Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

4 Temmuz 2013 Perşembe

Hz. Adem ve Yasak Meyve


A-Hz. Ademin yaratılışı ve ilk yaratılıştaki vücudunun mahiyeti

Hz. Ademin topraktan yaratıldığı hususunda umumi bir ittifak vardır. Şimdiye dek gördüğümüz tüm kaynaklarda Hz. Adem'in kurumuş saf topraktan yaratıldığı ifade edilmekte. Bu hususta Rahman Suresi 13. ayeti yorumlayan Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde şu izahı yapmakta: “Fagfur gibi bir selsâlden insanı yarattı(Rahman, 13) - SALSAL, tıngır tıngır ses veren kuru çamur, FEHHAR, iyi pişkin saksı, ya'ni fağfur gibi çin çin ses verecek kadar kurumuş, hayattan o derece uzak kuru topraktan ki insanın ilk menşei budur. Arz hareketi şems karşısında bu derece hayattan uzak iken Allah tealâ ondan tavırdan tavra bir sülale ıstıfa ederek insanı yarattı.”

Demek ki Hz. Ademin ilk yaratılışındaki madde kuru, pişmiş, içinde hiç su ve başka sıvı olmayan bir madde, yani vurulunca tın tın öten kupkuru bir toprak. Bu noktada bu ilk vücut ve cismin maddi yapısının bu günkü bizlerde olan maddi vücut ve cisimden bir miktar farklı olduğunu anlıyoruz. Elbette ki, öncelikle cennete yerleştirilecek olan bir cismin o hayat tarzına uygun olması hikmet gereğidir. Yani Hz. Adem cennette meskun olacak ise maddi yapısının da cennetteki hayata uygun ve münasip olması gerekir.

Bu husus bir ayet-i kerime ile bildirilmiştir:

“Ve düşün o vaktı ki: Melâikeye "Âdem için secde edin" dedik, hemen secde ettiler, ancak iblîs dayattı . Bunun üzerine biz de ya Âdem dedik: haberin olsun bu sana ve zevcene düşmandır, sakın sizi Cennetten çıkarmasın ki sonra bedbaht olursun. Çünkü sen orada acıkmazsın, çıplak kalmazsın . Ve sen orada susamazsın ve Güneşte yanmazsın (Taha, 116-119) “

Cenab-ı Hak Hz. Ademi cennete yerleştirdikten sonra onu ikaz ediyor ve ona cennet hayatı ile ilgili mühim bir haber veriyor. Orada acıkmayacağını, susmayacağını, çıplak kalmayacağını ve güneşte yanmayacağını bildiriyor. Demek ki Hz. Ademin ilk yaratılıştaki vücudu susamayan, acıkmayan, örtülü, güneşten yanmayan, yani ısı ve ışıktan etkilenmeyen bir mahiyete sahip bir vücut. Yani cennet hayatına tam uyumlu bir vücut.

Hz. Ademin cismi ile ilgili ilginç bir ayrıntı da Hadislerde bildiriliyor:

“Allah, Adem (a.s.)’ın bedenini yaratıp bıraktıktan sonra iblis dolaşıp ona bakmaya başladı. Vaktaki onu içi boş gördü, “Bu kendine sahip olamaz, benim için kolay ele geçirilebilir bir yaratık” dedi.(Ramuzu-l Ehadis, s.352)”

Sahih kaynaklarda geçen bu hadis-i şerife göre Hz. Ademin maddi bedeni inşa olunduktan sonra bir süre meleklerin ve iblisin önünde öylece bırakılmış. Melekler merak etmelerine rağmen, orada yatan cisme yaklaşmaktan çekinip korkarlarmış. Ancak İblis yerde yatan vücudun etrafında dolaşır, bazen cisme vurur, bazen de ağzından girip cismin içini dolaşırmış. Cismin içinin boş olduğunu görünce kendi kendine bu rakibe karşı galip geleceği zannına kapılırmış. Hatta merak ve tereddütle meseleye dikkat kesilen meleklerin de korkularını gidermeye çalışırmış.(bkz. İslam Tarihi 1. cilt.)

Burada önemli bir ayrıntı var:O da Hz. Ademin ilk yaratılıştaki vücudunun içinin boş olması. Bunun anlamı şu:Demek ki, Hz. Ademin ilk yaratılışındaki vücut yapısı bu dünya şartlarındaki vücut yapımıza sahip değildi. Yani vücudunda su, kan, iç organlar, kalp, ciğerler, sindirim sistemi ve üreme sistemi gibi temel organları yoktu. Kupkuru bir vücudu, cennete layık bir beden ve cisim yapısı vardı.

