Bu Blogda Ara

5 Ağustos 2010 Perşembe

DÜNYANIN SON DÖNEMLERİ VE KIYAMETİN KOPMAYA BAŞLAMASI

Bu ALTINCI makale, Kıyamet gerçekliği eserleri içerisindeki en önemli parçalardan birisi olup, her biri ALTIŞAR İŞARET olan ALTI MESELE ile KIYAMET’in geleceğini, KUR’AN ve İNCİL’deki kıyamete işaret eden en önemli kısımları izah eden ALTI CEVAP ile ilan ve isbat eder.
 
İNCİL’DEKİ KIYAMET ALÂMETLERİ VE
DÜNYANIN SONUNA İLİŞKİN İŞARETLER
VAHİY KİTABINDAKİ KIYAMET İŞARETLERİ(İ.S. 2060-2160)
İncil’in Vahiy Kitabı bölümünde simgesel bir dille anlatılan, dünyanın sonuna doğru, yani kıyamet yaklaştığında gelişecek önemli olaylara ilişkin yorumları bu bölümde detaylı bir şekilde inceleyeceğiz ve bu incelemenin sonucunda, bu sembolik anlatımlara sahip ifadelerin günümüzde yaşanan bazı önemli olayların gerçekliğine ışık tuttuğunu göreceğiz. Elçi Yuhanna’nın, Vahiy Kitabı’nın girişinde de belirttiğine göre; bu işaretler ve simgesel anlatım İsa Mesih’in bir vahyidir ve son zamanlara doğru, yani Hz. İsa’nın ikinci gelişinden önce ilk kiliselere yapmış olduğu bir uyarı ve ikaz niteliğindedir. Bu yüzden konunun bütünlüğünü görmeye çalışmalı ve çok fazla detaylara girmeden bu sembolik anlatımları bu bağlamda yorumlamalıyız. Elbette her Peygamber gibi, Hz. İsa da gökyüzüne yükseldikten ve bu dünyadan çekildikten sonra, kendi takipçilerine keşif ve ilham yoluyla bazı önemli işaretler vermiş olduğu düşünülmeli ve bu işaretlerin doğru bir şekilde yorumlanması gerektiğini düşünmeliyiz. İşte bu bölümde detaylı bir şekilde inceleyeceğimiz gibi, Vahiy Kitabı da genel olarak bunu anlatmaya çalışmaktadır. Bütün bu simgesel anlatımları yorumlarken, birer kıyamet işareti olarak algılamalı ve ona göre yorumlamalıyız. Kitabımızın bu bölümünde bu konuya değinecek ve İncilin Vahiy Kitabı bölümündeki bu konu ile ilgili yorumları her biri altışar parça olan ALTI İŞARET altında inceleyeceğiz:
BİRİNCİ İŞARET
İncil’deki Yedi Mühür: Yedi Büyük Savaş Yılı(2000-2010)
Vahiy Kitabı’nda birtakım sembolik anlatımlarla ifade edilen bu yedi mühürün mahiyeti ve ne olduğu hakkında açık bir anlatıma rastlanmaz. Fakat bu yedi mühürün Hz. İsa’nın ikinci gelişinden hemen önceki zaman diliminde yaşanacak olan ve insanlığın maruz kalacağı yedi büyük felakete veya kıyametin iyice yaklaştığını gösteren yedi büyük olaya ilişkin birer şifre olduğunu anlıyoruz. Bu mühürlerin açık olarak neyi ifade ettiği son derece kapalı olmakla birlikte, Eski Antlaşma’da günlerin sonuyla ilgili anlatımlar içeren Daniel Kitabı’yla benzeşen ifadeler içermektedir. Daniel AS. Günlerin sonu, yani kıyametin yaklaşmasıyla birlikte ortaya çıkacak olayları simgesel bir dille anlatır ve ayrıca bir kitaptan ve onun mühürlenmesiyle (tamamlanmasıyla) meydana gelecek olan büyük değişimden söz eder. İ.Ö. yaklaşık 600-650 yılları arasında Babil sürgünü sırasında yaşayan Yahudi Peygamberlerinden birisi olan ve Yusuf AS. gibi düş yorumculuğuyla ünlü olan Daniel AS., Allah’ın meleği aracılığıyla kendisine bildirilen bir görümünde, günlerin sonunun yakın olduğunu, bu dönemde çok büyük sıkıntı ve afetlerin yaşanacağını, fakat mühürlenmiş bir kitapta adı yazılı olanların kurtulacağını öngörür:
Zamanın Sonu
1"O zaman senin halkını koruyan büyük önder Mikail görünecek. Ulusun oluşumundan beri hiç görülmemiş bir sıkıntı dönemi olacak. Bu dönemde halkın -adı kitapta yazılı olanlar- kurtulacak. 2Yeryüzü toprağında uyuyanların birçoğu uyanacak: Kimisi sonsuz yaşama, kimisi utanca ve sonsuz iğrençliğe gönderilecek. 3Bilgeler gökkubbe gibi, birçoklarını doğruluğa döndürenler yıldızlar gibi sonsuza dek parlayacaklar. 4Ama sen, ey Daniel, son gelinceye dek bu sözleri sakla, kitabı mühürle. Bilgileri artsın diye birçokları oraya buraya gidecek."
5Ben Daniel baktım, biri ırmağın bu kıyısında, öbürü öbür kıyısında duran başka iki varlık gördüm. 6İçlerinden biri, ırmağın suları üzerinde duran keten giysili adama, "Bu şaşırtıcı olayların son bulması ne kadar zaman alacak?" diye sordu. 7Irmağın suları üzerinde duran keten giysili adamın sağ ve sol elini göğe kaldırarak sonsuza dek Diri Olan'ın adıyla ant içip, "Üç buçuk yıl alacak" dediğini duydum, "Kutsal halkın gücü tümüyle kırılınca, bütün bu olaylar son bulacak."
8Adamın söylediklerini duydumsa da anlamadım. Bunun için, "Ey efendim, bunların sonu ne olacak?" diye sordum. 9Şöyle yanıtladı: "Sen git, Daniel. Bu sözler son gelinceye dek saklanıp mühürlenecek. 10Birçokları kendilerini arıtıp temizlenecek, lekesiz duruma gelecek, ama kötüler kötülük etmeyi sürdürecek. Kötülerin hiçbiri anlamayacak, bilgeler anlayacak. 11"Günlük sununun kaldırılıp yıkıcı iğrenç şeyin* (Aynı ifade İncil’de, bu kez Hz. İsa’nın ağzından telaffuz edilir.) konduğu zamandan başlayarak 1290 gün (yaklaşık 3.5 yıl) geçecek. 12Bekleyip 1335 güne ulaşana ne mutlu! 13"Sana gelince, ey Daniel, son gelinceye dek yoluna devam et. Rahatına kavuşacak ve günlerin sonunda ödülünü almak için uyanacaksın." “
{Daniel, 12:1-13}
İşte Daniel AS.’ın Eski Ahit’e de giren bu vizyonundan yaklaşık 600 yıl sonra, bu kez Yeni Ahit’in yazarlarından Yuhanna, kitabın en sonuna benzer ifadeleri içeren “mühürlü tomar”ı anlatan kendi vahyini eklemiştir. Bu ifadelerde geçen ve “gökteki tahtın üzerinde oturan boğazlanmış kuzu”, ilâhî otorite tarafından göğe alınan Hz. İsa’nın ta kendisidir aslında ve “günlerin sonu”nun  yaklaşmasıyla  birlikte  elinde tuttuğu ve Allah’ın kendisine verdiği fakat belirli bir tarihe kadar açılmasını yasakladığı “Mühürlü Tomar” ise, bir kıyamet bilgisi veya Hz. İsa’nın ikinci gelişine işaret eden bir diğer önemli olaylar zinciri olması olasılığı oldukça yüksektir. 
Yuhanna mektubun devamında, bundan sonra gelişecek olaylar için, “art arda açılacak olan mühürler” tabirini kullanarak; birbiri ardına gerçekleşecek olan ve Daniel AS.’ın da desteklediği diğer bazı işaretlere (3,5 yıl vb. gibi) göre birbirini takip eden yedi yıl içerisinde gelişecek olan  önemli olaylara  sembolik  bir  anlatımla işaret eder. Dolayısıyla Yuhanna’ya göre, her mühür açıldıkça bir sonrakini tetikleyecek olan bu süreç, yedinci mühürün açılmasıyla veya aşikâr hale gelmesiyle tamamlanacaktır. Her mührün açılışından sonra, yeryüzü ve gökler, önemli iklimsel şartlara ve astronomik olaylara ve değişimlere tanık olacaktır. Ayrıca tüm bu olayların gerçekleşmesi sırasında büyük bir savaş (Üçüncü dünya savaşının başlangıcı) başlamaktadır. Savaşı başlatan ana etken ise, birinci mührün açılmasıyla birlikte ortaya çıkacak olan ve beyaz ata binmiş olarak zafer kazanmaya giden birisi olarak tasvir edilen Hz. Mehdi ve ona karşı cephe almak üzere ikinci mührün açılmasıyla birlikte ortaya çıkacak olan ve şeytanî güçlere sahip bir insan olarak tasvir edilen Deccal’a barışı kaldırma yetkisinin verilmesi olarak görülmekte ve bunun hemen akabinde ise, dünyada büyük bir ekonomik bir krizin başlamasına işaret eden üçüncü mührün açılmasıyla birlikte dünya, yeni bir karmaşa ve kaos ortamına doğru sürüklenmektedir. Hemen ardından ise, dördüncü mührün açılmasıyla birlikte, binicisinin ismi ölüm olan soluk renkli bir at olarak simgelenen büyük bir afet dünyada pek çok ölümlere, salgın hastalıklara ve kıtlıklara neden olur. Bu olaylardan sonra ise, beşinci mühür açılır ve insanlar artık feryat etmeye başlayarak kendilerini kurtaracak birisinin, yani Hz. İsa’nın gelmesini temenni etmekten başka çare olmadığını anlarlar. Altıncı mührün açılmasıyla birlikte ise, çok daha büyük felaketler, örneğin büyük depremler, toprak ve kıta kaymaları, büyük ve yıkıcı seller ve tsunamiler dünyayı alt üst eder. Ayrıca gökcisimlerinde de büyük değişimler ve hassas dengelerin bozulmaya başladığını gören insanlık, tamamen karanlıkta kalır. İnsanların büyük bir çoğunluğu dağlara ve mağaralara sığınırlar. Yedinci mühür açıldığında ise, gökyüzünde yarım saat (burada yarım saatten kasıt belki yarım yıl olabilir) sessizlik olur ve yedi melek,  hemen akabinde devam edecek olan daha büyük felaketler zincirini ilan etmek için yedi borazanı çalmaya hazırlanır. İlerde göreceğimiz gibi, bu yedi borazanın çalınmasının hemen akabinde ise, Hz. İsa gökler âleminden, yani rahmet-i ilâhîyenin semasından yeryüzüne indirilir ve böylece insanlık maruz kaldığı felaketlerden bir sürekliğine de olsa kurtulur. İşte Kıyamet süreciyle yakından ilişkisi olan bu yedi yıllık dönemin sonunda ise, tüm bu yaşanan olaylar zincirinin içerisinde, çok daha büyük bir gelişme olacak olan Hz. İsa’nın gökler âleminden yeryüzüne inmesiyle, o güne kadar hiç değişmeyeceği ve sabit olduğu zannedilen göksel güçler sarsılmaya başlayacaktır ve tüm insanlık artık dünya hayatının sona ermek üzere olduğunu ve yeniden dirilişin mümkün olduğunu yakînen anlayacaktır. Vahiy Kitabı’ndaki bu tarihsel sıralama ve dünyadaki yakın zamandaki gelişmeler göz önüne alındığında, açılacak olan bu yedi mührün, (2000-2010) yılları arasındaki yedi yıllık bir süreyi kapsadığını söyleyebiliriz. Bu konu, detaylı bir şekilde Vahiy Kitabı’nda şöyle anlatılır:
Mühürlü Tomar (Kitap) ve Kuzu (Hz. İsa)
1Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm. 2Yüksek sesle, "Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?" diye seslenen güçlü bir melek de gördüm. 3Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yeraltında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. 4Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı.   5Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, "Ağlama!" dedi. "İşte, Yahuda oymağından gelen Aslan (Burada, ‘Aslan’dan kasıt Hz. İsa’dır. Dolayısıyla bu âyet, Hz. İsa’nın Aslan Burcu’nda doğduğuna bir işaret olabilir.), Davut'un Kökü galip geldi. Tomarı ve yedi mührünü O açacak." 6Tahtın, dört yaratığın ve ihtiyarların ortasında, boğazlanmış gibi duran bir Kuzu gördüm. Yedi boynuzu, yedi gözü vardı. Bunlar Tanrı'nın bütün dünyaya gönderilmiş yedi ruhudur. 7Kuzu gelip tahtta oturanın sağ elinden tomarı aldı. 8Tomarı alınca, dört yaratıkla yirmi dört ihtiyar O'nun önünde yere kapandılar. Her birinin elinde birer lir ve kutsalların duaları olan buhur dolu altın taslar vardı. 9Yeni bir ezgi söylüyorlardı: "Tomarı almaya, Mühürlerini açmaya layıksın! Çünkü boğazlandın Ve kanınla her oymaktan, her dilden, Her halktan, her ulustan İnsanları Allah'a satın aldın (iman ettirdin). 10Onları Allah'ın hizmetinde Bir krallık haline getirdin, Kâhinler* (Din âlimleri) yaptın. Dünya üzerinde egemenlik sürecekler."  11Sonra tahtın, yaratıkların ve ihtiyarların çevresinde çok sayıda melek gördüm, seslerini işittim. Sayıları binlerce binler, onbinlerce onbinlerdi. 12Yüksek sesle şöyle diyorlardı: "Boğazlanmış Kuzu Gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, Saygıyı, yüceliği, övgüyü Almaya layıktır." 13Ardından gökte, yeryüzünde, yeraltında ve denizlerdeki bütün yaratıkların, bunlardaki bütün varlıkların şöyle dediğini işittim: "Övgü, saygı, yücelik ve güç sonsuzlara dek Tahtta oturanın ve Kuzu'nun olsun!" 14Dört yaratık, "Amin" dediler. İhtiyarlar da yere kapanıp tapındılar.”
{Vahiy, 5:1-14}
Yedi Mühür
1Sonra Kuzu'nun yedi mühürden birini açtığını gördüm. O anda dört yaratıktan birinin, gök gürültüsüne benzer bir sesle, "Gel!" dediğini işittim. 2Bakınca beyaz bir at gördüm. Binicisinin yayı vardı. Kendisine bir taç verildi ve galip gelen biri olarak zafer kazanmaya çıktı.
3Kuzu ikinci mührü açınca, ikinci yaratığın "Gel!" dediğini işittim. 4O zaman kızıl renkte başka bir at çıktı ortaya. Binicisine dünyadan barışı kaldırma yetkisi verildi. Bunun sonucu olarak insanlar birbirlerini boğazlayacaklar. Atlıya ayrıca büyük bir kılıç verildi.
5Kuzu üçüncü mührü açınca, üçüncü yaratığın "Gel!" dediğini işittim. Bakınca siyah bir at gördüm. Binicisinin elinde bir terazi vardı. 6Dört yaratığın ortasında sanki bir sesin şöyle dediğini işittim: "Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!"
7Kuzu dördüncü mührü açınca, "Gel!" diyen dördüncü yaratığın sesini işittim. 8Bakınca soluk renkli bir at gördüm. Binicisinin adı Ölüm'dü. Ölüler diyarı onun ardınca geliyordu. Bunlara kılıçla, kıtlıkla, salgın hastalıkla, yeryüzünün yabanıl hayvanlarıyla ölüm saçmak için yeryüzünün dörtte biri üzerinde yetki verildi.
9Kuzu beşinci mührü açınca,  sunağın altında, Allah'ın sözü ve sürdürdükleri tanıklık nedeniyle öldürülenlerin canlarını gördüm. 10Yüksek sesle feryat ederek şöyle diyorlardı: "Kutsal ve gerçek olan Efendimiz! Yeryüzünde yaşayanları yargılayıp onlardan kanımızın öcünü almak için daha ne kadar bekleyeceksin?" 11Onların her birine beyaz birer kaftan verildi. Kendileri gibi öldürülecek olan öbür kulların ve kardeşlerinin sayısı tamamlanıncaya dek kısa bir süre daha beklemeleri istendi.
12Kuzu altıncı mührü açınca, büyük bir deprem olduğunu gördüm. Güneş keçi kılından yapılmış siyah bir çul gibi karardı. Ay baştan aşağı kan rengine döndü. 13İncir ağacı, güçlü bir rüzgarla sarsıldığında nasıl ham incirlerini dökerse, gökteki yıldızlar da öylece yeryüzüne düştü. 14Gökyüzü dürülen bir tomar gibi ortadan kalktı.  Her dağ, her ada yerinden sökülüp alındı. 15Dünya kralları, büyükleri, komutanları, zenginleri, güçlüleri, özgürü kölesi herkes mağaralara, dağlardaki kayaların arasına gizlendiler. 16Dağlara, kayalara, "Üzerimize düşün!" dediler, "Tahtta oturanın yüzünden ve Kuzu'nun gazabından saklayın bizi! 17Çünkü onların gazabının büyük günü geldi. Buna kim dayanabilir?" “
{Vahiy, 6:1-17}
Yedinci Mühür ve Altın Buhurdan
1Kuzu yedinci mührü  açınca,  gökte  yarım saat kadar sessizlik oldu. 2Allah'ın önünde duran yedi meleği gördüm. Onlara yedi borazan verildi. 3Altın bir buhurdan taşıyan başka bir melek gelip sunağın önünde durdu. Tahtın önündeki altın sunakta bütün kutsalların dualarıyla birlikte sunmak üzere kendisine çok miktarda buhur verildi. 4Kutsalların dualarıyla buhurun dumanı, Allah'ın önünde meleğin elinden yükseldi. 5Melek buhurdanı aldı, sunağın ateşiyle doldurup yeryüzüne attı. Gök gürlemeleri, uğultular işitildi, şimşekler çaktı, yer sarsıldı.“
{Vahiy, 8:1-5}
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İKİNCİ İŞARET
İncil’deki Yedi Borazan: Yedi Büyük Afet veya Kıtlık Yılı(2010-2020)
Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen ve sembolik olarak birbiri ardına çalınacak olan yedi borazan, simgesel olarak art arda gelen yıllarda, yedi mührün açılmasından sonra gerçekleşecek olan YEDİ BÜYÜK FELAKETİ veya dünyanın başına gelecek olan KITLIĞI simgesel ve sembolik bir anlatımla tasvir eder. Şimdi bu bu sembolik işaretlerin, ne anlama geldiklerini çözmeye çalışacağız. Öncelikle bu yedi borazan, önceki dönemlere göre kıyaslandığında, çok daha büyük afetlere neden olur. Bu dönemde, gökyüzünden gelen afetlerle ve bu afetlerin tetiklediği depremlerin etkisiyle yeryüzünde meydana gelen yıkımlar ve sel taşkınlarıyla birlikte tüm dünya, kıtalar, denizler ve özellikle kıyı şeridindeki kentler yeniden şekillenir. Tüm insanlık yedi yıllık büyük bir sıkıntı ve afet dönemine girer. Yedi mührün tamamlandığı tarih,  yani  2010’dan  hemen  sonra, yani 2011-2012 yıllarına doğru başlayacak olan bu felaketler zinciri, her yıl ardı ardına meydana gelen salgın hastalıklar, açlık, toplu ölümler, yerden çıkıp insana musallat olacak olan ve tedavisi imkansız olan bir nevî hayvan türünün neden olduğu hastalıklar ve doğal afetler gibi olaylarla ve büyük sorunlarla kendini hissettirecek ve kıyametin daha da çok yaklaştığının bir işareti olacaktır. İşte bu dönemin içerisinde, Hz. Mehdi ve Deccal arasındaki devam eden üçüncü dünya savaşının hazırlık aşaması tamamlanacaktır. Dolayısıyla savaş hemen başlamayacak, doğal afetler ve ekonomik buhranların sebep olduğu kıtlıklar sebebiyle, savaş bir süre ertelenecek ve 2020 yılından sonraki bir dönemde başlayacaktır. Şimdilik bu kadar ilerki döneme ait bir gelecek tablosu kestirilemeyeceği için, bu savaşın detaylarına girmeyeceğiz. Yalnız şu kadarını söyleyebiliriz ki, Hz. İsa, bu savaşı Hz. Mehdi’nin kazanmak üzere olduğu bir sırada yeryüzüne inecektir. Bazı sahih hadislerde bu yönde işaretler bulunmaktadır. Şimdi Vahiy Kitabı’nda çalınacak olan bu yedi borazanla simgelenen ve cifrî işaretlere göre (2010-2020) yılları arasındaki yedi yıllık bir süreç içerisinde gerçekleşecek olan bu yedi büyük felaketi inceleyelim:
Yedi Borazan
6Yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı.
7Birinci melek borazanını çaldı. Kanla karışık dolu ve ateş oluştu, yeryüzüne yağdı. Yerin üçte biri, ağaçların üçte biri ve bütün yeşil otlar yandı.
8İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle (Bir meteora veya büyük bir gökcismine işaret ediyor olabilir) denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. 9Denizdeki yaratıkların üçte biri öldü, gemilerin üçte biri yok oldu.
10Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldız (Bir kuyrukluyıldıza işaret ediyor olabilir) ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. 11Bu yıldızın adı Pelin'dir. Suların üçte biri pelin gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü.
12Dördüncü melek borazanını çaldı. Güneşin üçte biri, ayın üçte biri, yıldızların üçte biri vuruldu (Atmosferin kararmasıyla birlikte, dünyaya gelen ışığın azalmasına işaret ediyor olabilir). Sonuç olarak ışıklarının üçte biri söndü, gündüzün ve gecenin üçte biri ışıksız kaldı. 13Sonra göğün ortasında uçan bir kartal gördüm. Yüksek sesle şöyle bağırdığını işittim: "Borazanlarını çalacak olan öbür üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!" “
{Vahiy, 8:6-13}
1Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız (Deccal’ın ortaya çıkacağına işaret eden kuyrukluyıldız olabilir,   böyle üçlü bir kuyrukluyıldızın bir benzeri 2006 yılında tespit edilmiştir) gördüm. Dipsiz derinliklere açılan kuyunun (Şeytanın tahtının, çünkü bir rivayete göre şeytanın tahtı denizin dipsiz derinliklerindedir ve ayrıca Deccal’ın denizin ortasında bulunan bir adada doğacağı da rivayet edilmiştir) anahtarı (yetkisi) ona verildi. 2Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı (Burada kuyu, nükleer veya kimyasal bir silaha da işaret ediyor olabilir; ayrıca burada geçen duman, bu silahın güneş ışığını ve havayı etkilediği şeklinde de yorumlanabilir). 3Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara yeryüzündeki akreplerin gücüne benzer bir güç verilmişti. 4Çekirgelere yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Allah'ın mührü bulunmayan insanlara zarar vermeleri söylendi. 5Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. 6O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan kaçacak. 7Çekirgelerin görünümü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu (Buradaki çekirge ifadesi, bir tank veya başka bir zırhlı araca işaret ediyor olabilir). Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri insan yüzleri gibiydi. 8Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. 9Demir zırhlara benzer göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu.  10Akrebinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay zarar verecek güce sahiptiler. 11Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği (yani şeytana işaret ediyor) vardı. Bu meleğin İbranice* adı Avaddon*, Grekçe* adıysa Apolyon*'dur (Her iki kelimenin de anlamı, ‘mahvedici’ olup, şeytanın antik dönemdeki isimlerinden birisine tekabül eder). 12Birinci "vay" geçti, işte bundan sonra iki "vay" daha geliyor.
13Altıncı melek borazanını çaldı. Allah'ın huzurundaki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. 14Ses, elinde borazan olan altıncı meleğe, "Büyük Fırat Irmağı'nın yanında bağlı duran dört meleği çöz" dedi. 15Tam o saat, o gün, o ay, o yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü (Burada dört büyük meleğin çözülmesiyle birlikte, üçüncü dünya savaşı’nın başlamasına işaret ediyor olabilir). 16Atlı ordularının sayısı iki yüz milyondu, sayılarını duydum. 17Görümümde atları ve binicilerini gördüm. Ateş, gökyakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmışlardı. Atların başları aslan başına benziyordu. Ağızlarından ateş, duman, kükürt fışkırıyordu (Nükleer füzelere veya silahlara işaret ediyor olabilir). 18İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. 19Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılanı andıran kuyruklarının başıyla zarar verirler (Nükleer başlıklara işaret ediyor olabilir). 20Geriye kalan insanlar, yani bu belalardan ölmemiş olanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlardan dönüp tövbe etmediler.  Cinlere ve göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen altın, gümüş, tunç, taş, tahta putlara tapmaktan vazgeçmediler. 21Adam öldürmekten, büyü, fuhuş, hırsızlık yapmaktan da tövbe etmediler.“
{Vahiy, 9:1-21}
Yedinci Borazan
15Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: "Dünyanın egemenliği Rabbimiz'in ve Mesihi'nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik sürecek." 16-17Allah'ın önündeki tahtlarında oturan yirmi dört ihtiyar yüzüstü yere kapandı. Allah'a taparak şöyle dediler: "Her Şeye Gücü Yeten, Var olan, var olmuş olan Rab! Sana şükrediyoruz. Çünkü büyük gücünü kuşanıp Egemenlik sürmeye başladın. 18Uluslar gazaba gelmişlerdi. Şimdiyse senin gazabın üzerlerine geldi. Ölüleri yargılamak, Kulların olan peygamberleri, kutsalları, Küçük olsun büyük olsun, Senin adından korkanları ödüllendirmek Ve yeryüzünü mahvedenleri mahvetmek zamanı da geldi." 19Ardından Allah'ın gökteki tapınağı açıldı, tapınakta O'nun Antlaşma Sandığı* (Hz. Musa’ya verilen Ahit Sandığı) göründü. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Yer sarsıldı, şiddetli bir dolu fırtınası koptu..”
{Vahiy, 11:15-19}
ÜÇÜNCÜ İŞARET
İncil’deki Yedi Bela ve Yedi Tas: Yedi Büyük Ceza veya Fitne Yılı(2020-2030)
Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen bu yedi bela ve yedi tas, sembolik olarak her biri aynen yedi mührün açılması ve yedi borazanın çalınması gibi, 2020 yılından 2036 yılına, yani Hz. İsa’nın ikinci kez geleceği döneme kadar olan süreç içerisindeki 14 yıllık bir süre içerisindeki 7’şer yıllık iki fitne ve karmaşa dönemine işaret etmektedir. Bu fitne ve bela dönemindeki olaylar başlıklar halinde verilip ayrıntısına girilmezken, genel olarak dünya çapında gerçekleşecek olan bu büyük olaylar yedi başlık altında aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1-    Deccal’a ve Ye’cüc ve Me’cüc’e tabi olanların ölümü,
2-    Denizdeki canlıların ölümü,
3-    Irmak ve Nehirlerdeki canlıların ölümü,
4-    Güneş ışığının azalması ve kararması,
5-    Kudüs’ün üçe bölünmesi,
6-    Gökyüzünden iri dolu tanelerinin yağması,
7-    Bütün adaların ve kıyı kesimleri ile alçak kara parçalarının suyla kaplanması ve bunun sonucunda dünyanın yavaş yavaş suyla kaplanarak canlı hayatının ve buna bağlı olarak insanlığın sonunun gelmeye başlaması.
Tüm bu olaylar gerçekleştikten sonra ve Ye’cüc ve Me’cüc ile İblis’i öldürdükten sonra yaklaşık 2060 yılı dolaylarında Hz. İsa da vefat edecektir. Dünyanın tekrar bir bozulmaya doğru gideceği ve fitnelerin yeniden başlayacağı bu dönem içerisinde ise, dünya hayatında ve yaşamakta hayır kalmayacak ve son iki büyük kıyamet alameti olan Dabbet-ül Arz’ın çıkışı ve hemen ardından Güneşin Batıdan Doğması hadiseleri vuku bulacak fakat kıyamet hemen kopmayacaktır. İşte bu olaylardan sonra ise, ortaya çıkacak olan daha büyük fitne ve felaketlerle dünyanın ve insanlığın sonu hızla yaklaşacaktır. Hz. İsa’nın ölümünden sonra, başka bir müceddid gelmeyeceği için ve insanlık bir mürşid-i kamil vasıtasıyla Allah’ı tanıdığı için, bu kuralın bozulmasıyla birlikte Kur’ân’ın hablullah-il metin olan nuranî ipleri çözülerek Kitap ve Hikmet yeryüzünden silinecek ve bunun sonucunda da tüm insanlık küfr-ü mutlaka düşerek (Aşırı materyalizasyon ve makineleşmenin de aşırı derecede ilerlemesi sonucu) daha Allah’ı ve Kitab’ı tanımayacak bir hale gelerek kendi sonunu, yani kıyameti hızlandıracaktır. Yani Hz. İsa’nın vefatından sonra insanlık, yaklaşık bir 100 sene daha devam edecek ve bu sürenin sonunda Nuh Tufanına benzer bir büyük afetle tüm insanlık Allah tarafından yok edilecektir. İşte bu olay da tüm insanlığın kıyameti olacaktır. Bu olaydan yaklaşık bir 60 sene sonra da dünya ve kainatın büyük ölçekli kıyameti kopacak ve böylece dünya hayatı sona ermiş olacaktır. Dolayısıyla böylece “Kıyamet kafirlerin üzerine kopar” hadis-i şerifi gerçekleşmiş olur. Tabi bu durum, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed AS.’ın, bu konuda bildirdiği yüzlerce harika ihbâr-ı gaybî nevinden haberleri doğrulamış olur ve herkese de “Sadakte yâ Rasûlallah”,  yani “Sen doğruyu söylemişsin ey Allah’ın Elçi’si..!” dedirtecektir.   
Bu elde ettiğimiz cifirsel tarihlere göre, insanlığın Hz. Âdem’in yaratılışından kıyamete kadar, yani İ.Ö. 5500 yılından İ.S. 2100 yılına kadarki 7600 yıllık bir ömrü olduğunu ve Hz. Âdem’den Hz. İsa’nın ikinci gelişine kadar ortalama ömrü 66 yıl olan 112 kuşak geçtiğini göz önüne alırsak ve Hz. İsa’nın ölümünden, yani İ.S. 2060 yılından insanlığın sonu olan 2160 yılına kadar da ortalama 50 yıllık bir ömüre sahip olan 2 kuşak geçtiğini varsayarsak (yani Hz. Âdem’in yaratılışından Kıyamet’e kadar 114 kuşak geçtiğini düşünürsek); insanlığın toplam ömrü ve geçmiş kuşak sayısını ele alarak tüm insanlığın ortalama ömrünü hesaplayalım. Bulduğumuz sonuç, Allah’ın ebced hesabındaki değerini ve küsuratı Kur’ân’ın âyet sayısını veren ilginç bir sayı çıkacaktır:
 7600/114=66.6666
olarak bulunur.
Dolayısıyla, buradan Kur’ân’ın bir başka cifrî ve matematiksel mu’cizesini daha çıkartmış oluruz. Yani tüm insanlık tarihi boyunca, bir insanın ortalama yaşama ömrü bu elde ettiğimiz mükemmel sayı tarafından belirlenir. Bu da insanların, Kaos ve Evrim Teorilerinin desteklediği gibi maymundan türeyerek geldiği ve evrimleşerek geliştiği gibi tüm ateist felsefeleri, matematik lisanıyla geçersiz kılmakta ve insanı Allah’ın yarattığını matematik lisanıyla ilan ve isbat etmektedir. Elbette ki bunun tesadüf olması düşünülemez; bilakis tüm insanları ve kainatı, Allah’ın yarattığını  ve  O’nun  insanlık  tarihine  vurduğu  Damgayı,  İmzayı  ve Sikke-i  Tasdik-i  Gaybî’yi bilmüşahede gösterir..
İşte yukarıda başlıklar halinde verdiğimiz bu gelişmeleri Vahiy Kitabı yine sembolik bir dille şu şekilde anlatmaktadır:
Yedi Melek ve Yedi Bela
1Gökte büyük ve şaşılası başka bir belirti gördüm: Son yedi belayı taşıyan yedi melekti. Çünkü Allah'ın öfkesi bu belalarla son buluyordu. 2Ateşle karışık camdan deniz gibi bir şey (Bir LCD ekran benzeri şeffaf bir cisme, İNTERNET’e işaret ediyor olabilir) gördüm. Canavara, heykeline ve adını simgeleyen sayıya karşı zafer kazananlar, ellerinde Allah'ın verdiği lirlerle cam denizin üzerinde durmuşlardı.  3-4Allah’ın kulu Musa'nın ve Kuzu'nun (Hz. İsa) ezgisini söylüyorlardı: "Her Şeye Gücü Yeten Rab, Senin işlerin büyük ve şaşılası işlerdir. Ey ulusların kralı, Senin yolların doğru ve adildir. Ya Rab, senden kim korkmaz, Adını kim yüceltmez? Çünkü kutsal olan yalnız sensin. Bütün uluslar gelip sana tapınacaklar. Çünkü adil işlerin açıkça görüldü."
5Bundan sonra gökteki tapınağın, yani Tanıklık Çadırı'nın açıldığını gördüm. 6Yedi belayı taşıyan yedi melek temiz, parlak keten giysiler giymiş, göğüslerine altın kuşaklar sarınmış olarak tapınaktan çıktı. 7Dört yaratıktan biri yedi meleğe, sonsuzluklar boyunca yaşayan Allah'ın öfkesiyle dolu yedi altın tas verdi. 8Tapınak Allah'ın yüceliğinden ve gücünden ötürü dumanla doldu. Yedi meleğin yedi belası sona erinceye dek kimse tapınağa giremedi.”                          
{Vahiy, 15:1-8}
Allah’ın Öfkesi ve Yedi Tas
1Sonra tapınaktan yükselen gür bir sesin yedi meleğe, "Gidin, Allah'ın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!" dediğini işittim.
2Birinci melek gidip tasını yeryüzüne boşalttı. Canavarın işaretini taşıyıp heykeline tapanların üzerinde acı veren iğrenç yaralar oluştu.
3İkinci melek tasını denize boşalttı. Deniz ölü kanına benzer kana dönüştü, içindeki bütün canlılar öldü.
4Üçüncü melek tasını ırmaklara, su pınarlarına boşalttı; bunlar da kana dönüştü. 5Sulardan sorumlu meleğin şöyle dediğini işittim: "Var olan, var olmuş olan kutsal Allah! Bu yargılarında adilsin. 6Kutsalların ve peygamberlerin kanını döktükleri için, İçecek olarak sen de onlara kan verdin. Bunu hak ettiler." 7Sunaktan gelen bir sesin, "Evet, Her Şeye Gücü Yeten Rab, Yargıların doğru ve adildir" dediğini işittim.
8Dördüncü melek tasını güneşe boşalttı. Bununla güneşe insanları yakma gücü verildi. 9İnsanlar korkunç bir ısıyla kavruldular. Tövbe edip bu belalara egemen olan Allah'ı yücelteceklerine, O'na hakaret ettiler.
10Beşinci melek tasını canavarın tahtına boşalttı. Canavarın egemenliği karanlığa gömüldü. İnsanlar ıstıraptan dillerini ısırdılar. 11Istırap ve yaralarından ötürü Allah’a hakaret ettiler. Yaptıklarından tövbe etmediler.
12Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı'na boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye ırmağın suları kurudu. 13Bundan sonra ejderhanın ağzından, canavarın ağzından ve sahte peygamberin ağzından kurbağaya benzer üç kötü ruhun (Üç büyük fitneye işaret ediyor) çıktığını gördüm. 14Bunlar doğaüstü belirtiler gerçekleştiren cinlerin ruhlarıdır. Her Şeye Gücü Yeten Allah'ın büyük gününde olacak savaş için bütün dünyanın krallarını toplamaya gidiyorlar. 15"İşte hırsız gibi geliyorum! Çıplak dolaşmamak ve utanç içinde kalmamak için uyanık durup giysilerini üstünde bulundurana ne mutlu!" 16Üç kötü ruh, kralları İbranice* Armagedon (Hadislere göre, son büyük dünya savaşı olan Üçüncü Dünya Savaşının yapılacağı yer) denilen yere topladılar.
17Yedinci melek tasını havaya boşalttı. Tapınaktaki tahttan yükselen gür bir ses, "Tamam!" dedi. 18O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Öyle büyük bir deprem oldu ki, yeryüzünde insan oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. 19Büyük kent (Kudüs) üçe bölündü. Ulusların kentleri yerle bir oldu. Allah büyük Babil'i anımsadı, ona ateşli gazabının şarabını içeren kâseyi verdi. 20Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar yok oldu. 21İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı. Dolu belası öyle korkunçtu ki, insanlar bu yüzden Allah'a hakaret ettiler..”
  {Vahiy, 16:1-21}
 
DÖRDÜNCÜ İŞARET
İncil’deki Yedi Başlı Ejderha: İblis veya Şeytan’ın Sonu(2030-2040)
Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen bu yedi başlı ejderha, sembolik bir yaratık olup, şeytanı tasvir etmek için kullanılmıştır. Bilindiği gibi, Hz. İsa’nın ilk gelişinden önce Şeytan’a yedi kat göğün tüm katmanları serbestti. Oraya serbestçe girip çıkabiliyor ve ayrıca bazı gayb haberlerini de alıyordu. Fakat Hz. İsa’nın doğumuyla birlikte, bu yedi katmandan üçü yasaklanarak 4. kat göğe hapsedildi. Daha sonra ise, Hz. Muhammed’in gelişiyle birlikte diğer üç kat gök de yasaklandı ve İblis sadece 1. kat göğe çıkma yetkisine sahip olarak oraya hapsedildi. Bazı sahih rivayetlere göre ise, Hz. İsa’nın ikinci gelişinden hemen önce, İblis’e bu birinci kat gök de yasaklanacak ve dünyanın derinliklerindeki bulunan dipsiz bir kuyuya atılarak hapsedilecektir. Dolayısıyla Hz. İsa’nın ilk gelişi ve ikinci gelişi arasındaki iki bin yıllık süreç içerisinde İblis, çıkma yetkisi bulunan yedinci kat gökten dünyanın derinliklerine hapsedilme noktasına gelerek adeta sükût etmiş olmaktadır. Fakat İblis bu sükût döneminde sahip olduğu kötülük yapma ve yayma yetkisini, insan suretine girmiş kendi taifesinden birisine, yani Deccal’a devreder. Adeta İblis’in oğlu olan bu kişi, bu kez onun yerine geçip, Salih insanlara zarar verir ve tüm insanlığı bir savaş ve kaos ortamına sürükler. İşte Yuhanna, Vahiy Kitabı’nın bu kısmında bu konuya değinerek, Ejderha adını verdiği İblis’in dünya semasından denizin dipsiz derinliklerine atılarak hapsedilmesini simgesel bir dille anlatmaktadır. Dolayısıyla Şeytan’ın bu tutsaklığı, Hz. Mehdi’nin gelişiyle başlar ve onun yönetimindeki yaklaşık elli yıllık bir altınçağ dönemi boyunca devam ederek, Hz. İsa’nın ikinci gelişiyle birlikte devam eder. Bu sürenin sonunda, yani Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkışına denk gelen bir döneme doğru, İblis tutsak olduğu yerden yeniden salıverilir fakat bu kez ömrü çok azalmıştır ve Hz. İsa’nın eliyle öldürülerek ateş ve kükürt gölünden oluşan Cehennem’e atılanların ilki olur.. Bu konu, Vahiy Kitabı’nda şöyle anlatılır:
Kadın ve Ejderha
1Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında oniki  yıldızdan oluşan  bir  taç  vardı. 2Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu. 3Ardından gökte başka bir belirti göründü: Yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli büyük bir ejderhaydı bu. Yedi başında yedi taç vardı. 4Kuyruğuyla gökteki yıldızların üçte birini sürükleyip yeryüzüne attı. Sonra doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu; kadın doğurur doğurmaz Ejderha çocuğu yutacaktı. 5Kadın bir oğul, bütün ulusları demir çomakla güdecek bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk hemen alınıp Allah'a, Allah'ın tahtına götürüldü. 6Kadınsa çöle kaçtı. Orada bin iki yüz altmış gün (yaklaşık 3,5 yıl) beslenmesi için Allah tarafından hazırlanmış bir yeri vardı.
7-8Gökte savaş oldu. Mikail'le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu, ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. 9Büyük ejderha -İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan- melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. 10Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum: "Rab’bimizin kurtarışı, gücü, egemenliği Ve Mesihi'nin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, Onları Rab’bin önünde gece gündüz suçlayan Aşağı atıldı. 11Kardeşlerimiz Kuzu'nun kanıyla Ve ettikleri tanıklık bildirisiyle Onu yendiler. Ölümü göze alacak kadar Vaz geçmişlerdi can sevgisinden. 12Bunun için, ey gökler ve orada yaşayanlar, Sevinin! Vay halinize, yer ve deniz! Çünkü İblis zamanının az olduğunu bilerek Büyük bir öfkeyle üzerinize indi."
13Ejderha yeryüzüne atıldığını görünce, erkek çocuğu doğuran kadını kovalamaya başladı. 14Yılanın önünden çöle, üç buçuk yıl besleneceği yere uçup kaçabilmesi için kadına büyük kartal kanatları verildi. 15Yılan ağzından, kadını selle süpürüp götürmek için onun ardından ırmak gibi su akıttı. 16Ama yeryüzü, ağzını açıp ejderhanın ağzından akıttığı ırmağı yutarak kadına yardım etti. 17Bunun üzerine ejderha kadına öfkelendi. Kadının soyundan geriye kalanlarla, Allah'ın buyruklarını yerine getirip İsa'ya tanıklıklarını sürdürenlerle savaşmaya gitti. 18Denizin kıyısında dikilip durdu.”
 {Vahiy, 12:1-18}
Bin Yıl (Elli Yıl)
1Sonra bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı. 2Melek ejderhayı -İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı- yakalayıp bin (elli) yıl için bağladı. 3Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl (elli yıl) geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.
4Bazı tahtlar ve bunlara oturanları gördüm. Onlara yargılama yetkisi verilmişti. İsa'ya tanıklık ve Allah'ın sözü uğruna başı kesilenlerin canlarını da gördüm. Bunlar, canavara (Deccal’a işaret ediyor) ve heykeline (Deccal’ın resmine veya işaretine ve bu işaretin bulunduğu nesnelere işaret ediyor) tapmamış, alınlarına ve ellerine onun işaretini almamış olanlardı. Hepsi dirilip Mesih'le birlikte bin yıl (yaklaşık elli yıl) egemenlik sürdüler. 5İlk diriliş budur. Ölülerin geri kalanı bin yıl tamamlanmadan dirilmedi. 6İlk dirilişe dahil olanlar mutlu ve kutsaldır. İkinci ölümün bunların üzerinde yetkisi yoktur. Onlar Allah'ın ve Mesih'in kâhinleri* (Hz. İsa’ya tabi olan Din âlimleri) olacak, O'nunla birlikte bin yıl (elli yıl) egemenlik sürecekler.”
Şeytan’ın Cezalandırılması
7Bin yıl (elli yıl) tamamlanınca Şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak. 8Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları -Gog'la Magog'u- (Ye’cüc ve Me’cüc) saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur. 9Yeryüzünün dört bir yanından gelerek kutsalların ordugahını ve sevilen kenti (Kudüs veya başka bir kent) kuşattılar. Ama gökten ateş yağdı, onları yakıp yok etti. 10Onları saptıran İblis ise canavarla sahte peygamberin de içinde bulunduğu ateş ve kükürt gölüne atıldı. Gece gündüz, sonsuzlara dek işkence çekeceklerdir.”
{Vahiy, 20:1-10}
BEŞİNCİ İŞARET
İncil’deki Yedi Başlı Canavar: Antiisa veya Deccal’ın Sonu(2040-2050)
Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen bu yedi başlı canavar da, aynen yedi başlı ejderha gibi sembolik bir yaratık olup, Deccal’ı tasvir etmek için kullanılmıştır. Bilindiği gibi, daha önce ayrı bir bölüm olarak incelediğimiz Deccal, hadislerde de bildirildiği gibi, Hz. İsa’nın ikinci gelişine yakın ortaya çıkacak olan, kötülüğü ve şer güçleri temsil edecek olan yalancı Mesih, yani Antiisa veya Deccal olarak bilinen kişidir. Bu kişi Yahudilerin arasından çıkacak olup, ilk zamanlarda sözde bir barış elçisi gibi hareket edip, gerçek yüzünü daha sonraları gösterecek olan ve ilk çıktığında Hz. İsa’nın söylemleri ve propagandasını yapmasıyla tanınabilecek olan aldatıcı bir şer güçtür. İşte Vahiy Kitabı da bizi bu konuda, yani  Deccal’ı   tanımak   konusunda,   çok   detaylı   olarak değerlendirilebilecek bazı ipuçları vermektedir. Konuyu zihnimizde dağıtmadan şimdi bu ipuçlarını inceleyelim:
Denizden Çıkan Canavar (Büyük Deccal, Antiisa)
1Sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. Boynuzlarının üzerinde on taç (Kendisine destek veren On tane devlet veya On adet yardımcıya işaret ediyor olabilir) vardı, başlarının üzerinde küfür niteliğinde adlar yazılıydı. 2Gördüğüm canavar parsa benziyordu. Ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibiydi. Ejderha canavara kendi gücü ve tahtıyla birlikte büyük yetki verdi. 3Canavarın başlarından biri ölümcül bir yara almışa benziyordu (Deccal’ın gözlerinden birisinin kör olmasın işaret ediyor olabilir). Ne var ki, bu ölümcül yara iyileşmişti. Bütün dünya şaşkınlık içinde canavarın ardından gitti. 4İnsanlar canavara yetki veren ejderhaya taptılar. "Canavar gibisi var mı? Onunla kim savaşabilir?" diyerek canavara da taptılar. 5Canavara, kurumlu sözler söyleyen, küfürler savuran bir ağız ve kırk iki ay (3,5 yıl) süreyle kullanabileceği bir yetki verildi. 6Allah'a küfretmek, O'nun adına ve konutuna, yani gökte yaşayanlara küfretmek için ağzını açtı. 7Kutsallarla savaşıp onları yenmesine izin verildi. Canavar her oymak, her halk, her dil, her ulus üzerinde yetkili kılındı. 8Yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri boğazlanmış Kuzu'nun yaşam kitabına adı yazılmamış olan herkes ona tapacak. 9Kulağı olan işitsin!
10Tutsak düşecek olan Tutsak düşecek. Kılıçla öldürülecek olan Kılıçla öldürülecek. Bu, kutsalların sabrını ve imanını gerektirir.”
Yerden Çıkan Canavar (Küçük Deccal, Süfyan)
11Bundan sonra başka bir canavar gördüm. Yerden çıkan bu canavarın kuzu gibi iki boynuzu vardı, ama ejderha gibi ses çıkarıyordu (Yani Büyük Deccal’a benziyordu veya ona yardım edip zemin hazırlıyordu). 12İlk canavarın bütün yetkisini onun adına kullanıyor, yeryüzünü ve orada yaşayanları ölümcül yarası iyileşen ilk canavara tapmaya zorluyordu.
13İnsanların gözü önünde, gökten yere ateş yağdıracak (Bir havai fişek gösterisinde olduğu gibi!) kadar büyük belirtiler (olağanüstü işler, icraatlar) gerçekleştiriyordu. 14İlk canavarın adına gerçekleştirmesine izin verilen belirtiler sayesinde (Büyük Deccal’ın yardımı ve yetki vermesiyle), yeryüzünde yaşayanları saptırdı. Onlara kılıçla yaralanan, ama sağ kalan canavarın onuruna bir heykel (veya büyük bir put) yapmalarını buyurdu. 15Canavarın heykeline yaşam soluğu vermesi için kendisine güç verildi. Öyle ki, heykel konuşabilsin ve kendisine tapmayan herkesi öldürebilsin (Konuşabilen bir heykel ifadesiyle, burada cansız bir organizmanın biyogenetik ile yeniden canlandırılmasına veya konuşan ve çok güçlü silahlara sahip olan bir sibernetik organizmaya, yani yarı insan yarı makine olan bir robota işaret ediliyor olabilir)..
16Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle, herkesin sağ eline ya da alnına bir işaret vurduruyordu (Üzerinde bulunmadığı takdirde ticaret yapılamayan ve bir kod numarası içeren bir çeşit ürün etiketi veya insanların derisinin altına monte edilebilen bir mikroçipe işaret ediyor olabilir). 17Öyle ki, bu işareti, yani canavarın adını ya da adını simgeleyen sayıyı taşımayan ne bir şey satın alabilsin, ne de satabilsin. 18Bu konu bilgelik gerektirir. Anlayabilen, canavara ait sayıyı hesaplasın. Çünkü bu sayı insanı simgeler. Sayısı (Yani Deccal’ı temsil eden sayı) 666'dır.”
{Vahiy, 13:1-18}
ALTINCI İŞARET
İncil’deki Yedi  Tepeli Kent: İstanbul veya Konstantinapolis’in Yıkılması(2050-2060)
Vahiy Kitabı’nda bahsi geçen ve yedi tepeli bir kent olarak tanımlanan bir yer vardır. İşte bu kısımda bu yedi tepeli kentin hangisi olabileceği konusunu açıklamaya çalışacağız. Bu yedi tepeli kent, birçok işaret göz önüne alındığında kapalı bir manada İSTANBUL’a işaret etmektedir. Aşağıda, bahsi geçen bu kentin ve üzerine kurulduğu yedi tepenin hangisi olduğunu detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Bu konuya ve bu kente işaret eden bir kısım, Vahiy Kitabı’nın 17:9 âyetinde, yedi tepenin üzerine oturan bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Ayrıca bu kentin âhir zamanda, eski zamandaki Kudüs’ün yerine inşa edilen “Yeni Yeruselâm (Kudüs)” olarak tasvir edildiğini de görmekteyiz:
9"Bunu anlamak için bilgelik gerek. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepe’dir; aynı zamanda yedi kral’dır. 18Gördüğün kadın Dünya kralları üzerinde egemenlik süren büyük kent’tir." “
{Vahiy, 17:9,18}
İSTANBUL’UN TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ
İstanbul, özel bir coğrafyanın ve tarihin var ettiği dünyadaki nadir kentlerden birisidir. Bu kentte, camiler, kiliseler ve sinagoglar yüzyıllardır yan yana bulunmuşlardır. İstanbul, Dünyadaki çeşitli dinler ve kültürler arasındaki diyaloğun ortak bir temele oturtulmaya çalışıldığı her tarihî dönemde, medeniyetlerin beşiği olmuştur. Bu kısımda İstanbul’un bu tarihî ve kültürel dokusuna farklı bir açıdan yaklaşarak, antik dönem öncesine kadar uzanan geniş bir perspektif içerisinde İstanbul’un gerçek tarihini aydınlatmaya çalışacağız. İsevîliğin tarih içerisindeki gelişimini incelediğimiz konumuz içerisinde İstanbul’un ayrı bir yeri olacaktır, çünkü bazı tarihî bulgulara göre Hz. İsa’nın ilk cemaatine ait ilk kilise (iman topluluğu) oluşumlarından bazıları, özellikle Ayasofya ve benzerî büyük yapılanmalar ilk kez İstanbul’da oluşmuştur. Ayrıca Hakikî İsevîliğin dejenerasyona başlaması noktasında da, İstanbul bir o kadar önemlidir, çünkü bu akımın felsefî öncüsü olan Platon (veya Eflatun olarak da  bilinir) bu yöndeki ilk derslerini İstanbul’da,  Yarımburgaz Mağaraları’ndaki kurmuş olduğu Atina Okulu’na bağlı olan bir inisiye okulunda, içerisinde Aristoteles’in (veya Aristo olarak da bilinir) de bulunduğu bir grup öğrencisine ders vererek başlatmıştır. Bu okulda tabiat bilimlerinin yanı sıra, Kadim Hikmet ve Logos (Canlılara ulûhiyyet atfeden felsefe öğretisi) öğretisi de ders veriliyordu. Eski Yunan kültüründe derin bir iz bırakan bu öğretiler, daha sonraki dönemlerde Pavlos’un da etkisiyle İsevîlik içerisine ulûhiyyet unsurunun girmesine ve gerçeklikten uzaklaşmasına neden olacaktı. Yani bu konuya,  Eski Yunan ve Roma’dan Bizans’a ve nihayet Osmanlı’dan Yeni Roma’nın merkezi olma konumuna gelinceye kadarki izlediği tarihî gelişim sürecini ele alacağız. Uygarlıkların beşiği olan İstanbul, bir kent olarak tarih sahnesine çıkmadan önce, Akdeniz coğrafyası pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. İstanbul’daki ilk kültür kalıntıları, Prehistorik (yazılı tarih öncesi) döneme, yani günümüzden (6000-3000) yıl öncesine kadar tarihlendirilir. İstanbul’da ve yakın çevresinde, ilk dönemlerden başlayarak Paleolitik, Epipaleolitik, Neolitik, Kalkeolitik ve Tunç Çağlarına tarihlenen buluntular saptanmıştır. Bu buluntular, tarihsel gelişime uygun olarak, göçebe, yarı göçebe ve yerleşik kültürlere aittir. Bu yerleşimlerin sürekliliklerinde kesintilere rastlanır. Bunun en önemli nedeni, İstanbul Kenti’nin coğrafî oluşumu ve konumudur. Günümüzden 20.000 yıl kadar önce Marmara’da deniz seviyesinin 100 metre alçalması sonucu,  Marmara Denizi ve Karadeniz, tatlı su gölü haline geldi. 12.000 yıl boyunca Karadeniz ve Marmara Denizi birer tatlı su yatağı olarak kaldı. Günümüz İstanbul coğrafyasının ana hatlarının oluşumu, İ.Ö. 7000-8000 yıllarına dayanır. Son jeolojik dönemde buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesine yol açmış,  Çanakkale  boğazı  açılmış  ve deniz, Marmara çukurunu doldurmuştur.  Bu büyük değişime bağlı olarak, Karadeniz ve Marmara boğazlar aracılığıyla Ege ve Akdeniz’e bağlanmış, Karadeniz tuzlu su ile dolmuştur. Bu oluşuma paralel olarak bu coğrafyadaki yerleşimlerin tarihsel süreklilikteki yoğunluğu değişiklik göstermiştir.
İnsanlığın geçirdiği üç kültürel evreden en eskisi olan Paleolitik döneme ait buluntulara, Avrupa yakasında, Yarımburgaz, Davutpaşa Deresi, Kilyos yakınlarında Ağaçlı ve Gümüşdere; Anadolu yakasında, İçerenköy, Pendik, Dudullu ve Çınarcık’ta rastlanır. Orta Paleolitik dönemde Marmara’nın kuzey ve güneyinde yoğun yerleşmelere rastlanır. Epipaleolitik dönemde denizden besin sağlayan kültürlere Terkos Gölü civarı, Sakarya Nehri ağzı ve Büyükçekmece’nin doğusunda rastlanır. İ.Ö. 4000’li yıllara dayanan bu dönemde, Marmara ve Karadeniz kıyı şeridinde yoğun yerleşmelerin olması, Karadeniz’in elverişli bir tatlı su havzası olması ile açıklanabilir. Paleolitik dönemden itibaren var olan Yarımburgaz Mağarası’ndaki arkeolojik buluntular, barınma kültürünün alt Paleolitik devirde, yalnızca açıkhava yerleşimlerinde değil, mağaralarda da geliştiğini göstermektedir. Yarımburgaz Paleolitik Platosu, Sazlıdere Havzası ve Küçükçekmece Gölü ile Marmara Denizi’ne ulaşır. Bu vadi, Marmara’da bir koy iken, yukarıda belirtildiği gibi, denizlerin yükselmesiyle, eski vadi ağızlarının dolarak, zamanla kıyı kordonu ile kaplanıp Lagün haline gelen Küçükçekmece Gölü’nün devamında yer alır. Yarımburgaz Mağarası su ile iç içedir ve mağaradaki arkeolojik kalıntılar bu alanda pek çok kültür katmanının mevcut olduğunu göstermektedir. Yarımburgaz Mağarası’nda Kalkeolitik döneme tarihlenen çanak çömleklerin, Orta Anadolu çanak çömlekleriyle benzerliğinden yola çıkarak, bu alandaki yerleşik kültürlerin Orta Anadolu ile bağlantılı olduğunu varsayabiliriz. Yarımburgaz Mağarası’nın konumu, burayı iskan edenlerin deniz yoluyla geldiğini düşündürür. Bu veriler ışığında buraya yerleşenlerin, deniz yoluyla Anadolu’dan veya Ege’de kıyısı bulunan Makedonya Kentleri’nden geldiklerini düşündürür. Yarımburgaz Mağaraları, duvarlarında bulunan gemi resimlerinden, Paleolitik Çağ’dan itibaren burada yaşayan topluluğun denizcilikle uğraştığını gösterir. Dolayısıyla eski adı Rhagion olan Küçükçekmece bölgesi, Sazlıdere Havzası ve Yarımburgaz Paleolitik platolarının Marmara Denizi’ne ulaştığı nokta, İstanbul’un ilk deniz kapısıdır.
İstanbul’da Anadolu yakasında, Pendik ve Fikirtepe’de bulunan Paleolitik ve sonraki dönemlere ait arkeolojik buluntular, burada daha önce yerleşimler olduğunu göstermektedir. Ancak Fikirtepe kültürünün oluşması ve yerleşik düzene geçiş, Neolitik dönemde gerçekleşir.  Neolitik dönem, sulu tarıma bağlı artan üretim sonucu yerleşik düzene geçildiği, bitki ve hayvanların evcilleştirildiği bir dönem olup; yazı, takvim, matematik, yapı sanatı ve kent kurma bilincinin geliştiği bir çağdır. I. Truva Kenti, o çağın en uygar kenti ve en uygar yerleşim merkezlerinden biridir. Anadolu ve Makedonya arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak, Avrupa kıtası tarımsal üretim bilgisini Anadolu’dan alır. Bunun yanı sıra bölgede yapılan kazılar, Truva kenti ve Orta Anadolu’da yer alan Eskişehir ile sanat, kültür ve ticaret bakımından yakınlıklar olduğunu göstermektedir. Truva kent kültürü, ticaret yoluyla buraya ulaşmıştır ve özellikle Fikirtepe bu etkileşim alanı içerisinde yer alır. Truva kültürünün bu bölge üzerindeki izleri, arkeolojik buluntularda –örneğin, çift kulplu kaplarda- gözlemlenmektedir.  Fikirtpe,  Kurbağalı Dere ve Kalamış Koyu ile Marmara’ya bağlanır. İstanbul kentinin jeolojik oluşumu sırasında, bu koy konumunu korumuştur. Bu bölge, bugünkü Moda Burnu ve Yoğurtçu arasında kalan yerdir ve aynı zamanda bir erken dönem limanı olup, İ.Ö. VII. yüzyılda Khaldeon (günümüzdeki Kadıköy) olarak adlandırılır. Bu erken dönem limanının, daha sonraları Finikeliler (Antik dönem öncesinde günümüzdeki Filistin topraklarında yerleşen bir halk) tarafından kullanıldığı bilinmektedir.
Neolitik dönemden sonraki dönem olan Kalkeolitik dönemde, deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyılarda yaşayanların göç etmesi sonucu yerleşimler azalır. Bu çağa ait kültürlere Kınalıköprü Höyüğü, Sülüklü, Selimpaşa Höyüğü ve Büyükçekmece Gladina mevkii yerleşimlerinde rastlanır. İ.Ö. yaklaşık 3000-4000 tarihleri arasına rastlayan bu döneme ait buluntular, Sarayburnu’nda şimdiki Sultanahmet Meydanı’nın altında yapılan kazılar sonucunda çıkartılmıştır ve Truva kentindeki buluntularla benzerlik göstermektedir. İ.Ö. 3000’lerden sonra ise, Marmara kıyıları göçlere açılır. İ.Ö. 3000’in sonu ve İ.Ö. 2000’in başlarında Karadeniz’in kuzeyinden ve Makedonya’dan Trakya’ya göçler olur. Bu göçler, İstanbul Boğazı üzerinden gerçekleşmiştir. Bu bölgeye ismini veren Traklara ait arkeolojik buluntular, Trakya bölgesinde önemli bir nüfus oluşturan bu kavimlerin önemli bir ticari sistem kurduğunu göstermektedir. Bu, yalnızca Balkan Yarımadası’nı değil, tüm Ege bölgesini de içine alan bir ticari ilişkiler ağıdır. Daha sonraları, İstanbul bu ticaret ağının merkezi durumuna gelmiştir. Bunun doğal sonucu olarak limanlar ve İstanbul Boğazı, yerleşimlerin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. En eski limanlar, Küçükçekmece ve Khaldeon, yani Kadıköy’dür. İstanbul’un ilk çağda  bilinen  ilk  kuruluş  yerinin  aslında  Haliç’in bitiminde olduğu doğrultusunda da çeşitli görüşler mevcuttur. Haliç, doğal liman olarak önemini ilk çağlardan beri korumuştur. Her ne kadar yoğun bir iskan nedeniyle, geçmişe ait izler büyük ölçüde silinmiş olsa da, Haliç’in başlangıç noktasında Alibeyköy ile Kağıthane Derelerinin birleştiği üçgenin yakın çevresinin,  küçük teknelerin kıyıya çekildiği ilk limanlardan biri olduğu bilinmektedir.
İstanbul’un yer aldığı coğrafya, Prehistorik dönemden itibaren Anadolu kültürünün denizle buluştuğu en önemli iki noktadan birisidir. Bu noktalardan diğeri ise, Ege kıyıları, özellikle Truva ve Efes antik kentlerinin bulunduğu doğal limanlardır. Göç nedeniyle veya ticari, askeri amaçlı geçişler yerleşik kültürleri etkilemiştir. Bu karşılıklı etkileşim, bugün dahi izlenebilen kültürler arası güçlü bağların oluşmasına neden olarak gösterilebilir. Bu bağ, iki kıtayı Boğaz üzerinden birleştiren ilk köprü ile sembolize edilir. Literatürde bu köprü, “Darius’un Köprüsü” olarak bilinir. Anlatıldığına göre, Pers Kralı Darius, İ.Ö. 513 yılında İstanbul Boğazı’na gelir. Ancak 800.000 kişilik orduyu Anadolu yakasından karşı kıyıya geçirmek zorunda kalır. Bunun üzerine, Mimar Mandroses’in yönetiminde, 325 adet büyük sandalı birbirine bağlatır ve sandalların içine kalınca ağaçlar dizdirip üzerine toprak attırır ve bu sayede askerlerin denize düşmemesi ve atların ürkmemesi için kenarlarına yüksekçe parmaklıklar yaptırır. Böylece tarihte ilk kez, İstanbul Boğazı bir yapay köprü ile geçilmiş olur.
Akdeniz’de kurulan ticaret ağı, İ.S. III. yüzyılda bir Akdeniz kavimler topluluğu olan Roma İmparatorluğu’nun siyasal ve ekonomik birliğinin güvencesi olur. Fakat yaşlanan imparatorluk, gücünü yitirip kuzeyden gelen baskılara dayanamayarak Akdeniz kıyılarına çekildikçe Akdeniz’in önemi daha da artar. Fakat  deniz ticaretinde oynadığı rol nedeniyle İstanbul’un önemi, imparatorluğun yıkıldığı tarih olan İ.S. 476’ya kadar önemini yitirmemiştir. Bu coğrafyada bulunan tüccarlar varlıklarını korumuşlardır. İ.S. IV. yüzyılın başından itibaren ise, Doğu Akdeniz’de bulunanlar dışında gerçek anlamda büyük kentler yer almamaktadır. Ticaretin akışı Suriye, Mısır ve Asya İli’nden Batı Akdeniz’e doğrudur. İ.S. V. yüzyılın başında, Germenler Akdeniz kıyılarına doğru hareket ederler ve Batı Roma eyaletleri Germen krallıklarına dönüşür. Akdeniz ticareti de bu dönüşümde önemli bir rol oynar. Bu süreçte Akdeniz kıyılarına yakın olduğu oranda gelişmiş ticaret merkezleri, Akdeniz devletleri olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Karadaki eski başkent Roma terk edildiğinde, onun yerini alan kent, yani “Yeni Roma”, deniz ticaretinin merkezindeki liman kenti haline gelmiştir. Tarih boyunca, hiçbir uygarlıkta kent yaşamı ticaret ve sanayiden bağımsız olarak gelişmemiştir. Ne antik çağda ve ne de modern zamanlarda, bu kuralın dışında kalan bir durum söz konusu olmamıştır. Büyük Kentler, ticaretin yayıldığı tüm doğal yollar boyunca kurulmuştur. Önceleri yalnızca deniz kıyılarında ve ırmak boylarında ortaya çıkmışlardır. Daha sonraları ise, ticaret yayıldıkça, bu merkezleri birbirine bağlayan başka ara kentler kurulmuştur.
Akdeniz’in doğusundaki Roma, Batı Roma’nın yıkılmasından sonra, bin yıl kadar daha tarih sahnesinde kalmıştır. Bunun en önemli nedeni ise, Yeni Roma’nın siyasal bir başkent olmasının yanı sıra, büyük bir liman ve birinci sınıf bir imalat merkezi olmasıdır. İstanbul, XI. yüzyılda Akdeniz havzasının en büyük kentiydi. Batı’nın yaşamını sürdüremeyip Doğu’nun ayakta kalması, deniz ticaretine dayanan büyük bir ekonomik potansiyele sahip olması ile açıklanabilir. Batı Roma bir kara kenti iken, Yeni Roma denizlerin buluştuğu bir kentti.  Akdeniz’in doğusundaki ticaret merkezleri Suriye ve Mısır, VII. yüzyılda Akdeniz’in batısından din ve hukuk açısından kopmuştur. Bizans ismini alan Doğu Roma’nın başkentinin etrafını çevreleyen surların geçit vermemesi, kenti uzun bir dönem işgallerden korumuştur. Venedikliler ile Cenovalılar’ın bölgedeki aktif varlığı ve ticaret hayatını ellerinde tutmaları nedeniyle, Bizans Katolik Batı ile ilişkisini devam ettirecek ve varlığını XV. yüzyıla kadar sürdürecekti. Bununla birlikte, Venedik ve Cenovalılar arasındaki ticari rekabet, Bizans’ın sonunu hazırlayacaktı. Uzun sürede gelişen bu uygarlık, Rönesans’ın doğuşunda da etkili olacaktı. Şöyle ki, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra birkaç soylu aile Venedik’e ve diğer bazı Batı Avrupa kentlerine göç etmişlerdi. Dolayısıyla; sanatlarını, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini gittikleri yerlere taşıdılar. Şu noktayı unutmamalıyız ki, kent 1024’deki Latin İstilası’na kadar Avrupa uygarlığının tartışmasız başkenti konumundaydı.
İstanbul konum olarak, tarih boyunca Akdeniz’in doğusunda yer alan ve “Küçük denizler”in doğal olarak oluşturduğu bir coğrafya olagelmiştir. Kentin gelişimi bu coğrafi konuma paralel olarak devam etmiştir. İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak XVI. Yüzyılda, Adriyatik ve Ege Denizi’nin Osmanlı Gölü olması ve Karadeniz ticaretinin anahtarını elinde tutması sonucu, Doğu’nun en büyük ticaret merkezidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu büyük ticaret ağı, başkent olan İstanbul’dan yönetilmiştir. Dolayısıyla, özel bir coğrafyanın, tarihin ve kültür dünyasının var ettiği nadir kentlerden  birisidir. Kentin bu dokusunu tam olarak anlamak için, tarihsel katmanlarının derinliklerine inmek gerekir. İmparator Konstantin, Akdeniz’in doğusunda doğal limanı ve gelişmeye açık bir Pazar yeri olan Byzantion’u yönetim merkezi olarak seçer. İmparator, İ.S. 324 tarihinde, “Yeni Roma”, yani “Nova Roma Constantinopolitana” olarak ismini değiştirdiği bu kentin, Roma İmparatorluğu’nun yeni merkezi ve başkenti olduğunu ilan eder. Konstantin, yeniden inşa edilen bu kentin merkezini ise, Çemberlitaş-Konstantin Sütununun bulunduğu yer olarak işaretler ve buranın altına inşa ettirdiği kare şeklindeki iki katlı bir mahzenden oluşan yeraltı odasına Kudüs’ten getirttiği ve Hz. İsa’ya ait olduğu söylenen kutsal emanetleri yerleştirir ve bu yapının üzerine dev bir sütun inşa ettirerek sütunun üzerine kendi heykelini yerleştirir. Böylece “Yeni Roma”nın ilk temelleri atılmış olur ve izleyen yıllarda, Roma bu plana göre yeniden inşa edilir. Romalı plancılar, bir heykeltıraş gibi sabit imgelerle kenti yeniden inşa ederler. Bu sabit imgelerden en güçlü olanı, bu sütun olarak kabul edilerek bir düşey eksenle temsil edilir. Kentin geometrik düzeni, bu düşey eksene göre oluşturulur ve ayrıca bu eksen dünyanın yeni merkezi olarak kabul edilir. Bu nedenle sonraki yıllarda devam eden mimari yapılanma, kent planı ve forumları bu geometrik düzene göre şekillendirilir. Aristo kozmolojisinde evren modeli, yedi sayısının kutsallığına dayanır. Ayrıca yedi sayısı, evreni oluşturduğu düşünülen yedi gezegeni temsil etmektedir; güneş, ay ve beş gezegen. İşte Konstantin, bu şekillendirmede yedi sayısını kutsal bir sayı olarak kabul eder ve o zamanın bilim dünyasının kabulüne göre Güneşi ve etrafında dönen Beş Gezegen ile Ay’ın hareketini, yeni oluşturduğu bu kent kurgusuna uyarlar. Kentin kara surlarında “yedi kapı” açılmasını ve ayrıca önemli mimari yapıların, kentin  belirlenmiş olan en yüksek “yedi tepe”sine inşa edilmesini buyruk verir ve böylece kent, aynı zamanda evrenin de küçük bir modelini oluşturur. Ayrıca yeni roma’da yedi adet forum inşa ettirir. Bunlar: Augusteion, Konstantin, Teodesius, Filadelfion, Amasterianon, Bovis ve Arkadius forumlarıdır. Böylece “Yeni Roma”, “Yedi Tepe” üzerine kurulmuş olur. Kente atfedilen bu yedi tepenin altısı, Sarayburnu’ndan itibaren Haliç’e paralel uzanan bu sırt üzerinde yükselir. Bu sırta, Unkapanı’nın arkasında bir vadi sokulur. İşte kente su getirmek için inşa edilen Valens Kemeri, daha sonra bu vadiye inşa edilir. Dolayısıyla, İstanbul’un yedi tepeli tanımı coğrafyadan çok, kentin kuruluşuna esas olan bu mimari kurgudan ileri gelir. Kent bu kurguya göre tasarlandığı için, coğrafyası da bu tanıma göre yorumlanmıştır.
VAHİY  KİTABINDAKİ DÜNYANIN SONUNA İLİŞKİN DİĞER İŞARETLER
Kutsal Kitap metinleri ve özellikle bu makalede ele aldığımız Vahiy Kitabı verileri, farklı kültürler ve coğrafyalar arasında yaptığımız ve günümüze kadar uzanan yaklaşık 5000 yıllık zaman yolculuğu; Hz. İbrahim’in, yaklaşık 5000 yıl önce putperest Mezopotamya kültürüyle yaptığı mücadele ile başlar; Hz. Yusuf’un, yaklaşık 4000 yıl önce Mısır’da yaşadığı yedi bolluk ve yedi kıtlık yıllarına ilişkin yedi başak ve yedi inekle ilgili rüya yorumlarını içeren kıssası ile devam eder ve aslında Mısır’da 4000 yıl önce ortaya çıkmaya başlayan ve Hz. Musa döneminde zirvesine ulaşan bu felaketler döneminin, günümüzde yaşanmaya başlayan bazı olaylara ışık tuttuğunu ve Vahiy Kitabı’nın sembolik anlatımını açıklayarak elde ettiğimiz sonuçlarla hemen hemen benzeşen afetlerle yakın bir gelecekte karşılaşabileceğimizi görmüş oluruz. Nitekim, elde ettiğimiz tüm bu sonuçlar da, tarihin bir tekerrürden ibaret ettiğini savunan görüşü bir kez daha haklı çıkarmış oldu. İnsanlığın bu tarihî yolculuğu, İsrailoğullarının Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkışıyla devam eder ve Yaratılış Kitabı’ndan sonra yer alan Mısır’dan Çıkış Kitabı’nda yer alan birtakım mu’cizelere ve Mısır’ın başına gelen felaketlere değinir ve aslında bu felaket sürecinin   günümüzle   ve   özellikle  Kıyamet   süreciyle  yakın  bir bağlantısı olduğunu göz önüne serer. Bu zaman yolculuğu, en son olarak İsrailoğullarına gönderilen son peygamber olan Hz. İsa’nın ilk gelişi ve pek çok mu’cize gerçekleştirdiği imparatorluklar dönemiyle devam ederek, Hz. İsa’nın ikinci gelişiyle birlikte girilen kıyamet ve âhirzaman dönemiyle yolculuk ve Kutsal Kitaba ilişkin yorumlar sona ermiş olur. Böylece, olayların tarihî akış sırasına paralel olarak Kutsal Kitabın da sonuna gelinmiş olur. Tabi burada, olayların ve tekrar eden zaman döngülerinin tam olarak anlaşılabilmesi için, aradaki zaman döngüsü düşünülürken ve sistematik bir kronoloji oluşturulurken, dünyanın son 2000 veya 3000 yıllık tarihi değil de, son 7500 yıllık tarihini, yani tüm insanlık tarihinin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ve tüm insanlık tarihinin temel olarak üç zaman parçasından oluştuğunu söyleyebiliriz:
Birincisi: İlk 2500 yıllık dönemdir ki, bu dönem “Yaratılış Dönemi” ve Hz. Âdem’le başlayan ilk insan neslinin, dünyadaki çoğalmasıyla ilgiliydi. Bu dönemde, ilk medeniyetlerin temeli atılmış ve yerleşik köy hayatına geçilmiş, ayrıca insanoğlu gönderilen peygamberlerin önderliğinde el aletleri kullanmayı ve tarım/hayvancılık prensiplerini öğrenmişti. Bu dönemin en önemli şahsiyeti olan ve İsrailoğullarının atası olan Hz. İbrahim, bu dönemin sonunda gelmişti.
İkincisi:
İkinci 2500 yıllık dönemdir ki, bu dönemde insanlığın refah düzeyinin görece arttığı, yerleşik kent devletleri ve yönetimleri sistemine geçildiği “Krallık Dönemi” başlamıştı. Bu dönemde, özellikle İsrailoğullarına gönderilen ul-ül azm peygamberler vasıtasıyla medeniyet ve kültür alanında insanlık büyük bir ivme kazanmış ve pek çok harika eser ortaya çıkartmıştı. Fakat bununla birlikte, bu dönem pek çok karışıklıklara ve savaşlara da tanıklık etmişti. İsrailoğullarının son peygamberi olan Hz. İsa, bu dönemin sonunda gelmişti.
 
 
 
 
 
 
Üçüncüsü: Son 2500 yıllık dönemdir ki, bu dönem “Kıyamet Dönemi” ve âhirzaman olarak da tanımlanan kıyametten hemen  önceki  yaşanacak olan son çağ ve zaman dilimiydi. Bu dönem, pek çok kıyamet alameti ve işaretinin belireceği, hiç yıkılmayacağı zannedilen (Roma gibi) büyük imparatorlukların yıkılacağı ve bu sürecin en sonunda tek bir devlet ve ulus kalıncaya kadar devam edeceği, dünyanın başına daha önce hiç gelmemiş felaketlerin gelmeye başlayacağı bir dönemdi. Ayrıca kısa süreli ve eşine tarihte rastlanmayan büyük bir barış ve saadet döneminin de yaşanacak olduğu “Altınçağ Dönemi” bu dönemin içerisinde (sonlarına doğru) yer alacaktı. Bu dönemin son 500 yılı özellikle önemli olup, bu dönemde ortaya çıkacak olan büyük kıyamet alametleri, bu dönemin en önemli sonuçları olup, bundan çok daha önemli olan ve 7600 yıllık insanlık tarihinin son 200 yılına ışık tutacak olan çok önemli işaretleri içermektedir. Çünkü bu işaretlerin belirmesinden sonra, dünya o denli belirleyici bir biçimde değişir ki, sonrasında artık hiçbir şey eskisi gibi yürümez. İnsanlık tarihinin bu son acılı ve sıkıntılı dönemi, İncil’in değişik bölümlerinde özet olarak şu şekilde anlatılır:
"O günlerin sıkıntısından hemen ardından,
'Güneş kararacak,
Ay ışık vermez olacak,
Yıldızlar gökten düşecek,
Göksel güçler sarsılacak.' "
"O zaman İnsanoğlu'nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu'nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler. "
{Matta, 24:29,30}
Bu pasaja dikkat edersek, son cümlesinde çok önemli bir olayın yaşanacağına işarete edildiğini görürüz. Şöyle ki, Dünyanın geçirdiği büyük bir değişimden sonra, Vahiy Kitabı’nda bildirilen ve her biri yedişer işaretten oluşan bir dizi olay gerçekleştikten sonra, “İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek” ifadesiyle gökyüzünden gelecek olan ve Dünya’yı önemli bir şekilde etkileyecek olan bir belirtiden, yani bir gökcisminden bahsedilir. Burada açıkça belirtilmeyen, fakat işaret edilen bu gökcismi dünyaya çarpacak olan bir meteor veya yakınından geçecek olan bir kuyrukluyıldız olabilir. Dolayısıyla mana, tam bir ifade içermez. Fakat bu olayın gerçekleşmesiyle birlikte, dünyadaki iklim dengesinin büyük oranda bir değişim geçireceğini, bir sonraki âyetlerin akışından anlıyoruz. Burada ifade edilen, “Göklerin güçlerinin sarsılması” ifadesi ise, bu olayın akabinde atmosferde yaşanacak olan büyük bir değişime işaret ediyor olabilir. Bu olayları akabinde yaşanacakları İncil şöyle aktarır:
“Savaş gürültüleri, savaş haberleri duyacaksınız. Sakın korkmayın!
Bunların olması gerek, ama bu daha son demek değildir.
Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak;
Yer yer kıtlıklar, depremler olacak.
Bütün bunlar, doğum sancılarının başlangıcıdır.”
{Matta, 24:29,30}
Matta Kitabı, Hz. İsa’nın ağzından sunduğu bu “İkinci Geliş”e ilişkin ipuçlarının kilit noktasına, “Büyük sıkıntı” veya “Doğum Sancısı” olarak adlandırdığı bu kaos dönemini yerleştirir. Kargaşanın oldukça net olarak belirlenmiş olan fiziksel belirtileri bu şekilde, yani depremler, kıtlıklar ve iklim değişiklikleri şeklinde tanımlanır. Bu belirtilerin günlük yaşam üzerinde etkileri ise, insanlık tarihi boyunca insanların alışageldiği yaşam kurallarının bozulması; sosyal, siyasal ve psikolojik yansımalara bağlı ayaklanmaların, şiddetin, zulmün ve ahlak bozukluğunun boy göstermesi şeklinde tezahür eder. İşte İncil’e göre Hz. İsa, bu büyük sıkıntı döneminin sonunda, yani burada ele aldığımız bu son 2500 yıllık dönemin sonunda, yeryüzüne iner ve yönünü şaşırmış ve rotasını kaybetmiş insanlığa doğru yolu gösterir ve liderlik yapar. Yine İncil’de bu kaos ortamı anlatılırken, bu durumun aniden nasıl ortaya çıkacağına ve insanların alışık olduğu düzenin nasıl değişeceğine şöyle işaret edilir:
“O günü ve saati, ne gökteki melekler, ne de O bilir; Allah'dan başka kimse bilmez.
Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu'nun gelişinde de öyle olacak.
Nuh'un gemiye bindiği güne dek, tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı.
Tufan gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler. İnsanoğlu'nun gelişi de öyle olacak.
O gün tarlada bulunan iki kişiden biri alınacak, biri bırakılacak.
Değirmende buğday öğüten iki kadından biri alınacak, biri bırakılacak.”
{Matta, 24:36-39}
Yine Matta İncili’nin aynı bâbında bu konuya şöyle değinilir:
“Peygamber Daniel'in sözünü ettiği yıkıcı iğrenç şeyin kutsal yerde dikildiğini gördüğünüz zaman Yahudiye'de bulunanlar dağlara kaçsın.
Damda olan, evindeki eşyalarını almak için aşağı inmesin.
Tarlada olan, abasını almak için geri dönmesin.
O günlerde gebe olan, çocuk emziren kadınların vay haline!
Dua edin ki, kaçışınız kışa ya da Şabat Günü'ne rastlamasın.
Çünkü o günlerde öyle korkunç bir sıkıntı olacak ki, dünyanın başlangıcından bu yana böylesi olmamış, bundan sonra da olmayacaktır.
O günler kısaltılmamış olsaydı, hiç kimse kurtulamazdı. Ama seçilmiş olanlar uğruna o günler kısaltılacak.”
{Matta, 24:15-22}
Yukarıdaki ifadeleri biraz dikkatlice incelersek, yine benzer şekilde gökten gelen yıkıcı ve iğrenç bir şeyin kutsal bir yere, yani dünya semâsına gireceğine ilişkin kapalı ifadeler içerdiğini anlayabiliriz. Bir önceki âyetlerden anlıyoruz ki, bu olayın sonucunda, insanlar büyük bir sıkıntıya maruz kalıyorlar ve kaçarak dağlara veya mağaralara sığınmalarından söz ediliyor. Yine çok ilginçtir ki bu kaçış dönemi, “Kış Dönemi”ne ve aynı zamanda “Şabat Günü”ne denk gelmektedir. Şimdi sıkı durun ve aşağıda hesaplayacağımız tarihin, hangi döneme ve güne geldiğine dikkat edin:
Birçok kişinin de bildiği ve Maya takvimlerinde de kesin bir şekilde işaretlenmiş olan ve gökyüzünden gelerek  dünyaya çarpacağı veya çok yakınından geçeceği söylenen bir “Onuncu Gezegen” vardır. Mayalar bu gezegene, Babilli Nabukakdessar’ın kötü ahlaklı ve yıkıcı bir kişiliğe sahip olan oğlu “Evil Merodak”ın ismine izafeten “Marduk” adını vermişler ve aynı Deccal gibi onu da “666 uğursuz sayısı ile simgelemişlerdir ve bu gökcisminin bir sonraki geçişini 21 Aralık 2012 tarihine işaretleyerek bu tarihi “Zamanın Sonu” olarak takvimlerine işaretlemişlerdir.
Şimdi bu tarihin hangi döneme ve hangi güne denk geldiğini hesaplayalım:
Aralık: Kış ayı’na denk gelir,
21 Aralık 2012 tarihi ise: CUMA GÜNÜ’ne denk gelir.
Eğer bu felaket Cuma günü gerçekleşirse, insanların kaçışı hemen ertesi güne denk gelecektir. Şimdi ertesi günü hesapladığımızda:
Cuma Günü’nün ertesi günü ise: CUMARTESİ, yani ŞABAT GÜNÜ’ne denk geldiğini buluruz.
Yani elde ettiğimiz sonuç, KIŞ’a ve aynı zamanda ŞABAT GÜNÜ’ne denk geldiğini görürüz. Bu ise, 21 ARALIK 2012 TARİHİNİN, MESİHSEL DEVRİN VEYA HZ. İSA’NIN İKİNCİ GELİŞ SÜRECİNİN BAŞLANGICINA SEMAVÎ BİR İŞARET olduğu anlamına gelir. Evet, çok ilginç değil mi? Yani elde ettiğimiz bu sonuç, tam da Matta 24:20 âyetinde geçen “Dua edin ki, kaçışınız kış’a ya da Şabat Günü'ne rastlamasın! ifadesiyle aynen örtüşmektedir. İsteyen, bilgisayardaki bir takvim vasıtasıyla, 21 Aralık 2012 tarihinin hangi güne denk geldiğini kolaylıkla bulabilir.
İncil’in Vahiy Kitabı Bölümü’nün devam eden kısmında ise, yedi tane kral olarak temsil edilen yedi yönetici ortaya çıkar ve bu kadın olarak temsil edilen kentin yok etmek için “Etini yiyip kendisini ateşe atmak” şeklinde sembolik bir anlatımla ifade edilerek yorumlanır. Bu arada Canavar olarak temsil edilen Deccal ve On Boynuz olarak simgelenen on adet yardımcısı, bu kadından nefret ederler ve ona karşı cephe almak için birbirleriyle sözbirliği,  yani bir anlaşma yaparlar. Hemen akabinde ise, Allah kendi programını ve ilâhî amacını gerçekleştirmek ve kötülüğe son vermek için, bu duruma müdahele eder ve akabinde Büyük Babil olarak tasvir edilen ve Ortadoğu Bölgesi’ne işaret ettiği anlaşılan büyük kent, şiddetli bir savaşla yıkıma uğrar. Tüm bu olaylar gerçekleştikten sonra ise, gökte kısa süreli bir sevinç meydana gelir ve burada sembolik bir zaman dilimi olarak tasvir edilen bin yıllık bir süre için Mesih’in hakimiyetindeki yeni bir medeniyet yeniden inşa edilir. Ortadoğu’da inşa edilecek bu yeni medeniyet için, Vahiy Kitabı “Yeni Yeruselâm” tabirini kullanır. Bu yeni kentin inşa edilmesinden sonra ise, ilâhî süreç tamamlanır ve Hz. İsa ikinci kez yeryüzüne gelerek dünyanın hakimiyetini canavarın, ejderhanın ve sahte peygamberin elinden alarak onların hakimiyetine son verir ve bu hakimiyetle birlikte herkes, her halk ve ulus adaletli bir şekilde yargılanır ve böylece, bu son olayla birlikte, Kutsal Kitap da sona ererek tamamlanır:
Canavarın Sırtındaki Kadın
1Yedi tası alan yedi melekten biri gelip benimle konuştu: “Gel!” dedi. “Sana engin suların kenarında oturan büyük fahişenin çarptırılacağı cezayı göstereyim. 2Dünya kralları onunla fuhuş yaptılar. Yeryüzünde yaşayanlar onun fuhşunun şarabıyla sarhoş oldular.” 3Bundan sonra melek beni Ruh’un yönetiminde çöle götürdü. Orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. 4Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. Elinde iğrenç şeylerle, fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kâse vardı. 5Alnına şu gizemli ad yazılmıştı:
BÜYÜK BABİL, DÜNYA FAHİŞELERİNİN VE İĞRENÇLİKLERİNİN ANASI
6Kadının, kutsalların ve İsa’ya tanıklık etmiş olanların kanıyla sarhoş olduğunu gördüm. Onu görünce büyük bir şaşkınlığa düştüm. 7Melek bana, “Neden şaştın?” diye sordu. “Kadının ve onu taşıyan yedi başlı, on boynuzlu canavarın sırrını ben sana açıklayayım. 8Gördüğün canavar bir zamanlar vardı, ama şimdi yok. Biraz sonra dipsiz derinliklerden çıkacak ve yıkıma gidecek. Yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri adları yaşam kitabına yazılmamış olanlar canavarı görünce şaşacaklar. Çünkü o bir zamanlar vardı, şimdi yok, ama yine gelecek. 9”Bunu anlamak için bilgelik gerek. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır. 10Bunların beşi düştü, biri duruyor, ötekiyse henüz gelmedi. Gelince kısa süre kalması gerek. 11Yaşamış, ama şimdi yok olan canavarın kendisi sekizinci kraldır. O da yedilerden biridir ve yıkıma gitmektedir.
12Gördüğün on boynuz henüz egemenlik sürmemiş on kraldır; canavarla birlikte bir saat egemenlik sürmek üzere yetki alacaklar. 13Düşünce birliği içinde olan bu krallar güçlerini ve yetkilerini canavara verecekler. 14Kuzu’ya karşı savaşacaklar, ama Kuzu onları yenecek. Çünkü Kuzu, rablerin Rabbi, kralların Kralı’dır. O’nunla birlikte olanlar, çağrılmış, seçilmiş ve O’na sadık kalmış olanlardır.” 15Bundan sonra melek bana, “Şu gördüğün sular –fahişenin kenarında oturduğu sular- halklar, toplumlar, uluslar ve dillerdir” dedi. 16”Gördüğün canavarla on boynuz fahişeden nefret edecek, onu perişan edip çıplak bırakacaklar.
Etini yiyip kendisini ateşte yakacaklar. 17Çünkü Allah, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Allah’ın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler. 18Gördüğün kadın dünya kralları üzerinde egemenlik süren büyük kenttir.”
{Vahiy, 17:1-18}
Babil’in (Ortadoğu) Yıkılışı
1Bundan sonra büyük yetkiye sahip başka bir meleğin gökten indiğini gördüm. Yeryüzü onun görkemiyle aydınlandı. 2Melek gür bir sesle bağırdı: “Yıkıldı! Büyük Babil yıkıldı! Cinlerin barınağı, Her kötü ruhun uğrağı, Her murdar* (kötü)  ve iğrenç kuşun sığınağı oldu. 3Çünkü bütün uluslar Azgın fuhşunun şarabından içtiler. Dünya kralları da Onunla fuhuş yaptılar. Dünya tüccarları Onun aşırı sefahatiyle zenginleştiler.” 4Gökten başka bir ses işittim: “Ey halkım!” diyordu.  “Onun günahlarına ortak olmamak, Uğradığı belalara uğramamak için çık oradan! 5Çünkü üst üste yığılan günahları göğe erişti, Ve Allah onun suçlarını anımsadı. 6Babil nasıl davrandıysa, karşılığını ona aynen verin, Yaptıklarının iki katını ödeyin. Hazırladığı kâsedeki içkinin İki katını hazırlayıp ona içirin. 7Kendini yücelttiği, sefahate verdiği oranda Istırap ve keder verin ona. Çünkü içinden diyor ki, `Tahtında oturan bir kraliçeyim, dul değilim. Asla yas tutmayacağım!’ 8Bu nedenle başına gelecek belalar Ölüm, yas ve kıtlık- Bir gün içinde gelecek. Ateş onu yiyip bitirecek. Çünkü onu yargılayan Rab güçlüdür. 9”Kendisiyle fuhuş yapan ve sefahatte yaşayan dünya kralları onu yakan ateşin dumanını görünce onun için ağlayıp dövünecekler. 10Çektiği ıstıraptan dehşete düşecek, uzakta durup, `Vay başına koca kent, Vay başına güçlü kent Babil! Bir saat içinde cezanı buldun’ diyecekler. 11”Dünya tüccarları onun için ağlayıp yas tutuyor. Çünkü mallarını satın alacak kimse yok artık. 12-13Altını, gümüşü, değerli taşları, incileri, ince keteni, ipeği, mor ve kırmızı kumaşları, her çeşit kokulu ağacı, fildişinden yapılmış her çeşit eşyayı, en pahalı ağaçlardan, tunç, demir ve mermerden yapılmış her çeşit malı, tarçın ve kakule, buhur, güzel kokulu yağ, günnük, şarap, zeytinyağı, ince un ve buğdayı, sığırları, koyunları, atları, arabaları ve köleleri, insanların canını satın alacak kimse yok artık. 14”Diyecekler ki, `Canının çektiği meyveler elinden gitti, Bütün değerli ve göz alıcı malların yok oldu. İnsanlar bunları bir daha göremeyecek.’  15Babil’de bu malları satarak  zenginleşen   tüccarlar, kentin çektiği ıstıraptan dehşete düşecekler. Uzakta durup ağlayacak, yas tutacaklar. 16”`Vay başına, vay!’ diyecekler. `İnce keten, mor ve kırmızı kumaş kuşanmış, Altın, değerli taş ve incilerle süslenmiş Koca kent!                 
17-18Onca büyük zenginlik Bir saat içinde yok oldu.’ “Gemi kaptanları, yolcular, tayfalar, denizde çalışanların hepsi, onu yakan ateşin dumanını görünce uzakta durup, `Koca kent gibisi var mı?’ diye feryat ettiler. 19Başlarına toprak döktüler, yas tutup ağlayarak feryat ettiler: `Vay başına koca kent, vay! Denizde gemileri olanların hepsi Onun sayesinde, onun değerli mallarıyla Zengin olmuşlardı. Kent bir saat içinde viraneye döndü.’ 20Ey gök, kutsallar, elçiler, peygamberler! Onun başına gelenlere sevinin! Çünkü Allah onu yargılayıp hakkınızı aldı.” 21Sonra güçlü bir melek değirmen taşına benzer büyük bir taşı kaldırıp denize atarak şöyle dedi: “Koca kent Babil de İşte böyle şiddetle atılacak Ve bir daha görülmeyecek. 22Artık sende lir çalanların, ezgi okuyanların, Kaval ve borazan çalanların sesi Hiç işitilmeyecek. Artık sende hiçbir el sanatının ustası bulunmayacak. Sende artık değirmen sesi duyulmayacak. 23Artık sende hiç kandil ışığı parlamayacak. Sende artık gelin güvey sesi duyulmayacak. Senin tüccarların dünyanın büyükleriydi. Bütün uluslar senin büyücülüğünle yoldan sapmıştı. 24Peygamberlerin, kutsalların Ve yeryüzünde boğazlanan herkesin kanı Sende bulundu.” “
{Vahiy, 18:1-24}
Gökteki Sevinç
1Bundan sonra gökte büyük bir kalabalığın sesini andıran yüksek bir ses işittim. “Haleluya!” (‘Yaşasın’ anlamına gelir) diyorlardı. “Kurtarış, yücelik ve güç Allah’a özgüdür. 2Çünkü O’nun yargıları doğru ve adildir. Yeryüzünü fuhşuyla yozlaştıran Büyük fahişeyi yargılayıp Kendi kullarının kanının öcünü aldı.” 3İkinci kez, “Haleluya! Onun dumanı sonsuzlara dek tütecek” dediler. 4Yirmi dört ihtiyarla dört yaratık yere kapanıp, “Amin! Haleluya!” diyerek tahtta oturan Allah’a tapındılar. 5Sonra tahttan bir ses yükseldi: “Ey Allah’ın bütün kulları! Küçük büyük, O’ndan korkan hepiniz, O’nu övün!” 6Ardından büyük bir kalabalığın, gürül gürül akan suların, güçlü gök gürlemelerinin sesine benzer sesler işittim. “Haleluya!” diyorlardı. “Çünkü Her Şeye Gücü Yeten Rab Allah Egemenlik sürüyor. 7Sevinelim, coşalım! O’nu yüceltelim! Çünkü Kuzu’nun düğünü başlıyor, Gelini hazırlandı. 8Giymesi için ona temiz ve parlak İnce keten giysiler verildi.” İnce keten kutsalların adil işlerini simgeler. 9Sonra melek bana, “Yaz!” dedi. “Ne mutlu Kuzu’nun düğün şölenine çağrılmış olanlara!” Ardından ekledi: “Bunlar gerçek sözlerdir, Allah’ın sözleridir.” 10Ona tapınmak üzere ayaklarına kapandım. Ama o, “Sakın yapma!” dedi. “Ben de senin ve İsa’ya tanıklığını sürdüren kardeşlerin gibi bir Allah kuluyum. Allah’a tap! Çünkü İsa’ya tanıklık, peygamberlik ruhunun özüdür.” “  
                                                               {Vahiy, 19:1-10}
Yeni Yeruselâm
1Bundan sonra yeni bir gökle yeni bir yeryüzü gördüm. Çünkü önceki gökle yeryüzü ortadan kalkmıştı. Deniz de yoktu artık. 2Kutsal kentin, yeni Yeruselâm’ın gökten, Allah’ın yanından indiğini gördüm. Güveyi için hazırlanmış süslü bir gelin gibiydi. 3Tahttan yükselen gür bir sesin şöyle dediğini işittim: “İşte, Allah’ın konutu insanların arasındadır. Allah onların arasında yaşayacak. Onlar O’nun halkı olacaklar, Allah’ın kendisi de onların arasında bulunacak (Yani burada gerçekten kendisinin bulunması değil de, lütfunun ve rahmetinin bulunması kasdediliyor). 4Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.”
5Tahtta oturan, “İşte her şeyi yeniliyorum” dedi. Sonra, “Yaz!” diye ekledi, “Çünkü bu sözler güvenilir ve gerçektir.” 6Bana, “Tamam!” dedi, “Alfa* (Grekçe ‘İlk’ anlamına gelir) ve Omega* (Grekçe ‘Son’ anlamına gelir), başlangıç ve son Ben’im. Susayana yaşam suyunun pınarından karşılıksız su vereceğim. 7Galip gelen bunları miras alacak. Ben onun Rab’bi olacağım, o da bana kul olacak. 8Ama korkak, imansız, iğrenç, adam öldüren, fuhuş yapan, büyücü, putperest ve bütün yalancılara gelince, onların yeri, kükürtle yanan ateş gölüdür. İkinci ölüm budur.”
9Son yedi belayla dolu yedi tası taşıyan yedi melekten biri gelip benimle konuştu. “Gel!” dedi, “Kuzu’ya eş olacak gelini sana göstereyim.” 10-11Sonra melek beni Ruh’un yönetiminde büyük, yüksek bir dağa götürdü. Oradan bana gökten, Allah’ın yanından inen ve O’nun görkemiyle ışıldayan kutsal kenti, Yeruselâm’ı gösterdi. Kentin ışıltısı çok değerli bir taşın, billur gibi parıldayan yeşim taşının ışıltısına benziyordu.
12Büyük ve yüksek surları ve on iki kapısı vardı. Kapıları on iki melek bekliyordu. Kapıların üzerine İsrailoğulları’nın on iki oymağının adları yazılmıştı. 13Doğuda üç kapı, kuzeyde üç kapı, güneyde üç kapı, batıda üç kapı vardı. 14Kenti çevreleyen surların on iki temel taşı bulunuyordu. Bunların üzerinde Kuzu’nun on iki elçisinin (Havarilerin) adları yazılıydı. 15Benimle konuşan meleğin elinde kenti ve kent kapılarıyla surları ölçmek için altın bir ölçü kamışı vardı. 16Kent kare biçimindeydi, uzunluğu enine eşitti. Melek kenti kamışla ölçtü, her bir yanı 12.000 ok (yaklaşık 2200 km) atımı geldi. Uzunluğu, eni ve yüksekliği birbirine eşitti. 17Melek surları da ölçtü. Kullandığı insan ölçüsüne göre 144 arşındı (yaklaşık 75 m).
18Surlar yeşimden yapılmıştı. Kent ise, cam duruluğunda saf altındandı. 19-20Kent surlarının temelleri her tür değerli taşla bezenmişti. Birinci temel taşı yeşim, ikincisi laciverttaşı, üçüncüsü akik, dördüncüsü zümrüt, beşincisi damarlı akik, altıncısı kırmızı akik, yedincisi sarı yakut, sekizincisi beril, dokuzuncusu topaz, onuncusu sarıca zümrüt, onbirincisi gökyakut, onikincisi ametistti. 21On iki kapı on iki inciydi; kapıların her biri birer inciden yapılmıştı. Kentin anayolu cam saydamlığında saf altındandı.
22Kentte tapınak görmedim. Çünkü Her Şeye Gücü Yeten Rab ve Kuzu, kentin tapınağıdır. 23Aydınlanmak için kentin güneş ya da aya gereksinimi yoktur. Çünkü Allah’ın görkemi onu aydınlatıyor. Kuzu da onun çırasıdır. 24Uluslar kentin ışığında yürüyecekler. Dünya kralları servetlerini oraya getirecekler.
25Kentin kapıları gündüz hiç kapanmayacak, orada gece olmayacak. 26Ulusların görkemi ve zenginliği oraya taşınacak. 27Oraya murdar* (kötü veya pis) hiçbir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek; yalnız adları Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olanlar girecek.”
{Vahiy, 21:1-27}
Hz. İsa Geliyor
1Melek bana Allah’ın ve Kuzu’nun tahtından çıkan billur gibi berrak yaşam suyu ırmağını gösterdi. 2Kentin anayolunun ortasında akan ırmağın iki yanında on iki çeşit meyve üreten ve her ay meyvesini veren yaşam ağacı bulunuyordu. Ağacın yaprakları uluslara şifa vermek içindir. 3Artık hiçbir lanet kalmayacak. Allah’ın ve Kuzu’nun tahtı kentin içinde olacak, kulları O’na  (Allah’a) tapınacak. 4O’nun yüzünü görecek, alınlarında O’nun adını taşıyacaklar. 5Artık gece olmayacak. Çıra ışığına da güneş ışığına da gereksinmeleri olmayacak. Çünkü Rab onlara ışık verecek ve sonsuzlara dek egemenlik sürecekler. 6Melek bana, “Bu sözler güvenilir ve gerçektir” dedi. “Peygamberlerin ruhlarının Rab’bi olan Allah, yakın zamanda olması gereken olayları kullarına göstermek için meleğini gönderdi.”
7”İşte tez geliyorum! Bu kitaptaki peygamberlik sözlerine uyana ne mutlu!” 8Bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım. İşitip gördüğümde bunları bana gösteren meleğe tapmak için ayaklarına kapandım. 9Ama o bana, “Sakın yapma!” dedi, “Ben senin, peygamber kardeşlerin ve bu kitabın sözlerine uyanlar gibi bir Allah kuluyum. Allah’a tap!” 10Sonra bana, “Bu kitabın peygamberlik sözlerini mühürleme (Bir son verme)” dedi, “Çünkü beklenen zaman yakındır. 11Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Kirli olan, kirli işlerini sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın.”
12”İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim. 13Alfa ve Omega, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben’im. 14”Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! 15Köpekler, büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar. 16”Ben İsa, kiliselerle ilgili bu tanıklığı sizlere iletsin diye meleğimi gönderdim. Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im.” 17Ruh (Kutsal Ruh veya Ruh-ül Kudüs) ve Gelin (Hz. İsa’nın evleneceği kadın, çünkü hadislere göre, Hz. İsa ikinci gelişinde evlenecektir), “Gel!” diyorlar. İşiten, “Gel!” desin. Susayan gelsin. Dileyen, yaşam suyundan karşılıksız alsın. 18Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Her kim bu sözlere bir şey katarsa, Allah da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. 19Her kim bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Allah da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır. 20Bunlara tanıklık eden, “Evet, tez geliyorum!” diyor. Amin! Gel, Ya İsa! 21Hz. İsa’nın lütfu kutsallarla birlikte olsun! Amin…”
 {Vahiy, 22:1-21}
 
KUR’AN’DAKİ KIYAMET ALÂMETLERİ VE DÜNYANIN SONUNA İLİŞKİN İŞARETLER
KUR’AN’DAKİ KIYAMETE İLİŞKİN CİFİRSEL İŞARETLER(İ.S. 2140-2222)
İncil pasajlarındaki kıyamete ilişkin bölümleri yorumladıktan sonra şimdi BÜYÜK KIYAMET sireci ile ilgili en önemli ve tarihi açıdan kırılma noktası sayılabilecek olayları cifirsel olarak inceleyelim:
DÜNYANIN SON DÖNEMLERİ VE  KIYAMETİN KOPMAYA BAŞLAMASI(2100-2140)
Makalemizin sonunda, güneşin batıdan doğması ve kıyametin diğer büyük alametleri tamamlandıktan sonra kıyamet sürecinde yaşanacak önemli olayları, kronolojik tarih sıralamasına göre inceleyeceğiz. Dünya ve Kainatın ölümü demek olan Büyük Kıyamet ve surun birinci kez üfürülmesinden önce yaşanacak bu bir dizi olaydan en önemli ALTISINI sırasıyla inceleyelim: 
 
BİRİNCİSİ
 
YILDIZLARIN IŞIĞININ AZALMASI(2140)
Kainatın şimdiki termodinamik sıcaklığının -270o C Derece civarında   olması  ve  Mutlak  sıfır  derecesi  olan  -2730 C   (00  Kelvin)’e çok yakın olması bu olayın zamanının oldukça yaklaştığının ve kainattaki toplam enerjinin azaldığının bir göstergesidir. Yapılan araştırmalara göre bunun sonucunda, Kainatın maruz kaldığı bu hızlı soğuma sürecinin böyle devam etmesi durumunda, önümüzdeki 100-150 yıl içinde yıldızlarda bir sönükleşme sürecinin başlayacağı kaçınılmazdır.  İşte, Kur’an’da bu konu ile ilgili ayet:
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ
 
“Ve, yıldızlar karardığında.”
                       {Tekvir, 2}
 
Ayetinin Makam-ı cifrîsi Miladî 2140 veya Hicrî 1563 olup, bu tarihlerde yıldızların ışığının azalmaya başlayacağına işaret ediyor.
 
İKİNCİSİ
 
TÜM KARALARIN DENİZLERLE KAPLANMASI ve DÜNYANIN KIYAMETTEN ÖNCE KUSURSUZ  BİR SU KÜRESİNE DÖNÜŞMESİ(2176-2188)
Birçok İslamî kaynakta ve özellikle Hadislerde Dünyanın, kıyametten önce depremler, seller ve diğer  bazı doğal felaketlerle Allah tarafından düzleştirilip ova haline getirilerek kusursuz bir küreye dönüştürüleceği haber verilmiştir. Çoğu İslam alimi bu görüşü savunmakla birlikte bazı alimler böyle bir olayın akıldan uzak ve imkansız olduğunu düşünmüştür. Fakat yaşadığımız bazı doğal felaketlerin gidişatından ve olaylardan ilerki bir zamanda, bildirilen bu mucizevi hadisenin vukû bulabileceğini, Newton’un bir teoreminden yararlanarak matematiksel ispat yöntemiyle incelemeye çalışacağız. Newton’un çokgen teorisi ve birkaç basit örnekle anlatacağımız bu inceleme, olaya değişik bir açıdan bakarak kıyamet sürecinden önce yaşanabilecek bazı olaylara da ışık tutabilecektir.
Şüphesiz ki Allah (C.C.) her yarattığı madde, cisim ve molekülde matematiksel bir düzen ve geometri düzenlediğine göre; böyle azim bir olayın gerçekleşmesini de birtakım kurallara ve kanunlara bağlayarak sünnetullahı çerçevesinde gerçekleştirecektir. Bunda şüphe yoktur. Bizim bu makaledeki amacımız ise olayın bilimsel çerçeve içinde incelenerek, akla yakın ve mümkün olduğunu matematiksel olarak ispatlamaktır.
Kur’ân’da bu konu ile ilgili ayetleri incelersek;
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
ََََََََْﺎ ﻧَْﺘﻰِ ﺍﻻََََُُْْﺎ ﻤِْ  ََْﺍﻓَِ
 
“Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz.“
                                                                          {Enbiyâ,  44}
âyeti bir başka yönden ele alınırsa yeryüzündeki karaların azalmasına işaret etmektedir. Günümüzde kutuplardaki buz tabakaları erimekte ve okyanuslardaki deniz suyu seviyesi yükselmektedir. Artan su miktarı da karaları daha fazla kaplamaktadır. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı da azalmaktadır. Enbiyâ sûresi 44. âyette geçen “Yere gelip O’nun etrafından eksiltmekteyiz (düzleştirmekteyiz).” ifadesinin makam-ı cifrîsi Miladî 2176 veya Hicrî 1602 tarihlerini vererek Dünya’nın almaya başladığı bu şekle ve son dönemlerine işaret etmektedir. Ayette geçen  eksiltiyoruz  olarak çevrilen “nenkusu” ifadesi, bu eksiltme eyleminin halen devam etmekte olduğu bu tarihten başlayarak bu durumun; nihai olarak kıyametten hemen önce, yeryüzündeki yükseltilerin ve çukurlukların tamamen suyla kaplanarak inşikak sûresi 3. âyette işaret edilen tarihe ve tam bir küre durumuna gelmesine kadar devam edecektir.
İnşikak sûresi 3. âyette:
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
ََِﺍﺍﻻَُُْْ
 
“Ve yer, dümdüz olduğunda.”
                            {İnşikak, 3}
âyetinin makam-ı cifrîsi Miladî 2188 olup, bu tarihte DÜNYA’nın alacağı bu kusursuz küresel şekle işaret etmektedir.
  
   NEWTON’UN LİMİT DURUMDA MÜKEMMEL DAİREYE YAKLAŞAN ÇOKGEN TEORİSİ   
DÜNYA’nın alacağı bu şekil ile ilgili bu model, ilk olarak 1688’de Isaac Newton tarafından öne sürülmüştür. Ayetlerde ise, yaklaşık 1400 sene önce işaret edilen bu durum, elbette Kur’an’ın bir başka mucizesidir. Olayın matematiksel ispatına girmeden önce, Newton tarafından ortaya atılan ve geçerliliği yakın bir zamanda ispatlanan bu teoriyi anlamak için yukarıdaki iki şekli incelersek;
Şekil -5  (a)  Silindir biçimli  “def”  cismi  “o”  cismini, dairesel bir yörüngede hareket etmeye zorlar.  “o”  cismi c’deyken, cg çizgisi boyunca hareket etmeye eğilimlidir ve silindire karşı baskı yapar. “def”’in f’deki gibi birtakım ayrı cisimlerden oluştuğunu düşünürsek,  “o”  cismi daire üzerinde hareket ederken bu cisimlerin her birine baskı yaparak, onlara hareket aktarır. Newton bütün bu hareketlerin f’ye aktarıldığını hayal etti ve f’nin  “fh”  boyunca hareketi,  “o”  cisminin bir tam dönme boyunca kusursuz küre haline getirilmiş DÜNYA’ya uyguladığı toplam kuvvetin bir ölçüsü olduğunu farzetti.
(b) Newton’un nicel dairesel hareket incelemesi. Bu şekilde, cisim (b’deki) silindirsel cisim  içinde karesel bir “abcd” yolu izler.Newton dört yansımadaki  kuvvetlerin, cismin  hareketinin kuvvetine oranının; cismin (ab+bc+cd+da)  yolunun, çap “db” (2R)’ye oranına eşit olduğunu gösterdi. Daha da ileri giderek, KARE yerine bir ÇOKGEN konulduğunda da bu oranın aynı kaldığını ve çokgenin limit halde daireye yaklaştığında da oranın daire çevresinin çapa oranı olarak Pi ( =3,14…) sayısını verdiğini gösterdi.
Yukarıdaki şekil b’deki Çokgeni “n” sayıda birçok girinti ve çıkıntıya sahip olan DÜNYA olarak düşünürsek ve limit durumda  “n” sonsuza giderkenki oranı hesaplarsak: 3.14, yani pi sayısı çıkar ki, bu da mükemmel bir DAİRE’yi (KÜRE’yi) vermektedir.
Buradan çıkaracağımız bir sonuç da, aslında yaratılan her varlıkta belirli bir sınırlılık ve geometrik bir limit durum olduğudur. Bu nasıl Dünya için geçerli ise; Kainat için de geçerlidir. Yaratıcının Kainata koyduğu bir sınır ve sonlu bir maddi varlığın göstergesi ve imzasıdır. 
 
ÜÇÜNCÜSÜ
 
DENİZLERİN KAYNAMASI(2190)
 
Bir önceki bölümde anlatıldığı gibi tüm karalar denizlerle kaplandıktan sonra, Dünya üst üste gelen birtakım göksel felaketlere maruz kalacaktır. Ve bu şekilde, denizler ısınarak gökyüzünden gelen göktaşları ve kızgın lav parçaları ile kaynamaya başlayacaktır.
 
Kur’ân’da bu konu ile ilgili âyet:
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ
 
“Ve denizler, kaynatıldığında.”
                           {Tekvir, 6}
 
âyetinin Makam-ı cifrîsi Miladî 2190 veya Hicrî 1616 olup, bu tarihlerde Denizlerin kaynamaya ve buharlaşmaya başlayacağına işaret ediyor.
 
DÖRDÜNCÜSÜ
 
ATMOSFERİN ORTADAN KALKMASI ve DENİZLERİN TAMAMEN KURUMASI(2208-2209)
 
Denizlerin buharlaşmaya başlamasından sonra, ard arda gerçekleşen iki büyük felaket, Dünyanın şu anda hayat bulunmayan Venüs ya da Mars gibi kurak bir gezegene dönüşmesine neden olacaktır. Bu konuya işaret eden ayetlerden;
 
BİRİNCİSİ
 
Atmosferin ortadan kalkmasıyla ilgili;
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ
 
“Gök yarıldığında.”
            {İnfitar, 1}
 
âyeti, Makam-ı cifrîsi Miladî 2208 veya Hicrî 1635 yaparak, “gök yarılması” ifadesiyle atmosferin ortadan kalkmasına işaret etmektedir.
 
İKİNCİSİ
 
Tüm denizlerin tamamen kurumasıyla ilgili;
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
وَإِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
 
“Ve, denizler boşaltıldığında.”
                          {İnfitar, 3}
 
âyeti, Makam-ı cifrîsi Miladî 2209 veya Hicrî 1636 yaparak, “denizlerin boşalması” ifadesiyle, buharlaşmaya başlayan denizlerin atmosferin de ortadan kalkmasıyla tamamen kurumasına işaret etmektedir.
 
BEŞİNCİSİ
 
KABİRLERDEKİ ÖLÜLERİN YENİDEN DİRİLTİLMESİ(2219)
 
Maddeci ve Materyalist düşünce sisteminin şiddetle reddettiği ve birçok kimsenin inkara sapmasına neden olan, bu mucizevi olayın kesin gerçekleşeceğini Allah (C.C.) va’detmiştir ve elbette yapacaktır. Tüm insanları Hz. Âdem’in soyunda ve onu da basit bir çamur karışımı olan topraktan yarattığı gibi ikinci kez de tüm insanları yeniden ve aynen yaratabilir. İlk kez yaratanın bunu da yapmaya gücü yeteceğine şüphe yoktur. Olayın gerçekleşme zamanıyla ilgili bir işaret, İnfitar sûresi 4. âyette şöyle geçmektedir:
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
 
“Ve Kabirler alt üst olduğunda.”
 {İnfitar, 4}
 
âyeti, Makam-ı cifrîsi Miladî 2219 veya Hicrî 1646 yaparak, “Kabirlerin alt üst edilmesi” ifadesiyle, Kabirlerdeki ölülerin yeniden diriltilerek tüm ruhların cesedlerine iade edilmesine ve Ahiret hayatının başlangıcına işaret etmektedir.
 
ALTINCISI
 
BÜYÜK KIYAMET:
YILDIZLARIN VE DİĞER GÖK
CİSİMLERİNİN YOK OLMASI(2222)
 
Surun birinci kez üfürülmesiyle gerçekleşecek bu olayla birlikte, tüm Kainat içindeki Gezegenler, Yıldızlar v.b. gök cisimleriyle beraber yok edilecektir.  Ve bu olayla birlikte, büyük ölçekte Kainatın kıyameti de kopmuş olacaktır. Olayın gerçekleşme zamanıyla ilgili bir işaret, Tekvir sûresi 11. ayette şöyle geçmektedir:
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
 
وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ
 
“Ve Gök, sıyrılıp alındığında.”
                       {Tekvir, 11}
 
âyeti, Makam-ı cifrîsi Miladî 2222 veya Hicrî 1650 yaparak,  Göğün sıyrılıp alınması” ifadesiyle, Gökyüzü katmanlarının içindekilerle beraber yok edilerek Ahiret menzillerinin ortaya çıkarılmasına işaret etmektedir.               
 
Şekil: Güneş Sistemi
 
EBCED HESABI ve CİFİR İLMİ
 
Arapça alfabedeki her harfin sayısal bir değeri vardır. Yani Arapçada her harf bir rakama tekabül eder. Bundan istifade edilerek çeşitli hesaplamalar yapılır. İşte yapılan bu hesaba "Ebced Hesabı"  denir. Ebced alfabe düzeninin her bir harfinin bir rakama tekabül etmesi özelliğinden faydalanan Müslümanlar, bunu çeşitli sahalarda kullanmışlardır. Matematiğin bir dalı olan Cifr ilmi de bu yöntemlerden birisidir. Kitapta yapılan cifir hesaplamalarında da bu yöntem kullanılmıştır. Kitapta kullanılan Ebced Hesabı tablosu:
Buraya kadar anlatılanları, daha genel olarak ve Hicrî takvime göre kronolojik olarak tablo şeklinde özetlersek;
Sonuç olarak, ilk insan Hz. Adem’in yaratılışından bugüne kadar Dünya’nın ömrünün geçip gitmiş olduğunu ve Kıyamet’in çok yaklaşmış olduğunu görürüz. Daha önce de değinildiği gibi, birçok önemli olayla ilgisi olduğu gibi; Halley kuyruklu yıldızının dünyanın yakınından geçiş periyodu olan 76 yıllık döngünün, insanlık tarihi ve kıyamet süreci ile de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Allah (C.C.) her 100 senede bir Müceddid (Dini, zamanın hakikatlerine göre anlatan mürşid kişi) gönderip çağlara va zamana göre dinini yenilediği gibi, belki de insanlık tarihi için de tablodan da görüldüğü gibi: H.Ö. 6000 + hicrî 1600 = 7600 yıllık bir ömür belirlemiştir. Çünkü Halley’in bir sonraki geçişi 2064 yılına yani güneşin batıdan doğacağı yıllara ve ondan bir sonraki geçişi de 2140’lı yıllara yani yine önemli bir olay olan yıldızların ışığının azaldığı döneme denk gelmektedir. Ve 7600’ü 76’ya bölersek tam 100 çıkar. Tam yüz kez meydana gelen geçiş ve her 100 senede bir meydana gelen dünyadaki büyük değişimler. Oldukça düşündürücü! Değil mi?
KUR’AN’DAKİ KIYAMET ALAMETLERİ VE DÜNYA’NIN SONUNA İLİŞKİN DİĞER İŞARETLER
1Kıyamet yaklaştı ve Ay yarıldı.  2Onlar bir mu’cize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler. 3Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır. 4Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir. 5Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir! 6Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. 7Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde kabirlerden çıkarlar. 8Dâvetçiye koşarlarken o esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.”
  {Kamer, 1-8}
lKıyamet koptuğu zaman, 2Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur; 3O, alçaltıcı, yükselticidir. 4Yer şiddetle sarsıldığı, 5Dağlar parçalandığı, 6Dağılıp toz duman haline geldiği, 7Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, 8Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! 9Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar! 10(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. 11İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır, 12Naîm cennetlerinde. 13(Onların) çoğu önceki ümmetlerden, 14Birazı da sonrakilerdendir. 15Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler, 16Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar. 17Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır; 18Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. 19Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
20(Onlara) beğendikleri meyveler, 21Canlarının çektiği kuş etleri, 22İri gözlü hûriler, 23Saklı inciler gibi. 24Yaptıklarına karşılık olarak (verilir). 25Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler. 26Söylenen, yalnızca "selâm, selâm" dır. 27Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! 28Düzgün kiraz ağacı, 29Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları, 30Uzamış gölgeler, 31Çağlayarak akan sular, 32Sayısız meyveler içindedirler; 33Tükenmeyen ve yasaklanmayan. 34Ve kabartılmış döşekler üstündedirler. 35Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık. 36Onları, bâkireler kıldık. 37Eşlerine düşkün ve yaşıt. 38Bütün bunlar sağdakiler içindir.. 39Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir. 40Birçoğu da sonrakilerdendir. 41Soldakiler; ne yazık o soldakilere! 42İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, 43Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44Serin ve hoş olmayan. 45Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı. 46Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı. 47Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? 48Önceki atalarımız da mı? 49De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler, 50Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır! 51Sonra siz ey sapıklar, yalancılar! 52Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. 53Karınlarınızı ondan dolduracaksınız. 54Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. 55Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. 56İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!”
  {Vâkıa, 1-56}
1Gerçekleşecek olan; 2(Evet) nedir o gerçekleşecek olan? 3Gerçekleşecek olanın (Kıyametin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? 4Semûd ve Ad kavimleri, kapılarını çalacak felâketi (Kıyameti) yalan saymışlardı. 5Semûd'a gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helâk edildiler. 6Ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler. 7Allah onu, ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün. 8Şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun? 9Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (Şirki) işlediler. 10Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.
11Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık; 12Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye. 13Artık Sûr'a bir tek defa üflendiği, 14Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, 15işte o gün olacak olur (kıyamet kopar). 16Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar. 17Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir. 18(Ey insanlar! ) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz. 19Kitabı   sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der. 20"Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı  zaten biliyordum."  21Artık o,  hoşnut kalacağı bir hayat içindedir, 22Yüce bir cennette, 23Meyveleri sarkmış halde. 24(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yiyin, için.
25Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki:" Keşke, bana kitabım verilmeseydi!" 26"Şu hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!" 27Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! 28Malım bana hiç fayda sağlamadı; 29Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti. 30Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın; 31Sonra alevli ateşe atın onu! 32Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun! 33Çünkü o, Allah'a iman etmezdi, 34Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi. 35Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur. 36İrinden başka yiyecek de yoktur. 37Onu (bile bile ) hata işleyenlerden başkası yemez.”
  {Hakka, 1-37}
8O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur. 9Dağlar da atılmış yüne döner. 10Dost, dostu sormaz. 11Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, 12Karısını ve kardeşini, 13Kendisini koruyup barındıran tüm ailesini 14Ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın. 15Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir. 16Derileri kavurup soyar. 17Yüz çevirip geri döneni, (kendine) çağırır! 18(Servet) toplayıp yığan kimseyi!.”
  {Meâric, 1-18}
 1Ey örtüye bürünüp sarınan (Rasûlüm)! 2Kalk, ve (insanları) uyar. 3Sadece Rabbini büyük tanı. 4Elbiseni tertemiz tut. 5Kötü şeyleri terket. 6Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. 7Rabbinin rızasına ermek için sabret. 8O Sûr'a üflendiği zaman, 9İşte o gün zorlu bir gündür. 10Kâfirler için (hiç de) kolay değildir. 11Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak, 12Kendisine geniş servet verdim, 13Göz önünde duran oğullar (verdim), 14Önüne nimetler serdim. 15Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor. 16Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır. 17Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! 18Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. 19Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! 20Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! 21Sonra baktı. 22Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. 23En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi. 24"Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir." 25Bu, insan sözünden başka bir şey değil."  26Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. 27Sen biliyor musun sekar nedir? 28Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski haline getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. 29İnsanın derisini kavurur. 30Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. 31Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir.  Onların  sayısını  da  inkârcılar  için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını arttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: "Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?" desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür. 32Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki, 33Dönüp gitmekte olan geceye, 34Ağarmakta olan sabaha andolsun ki, 35O (cehennem), büyük musibetlerden biridir. 36İnsanlık için, uyarıcıdır.”
  {Müddesir, 1-36}
1Kıyamet gününe yemin ederim. 2Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim ki (diriltilip hesaba çekileceksiniz). 3İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır? 4Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. 5Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister. 6"Kıyamet günü ne zamanmış?" diye sorar. 7İşte, göz kamaştığı, 8Ay tutulduğu, 9Güneşle Ay biraraya getirildiği zaman! 10O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir. 11Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! 12O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. 13O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. 14Artık insan,  kendi kendinin şahididir. 15İsterse özürlerini sayıp döksün. 16(Rasûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. 17Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. 18O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. 19Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir. 20Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyorsunuz da, 21Ahireti bırakıyorsunuz. 22Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. 23Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir). 24Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; 25Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir. 26Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, 27"Tedavi edebilecek kimdir?" denir. 28(Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar. 29Ve bacak bacağa dolaşır. 30İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur. 31İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. 33Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti. 34Lâyıktır (o azap) sana, lâyık! 35Evet, lâyıktır sana (o azap) lâyık! 36İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! 37O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi? 38Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. 39Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti. 40Peki (bunları yapan) Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?”                                                                  
{Kıyamet, 1-40}
lYemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere; 2Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara; 3(Hakikat ve hayırları) yaydıkça yayanlara; 4(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara; 5Öğüt telkin edenlere; 6(Allah'a yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için. 7Bilin ki size va’dolunan şey gerçekleşecek! 8Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman, 9Gökkubbe yarıldığı zaman, 10Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman, 11Peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur). 12(Bu alâmetler) hangi vakte ertelenmiştir? 13Ayırım gününe. 14(Rasûlüm!) Ayırım gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! 15O gün (Peygamber'i ve ahireti) yalan sayanların vay haline! 16Biz, (bunlar gibi inkârcı olan) öncekileri helâk etmedik mi? 17Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız. 18İşte biz suçlulara böyle yaparız! 19O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
20(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı? 21İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik. 22Belli bir süreye kadar. 23Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür! 24O gün (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 25Biz, yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı? 26Dirilere ve ölülere. 27Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik.. 28O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 29(İnkârcılara o gün şöyle denilir:) yalan sayageldiğiniz azaba doğru gidin! 30Üç kola ayrılmış, bir gölgeye gidin 31Ki, O ne gölgelendiren ne de alevden koruyandır. 32O, saray gibi kocaman kıvılcımlar saçar. 33Her bir kıvılcım, sanki birer sarı deve gibidir. 34O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 35Bu, (kâfirlerin) konuşamayacağı bir gündür. 36Onlara izin de verilmez ki, (sözde) mazeretlerini beyan etsinler. 37O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 38(O zaman şöyle denir:) Bu, ayırım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik. 39(Azaptan kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi! 40O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
41Şüphesiz (o gün) takvâ sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, 42Canlarının çektiği çeşit  çeşit meyveler arasındadırlar. 43(Kendilerine:) "İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi âfiyetle yiyin için" (denir). 44İşte, biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. 45O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 46(Ey inkârcılar!) Yiyiniz, (dünyadan) faydalanınız biraz! Gerçek şu ki, sizler suçlusunuz! 47O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 48Onlar, kendilerine: "Allah'ın huzurunda eğilin!" denildiği vakit eğilmezler: 49O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! 50Onlar artık bundan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar.”
  {Mürselât, 1-50}
lBirbirlerine neyi soruyorlar? 2O büyük haberden mi? 3(İnanıp inanmamakta) ayrılığa düşmektedirler. 4Hayır! Anlayacaklar! 5Yine hayır! Onlar anlayacaklar! 6Biz yeryüzünü bir döşek, yapmadık mı? 7Dağları da birer kazık. 8Sizi çifter çifter yarattık. 9Uykunuzu bir dinlenme kıldık. 10Geceyi bir örtü yaptık. 11Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık. 12Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik. 13(Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık. 14Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. 15Size tohumlar, bitkiler yetiştirmek için 16Ve ağaçları (birbirine) sarmaş dolaş olan bahçeler.
17Şüphesiz hüküm günü vakit olarak belirlenmiştir. 18Sûr'a üflendiği gün, bölük bölük Allah'a gelirsiniz. 19Gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar oluşur; 20Dağlar yürütülür, serap haline gelir. 21Şüphesiz, cehennem pusuda beklemektedir. 22Azgınların barınacağı yerdir (cehennem). 23(Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar, 24Orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, 25Kaynar su ve irin (tadarlar). 26Ancak (dünyada yaptıklarına) karşılık olarak. 27Çünkü onlar hesap gününü (kıyametin geleceğini) ummazlardı. 28Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. 29Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. 30Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız. 31Şüphesiz takvâ sahipleri için de başarı ödülü vardır. 32Bahçeler,bağlar, 33Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, 34Ve içecek dolu kâse(ler). 35Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan (bir söz) işitirler. 36Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükâfatıdır. 37O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O'na karşı konuşmaya yetkili değillerdir. 38Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler. 39İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun. 40Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: "Keşke toprak olsaydım!" diyecektir.”
  {Nebe, 1-40}
lSöküp çıkaranlara, andolsun; 2Yavaşça çekenlere, 3Yüzdükçe yüzenlere, 4Yarıştıkça yarışanlara,  5Derken iş  düzenleyenlere. 6Birinci üflemenin (kâinatı) sarstığı, 7Onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, 8İşte o gün yürekler kaygıdan oynar, 9Gözler yorgun düşer. 10Diyorlar ki, "Öldükten sonra biz, (dünyadaki) ilk halimize mi döndürüleceğiz, 11(Hem de) çürümüş kemikler olduktan sonra ha?" 12"O zaman bu, ziyanlı bir dönüş olur" dediler. 13Bu dönüş, sadece bir seslenmeye bakar. 14Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
15(Habibim!) Sana Musa'nın haberi geldi mi? l6Kutsal vâdi Tuvâ'da Rabbi ona şöyle seslenmişti: 17Firavun'a git! Çünkü o çok azdı. 18De ki: Nasıl, arınmağa gönlün var mı? 19Seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece ondan korkarsın. 20Ve ona en büyük mu’cizeyi gösterdi. 21(O ise)  hemen  yalanladı  ve  isyan  etti.  22Sonra  (inkâr için) olanca çabasını göstererek sırtını döndü. 23Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: 24Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi. 25Allah onu, (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. 26Elbette bunda, korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.
27Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, 28Onu yükseltti, düzene koydu, 29Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. 30Ondan sonra da yerküreyi döşedi, 31Yerden suyunu ve otlağını çıkardı, 32Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. 33Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere. 34Her şeyi alt üst eden o büyük felâket geldiği zaman, 35İnsanın yapıp ettiklerini hatırlayacağı gün, 36Ve görene cehennem açık bir şekilde gösterilecektir. 37Artık kim azmışsa, 38Ve dünya hayatını ahirete tercih etmişse, 39Şüphesiz cehennem (onun için) tek barınaktır. 40Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için, 41Şüphesiz cennet (onun) yegâne barınağıdır. 42Sana kıyameti sorarlar: Gelip çatması ne zamandır? (derler.) 43Sen onu nereden bilip bildireceksin! 44Onun nihaî ilmi yalnız Rabbine aittir. 45Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. 46Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.”
  {Nâziat, 1-46}
33Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, 34İşte o gün kişi kardeşinden, kaçar. 35Annesinden, babasından, 36Eşinden ve çocuklarından. 37O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. 38O gün birtakım yüzler parıl parıl, 39Güler ve sevinir. 40Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, 41Hüzünden kapkara kesilmiştir. 42İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.”
  {Abese, 33-42}
1Eksik ölçüp noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! 2Onlar insanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, 3Onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar. 4Onlar düşünmezler mi ki, tekrar diriltilecekler! 5Büyük bir günde. 6Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır. 7Doğrusu günahkârların yazısı, muhakkak Siccîn'de olmaktır. 8Siccîn nedir, bilir misin? 9(O günahkârların yazısı) Amellerinin sayılıp yazıldığı bir kitaptır. 10O gün vay haline yalancıların! 11Ki onlar, ceza gününü yalan sayarlar. 12Onu ancak hükümleri çiğneyen ve günaha dalan kimseler yalanlar. 13Böyle birine âyetlerimiz okununca "Eskilerin masalları" derdi. 14Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir. 15Hayır! Onlar şüphesiz o gün Rablerinden (O'nu görmekten) mahrum kalmışlardır. 16Sonra onlar cehenneme girerler. 17Sonra onlara: "İşte yalanlamış olduğunuz (cehennem) budur" denilir.
18Hayır! Andolsun iyilerin kitabı İlliyyûn'dadır. 19İlliyyûn nedir, bilir misin? 20(O İlliyyûn'daki kitap) İçinde amellerin kaydedildiği bir kitaptır. 21O kitabı, Allah'a yakın olanlar görür. 22İyiler kesinkes cennettedir. 23Onlar orada koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. 24Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün. 25Kendilerine mühürlü hâlis bir içecek sunulur. 26Onun içiminin sonunda misk kokusu vardır. İşte yarışanlar ancak onun için yarışsınlar. 27Karışımı Tesnîm'dendir. 28(O Tesnîm Allah'a) Yakın olanların içecekleri bir kaynaktır.
29Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. 30Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketleriyle alay ederlerdi. 31Ailelerine döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. 32Müminleri gördüklerinde: "Şüphesiz bunlar sapıtmış" derlerdi. 33Halbuki onlar, müminleri denetleyici olarak gönderilmediler. 34İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler. 35Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. 36Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı! (Elbette buldular.)”
  {Mutaffifîn, 1-36}
1(Rasûlüm!) Dehşeti her şeyi kaplayan Kıyametin haberi sana geldi mi? 2O gün birtakım yüzler zelildir, 3Durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, 4Kızgın ateşe girer. 5Onlara kaynar  su  pınarından  içirilir.  6Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, 7O ise ne besler ne de açlığı giderir. 8O gün birtakım yüzler de vardır ki, mutludur, 9(dünyadaki) çabalarından hoşnut olmuşlardır, 10Yüce bir cennettedirler. 11Orada boş bir söz işitmezler. 12Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, 13Yükseltilmiş tahtlar, 14Konulmuş kadehler, 15Sıra sıra dizilmiş yastıklar, 16Serilmiş halılar vardır.
17(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, bakmazlar mı? 18Göğe bakmıyorlar mı nasıl yükseltilmiş? 19Dağların nasıl dikildiğine, bakmazlar mı? 20Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı? 21O halde (Rasûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. 22Onların üzerinde bir zorba değilsin. 23Ancak yüz çevirir inkâr ederse, 24İşte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. 25Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. 26Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.”
  {Gâşiye, 1-26}
1Andolsun Fecre, 2On geceye, 3Çifte ve teke, 4(her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye 5Bunlarda akıl sahipleri için elbette birer yemin (değeri), ibret vardır. 6Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine? 7Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine? 8Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı, 9O vadide kayaları yontan Semûd kavmine? 10Kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a? 11Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. 12Oralarda kötülüğü çoğalttılar. 13Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. 14Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir. 5İnsan, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der. 16Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi" der. 17Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, 18Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, 19Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. 20Malı aşırı biçimde seviyorsunuz. 21Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, 22Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır). 23O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! 24(İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der. 25Artık o gün, Allah'ın edeceği azabı kimse edemez. 26O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz. 27Ey huzura kavuşmuş insan! 28Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. 29(Seçkin) kullarım arasına katıl, 30Ve cennetime gir.”
  {Fecr, 1-30}
1Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdir. 2(İşte o apaçık delil) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir. 3En doğru hükümler vardır şu sahifelerde. 4Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.  5Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur. 6Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın (Tüm yaratılanların) en şerlileri onlardır.
7İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. 8Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.”
  {Beyyine, 1-8}
1Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığında, 2Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığında, 3Ve insan "Ne oluyor buna!" dediği zaman, 4İşte o gün (yer) haberlerini anlatır, 5Rabbinin ona vahyetmesiyle (bildirmesiyle). 6O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık bir şekilde geri dönüp gelirler. 7Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. 8Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”
  {Zilzal, 1-8}
lHarıl harıl koşanlara, 2(Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, 3(Ansızın) sabah baskını yapanlara, 4Orada tozu dumana katanlara, 5Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki, 6Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür. 7Şüphesiz buna kendisi de şahittir, 8Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür. 9Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atılacağını düşünmez mi? 10Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, 11Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.”
  {Âdiyât, 1-11}
1Kâria (Şiddetle çarpan!) 2Nedir o şiddetle çarpan? 3O şiddetle çarpanın ne olduğunu bilir misin? 4İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu, 5Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Kâria!)6O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse. 7İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. 8Ameli hafif olana gelince. 9İşte onun vatanı (yeri, yurdu) Hâviye'dir. 10Nedir o (Hâviye) bilir misin? 11O Kızgın bir ateştir!”
  {Kâria, 1-11}
1Tekâsür (Çokluk, Çoğalma kuruntusu) sizi  o derece oyaladı ki, 2Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.  3Hayır!  Yakında bileceksiniz! 4Elbette yakında bileceksiniz! 5Gerçek öyle değil! Kesin bilgi bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, 6Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. 7Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. 8Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.”
  {Tekâsür, 1-8}
1Asra (Zamana) yemin ederim ki, 2İnsan gerçekten ziyan içindedir. 3Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”
  {Asr, 1-3}
1Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! 2O ki, malını toplamış ve onu sayıp durmuştur. 3(O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. 4Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. 5Hutame'nin ne olduğunu bilir misin? 6Allah'ın, tutuşturulmuş bir ateşidir. 7(Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne kadar çıkar. 8O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir. 9(Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlardır.”
  {Hümeze, 1-9}
1De ki: "Ey kafirler, 2tapmam o taptıklarınıza! 3Siz de benim kulluk ettiğime tapanlardan değilsiniz. 4Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. 5Hem siz de, benim kulluk ettiğime tapıcılardan değilsiniz. 6Sizin dininiz size, benim dinim banadır!”
  {Kâfirûn, 1-6}
1Allah'ın yardımı ve zaferi geldiği, 2Ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün zaman, 3Rabbine hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”
  {Nasr, 1-3}
1De ki:"Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım, 2Yarattığı şeylerin şerrinden, 3Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, 4Ve düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçülerin şerrinden, 5Ve kıskandığı zaman kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”
  {Felâk, 1-5}
1De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine, 2İnsanların Malikine (mutlak sahip ve hakimine), 3İnsanların İlâhına. 4O sinsi vesvesecinin şerrinden, 5O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. 6Gerek cinlerden,   gerek insanlardan (varolan bütün vesvesecilerin şerrinden) Allah'a sığınırım!”
  {Nâs, 1-6}
Evet, bu makaleyi dikkatle okuyan arkadaş; hikayenin sonunu ben de tam olarak bilemiyorum ama bu veriler ve ilk insan Hz. Adem’in yaratılışından bugüne kadar geçen süre göz önüne alındığı takdirde; Kıyametin iyice yaklaştığının bir kez daha farkına varılır. Ve Miladî 2000’li (veya Hicrî 1420’li) yıllarda yaşayan onun torunları olan bizler, bunu göremesek de bundan birkaç nesil sonraki kuşaklar bu sürece daha yakından tanık olacaklardır ve bu işaretleri daha net bir şekilde yorumlayabileceklerdir.   Bize düşen vazife ise, onları bu konuda uyarmak ve sahip olduğumuz bilgi birikimini aktarabilmektir.
Vesselâm...
Allahu a’lem.
Hakikati ve en doğrusunu Allah bilir...

Hiç yorum yok: