacaksınız. O gün yakındır.

Hedefinize yürürken sizin iki büyük düşmanınız vardır: Bunlar hristiyan ve müslümanlardır. Hristiyanlar kıvama gelmiştir. Ancak daha vakit vardır. Onlar içinden sizin lisanı, sizin alfabeyi kullananlar size benzemiştir. Lakin, diğerleri için durum farklı. Siz dünyanın batısını kaynatırken, ben onlar ile meşgul olacak, onları da size dahil edeceğim. Öyle bir planım var ki onlara dair, bu plan size tam yüz yıl zaman kazandıracak. Gerçekte ne yaptığınızı, neyin peşinde olduğunuzu kimseler bilemeyecek, anlayamayacak. Anlayan üç beş sesin de soluğu kesilecek. Bu aykırı hristiyanlar, geç dönem hristiyanlarıdır. Kuzeyde ve doğudadırlar.  Bugün başlarında olan bendendir. Halkına ezdireceğim onu ve ülkelerinin başına, öyle bir adamımı getireceğim ki, kendi halkına yaptıklarını demir perdeler gerisinde yapacak, bütün dünya ne olup bittiğini anlayamayacak. Benim bin yıl uğraşsam yarısına bıraktıramayacağım dinlerini, o tüm halkına yasak edecek. Kendi soyunu köleler edecek. Karın tokluğuna ve özgür kalabilmek korkusuna onlara ne isterse yaptıracak. Aslında sizden olacak ama size düşman görünecek. Siz, bu düşmanlığı kullanıp, size takılan diğer ulusların gözünü korkutacak, ellerini evlerini silahlarla donatacaksınız. Vakti geldiğinde, bu askerimi çekeceğim ve o halkı kendi kaderine terk edeceğim. Onların güneş görmemiş kızları, sizin olacak. Dünyanın dört bir yanına ekmek diye koşacaklar. Artık o gün, hristiyanların çoğu sizinle olacak ve sizinle olmayan hristiyanların da dinle alakası kalmayacak. Ve ben, o vakit size yeni bir düşman sunacağım: İslam! Sizin en çetin düşmanınız bunlardır. Ellerinde hakîkat kitabı vardır. Gerçi ben üç asırdır onların gözlerine kül, gönüllerine kin serpmişim. Okuduklarını anlamaz. Anladıklarını da yaşamazlar ancak içlerinde hakîkat peşinde koşanlar vardır. Elimdeki en âlâ süfyan ile onları kalplerinden vuracağım. Onları zamanın tüm silahları ile kuşatacağım. Ağızları ile bana lanet okurken, ben evlerine ve ceplerine kadar gireceğim. Gözlerine perdeler indireceğim. Akıllını tutacak, adımlarını hızlandıracağım. Yeryüzünün bütün silahlarını üzerlerine boşaltacağım. Vah ahmaklara! Yetmeyecek, birini diğerine kırdıracağım. Dinsizin sofrasından yedirecek ama birinin suyunu diğerine haram edeceğim. Oluk oluk kanlarını akıtacağım. Bebelerini analarının rahimlerinde öldüreceğim. Ateşi gösterecek, su diye sunacağım. Kendi ayağıma kurşun sıkıp, mazlumlar gibi ağlayacak yaramı sarmaya onları çağıracağım. Kendi ayaklarına kurşun sıkıp ötekiler yaptı diye figan edecek, komşuyu komşuya kıydıracağım. Vah ahmaklara! Ben, tanrının emriyim. Hakîkat kaynağından beslenmeyenlerin zehirli gıdasıyım. Balığın sırtına vurulmuş zamanın mührüyüm. Balık nedir bilir misiniz siz? Balık, zamanın sonunun simgesidir! Haber verenle haber alanın buluştuğu yerin mihenk taşıdır. Karada cansız iken dirilip denize erenim ben! İman edenlere işaret, inkâr edenlere fitneyim ben! Musa’nın bildiği, İsa ile gelen ve Ahmet ile sona yürüyenim ben! Hakîkat kitabını okumayı bilememişlere cezayım ben! Yüz yirmi dört bin peygamberin içinden sadece yirmi yedi peygamberin hâl-i ahvâlinden seçilip anlatılmışlarla varlığıma dair insanların uyarıldığı, âlâyı belayım ben! Zamanın sahibinin sona sakladığıyım ben! Sonu görüp, evvel uyaranın şiddetlisiyim ben! Rahmetten nasibini alamamışların, hikmete erememişlerin hediyesiyim ben!

Ve şimdi duyacaklarınızı duydunuz, bana dair göreceklerinizi gördünüz. Siz benim seçilmişlerimsiniz. Eliniz güçlüdür. Gönlünüz ferah olsun. Sizin önünüzde duracak güç yoktur. Gelecek ve görüneceğim güne kadar siz ve evlatlarınız, seçilmiş deccal ve süfyan askerlerim ile bu yeryüzünü idare edecek, her haneye gireceksiniz.”
dedi ve Deccal asrın anahtarını üç askerine verip gözden kayboldu. Artık yirminci asrın sahibi belli idi.

1 yorum:

Kara Sancak dedi ki...

20. Asrin sahibi deccal kimdi peki ve de sufyan kimdi?