Risale-i Nurda bu konuda ilginç bir tanım vardır:

“...nur ve nur kabiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarif olan ruh-u Muhammediyenin (a.s.m.) hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan cism-i Muhammedî (a.s.m.)..(Sözler,s.520)” ve “Acaba latîf cismi, urûcda sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh süratinde hareketi nasıl akla muhâlif görünür?(Sözler,s.524)” ve “...elbette nurânî kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet...(Sözler, s.463)” ifadeleri ışığında Hz. Ademin de cesed-i necmi gibi latif bir cisme sahip olduğunu anlıyoruz. Üstelik bu beden ve cesede ruh üflendikten sonra ruh ve hayal süratinde bir hareket kabiliyeti ile donatılmış bir cennet hayatına da sahip olduğunu yine yukarıdaki nakiller doğrultusunda kolaylıkla söyleyebiliriz.

Demek ki, Hz. Ademin kuru balçıktan yapılmış cismine ruh verildikten sonra çok daha üst düzey bir hayat sahip oldu. Yani Hz. Adem cennette günümüzde yaşadığımız zaman- mekan sınırlarının çok daha üstünde bir hayat tarzına sahipti. Bizlerin yaşadığı dört boyutlu bir alemden çok daha fazla boyutlu bir hayat yaşıyordu. Zira melekleri ve şeytanı doğrudan görebiliyor, onlarla konuşup, söylediklerini anlayabiliyor;acıkma ve susama olmaksızın cennet elbisesi ile örtülmüş, ısı ve ışıktan etkilenmeyen bir hayat boyutu ile yaşıyordu. Vücut yapısındaki zerreler ışıktan hızlı titreşiyor, kendisi ışıktan hızlı, ruh ve hayal süratinde hareket edebiliyordu. Yediğini sadece lezzet için yiyor, yediklerinden rahatsız edici şeyler zuhur etmiyordu. İşte Hz. Ademin ilk yaratılıştaki ruh ve vücut yapısı böyle idi.

Konuyu kısaca özetlersek:

Hz. Adem'in vücut yapısının mahiyeti:

1-Kupkuru topraktan yapılmış bir vücut yapısı.

2-Maddi organları olmayan zar veya membran tarzında latif maddi bir suret ve vücut.

3-Fiziki şartlardan etkilenmeyen, acıkmayan ve susmayan bir cisim.

4-Işıktan hızlı hareket edebilen bir hayat.

5-Zaman ve mekan boyutunun ötesinde beş ve üstü boyutta, yani çok boyutlu bir hayat tarzı.


B-Hz. Havva'nın yaratılışı


Hz. Ademin yaratılması, meleklerin imtihanı, isimlerin öğretilmesi, meleklerin secde edip İblisin secde etmemesi ve İblisin cennetten kovulması süreci sonrasında; Hz. Adem cennete yerleştirilir. Hayat tarzı, vücut yapısı ve yaşayış şartları cennet hayatına uygun bir tarzdır. Hz. Ademin cennette yaşamaya devam ederken mühim bir hadise olur ve Hz. Havva yaratılır. Hz. Havva'nın yaratılışı da ulema arasında çokça tartışılmış. Ancak mühim bir ittifak noktası Hz. Havva'nın Hz. Ademden yaratıldığıdır. Hatta eğe kemiğinden yaratıldığı tarzında mecazi ifadeler ve rivayetler de var. Belki eski devirlerde ilim ve fen bu günkü düzeye gelmediği için bazı izahlar eksik kalmış olabilir. Ancak günümüz bilim ve fen ışığında meseleye bakacak olursak Hz. Havvanın yaratılışı konusunda iki mühim tanım yapılabilir:

1-Hz. Havva klonlama veya kopyalama yöntemi ile Hz. Ademden yaratılmış olabilir.

2-Günümüz teknolojilerine göre, bilhassa Kuantum teorilerine göre, üst boyutlarda yaşayan insanlar maddenin mahiyetine müdahale edebilir, maddeyi kopyalayabilir, şuur ve bilinç yolu ile maddeyi şekillendirebilir. İşte bu duruma göre Hz. Adem arzu ve isteği ile kendine bir eş istemiş ve Allah da bu eşi yaratmıştır. Kuran verilerine göre Hz. Havva'nın Hz. Ademe nispet edilmesi zihinlere böyle bir tanımı ilham ediyor. İlim ve fendeki gelişmelerle ileri zamanlarda daha farklı ve net tanımlar yapılabilir.

Sual:Hz. Adem ilk yaratıldığında cinsiyet özelliklerine sahip miydi? Ya da Hz. Adem erkek, Hz. Havva bayan mı idi?

Cevap:Bu konuda net bir tanım yok. Ancak cennet üreme yeri olmadığı sırrı ile ve Hz. Adem ile Hz. Havva'nın ilk yaratılışta dünyadakine benzer bir vücutları olmadığı için cennet hayatı süresince cinsiyet durumları net olmadığı görülüyor. Belki zahiri görüntü ve suretleri bay ve bayan şeklini andırsa da, mahiyet itibari ile onlar cennette bir arkadaş, bir eş hayatı sürdürüyorlardı, anne baba tarzı değil. Kur'an'ın bize bildirdiğine göre bu kabiliyet, yani cinsiyet durumu yasak meyve yendikten sonra ortaya çıkacaktır. Bu konu izah edilecek.

C- Hz. Ademe ve Hz. Havva'ya ağacın yasaklanması ve yasak ağacın mahiyeti.

Hz. Adem ve Hz. Havva cennete yaşamaya başlarlar. Cenab-ı Hak onlara cennetin her türlü nimetinden istifade edebileceklerini emir buyurur. Ancak bir ağaca yaklaşmalarını yasaklar. Kur'an'da bu husus şöyle bildirilir:

“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.(Araf, 19)”

Evet, cennet çok güzel ve ferah bir yerdir. Her türlü meyve ve lezzet oradadır. Fakat yine orada bir ağaç ve onun bir meyvesi vardır. Allah o ağaca yaklaşmayı her ikisine de yasaklamıştır. Bakara, Taha ve A'raf surelerinde geçtiği itibari ile Allah o ağaca “yaklaşmayı” yasaklamıştır. Ancak Taha Suresindeki habere göre yasak işleminin çiğnenmesi ve hata vuku bulması o ağaçtaki meyveyi yemek sureti ile gerçekleştiği anlaşıyor. Bu noktada ise latif bir mana kendini gösteriyor. Şöyle ki:Yasaklanan bir ağaç vardır ve bu ağacın da karşı konulmaz derecede bir meyvesi vardır. Hz. Adem ve Havva bu ağaca yaklaştıkları taktirde o meyvedeki cezbe onların iradesini yemek yolunda sarf etmelerine neden olacaktır. Zira meyve çok etkili bir çekim özelliğine sahip, çok kıymetli bir meyvedir.

Meyve insan ve insan nesli için o kadar değerli ve kıymetlidir ki, Allah'ın yasak emrinde de bu açıkça görülür. Zira Cenab-ı Hak daha işin başında ağacı ve meyveyi yasaklamak yolu ile Hz. Adem ve Havva'nın meyveye karşı istek, arzu, merak duygularını tahrik etmiştir. İnsan psikolojisine göre yasaklanan bir hususa dikkat, merak ve ilgi artar.

İşte orada bir ağaç ve ağaç üstünde çok garip bir meyve vardır. Cennetin her türlü nimetlerinden istifade ederlerken niçin bu meyve yasaklanmıştır? Bunu yasaklamaktan amaç ve hedef nedir? Üstelik meyvede hem Havva, hem de Ademin his ve duygularını kendine çeken çok ilginç bir cezbe ve çekim hali vardır. Hem yasak, hem şiddetli bir cezbe nasıl bir haldir? İşte böyle bir duygu etkileşimi içinde yasak meyve ile cennetin bu iki mühim insanı arasında gizli ve kopmaz bir bağ oluşur. Bundan sonra İblis devreye girer ve malum sonuca doğru bir seyir gelişir.

Peki bu ağaç ve meyvesi nedir?

Bu hususta çok değişik izah ve yorumlar var. Elma diyenler, buğday diyenler olmuş. Başka bitki ve ağaçlara da bezetenler de var. Ancak bu ağaç ve meyvesinin günümüz verilerine göre tekrar bir izaha tabi tutulması zarureti kendini gösteriyor. Çünkü bu konu tam olarak açıklığa kavuşmamış. Bu noktada Risale-i Nur ve günümüzdeki ilim ve fen noktasındaki gelişmeler ışığında farklı bazı yorumlar yapılabilir.

Öncelikle “şecere”, yani ağaç konusunu ele alalım. Şecere Arapçada ağaç manasına geliyor. Ancak bu kelime sadece ağaç şeklinde tanımlanmamış. “Bir kişinin ya da bir ailenin en uzak atasından başlayarak bütün bireyleri gösteren çizelge, soy ağacı. Hayat ağacı. Bir neslin soyunun yazılı olduğu çizelge” şeklinde de tanımlar yapılabiliyor. Risale-i Nurda ise şecere doğrudan yaratılış ile ilişkilendirilmiş. Hz. Üstad bir çok yerde bu tabiri kainatın, insanın, mahlukatın yaratılışı manasında kullanmış.

Bu konuda bir çok ifade var, üç adedini nazarlara sunuyoruz.

Birincisi:

“İşte şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin, anâsır dalları, nebâtât ve eşcar yaprakları, hayvanât çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i Zülcelâlin ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, muktezâ-i ism-i Hakîmdir. (Sözler, s. 531)”

İkincisi:

“İşte, Sâni-i Mevcudât, bütün mevcudâtta intişâr eden tecellî-i muhabbetin bütün envaını bir noktada, bir aynada görmek ve bütün enva-ı cemâlini Ehadiyet sırrıyla göstermek için, şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakàik-ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı... (Sözler, s. 526)”

Üçüncüsü:

“Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zîrâ kalem-i kudret âlemin kitâb-ı kebîrinde ne yazmış ise, icmâlini mahiyet-i insaniyede yazmıştır; kalem-i kader dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi derc etmiştir. (Sözler, s. 256)”

Bu ifadelere göre şecere bir yaratılış ağacıdır. Ve bu ağacında da tüm genetik şifrelerinin yazıldığı bir meyvesi ve meyvesinin de bir öz ve çekirdeği var. Bu günkü bilim verilerine göre bir ağacın tüm program ve özelliklerinin meyvesinde ve meyvesinin çekirdeğinde yazılmış olduğu görülür. Genetik bilimi ve DNA keşifleri bunu bize çok açık ve net bir şekilde bildiriyor. İşte cennetteki o yaratılış ağacının da bütün genetik şifrelerinin meyvesinde yazılı olduğu aklen ve hikmeten sabit olur.

Peki cennetteki yasaklanan ağaç nedir?

Yukarıdaki ifadeler ışığında o ağacın bir yaratılış ve soy kütüğü ağacı olduğunu ifade etmek akla ve hikmete çok aykırı bir ifade tarzı olmaz. Evet, o ağaç bir yönü ile insanlığın yaratılış ağacıdır. Belki de insanlığın soy kütüğüdür. İnsanlığın tüm şifre ve özelliklerini ihtiva eden bir ağaçtır. Meyvesi ise tüm insanların genetik şifrelerinin yazılıp kodlandığı harika bir meyvedir. İnsanlığı ebede kadar ilgilendiren tüm hususların kaydedildiği, kainatın tümünü ilgilendiren diğer meyvelere benzemeyen nurani bir meyvedir. İşte bu nedenle Hz. Adem ve Havva için karşı konulmaz bir cezbeye sahipti bu meyve. Bu cezbenin özü de hiç kuşkusuz Resul-u Ekremin genetik şifresindeki nuraniyet cezbesidir. Meyve yendikten sonra yaşanan haller bu manalarını güçlendiren hallerdir.

Zira meyvenin yenmesinin ardından cismi, bedeni ve fiziki haller değişmeye başlamıştır. Bu konudaki bazı haberlerde meyvenin yarsını Hz. Havva, yarsını da Hz. Ademin yediği ifade edilmekte. Belki de bu meyve bir dala bağlanmış çatallı bir meyve idi, Hz. Havva kendi payını, Hz. Adem de kendi payını yedi. Kur'an'ın bildirdiğine göre ikisinin aynı anda meyveyi yemesi böyle bir durumu açıklıyor olabilir. Zira Taha Suresinde, “Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler” ayeti meyvenin aynı anda yendiğine işaret ediyor olabilir.

Hz. Adem ve Hz. Havva tüm insanlığın genetik şifresinin kodlarını taşıyan bu meyveden kendi paylarına düşen kısımlarını yedikten sonra vücutlarında bir şeyler değişmeye başladı.

Şöyle ki:

1-Yasak meyve diye ifade edilen genetik şifre her birinin vücuduna girince fiziki süreç başladı. İlk kuantlaşma, yani dünya hayatına uygun bir maddeleşeme süreci başladı. Vücut yapılarında değişiklik nedeni ile cennet hayatı arasında ilk farklılaşma da böylece başlamış oldu. Zira cennet elbiselerinin vücut üzerinden kalkması buna işaret eder. Çünkü Hz. Adem ve Havva için beş ve üstü boyutlu bir hayat tarzından zaman- mekan boyutuna, yani dört boyutlu dünya hayatına doğru bir değişme başlamıştır.

2-Yasak meyve içindeki genetik kodlar Hz. Adem ve Havva'da maddi bir süreci başlatmış bir reaksiyonlar zinciridir sanki. Bundan sonra maddi vücut yapısı teşekkül etmeye başlamış. İç organlar, kalp ve solunum ve dolaşım sistemi yaratılmış ve süreç sindirim ve üreme sistemi ile tamamlanmıştır. Bunu da dış ortamda ilk gözüken organların üreme organları olmasından anlıyoruz. Zira Kur'an'ın tabiri ile, meyve yendikten sonra “ayıp yerleri” (üreme organları) ortaya çıkmıştır.

3- Yasak meyve tabir edilen genetik şifrelerin vücuda alınması ile cinsiyet teşekkül etmiştir. Dikkat edilirse aynı anda Hz. Adem ve Havva kendi paylarına düşen meyveyi(ister yarım, isterse başka bir şekilde olsun) yemiştir. Bu fiil neticesinde Hz. Ademde zükûret , yani erkeklik kodu; Hz. Havva'da ise ünûset, yani kadınlık kodu genetik olarak işlenmiş, yani insanlığın üreme kodları farklı iki vücuda yerleştirilmiştir. Kadın ve erkek arasındaki cezbe de bu noktadan ileri gelmektedir. Tek dala bağlanmış bir meyveden iki parça yendiği için bu meyvenin tek olmasından dolayı bir çekim ve cezbe hali mevcuttur.

4- hz. Adem ve Havva'da dünya hayatını yaşamaya uygun maddeleşme süreci ile ilk hata ve yanlışlık yapma kabiliyeti ortaya çıkmıştır. Zira bu meyve yasaktır. Netice ne olursa olsun Allah bu meyvenin yenmesini yasaklamıştır. Meyvenin yenmesi Allah'ın emrine karşı gelmek demektir. Bu da hata ve yanlış bir fiilin işlenmesi anlamına gelir. Burada dikkat çekici bir sır vardır. Demek ki hatalar ekseriyet itibari ile maddi haller ve yaşayışlar neticesinde ortaya çıkmaktadır.

5-Maddi hatalar itibari ile Allah'ın güzel isimlerinin tecelli etmesi de bu süreç ile başlamış oluyordu. Zira yapılan bu yanlış ve hatadan dolayı Cenab-ı Hakkın güzel isimleri tecelli etmeye başlamış, daha yasak meyvenin yenmesi ile birlikte Settar ismi tecelli etmiş ve Hz. Havva ile Hz. Adem cennet yapraklarını alarak ayıp yerlerini örtmeye, Allah'tan utanmaya, haya etmeye başlamışlardı. İnsanlığın genetik şifresini taşıyan yasak meyve yenmese maddi süreç başlamayacak, maddi süreç başlamasa hata yapılmayacak ve hata yapılmaz ise Allah'ın bazı simleri tanınıp bilinmeyecekti. İlk anlarda Settar isim tecellisi ile birlikte Gaffar, Rahim, Tevvab, Rauf gibi isimler de tecelli etmeye başlamış ve Hz. Ademin mühim bir vazifesi olan Allah'ın güzel isimlerine ayna olmak hususu böylece gerçekleşme yoluna giriyordu.

D-Hz. Adem ve Havvayı yasak meyveyi yemeye sevk eden sebepler

Bu kısa yazımızı insanlığın anne ve babasını yasak meyveyi yemeye sevk eden mühim bir sebebi nazarlara sunarak bitirmek istiyoruz.

Bu hususa Kur'an'da şöyle dikkat çekilir.

“Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”

Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.

Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi. (Taha 120-122)”

Mezkur ayetlerde dikkat çekildiği üzere Şeytan Hz. Adem ve Havvayı ebedi yaşamak düşüncesi ile aldatmıştır. İşin aslında bu aldatma tamamıyla da yanlış bir haber ve bilgi değildir. Zaten o ağacın meyvesinde bir ebediyet duygusunu, bir ebediyet cezbesini Hz. Adem de hissetmiştir. Şeytanın da böyle bir bilgiyi bildiği, en azından tahmin ettiği görülmektedir. Burada Şeytanın maksadı Ademin meyveyi yiyerek Allah'a isyan etmesini sağlamaktır. Bu sayede onun da cennetten kovulacağını zannederek, güya ondan intikam almış olacaktır. İşin aslında insan için ebediyet yolu bu yasak meyvenin yenmesi ile açılmıştır. Bilgi doğrudur, ancak fiil bir hata sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Demek ki insan için ebediyet yolu belli başlı hatalar sonucunda ortaya çıkacaktır. Hata yapılacak ki doğru bulunsun, günah işlenecek ki af vuku bulsun, ölüm görülsün ki ebediyetin değeri bilinsin. İşte insanlığın tüm terakkisi bu yolla olmuştur ve olmaktadır da... 

Hiç yorum yok: