Bu Blogda Ara

9 Eylül 2013 Pazartesi

KUR’AN’IN TEKNOLOJİK MÜJDELERİ VE SİYONİST SİSTEMİN AKIBETİ

Rahmetli Erbakan Hoca sohbet, seminer ve konferanslarında:
  • Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine kurulan Siyonist ve emperyalist zulüm düzeninin, öyle barış ve adalete çağırmakla veya hoşgörü edebiyatıyla düzeltilemeyeceğini…
  • Bunların, tahribi çok ürkütücü nükleer füzelerine ve etkili silah sistemlerine güvenip, dünyayı tehdit ederek barbarlıklarını yürüttüklerini…
  • Öyle ise, Batılıların bu Şeytani güçlerini etkisiz bırakacak, yeni ve yüksek teknolojilere sahip olmak gerektiğini ve Allah’ın izniyle bunları başarıp ilgili ve yetkili makamlara teslim ettiklerini defalarca anlatmıştı.
  • Bütün zalim ve Batıl güçlerin elinde bulunan:
  1. oNükleer başlıklı füzelerini
  2. oUçak gemilerini
  3. oİnsansız hava gereçlerini
  4. oSavaş kontrol merkezlerini
  5. a)Çalışmaz hale getirecek ve çok ucuza mal edilecek teknolojik böcekleri
  6. b)Silah mekanizmalarını çürütecek metalik virüsleri
  7. c)Fırlatılan füzeleri havadan yakalayıp tersine çevirecek elektromanyetik sistemleri:
  8. 1.Planlayıp yaptıklarını
  9. 2.Bunları seri üretime hazırladıklarını
  10. 3.Proje aşamasından deneme safhasına kadar, hangi aşamalardan geçtiğini gösteren video kayıtlarını
  11. 4.Ve bunların Kahraman Ordumuzun özel yetkili birimlerine aktarıldığını özellikle vurgulamıştı.
            Bu müjdeler, aynı zamanda; ülke ve bölge şartlarının olgunlaşması durumunda, süper şeytani güçlerin burnunun kırılacağı bir tarihi hesaplaşmanın yaşanacağının da ihbarı ve ihtarıydı.
Şimdi, bu gerçekleri daha iyi kavrayabilmek için, Kur’an’da çağımıza yönelik teknolojik gelişmelere işaret eden bazı ayetlerin üzerinde dikkatle durulması gerekirdi.
Fil suresindeki “ebabil kuşları” metalik ve insansız hava araçları mı?
Fil Suresi: 1- Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? 2- Onların 'tasarladıkları planlarını' boşa çıkarmadı mı? 3- Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi. 4- Onlara 'pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları' atıyorlardı. 5- Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı.
Meryem Suresi´nde geçen, Hz İsa´nın "ben size çamurdan (maden hamurundan) bir kuş yaparım ve ona üflerim o da uçuverir" mealindeki ayet ile bu “üzerlerine ebabil kuşlarını gönderdi (ki) onlara pişirilip sertleştirilmiş (madeni) balçık taşları (benzeri mermiler) atıyorlardı” (Fil:3-4) ayeti düşünüldüğü zaman ikisi arasındaki irtibat belirginleşir. Bu ayetler: “Dağlardan elde edilecek madenlerin eritilip kuşa dönüştürüleceği” fikrine işaret ve ilham etmektedir. Fazla uzatmaya gerek kalmadan görüyoruz ki, sadece et ve kemik olan kuşlar söz konusu değildir, madenden yapılma kuşlara işaret edilmektedir. Nitekim, bir çok eski efsane ve tarihi hikayelerde ´demir kuşlar´dan ´ateş kuşlar´ dan söz edilmektedir.. “Tayr” kelimesi etrafında yaptığımız bu yorumlardan sonra şimdi Fil Suresi´ni ele alabiliriz.. Mekke, bünyesinde barındırdığı Kâbe dolayısıyla en eski zamanlardan beri Arabistan´ın hem kültür hem ticaret merkeziydi. Buralarda her yıl kültür şenlikleri düzenlenir, şiir yarışları tertip edilir ve kurulan panayırlarda hem kültürel etkinlikler hem de ticaret gerçekleşirdi. Putperest Kureyşliler, bu faaliyetler sayesinde büyük servetler edinmişlerdi. Habeşistan, bütün çabalarına rağmen, bu kültürel faaliyetleri ve ticari sirkülasyonu kendi ülkesine çekememişti. Gün geçtikçe Mekke daha zengin oluyor ve kültür merkezi olma bakımından öne geçiyordu. Dönemin Habeşistan Kralının Yemen Valisi Ebrehe, putperest olan Kureyşlilerin bu avantajı Kâbe sayesinde yakaladıklarını biliyordu. Eğer kendisi de bir mabed inşa ederse, belki ticareti Yemen’e çekebilecekti. Öyle de yaptı. Altın kubbeli muhteşem bir mabed yaptırdı ve herkesi buraya gelmeye mecbur etti. Mekkelilere de bu yolda haber gönderdi. Bunun üzerine Yemen’e giden bir Kureyşli, hakaret niyetiyle mabedin içine pisledi. Buna çok öfkelenen Ebrehe, Mekke´yi alıp Kâbe´yi yıkmaya karar verdi. Ordusunun önünde eğitilmiş savaş filleri yürüyordu. Nihayet Mekke civarına gelince, otağını kurdu ve Mekkelilerin sürülerini gasp etmeye başladı.. O sıralarda Mekke´nin siyasi lideri, Hz. Peygamber´in dedesi Abdülmuttalib´ti. Ebrehe Abdülmuttalib´in de 200 devesini almıştı.. Bu haber Abdülmuttalib´e ulaşınca, Abdülmuttalib, Ebrehe´nin karargâhına gitti. Ebrehe, onun Mekke´nin affı için yalvaracağını umuyordu. Ama öyle olmadı. Abdülmuttalib, develerini talep etmek için geldiğini söyledi..
Ebrehe şaşırdı. Onun Mekke lideri olarak kendisinden bağışlanma dileyeceğini ve Kâbe´ye zarar vermemesini isteyeceğini sanmıştı. Ve; "Sen develerin için mi geldin? Oysa ben, senin Kâbe´ye zarar vermemem için ricacı olacağını umuyordum" deyince. Abdülmuttalib ona şu cevabı verdi:
"Hayır, ben Kâbe için gelmedim, kendi develerim için geldim. Ben develerimin sahibiyim. Kâbe ise Allah´ındır. O kutsal mabedini koruyacak güçtedir." Ebrehe, aşağılayıcı bakışlarla Abdülmüttalib´i süzdükten sonra; "Verin şunun develerini, nasıl olsa yarın hepsini birlikte alacağım!" Abdülmuttalib oradan ayrıldıktan hemen sonra Fil Suresi´nde geçen hadise cereyan etti.. Şimdi surenin mealini aktaralım;
"Görmedin mi Rabbin Fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine ´siccil (maden çamurundan pişirilmiş taş gibi sert mermiler)´ fırlatan "uçan ebabil"ler yolladı. Ve onları "asfin mekul"e çevirip (ortadan kaldırdı)”..
Burada üzerinde duracağımız kelimeler ´tayr´, ´ebabil´, ´siccil´ ve ´asf´tır. Bilindiği gibi ´tayr´ uçan şeye verilen genel addır. Bu surede ´tayr´ kelimesinin ´nekre´ (belirsiz) bir isim olarak kullanılması, bunların bildiğimiz kuşlar olmadığına dikkat çekmek içindir. Elmalılı Hamdi Yazır bu surenin tefsirini yaparken "Bu kelimenin nekre kullanılması, bunların tanınmadık, bilinmedik garip uçucular olduğunu hatırlatmak içindir" demektedir. "Tanınmadık, garip kuş" Bu ifadeler son derece ilginçtir. UFO´ların İngilizce´deki karşılığıyla tamtamına örtüşmektedir. (tanımlanamayan uçan cisim)!. Tahmin ediyoruz ki, merhum Hamdi Yazır, bu tefsiri yaparken bugünkü insansız uçaklar ve UFO´lar görünmüş olsaydı, herhalde onlara bir atıfta bulunup dikkat çekerdi.. Çünkü Elmalılı Tefsiri, teknolojik gelişmelere en çok vurgu yapan tefsirlerden biridir, hatta kendi dönemi için en iyisidir. Elmalı aynı kelimenin tefsirinde "Bunlar-siz bunu uçan cisimler olarak da anlayabilirsiniz-o zamana kadar oralarda hiç görülmemiş, irili ufaklı, siyah, yeşil, beyaz, takım takım kuşlar cinsinden şeylerdi" denmektedir. Eğer surede geçen ´tayr´ kelimesi bilinen bir tür kuş olsaydı, bunların irili ufaklı olması veya değişik renklerde olması gerekmezdi. Oysa irili ufaklı ve muhtelif renklerden söz ediliyor ve bunların takım takım, yani filolar halinde saldırdığı belirtiliyor. Amon-Ra´nın dönüşünü anlatan "Yıldız Geçidi-Stargate" filmiyle, Amerika´nın uzaylılar tarafından istilasını anlatan ve yeni yeni vizyona giren filmdeki "Independent Day" uzay araçları göz önüne alınacak olsa, Ebabil-ki aşağıda izah edeceğimiz gibi ebabil, filo demektir-diye nitelendirilen kuşların ne derece hakikate uygun olduğu da anlaşılır.. Bilinen bir gerçek varsa, bu surede geçen Tayr, bildiğimiz kuşlar değildi ve o daha önce hiç görülmemişti.. Bu surede anlatılan uçucular Erbakan Hocanın Heronlardan çok daha yüksek kalite ve yetenekte yaptıklarını söylediği “insansız hava araçlarına” ne kadar da benzemekteydi!
“Ebabil”
Bu surede geçen diğer ilginç bir kelime de “Ebabil”dir. Tefsirlerde Ebabil kuşunun adı olarak değil, ´uçuş şekli´ diye belirtilir. Uçan ve aşağıdakilere ´siccil´ atan bu uçucuların uçma biçimini anlatmaya yöneliktir. Ebabil kelimesini anlatabilmek için ´şemati´ ve ´abadid´ kelimeleri örnek verilmiştir. Şemati, askeri literatürde ´dağınık kıtaları´, ´abadid´ ise ´manga´, ´bölük´ ve ´filo´ları ifade etmektedir. Bütünden ayrılıp küçük birlikler oluşturmaya ´abadid´ denmiştir.. Ebabil kelimesinin tekilinin olmaması da ilginçtir. Daima çokluk olarak kullanılan bir kelimedir. Tıpkı filo gibi. Filo dendiğinde hemen aklınıza üçten fazla sayılar akla gelir. Sahabe´den ünlü müfessir İbn-i Mes´ud da bu kelimeyi ´uçan fırkalar´ diye tefsir etmiştir. Bugün buna kısaca ´filo´ diyebiliriz. Bir diğer ünlü müfessir İbni Cerir de Ebabil´i kuşun adı olarak değil, uçuş biçimlerinin vasfı olarak algılamamız gerektiğini söylemektedir ve Ebabil´i, "dört bir taraftan ayrı ayrı ve gruplar halinde uçmanın adı" diye zikretmektedir. Ancak bazı tefsirlerde, bu kelimenin ´ibbale´ kelimesinden geldiğini, ibbalenin de grup ve demet anlamına kullanıldığını bildirir. Görülüyor ki, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, Fil Suresi´nde geçen ´uçucuların, bildiğimiz Ebabil Kuşlarla bir alakası yoktur. Ebabil onların adı değil, uçuş şekillerini anlatan bir özelliktir.. Sonra bu uçan varlıklarla ilgili başka detaylar da vardır. "Bunların ayakları köpek ayağına benziyordu." deniliyor ve denizden geldikleri, ansızın belirdikleri rivayet ediliyor. Ve renkliliklerine özellikle dikkat çekiliyor.
“Siccil”
Siccil kelimesi de surede dikkat çeken bir kelimedir. Siccil kelimesi Kur´an-ı Kerim´de başka yerlerde de geçmektedir. Bir ayette ise ´müsevveme´ kelimesi ile birlikte zikredilir. Müsevveme; nereye isabet edeceği belirlenmiş anlamına gelir. Hedefe kilitlenmiş füzeye de ´müsevveme´ denir. Siccil, tefsirlerde kabaca ´Pişmiş sıcak taş´ olarak geçer. Bugün rahatlıkla bomba diyebileceğimiz siccil kelimesinin tefsirlerdeki yorumları incelendiğinde, müfessirlerin nerde ise ´bomba´ diye nitelendirilecek bir anlamı yakalamaya çalıştıklarını hissedersiniz. Tefsirci Zamehşerinin, “sanki yazılmış, tedvin edilmiş (yani koordine edilmiş ve sabitleştirilmiş) ateş dolu azap topları” tarifi hayret vericiydi. Siccil, keçi veya koyun gübresi iriliğinde mermi taşlar diye tanımlanmış ve kuşların bunları ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları rivayet edilmiştir. Bir savaş uçağını ve özellikle insansız hava aracını anlatmak için acaba o devirde bundan daha güzel tanım yapılabilir miydi? İbni Abbas ise ´fındık´ tanımı yapıyor ve demir gibi çok ağır cisimler olduğunu aktarıyor. Fındığın bildiğiniz gibi üzerinde sert bir kabuk vardır ama özü yani işe yarayan kısmı içindedir. Size kurşunu hatırlatmıyor mu? Evet, bu uçan cisimlerin Ebrehe ordusuna fırlattığı bu siccil´ler onları bir anda ´asfin me´kul´e çevirmişti. Asfin Me´kul, yenmiş kırık dökük hale gelmiş ekin demektir. Bu saldırı neticesinde onlar delik deşik edilip bitirilmişti. Dışarıdan bakan biri, saldırının gerçekleştiği yeri, biçilmiş ve sonra çiğnenerek kırık dökük samanlara dönüşümü bir şekilde görmüşlerdir. Bu tasvir bombardıman sonrasının en güzel tanımı değil midir?[1]
Beklenen İslam medeniyetinde eşyanın ve insanların ışınlanacağı
Hz. Süleyman´ın "guduvvuha şehrun ve revahuha şehrun´ (gidişi bir ay, gelişi bir ay) diye nitelendirilen bineği ile Belkıs´ın tahtının, bir saniyenin de altında bir zaman içinde Yemen´den bugünkü Kudüs´e ışınlanması çağımızdaki çok önemli teknolojik gelişmelere işaret buyurmaktadır. (Sebe´ Suresi, 10. Ayet ve devamı)
“Guduv” gidişi, “revah” gelişi anlatır. Kısacası Süleyman´ın bineğinin hızı, gidiş-dönüş altmış gün/saat kadardır. Kur´an´ın ifadesinde bir gün, bizim saydıklarımızla 1000 yıldır. Demek ki, Süleyman´ın bineğinin hızı 1.000 x 60 = 60 bin yıl/saattir. Bu da saniyede 1000 ışık yılı olmaktadır.
İnsanın algılayabildiği ya da varsaydığı en büyük hız şimdilik ışık hızıdır. (Oysa tasavvufta ´nur hızı´ denilen ve hayalden daha süratli olan bir hız birimi vardır) ışığın saniyedeki sürati 300 bin kilometre olduğuna göre -ki ışık uzayın bütün kavislerini ve bükeylerini tarayarak geçer- Hz. Süleyman´a verildiği belirtilen bineğin hızı ışık hızından da fazladır. Bu da aklımıza “ışınlanma süratinin hızını” hatırlatır. Çünkü, Belkıs´ın tahtı, göz kapayıp açıncaya kadar Yemen´den Kudüs´e taşınmıştır.. Ve üstelik bunu da "Reculün indehu mine´l- kitabi ilmün" (kitabi bilgilere-ki, bu tecrübî bilgileri de anlatıyor- sahip bir adam) diye vasıflandırılan bir insan başarmıştı. Bu ifadeler, bize bilimsel çalışmalarla insanlığın varabileceği sınırları ortaya koymaktadır. Çünkü bu işi yapmaya Cin taifesinden bir ´ifrit´ de talip olmuştu. Ancak onun tanıdığı süre biraz daha uzundu. Yani ´ayağa kalkıp oturacak kadar´ bir süre.. Hz. Süleyman bu süreyi uzun buldu ve bugünün ifadesiyle teknolojik bilgiye de sahip olan yardımcısından talep etti ve Taht bir anda hazır oldu.. Belkıs, gelip de tahtını orada bulunca ona soruldu; "Bu taht senin mi?" Belkıs´ın verdiği cevap, bugün ´sanal gerçekçilik´ diye nitelendirilen bilimin de ilk tanımı idi: "Sanki o!" Bugün sanal varlıklara İngilizce´de ´sanki o´ denilmesi oldukça ilginç değil mi? Demek ki, bizim kendimizi ışık hızına hapsedip, onun üzerinde nesnel varlığın taşınmasını garip ve imkansız sanmamız sadece bilgilerimizin henüz olgunlaşmamış olmasından kaynaklanır..
Bizim ışık hızına hapsedilmiş olmamız, başka yaratıkların da bu hıza hapsolunduğu yanılgısına yol açmıştır. Uzayda -elbette yaşadıkları gezegenin tabiatına uygun dizayn edilmiş- varlıklar vardır ve olmalıdır.. Nitekim UFO´ların varlığı nerde ise kesinlik kazanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri´nin, 1960 yılında başlattığı Apollo serisi uzay uçuşlarına "refakatçi" uçan cisimlerin eşlik ettiği, hem astronotların ses kayıtlarıyla, hem de çekilen resimlerle ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Ay´a ilk inen Apollo 14´ten çıkıp Ay´da yürüyen ve burada hatıra resmi çektiren astronotların arka planında iki UFO görüntüsü vardır. Bu tarihi uzay yolculuğunun iki UFO´nun refakatinde gerçekleştiğini NASA nedense saklamaktadır. Hatta hatırlarsanız, bu resmi basan Time dergisi hemen toplatılmıştı. Keza astronotların ses kayıtlarında bu cisimlerden açık açık söz edildiği ve Ay´da son derece ahenkli esrarengiz bir müziğin duyulduğu haberi de o sıralarda basına yansımıştı. Daha sonra bir konferans için gittiği Kahire’de okunan Ezan sesini duyunca şaşkınlık geçiren astronot Neil Armstrong “Yemin olsun ki Ay’da duyduğumuz esrarengiz sesler ve sözler bunun aynısıydı!..” diye haykıracak, ama Siyonist Yahudilerin güdümündeki NASA yetkilileri O’na “deli ve bunamış raporu” çıkartıp susturacaktı….
Bazı Kur’ani Kavramların Mesajları
Dabbe:
Dabbe; bu kelime ile anlatılan varlıklarla; metabolizma olarak bize benzeyen yaratıkların kast edilmiş olması önemlidir.. Elmalılı Hamdi Yazır, "Hak Dini Kuran Dili" adlı tefsirinde dabbe kelimesine şu açıklamayı getirir; "Hafif, hissettirmeden yürüme, debelenme demektir. Hayvanlar ve böcekler için kullanılır. İçkinin vücuda yayılması, bir çürüğün etrafına bulaşması gibi hareketi gözle tespit edilemeyen canlılar için kullanılır....." şu halde, tren, otomobil, bisiklet gibi, şunu hemen hatırlatalım, bu tefsir yazıldığında bilinen mekanik yürüyücüler bunlardan ibaretti. Bunlara bugün robotlar dâhil daha birçok eklemeler yapmak mümkündür. Bununla beraber, "Allah her dabbeyi sudan yarattı. Onların bir kısmı ayaksızdır karnı üzerinde sürünür, bir kısmı iki ayaklıdır, bir kısmı dört ayaküstünde yürür..." (Nur suresi 24/25) ayetinde zikredildiği gibi bütün yürüyen canlı türlerini içine alır.. İkincisi, “dabbe” diye nitelenen varlıkların yerde ve gökte bulunduğunun belirtilmesidir.. Dabbe kelimesinin Kur´an-ı Kerim´de ilk geçtiği yer Bakara Suresi´nin 164. Ayetidir. Bu ayette ´dabbe´ kelimesiyle yer yüzündeki kuşlar hariç her türlü yürüyen canlılar kast edilmiştir..
Diğer ´dabbe´ kelimesi ise Hud Suresi´nin 6. ayetinde geçer. Burada da yeryüzündeki dabbelerden söz edilir. "Yeryüzünde rızkı Allah´a ait olmayan hiç bir canlı yoktur ki, onların karar kıldıkları yeri de varacakları yeri de bilir. (Bu bilgilerin) hepsi Kitab-ı mübin´dedir." Burada Kitab-ı Mubin´le sanki ilahi bilgi merkezi kastedilmektedir. Ayette "dabbe"nin "nekre" (belirsiz isim) olarak kullanılması çok ilginçtir. Bu ifade tarzıyla Cenab-ı Hak, ayette geçen dabbenin kesinlikle, "hayvan" tarifi içine girecek dabbeden olmadığına, onun bambaşka bir varlık olduğuna dikkat çekmektedir. Aşağıda tefsirini yapacağımız Neml Suresi´nin 82. Ayeti, bu dabbeden maksadın ne olduğunu netleştirir.. Dabbe tefsirlere göre, ´deprenip duran her tür canlı´ anlamına kullanılmış. Ayette geçen "fi´l-Ardi" (yeryüzünde) ifadesi, tahsis için değildir. Yani bu kelimenin sadece dört ve daha çok ayaklıları değil, aynı zamanda iki ayaklı -insan gibi- varlıkları da kapsamına aldığını hatırlatmak içindir.
Diğer bir ilginç husus da bu ayetten hemen sonra, uzayı ve uzayın altı günde yaratıldığını anlatan ayetin gelmesidir. Dabbe kelimesi aynı surenin 56. ayetinde de geçer. Burada da benzer ifadeler kullanılır. Ancak bu sefer dabbe´nin mekânı belirtilmemiştir ve bütün yaratıkların Allah tarafından idare edildiği belirtilir. Şu ana kadar, ´dabbe´ kelimesiyle yer arasında sürekli bir irtibat görülmektedir. Ama aşağıda vereceğimiz ayette ´dabb´ sadece yere has kılınmamıştır, aksine yer ile birlikte gökteki dabbelerden söz edilmektedir. İşte bizi yakından ilgilendiren ayet! Nahl Suresi´nin 49. ayeti net bir şekilde yer ve gök dabbelerinden bahsedilmektedir. Dabbe kelimesiyle metabolizmaları bize benzeyen yaratıkların kast edildiğini bir kere daha hatırlatarak ilgili ayeti aktaralım:
"Göklerde ve yerde mevcut bütün ´dabbeler´ ve melekler hiç büyüklenmeden Allah´a secde etmektedir" Yani onun emrine ve yaratılış gayesine uygun hizmettedir. Burada “Melekler” ile “dabbe”nin ayrı ayrı zikredilmesi dikkat çekicidir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir.. 1-Dabbe kelimesiyle metabolizması bize benzeyen, daha doğrusu elemental canlı yaratıklar zikredilmektedir.. 2- İlk iki ayette dabbe kelimesi ´dünya´ ile sınırlı tutulduğu halde bu ayette ´gökteki dabbeler´den yani uzaylı diye niteleyebileceğimiz, şuurlu, bilinçli, inisiyatif sahibi yaratıklardan söz edilmektedir.. 3- ´Dabbe´ ile anlatılmak istenen canlıların, soyut varlıklar olan ´melek´lerden farklı olduğunun hassaten vurgulanması önemlidir. 4- Her topluluk gibi gök ve yer dabbelerinin de ilahi emirlere uymaktan başka çareleri olmadığı belirtilmektedir. Casiye Suresi´nin 4. ayeti de ilginçtir. Bu ayette ise dabbe kelimesi, insanlardan ayrı tutulur ve şöyle buyurulur:
"Sizin yaratılışınızda ve çoğaltıp yaydığı dabbelerde ibret almasını bilenler için deliller vardır" (Casiye, 4)
Bazı tefsirlerin, ayetin metninde ´yer´ kelimesi geçmediği halde, bu çoğaltılıp yayılan yaratıkları yer ile irtibatlandırması boşuna bir gayrettir. Oysa metin, "Ve fi halkikum ve ma yebussu min dabbetin" şeklindedir ki, "min" ile dabbeler içinde bir türe dikkati çekmektedir. Bu türün "insan" kelimesiyle birlikte anılması da ona benzerliğini ihtar etmektedir. Aslında ayette insan kelimesi de geçmemektedir. ´Halkikum´ kelimesindeki "küm" zamiri insana yöneliktir. Bu ´küm´ zamiri, doğrudan insana baktığı ve çokluk ifade ettiği halde, Dabbe kelimesinin "min" ile tahsis edilmesi ve "nekre" (belirsiz) olarak kullanılması, ister istemez zihnimizi henüz yeterince bilinmeyen bir türe yönlendirmektedir. "Yabussu" kelimesi ile de bu varlığın seri bir şekilde çoğalıp yayılabildiğine dikkat çekilir. Ve geldik, "dabbe" kelimesi konusunda bize en ilginç fikirleri verecek ayete.. Neml Suresi´nin 82. ayetinde insanlarla konuşacak dabbeden söz edilir. Ve bu kıyamet öncesinde görülecek bir türdür ki, insanlığa kendi akibetini haber vermektedir..
"Söz sabit olacağı zaman (yani kıyamet öncesinde), onlar için yerden bir (Dabbe) canlı çıkarırız. O da İnsanlara, Allah´ın ayetlerini ve hikmetlerini iman edip anlayamadıklarını söyler"
Bugün UFO´larla ilgili bütün araştırma ve incelemeler, onlardan alınan mesajlar ve bilgiler, Allah’ın izni ve iradesi ile bazı uyarıcıların dünyamıza kadar yaklaşıp bize mesaj verdikleri kanaatini pekiştirmektedir.
Sanki bununla, insanlık hızla yuvarlanıp gittiği kötü akıbeti konusunda uyarılmak istenmektedir. Adeta verdikleri mesajlarla bizi bu bozgunculuktan, bu fesatlardan ve kan akıtmaktan korumaya, vazgeçirmeye çalışıyorlar.. Burada hemen yaradılışı hatırlatalım ve meleklerin itirazını düşünelim. Ne diyordu melekler: "Ya rabbi yeryüzüne halife olarak atayacağın bu insan, orada bozgunculuk yapacak ve âlemi fesada verecek."
Şimdi özellikle Siyonist güçler ve Batılı emperyalistler, ürettikleri silah sistemleriyle, insanlığı sömürme ve sindirme yolunda kullandıkları ve barış – adalet yerine savaşı kışkırttıkları için hızla akıbetimizi, yani kıyametimizi hazırlayacak bir fitneyi körüklemektedirler. Oysa Cenab-ı Hakk´ın, insandan beklediği barış ve esenliktir.. Nitekim gönderdiği dine hep ´İslam´ yani barış adını vermiştir. Ama kâfir ve zalim insanlar, adı barış ve bereket olan ve insanlar arasında dirlik - birlik ve kardeşliği tesis etmesi için gönderilen Hak dinleri nifak, ayrılık ve savaş sebebi haline getirdiler. Kendilerine emanet edilen bu cenneti cehenneme çevirdiler. Şimdi biz bir felaket öncesindeyiz ve belki de bugüne kadar kendilerini gizleyen bu yaratıklar, insanlarla konuşmaya, yani ilişki kurmaya geçmiştir.. Geçmiş bazı efsanelerde, gökten gelen varlıklardan söz edilir. Hatta bunların resmi de çizilmiştir. Ama olabilir ki bunlar günümüzün mesajcıları yerindedir ve bizimle bizim tekniklerimizi (radyo dalgaları, ses ve görüntü..) kullanarak iletişim kurma gayretindedir. İnsanları uyarıyorlar, bu gidişatın felaket olduğunu haber veriyorlar, yani artık bizimle konuşuyorlar ve bize Allah´ın ayetlerini ve Dinini anlamadığımızı söylüyorlar..
Neml:82 ve benzeri ayet ve hadislerin özel işaretleri ve önemli müjdeleri de: Pilotsuz hareket eden ve yerdeki kontrol merkezlerinden yönlendirilen insansız hava araçlarının ve Erbakan Hoca’nın kendi icatları olan diğer teknolojik savunma mekanizmalarının: Düşmanlara ait çeşitli bilgi ve görüntüleri kaydedip ilgili birimlere sinyal ve mesaj olarak gönderecekleri bilgilerini teyit etmeleridir.
Böylece, taklitçi ve nakilci bir kolaycılıkla din âlimi sanılan ve teknolojik üstünlüğe sahip Batılılara esaret ve teslimiyetten kurtulamayan kimselerin ve bunların peşinden sürüklenen aslında “Allah’ın ayetlerine ve Kur’an’ın hikmetli müjdelerine hakkıyla iman etmedikleri ve akıl erdirmedikleri” de belirlenecek; Erbakan’ın ve sadıklarının farkı ve fazileti de netleşip kesinleşecektir. Bu aynı zamanda yeni bir medeniyetin ve Adil bir Düzenin hâkimiyet haberidir.
Ragıp el-İsfahani, Müfredat adlı tefsirinde (s.165) "İnsanlarla konuşacağı" belirtilen bu dabbenin, o ana kadar bilinen görülen bir yaratık olmadığını özellikle vurgulayıp kıyamet öncesinde çıkacağını belirtir.. Ayette geçen "Fi´l-Ardi" (yerde) ifadesi de atmosferin içinde anlamına gelir. Çünkü Arz, atmosferiyle birlikte düşünülmesi gerekir. Arz kelimesinin (belirli isim) olarak kullanılması gösteriyor ki, bu yaratıklar atmosfer içinde görülecektir. Nitekim biz de UFO´ları ancak atmosfer içine girdikten sonra görebiliyoruz. Oysa onların atmosfer dışında görüldüklerini de biliyoruz. (Apollo 14´ün verileri) Müslümanlar 14 asırdır işte bu dabbeden (dabbetül arz) söz edip duruyorlar ama her asırda onunla ilgili tarifler değişip karma karışık bir hal alıyor.. Belki de bunların ansızın saldırıya geçecek -ki bu da olsa olsa insanlığın iman ve İslam’dan uzaklaşıp canavarlaşması sonucudur- uzaylılar olduğu söylenebilir. Çünkü bu dabbe ile ilgili rivayetlerin birinde onların saklı bir topluluk oldukları ve zamanı geldiğinde içine hapsedildikleri boyuttan çıkıp saldırıya geçecekleri belirtilir..
Tayr
Tayr kelimesinin bizi ilgilendiren şekliyle ilk geçtiği ayet Enam Suresi´nin 38. ayetidir. Bu ayette "Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir ´uçucu´ yoktur ki, sizin gibi kendilerine has kanunları bulunan bir topluluk olmasınlar" denilir. Burada ´tayr´ kelimesinden maksadın bilinen kuşlar olduğu açık seçik belli oluyor. Çünkü onlar "ümmet" (topluluk) diye nitelendirilmektedir. Cenab-ı Hak, "tairun yatiru bi cenaheyhi" diyerek iki kanatlı kuşlardan söz ettiğini özellikle belirtir. Ancak bir sonraki, ayette, Cenab-ı Hak, “Kitapta (anılması gereken) hiç bir şeyi eksik bırakmadık” , diyerek, bilinen ´dabbe´ ve bilinen ´tayr´ın dışında ilerde ve gelecekte karşılaşılabilecek diğer uçucuların veya canlıların da kendi yaratığı ve kendi kudreti altında olduklarını haber vermektedir. Kur´an-ı Kerim’de sık sık bu tür açıklamalar görülmektedir. Bir ayette Cenab-ı Hak, dönemin bilinen binekleri olan eşek, at, katır ve deveyi andıktan sonra,
"Biz onlar gibi nice binekler yaratmışız" diyerek, hem o dönemin insanlarına akla aykırı olmayan bir ibret dersi vermekte, hem de çağımızda artık tren, otomobil, uçak, roket, helikopter, insansız hava araçları ve gelecekte üretilmesi mukadder olan bineklere de işaret etmektedir.. Keza, bir başka ayet-i kerimede, Cenab-ı Hak insana, yerlerde, denizlerde ve göklerde geçitler ve yollar yarattığını söyler ki, bu ayet, bugün dünkünden çok daha derin anlamlar içermektedir. Nitekim teknoloji geliştikçe, ilmi çalışmalar yeni yeni gerçekler ortaya çıkardıkça Kur´an´daki birçok ayet de anlam kazanıyor ve ne demek istediği daha iyi anlaşılıyor. ´Tayr´ kelimesi de bu neviden bir kelimedir. Kur´an’daki her ´tayr´ kelimesinin kuş olmadığını bugün çok daha iyi anlıyoruz.
"Uçan Ümmet!"
Bu tabir etrafında biraz fikir jimnastiği yaptığımız zaman, kuşlarla birlikte, uzaylıları da bir ümmet kabul etmekte güçlük çekmeyiz. Hele "Biz kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık" tenbihi, bizleri, bilinenlerin ötesinde, geniş düşünmeye sevk etmek içindir. Çünkü her ayetin hem umumi bir anlamı hem özel yanları vardır. Yani bütün zamanlara toptan hitap ettiği gibi, her bir zamana da ayrı ayrı göndermeler yapmaktadır. ‘Tair’ kelimesinin-Yasin Suresi´nde olduğu gibi- ´uğursuzluk´, ´vebal´ ve ´sorumluluk´ ifadesi taşıması da ilginçtir. Özellikle Mülk Suresi´nde uzaydan yapılacak saldırı ile birlikte düşünüldüğü zaman bu kelimenin neden çağımıza yönelik mesajlar taşıdığını anlamakta güçlük çekmeyiz..(27/47; 36/19) Nur Suresi´nin 41. Ayeti de ilginçtir. “Görmüyor musunuz, yeryüzündekiler de göktekiler de ve bölük bölük gruplar oluşturan ´tayr´lar da Allah´ı tesbih ediyorlar.” Ayette geçen "Men fi´s-semavati ve´l-ardi" ibaresi üzerinde özellikle durulması gereken bir ifadedir. Çünkü Arz kelimesi tekil olduğu halde ´Sema´ kelimesi çoğul kullanılmış. Yani "men fi´s-Semai" denmemiş de "men fi´s-semavati" denmiş. Oysa ayetin genel akışı içinde Sema kelimesinin ´tekil´ kullanılması daha makul görülüyor. Şayet bu kelime tekil kullanılmış olsaydı, Tayr kelimesinden ancak, atmosfer içinde hayatlarını sürdürebilen kuşları anlamak zorunda kalacaktık. Ayrıca ´men´ edatı da insanlar gibi bilinçli yaratıkları anlatmak için kullanılmıştır. Kuşlar için ´men´ edatı kullanılmaz. Peki, sema kelimesinin tekil değil de "semavat" (gökler) çoğul kullanılmasının hikmeti nedir?
Eğer, daha sonra gelen "et-Tayr" kelimesinden maksadın, bizim bildiğimiz ve sadece atmosfer içinde varlıklarını sürdürebilen kuşlar olsaydı, bu kelimenin de "sema" olarak kullanılması daha uygun olurdu. Oysa Semavat bütün katmanlarıyla "uzayı" anlatır. Demek ki, atmosferimizin dışında da bölükler oluşturarak yaşayan ve bir tür ümmet (yani topluluk) olan başka uçucular vardır. Kur´an onlara da işaret ediyor. Ve onların da kendilerine düşen vazifeleri bildiğini hatırlatıyor, ardından da "Allah" onların da ne yaptığını bilir” diyor.. Neml Suresi´nde ise Cenab-ı Hak, ´tayr´ topluluğu ile iletişim kurmanın yolunu gösterir. Hz. Süleyman bildiğiniz gibi bütün teknik kudretlerle donatılmış büyük peygamberlerden biridir. Bugünkü teknolojimizin ilk ipuçları hep O´nun mucizelerinde görülmektedir. Ses ve eşyanın ışınlanması, aktarılması, havanın taşıyıcılık özelliği taşıması (aerodinamik), rezonans, sesin gidiş ve dönüş zamanları, sesin hızı, insan dışı yaratıkların bayağı işlerde kullanılması (mesela cinlerin Süleyman Tapınağı´nda bilfiil çalıştırıldıkları Kur´an´da zikredilir) gibi.. İşte insan dışı yaratıklarla irtibat ve iletişim kurulabileceğini de Hz. Süleyman´ın lisanından aktarılan şu ayetten anlıyoruz; Süleyman Davud´a varis olup dedi ki; Ey İnsanlar! Bize ´mantıku´t-tayr´ öğretildi ve bize her şeyden verildi (Neml, 16) Burada bizi ilgilendiren "mantıku´t-tayr"dır. ´Mantık´, ´nataka´ kelimesinin mastarıdır. Nataka ´söz söyledi´ ´(adam) konuştu´ demektir. Kuşların konuşmasını anlatmak için ilk etapta akla gelmesi gereken bir fiil değildir. Bunun yerine ´kelleme´ filinin mastarı olan ´tekellüm´ de kullanılabilirdi, ama kullanılmamıştır. Çünkü tekellüm, doğrudan insana bakar. İnsanın konuşmasına ´tekellüm´ denir. Buradaki konuşma ´mantık´ kelimesinin ikinci anlamı olan ´makuliyeti´ de çağrıştırır. Böylece ´uçan´ cin topluluklarına veya diğer uçucu varlıklarla kurulacak iletişimin insanların konuşmasına benzemediği hatırlatılır. Nataka´ kelimesi cansız varlıklar için de kullanılır. ´Nataka´l-avdu´ (ses çıkardı) anlamınadır. Yani ´nataka´ fiili, zihinsel iletişimi ve ´sinyal´leri çağrıştırır.
Demek ´uçucularla´ yapılacak muhabere veya iletişim ancak sinyallerle olacaktır. Bildiğimiz kelimelerle değil.. Nitekim atmosfer dışı varlıklarla insanların kurabildiği iletişimler radyo dalgaları ve sinyallerledir.. Bunun gibi, insansız hava araçları ve Erbakan Hocanın bahsettiği diğer teknoloji harikaları da sinyaller ve radyo dalgalarıyla yönlendirilmektedir. Bu ayette Hz. Süleyman, insanlara uzaylılarla iletişimin yollarını öğretmektedir. Bunun bildiğimiz dil formlarıyla değil, daha evrensel bir iletişim yolu olacağını bildirmektedir. Nitekim ´tekellüm´ iletişim kurma biçimlerinin en alt tabakasıdır. Balinaların iletişimi bile biz insanların iletişiminden daha ilginçtir.. Yukarıda zikrettiğimiz ayetten iki adım sonra gelen ayette de Süleyman´ın karıncalarla kurduğu iletişimde ilginçtir. Hz. Süleyman’ın insanlar, cinler ve ´tayr´lardan (bu kelime maalesef bütün tefsirlerde ´kuş´ diye geçer. Çünkü o dönemlerde bilinen tek uçucu kuşlardır) oluşan ordusu Neml Vadisi´ne girdiği zaman Süleyman aleyhi´s-selam, karıncalar kralının kendi halkına "Ey karıncalar yuvalarınıza çekilin. Süleyman´ın ordusu sizi bilmeden ezebilir." dediğini duydu. Bu duyuşun ve algılayışın bizim bildiğimiz tarz olmayacağını pekâlâ tahmin edersiniz. Nitekim Süleyman, bu çağrıyı duyup algılayınca tebessüm etti ve "Bana verdiğin nimetlerle beni azdırma ya Rabbi" diye Allah´a dua ve şükretti.. Enbiya Suresi, 79. ayet, Sebe´ Suresi 10. ayet ve Sad Suresi 9 ve 19. ayetlerde dağların ve kuşların Hz. Davud´a baş eğdirildiği ve de onun emrine verildiği belirtilir. Burada söz konusu ettiğimiz ayet Sebe´ Suresi´nin 10. ayetidir. Bu ayette Allah, dağları kuşları Davud´un emrine verdiğini anlattıktan sonra, ona madenleri eritmeyi öğrettiğini de hatırlatır. Birbiriyle alakasız gibi görülen üç şey peş peşe sıralanır. Oysa bugün bu üç unsur arasında çok rahat ilişki kurma imkânımız vardır: Dağlar her türlü madenin kaynağıdır. Onların Davud´un çağrısına aynıyla karşılık vermesi, hem aksi sedaya (eko) işaret vardır, hem de madendeki ses özelliğine dikkati yoğunlaştırır. Dağların canlı gibi Davud´a ses vermesi, kuşların ona boyun eğmesi ve madenlerin ilk defa onun tarafından eritilmesi birer mucize olarak aktarılır.
Muhyiddini Arabî: Şam’da büyük bir savaş çıkacak!
Şimdi İbn-i Arabî’nin, "Fi Muallak-ı Gayb-ül İlm"ini okuyorum. Nedenine gelince, bir dostum telefonuna gönderilen bir mesajı gösterdi. Şöyle yazıyordu: "Dini Necm eden adam'ın alameti 28 kez ihrama girmesidir. O, zalim hükümdarlar düşürüldüğünde ölür. Müslümanların üzerine feci bir savaş çıkar. Bu esnada dini necm eden adam'ın öğretilerini üstlenen bir kumandan, Müslümanlardan oluşan bir ordu teşkil eder ve Kudüs feth olunur"
Mesajda bu ifadelerin kaynağı olarak; İbn-i Arabî’nin “Gayb-ül İlmi” gösterilmiş, ancak kitapta bunun aynısına rastlayamadım.
Ama başka ilginç ifadeler vardı. Mesela İbn-i Arabî’ye göre;
“Deniz'de büyük karışıklık çıkacak. Müslüman hükümdarlardan biri öldürülüp ortadan kaldırılacak. Kıble yönünde büyük bir savaş başlayacak.
Kırmızı tenli bir kişinin başında büyük bir fitne kopacak.
İnsanlarda göğüs hastalıkları artacak.
Batı ülkelerinde kargaşalıklar çıkacak.
Şam vilayetinde büyük bir savaş patlayacak.
Pahalılık artacak. Buğdayın batmanı bir altuna çıkacak.
Şam'da çıkan savaş sene sonuna doğru bitecek.
Padişah azledilip yerine bir başkası oturtulacak...”
Deniz'de çıkacak karışıklığı: Basra körfezi ya da Akdeniz'e,
Öldürülecek Hükümdarı: Kaddafi'ye, Hüsnü Mübarek’, Beşar Esad’a,
Batı Ülkelerindeki kargaşayı, Yunanistan ve İtalya – İspanya krizi ve Wall Street eylemcilerine,
Artan göğüs hastalıklarını; akciğer kanserine ve tehlikeli gribal salgınlara yorarsak, 2012 ve sonrası oldukça hareketli geçecek demektir.
Biz yine İbn-i Arabî’nin üslubuyla bitirelim:
"Her şeyin en iyisini Allah bilir"[2]

7 Eylül 2013 Cumartesi

HZ. ALİ (K.A.V.)

Manevî âlemde Ali Efendimiz kadar çok ağır kimse yoktur. Cenab-ı Hakk, Hz. Ali Efendimiz'i anlayabilmemiz için, onun büyük varlığından ışık alabilmemiz için, bize bazı işaretler vermiştir. "Ben tanıyamadım, ne yapayım, keşke tanısaydım, onun sırrına sığınırdım." deme kapılarını kapatmıştır.
Neden?  
Çünkü yeryüzünde, Kâbe'de doğan ilk ve son insan Hz. Ali'dir. Annesi Hz. Fâtıma. Efendimiz, Hz. Fâtıma için ikinci annem derdi. Mekke sokaklarında bir alış verişe git¬tiği zaman sancılanmış ve çocuğun eve dönmesine müsaade edemeyecek kadar kısa bir zamanda doğacağını anlayınca yanındaki arkadaşlarının yardımıyla Kâbe'ye girmiş ve Hz. Ali Efendimiz'i Kâbe'de dünyaya getirmiştir.
Bu esrarengiz sırrın ardından, ikinci bir manevî diploma gelmiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Fâtıma'nın doğurduğunu, bir erkek yavru meydana geldiğini işitince evinden koşmuş gelmiş, Fâtıma sultanın evine ve Hz. Ali Efendimiz'i yıkamıştır. İşte ikinci manevî diploma… Bunların bir tanesi dahi hiç kimseye nasip olmayan hâdiselerdir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz mânâya teşrif ederken de Hz. Ali, Efendimiz'i yıkamıştır. Bu karşılıklı iltimas biri doğuşu, biri âlemi Cemâle intikâl edişi simgelemesi fevkalâde güzel bir hâdisedir.
Hz. Ali Efendimiz çocukluk dönemini, henüz daha oyun çağını geçirmeden, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e tutkusu dolayısıyla, (o zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi hane-i Saadetlerindeydi) her an Efendimiz'in yanında olmaktaydı. Oyun, dünyaya ait işleri bir tarafa bırakıp, onun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmek, onun neşesini kavrayabilmek için devamlı Efendimiz'in yanında ışıklanmıştır.
İLK NAMAZ
İslâmiyet’in zuhuruyla beraber, pazartesi günü Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hatice annemizle beraber ilk namaza başlamış, onları gören Hz. Ali bu namaz ışığının sırrı içerisinde, kâinatın üçüncü cemaati olarak 10 yaşındaki Hz. Ali salı günü iman edip, namaza başladığı için mânâ âleminde salı fevkâlade önemlidir. Nitekim Akşemseddin, İstanbul'un fethinde günlerce bekleyip, sabretti, manevî bir ceryanın intişarına maruz kalmadan İstanbul'un fethi günü, Allah'a karşı niyaz ederken salı sabahı Ulubatlı Hasan'a: "İş tamam, hadi bakalım asıl surlara." dedi.
Bu hikmet, Hz. Ali sülietini temsil edebilmek, Hz. Ali'nin yenilmez, kapıları açan sırrına sığınmak içindir. Ondan dolayıdır ki, mânâ âleminde Müslümanlar için salı fevkâlâde uğurlu, önemli bir gündür. Tam aksine Bizans için de salı bir felâket gündür. Bütün ümitlerinin söndüğü şerlerin tükendiği gündür.
Ne yazık ki, İslâm topluluğu zaman içerisinde bu mânevî eğitimlerden mahrum kaldığı için, salı'yı uğursuz sayan aptallar görülmüştür.
İLMİN KAPISI
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in temsil ettiği ilmin kapısı, Hz. Ali'dir. Bildiğimiz, kendi kafamızdan tahayyül ettiğimiz sıradan bir ilmin kapısı değildir Hz. Ali. Hiç kimse kendisini bir takım kitap ve kütüphane düşünceleri içerisinde görüpte işte bunların kapısıdır sanmasın. Çünkü Muhammedî demek, maddenin, mânânın, Levh-i Mafhuz'un tümü demektir. Nitekim Efendimiz'in "Ben ilmin şehri, Ali kapısıdır" emrinden sonra Hz. Ali Efendimiz kendi ilminin hikmetini ve sırrını ancak Efendimiz emrettikten sonra hissetti. Bu çok değişik bir hâdisedir, bir gizli hazinedir onun ilmi. Efendimiz emrettiği zaman demek ki, ben ilmin kapısıymışım diye düşünerek değil, gönlünden onun hikmetlerini alarak ne kadar Cenab-ı Hakk tarafından ceryanla yaratıldığı, nasıl ikram sahibi olarak yaratıldığı anlatılmıştır. Bunu zahir plânda, madde ilimlerinin özellikle müspet ilimlerin anahtarı matematiktir, biliyorsunuz? Matematik olmadan ne fizik olur, ne kimya olur, ne biyoloji olur, ne teknoloji olur. Ne aya gidilir, ne uzayın sonsuzlukları bilinir. Mutlaka matematiğe muhtaçtır.
Matematik ilmini, ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz'e Cenab-ı Hakk toptan teslim etmiştir. Nasıl teslim etmiştir? Matematik üç kademedir. Birinci kademesi aritmetik dediğimiz bilinen sayıların yardımıyla bir sayı bulmaktır. On üçle, kırk beşi toplarsanız; Yirmi yediyle, yüz seksen yediyi toplarsanız, ikiyle çarparsanız, beşe bölerseniz, bu matematiğin en kolay hâlidir. Asr-ı Saadete kadar matematik adına bilinen bu aritmetik idi.
İLM-İ CEBİR
Hz. Ali Efendimiz'e ikinci bir anahtar verildi. Neydi bu anahtar? Bilinenler yardımıyla bilinmeyenleri bulmak, yani Cebir. Bunu Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan Efendimiz kanalıyla torunu Cafer-i Sadık Efendimiz'e intikâl ettirdi. Cebiri yeryüzüne getiren gerçekten Hz. Caferi Sadık' tır ve onun 20 yaşındaki talebesi Câbir, ilk Cebir kitabını yazarak, aslında Âlem-i İslâm'a bir ışık tutmak, bütün ilimleri İslâm kanalından akıtmak için şifreyi vermiştir. Sonra da o meşhur El Câbiriye Kitabı Fransa'ya geçmiş, El-Câbir olarak, sonradan da Arşebül olarak istifade edilmiştir.
Bütün bilim adamları özellikle bir İtalyan bilim tarihi üstadı vardır. 0: "Cabir olmasaydı televizyonu bin sene sonra seyrederdiniz" diyor. Çünkü bütün teknolojik gelişme Cebirin Fransa'ya intikâl edişi 1640 yıllarındaki El-Cabiriye Kitabı sayesindedir. Ondan sonra cebir, ondan sonra Fizik doğmuş ve bu sayede bugünkü insanlar İslâm’ı hor görenler dahi onun sayesinde, arabaya binip bir yerden bir yere gidecek çareyi bulmuşlardır. İşte Hz. Ali Efendimiz'in ilmi böyle bir ilimdir, sıradan bir ilim değildir. Seni arabaya bindiren, havada uçurtan, roketi attıran cebir ilminin tohumunu insanlara bağışlamıştır. Eğer Cebir ilmi olmasaydı, maddesel ilimler küçük bir şeyden ibaret kalırlardı. Nitekim dünya âlemi yüzyıllar boyu aritmetikle uğraşmış, Mısır’da ehramlar yapılmış, piramitler yapılmış, bunun etrafında firavunların enva-i çeşit kimyasal oyunları olmuş, fakat bir şey uymamış, zaman çarkı dönmemiş, saat bulunmamış, makine bulunmamıştır. Bunların hepsi Hz. Ali Efendimiz'in vasıtasıyla zuhur etmiştir. Niçin Cafer-i Sadık Efendimiz'e bırakmıştır da daha evvelki bir nesile bırakmamıştır? Çünkü takdirin zaman çarkı böyledir. Takdir o zaman diliminde intişarını istemiştir.
BİLİNMEYEN İLE BİLİNMEYENİN BULUNMASI
Cebirin asıl üçüncü kademesi daha zor olanıdır. İlm-i cebir denilen kademesi yalnız Hz. Ali Efendimiz'in tasarrufundadır. Bilinmeyenlerle, bilinmeyenleri bulmak. Evvelâ bilinenlerle bilinmeyenleri bulduk, sonra bilinmeyenlerle bilinenleri bulduk, üçüncü kademesi bilinmeyenlerle bilinmeyenleri bulmak.
Peki, nasıl olur? İnsan aklı almıyor, imkânsız gibi görünüyor. İşte o da Hz. Ali Efendimiz'in anahtarını yaptığı gönül dediğimiz o müthiş ülkede beyne ışınsal dürtüler yaparak mümkündür. Yani zihinsel faaliyette Cebir öğrenilmez de, cebir problemi çözülmez de. Mutlaka gönülden alınan bir mesajı, yine zihinden geçirerek zihin içerinde bir ilim hâline çevirme sanatıdır. Bu mutlaka istisnalar içerisinde verilmiştir. Bu ilimin yaygınlaşması tecelli etmemiştir. Bizzat Hz. Ali Efendimiz:
— İlmî cebiri de verseydik insanlar tamamen dünyaya saracaklar, dünya problemlerini kolay çözmenin rahatlığı, altında olacaklar ve mânâyı unutacaklardı. Onun için ilmi cebiri vermedim diyor.
İLMİN ÇİFT KANADI
Gerçekten ilmi cebirin bile ortaya çıkması, insanların dünyaya nasıl koşmasına sebep olmuştur. İlmin kapısı olma sırrı içerisinde bunu arz etmek istedim, bu ilmi çok iyi anlamak lâzımıdır. Nitekim Hz. Ali Efendimiz'in ünlü sözü "HAKİKİ MÜRŞİD İLİMDİR" sözüdür. Buradaki ilimde kasıt da çift taraflı ilimdir. Yani mânâ ile maddenin karışığı olan bir ilimdir. Onun için bir mürşide ihtiyaç yoktu Mürşidle ilim nasıl kıyas edilebilir. Bir tanesi mânâ der: veriyor, ilim madde dersi veriyor. İlmin mürşid olduğun söyleyen Hz. Ali, ilmin mânâ ile birlikte zuhur etmesi kastetmektedir. Bu çok önemli bir şeydir. Eğer gönlümüzde mânâ varsa, ilim vardır. Ötekisi nedir? Bilgidir. İlim değildir, kompitüre yazdırırsınız, elli milyon lira verirsiniz, ertesi gün size istediğiniz bilgileri verir. 0 ilim değildir.
Peki, ilimle bilgi arasındaki fark nedir? İlim yorum sanatıyla birlikte verilmiş bir İlâhî keremdir, ikramdır. Eğer bir takım bilgileri yorumlayabiliyorsanız ilimdir, yorumlayamıyorsanız bilgi deposudur. İşte âletleri koyup koyup satıyorlar. Herkesin bilgilerini, herkesi gizliliklerini açıklayacak kadar bir bilgi dağarcığına ulaştılar, ama gönül ilmini bilsinler bakalım. Gönül ilmini yalız gönüller bilir. Gönlünde geçen duyguları, gönlünde geçen güzellikleri ancak gönüller bilir.
Hz. Ali Efendimiz, işte böyle ilminin bir kanalıyla gönül sultanıydı. Hz. Ali Efendimiz'i, zamanında pek çok siyâsî çevrelerin kabul edememesi, hazmedememesinin sebebi, Hz. Ali'nin karşısında gönüllerin açık olmasıydı. İnsanlar rahatsız oldular, o yüce sultanın karşısında gidiyorsun içinde ne kadar mürailik varsa biliyor. Karşısında rahat oturamıyorsun ki… İlmi mânâ ile matematik arasında bir dizeye yuvarlayıp tek sembol haline getiren Hz. Ali Efendimiz bunun farkında olduğu için ardından müteessir olmayarak, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in eteğinde sadakatle, ihlâsla vazifesini yapmak ve sürdürmek zahmetine katlandı. Çünkü Hz. Ali Efendimiz'in, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in hayat çizgisinde var olduğu sıralarda büyük bir zevki vardı. Hem onun eteğinin etrafında dolaşmak ve de en mühimi onun nurunun, nuru dediği Fâtıma annemize hizmet etmek, onun eşi olmak şerefi. Hz. Ali Efendimiz'in dünyada yaşamayı değer bulmaya ve her şeye rağmen bütün ilmiyle, bütün zevkiyle her şeyiyle beraber Hz. Ali Efendimiz'in neşesi, Fahr-i Kâinat Efendimiz bu dünyadan ayrıldıktan sonra büyük çileler başladı. Bunlar bildiğiniz yalnız tarihi çileler değil, tartışmalar filân değil, onun gönlünde öyle bir potansiyel, öyle engin bir manevî güç vardı ki, ancak Fâtıma annemizin sırrı içerisinde tansiyonu düşüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz'den sonra, Fâtıma annemiz de bu âlemden göçünce Hz. Ali Efendimiz perişan oldu.
Hz. Ali Efendimiz'in bilhassa Medine'ye göçe kadar olan Mekke devrindeki sırrını çok iyi idrak etmemiz lâzım. Hz. Ali Efendimiz'in varlığı 10 yaşından itibaren, 20 yaşına kadar olan süreç içerisinde Mekke'den bütün melun taifenin İslâm'ı tahrip etme gücüne, şeytanın cirit atma istemesine rağmen müessir olmaktaki bir zafiyeti vardı. Bunu tarihçiler bilmez. Mekke'de Efendimiz'e karşı çıkan zerzevat takımı nefislerinin arkasındaydı. Şeytandan ceryan alamıyorlardı. Niye alamıyorlardı? Hz. Ali Efendimiz, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in peşinde dolaşıyordu. Şeytanın en çok sıkıldığı görüntü buydu. Ondan dolayı melunların tuzakları hep başlarına yıkılıyordu. Çünkü şeytan nerdeyse kendilerine yardım edemiyordu, ceryanı kesikti. Bu kadar önemli bir hâdiseydi, Hz. Ali Efendimiz'in hicret günü, o mucizevî ihlâs görüntüsü akla gelen, bütün mantıkları yıkan bir hâdisedir. Nasıl yıkan bir hâdisedir?
Biliyorsunuz İmânın iki yanı vardır. Birisi ihlâs, birisi sıdktır. İhlâsı Hz. Ali Efendimiz temsil eder, Sıdkı da Hz. Ebu Bekir Efendimiz temsil eder. İhlâs demek; "İçtenlik" demektir. İçtenlik tartışmasız bir gönül merhalesidir. Bu gönül merhalesini ilk ve belki son olarak Hz. Ali Efendimiz, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in gidip yatağında uyumakla gösterdi. Buraya, iyice gönül gözünüzü açarak dikkat edin. Bir mümine, Fahr-i Kâinat Efendimiz emretseydi, benim yatağıma yatacaksın, saklanacaksın, ben o fırsattan istifade Mekke'den kaçacağım diye, pek çok talipli bulunabilirdi. Ama burada bir incelik vardı. Oraya yatan insan soluğuyla belli eder ki, kendisinin Fahr-i Kâinat olmadığını, heyecanından belli ederdi. Hz. Ali yattı ve uyudu, bütün mesele burada. Bu ince nokta Hz. Ali'nin imân ve ihlâsının âdeta tescil edilmiş bir örneğidir. Yatmak ve uyumak…
Nitekim Hz. Ali'yi yatakta gördükleri zaman, yine bir hususiyeti oraya şeytan sokulamadığı için, onlar fark edemediler. Fakat Hz. Ali Efendimiz'in manevî saltanatı böylece o yatakta tescil oldu. Hz. Ali Efendimiz'in bu hikmetli sırrı, ihlâsını ortaya koyması gönlünde ilk yaprağı kaldırarak bütün âlemlere beyan etmesidir. Sonraki safha da yani Medine safhasında bütün savaşlarda, biliyorsunuz birbirinden ilginç akıl almaz maddî, manevî güç görüntüleridir. Hz. Ali Efendimiz'den ve o güç görüntüleri içerisinde en büyüğü de Hayber kalesinde, Medran'la savaşıdır. Yahudiler her devirde olduğu gibi, her sahanın en teknik tarafını tutmak isterler, en iyi savaşçı kim diye aramışlar, bulmuşlar, Medran diye bir adamı. Bu adam sahneye çıktı, yeke yek savaştı. Bütün eski ortadoğu savaşlarında evvelâ bir yeke yek yani teke tek savaş yapılır, bir kuvvet gösterisi yapılırdı. Her iki taraf bu kavgalardan moral bulurlardı. İslâm Ordularını paniğe uğratmak için Medran denilen tam manasıyla bir goril, üç insan cesametinde, vahşi, terbiyesiz, edepsiz, çılgın bir adam. Onu getirdiler İslâm Ordusunun karşısına. Hadi bakalım bir savaşçı çıkarın da görüşelim! Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu ama Medran'la savaşmak mümkün değildi, dev makinası gibi… Hz. Ali Efendimiz o sırada, ben varım Ya Resûlallah dedi. Hz. Ali Efendimiz ben varım dediği zaman, zahir plânda yüzde yüz ölüme gidiyor demekti. Fahr-i Kâinat Efendimiz, canı Fâtıma'sının sevgili eşinin, daha henüz çiçeği burnunda damadın, ölüm makinasının önünde seyretme sırrına sahipti. Bu nasıl olurdu. Ancak, Fahr-i Kâinat ve Hz. Ali'yle olurdu. Yoksa bu mantıkla, akılla olabilecek bir hâdise değildi.
Nitekim sahneye çıktığı zaman, o Medran bir palavra sıktı: "Ben şimdiye kadar 102 savaşa girdim, yüzünde ilk darbede, ikisinde de ikinci darbede karşımdakinin elini kestim. Benim karşımda savaşılmaz. Sen Ebu Talib'in oğluymuşsun, baban büyük adamdır, hadi çek git." dedi. Hz. Ali dedi ki: "Palavrayı kes, gücün neyse göster görelim." dedi. Arkadan Merdan kılıç salladı, bütün ashap gözlerini kapadı, o kılıçtan kurtulmak mümkün değildi, ilk hamleden sonra gözlerini açtılar, çünkü Yahudi tarafından bir şenlik sesi duyulmadı. Demek ki, bu darbeden Hz. Ali kurtuldu anlamında gözlerini açtılar ki, Hz. Ali yayan, Medran, atın üzerinden kılıcını sallamış, o kılıç darbesinden Hz. Ali iki yirmi sıçrayarak kurtulmuş, kurtulması mümkün değil ama o gönlündeki ihlâs kudreti, o yatağa girdiği zaman uyduğu o kudret var ya, ayağını yere bastığı an sıçramış. Medran şaşırmış, bundan nasıl kurtulunur diye. 0 şaşkınlığı sırasında Hz. Ali vurdu ve Medran'ı ikiye böldü, o koca kütüğü kimse ikiye bölemez. Bu hâdiseden sonra İslâm cephesinde büyük neş'e, zafer coşkuları oldu. Fakat Hz. Ali'de o kadar coşku yoktu.
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in huzuruna geldiği zaman yavaşça: "Ya Resûlallah ben nasıl şehit olacağım?" dedi. Şehitlik öyle bir üstün mertebeydi ki, Hz. Ali gibi Fahr-i Kâinat sevdalısı, ilmin, faziletin, ihlâsın temsilcisi olan bir insan, o şehitlik tutkusunu bir türlü atamıyordu. Çünkü ben Medran'ı da yendikten sonra başka kimse beni şehit edemez. Hz. Ali Efendimiz'in ben ne zaman, nasıl şehit olacağım? Niyazı karşısında, Efendimiz: "Fâtıma'ya söylerim." dedi. İki üç gün sonra Hz. Ali: "Ya Fâtıma, Resûlüllah sana benimle ilgili bir şey söyledi mi?" "Söylemedi Ya Ali…" Nihayet, üçüncü günü Resûlüllah, Hz. Fâtıma'ya gidip bir sûre okudu. Hz. Fatıma müthiş gönlüyle bu sûreyle, Hz. Ali Efendimiz arasında bir irtibat olduğunu hissetti. Efendimiz sûre-i Kadri okudu. Hz. Fâtıma keskin zekâsıyla ve akıl almaz mânâ duygusuyla derhâl bu sûreyi çözdü ve "Ya Ali, sen Leyle-i Kadir günü şehit olacaksın." dedi.
Leyle-i Kadir, tek kutsal gün, bir yılın içerisindeki çemberde en kutsal gün, 26'yı 27'ye bağlayan Kadir Gecesi'dir. Bundan daha kutsal gün yoktur. Çünkü Kur'an'ın yansıması Kadir Gecesi'dir. Onun için Allah'ın tam coşkulu olduğu, merhametlerinin sonsuz olduğu, zevk-i ilâhinin dorukta olduğu ve bütün güzellikleri hissetmek istediği bir gecedir. Onun için kendini ne kadar günahkâr sayan katil varsa saniyede sıfırlıyor, Cenab-ı Hakk. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın coşkusuyla günah arasında öyle garip bir tezat vardır ki, bir anlık coşkusu altı milyar insanın yaptığı günahların tümünü yok edecek bir esrara sahiptir. Ama insanoğlu, yirmi yedisinden sonra yine başlar depo yapmaya, fırtına gibi çoğaltır günahını…
Hz. Fatıma'nın bu yorumu üzerine, 26'ye 27'ye bağlayan gecenin Kadir Gecesi olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz: "Kadir günü 10 ilâ 30'u arasındaki tek günlerdedir" diye buyurmuştur. Ne zamana kadar? Hicri 40. yılına kadar. Hicri 40. yılında Hz. Ali şehit olunca herkes anladı ki Kadir Gecesi 27'sindeymiş. Bunun teyidini Hz. Fâtıma'nın, Kur'an âyetlerindeki yorum ustalığıyla birlikte seyretmek lâzım. Hz. Fâtıma Kadir Suresi’ni tekrar tekrar okudu, sûredeki esrarı arıyor. Hz. Ali'nin şahadetiyle ilgili noktayı anlamaya çalışıyor, Fâtıma annemiz.
Hz. Ali ile yaptığı özel sohbette, "Sen nasıl bildin bu şahadetin Kadir Gecesi'yle benim bir ilgim olduğunu'?" dediği zaman; Hz. Fatıma diyor ki, "Allah, Kadir Gecesi için, Bin aydan hayırlıdır" diyor. Anahtar burdadır. Çünkü Cenab-ı Hakk, Kur'an âyetlerinde bir şeyi tesdiden bildirirken yani kuvvetlendirerek bildirirken, "bin ay" kelimesini kullanmaz, "bin sene" kelimesini kullanır. Burda bir esrar vardır. İkincisi "kutsaldır, şereflidir" kelimesini kullanmamış, "hayırlıdır" diyor. Ya Ali senin Halifeliğine göz dikeceklerdir. (Daha ortada hiçbir şey yok. Çünkü Hz. Fatıma annemiz Efendimiz'in âlem-i cemâle intikâlinden hemen sonra o da intikâl etmiştir. Yani bu günleri görmesi mümkün olmamıştır zahirde.) Senin halifeliğine göz koyanlar, senin elinden Halifeliği almak isteyenler, bin ay saltanat sürecekler ama senin şahadetin bütün zahiri plândaki debdebelerden hayırlıdır, âyet-i kerime bunu bildiriyor" dedi. Herkes, Hz. Fâtıma'nın bu yorumundan sonra evvelâ yakın ashab, sonra da geriye kalan bütün ashab biliyordu ki, Hz. Ali Kadir Gecesi şehit olacak. Dört gözle bekliyorlardı şehit olacağı günü, tarihi atıp Kadir Gecesi'nin artık o gün olduğunu bileceklerdi. Ondan dolayıdır ki, Hicri 40'cı yılına kadar ashab Kadir Gecesi'ni, Ramazanın son on günü içerisinde her gün kutlarlardı. Hz. Ali'nin şahadetinden sonra kesinlikle Kadir Gecesi'nin ramazanın 27'ci günü olduğu hükme bağlanmıştır. Bu âyeti kerimenin zarfını Hz. Fâtıma açtı, yoksa aslında gizli bir hâdiseydi. Gerek Kadir Gecesi'nin tayini, gerekse şahadetin hikmeti, gönül sırrıyla Hz. Fâtıma açtı.
Hz. Ali Efendimiz'in ahlâkı itibariyle, bize ışık tutacak müthiş, bir örneği vardır. İnsanlık sevgisi ve Allah’ın, yarattığı mahlûkata karşı duyduğu engin feyz sırrı. Nitekim savaşlardaki bütün kudretine rağmen biliyorsunuz, bir Bizans savaşında yine aynı şekilde müthiş bir hadise gösterdi. Bir Bizans Kumandanını sıkıştırdı, yere yatırdı, tam kılıcıyla boynunu vuracağı zaman, son çare, son nefret, Bizans Kumandanı Hz. Ali Efendimiz'in yüzüne tükürdü. Hz. Ali Efendimiz kılıcını attı, defol kalk git, dedi. Bizans kumandanı şaşkın: "Ne oldu Ya Ali!" diye sordu. Hz. Ali: "Ben seninle Allah için savaşıyordum, ama sen bana tükürdün, olaki bu kılıcın ucuna nefsim de karışır, o zaman katil olurum." dedi. Öylesine engin bir Furkan sırrı vardır Hz. Ali Efendimiz'de.
Hz. Ali Efendimiz'in bir türlü anlaşılamayan bir halifelik, bir politika çizgisi devri vardır. Bu politika devrini maalesef pek çok insan anlayamamış efendim, çok büyük zattı, fakat politikası zayıftır denecek kadar aptallaşmışlardır. İlmin kapısında gizli bir şeyi yoktur ki, politikası zayıf olsun. İlmin kapısı dedin mi olay biter. Bütün güzellikleri, gerçekleri temsil edecek hüviyete sahip demektir.
Hz. Ali Efendimiz'in halifeliği sırasında iki tane önemli hâdise vardır. Bir tanesi, öyle bir gönül aynası ki, karşısına gelip bir şey arz etmek isteyenlerin içinde ne varsa seyrediyor. Böyle bir yüce zatla konuşabilmek için haysiyetli olmak lâzım. Haysiyeti dört dörtlük olmayan bir kimse, Hz. Ali'nin karşısına gelip, ne üçkâğıtçılık yapabilir, ne yalan söyleyebilir. Onun için birtakım insanlar gerçekten rahatsızdı Hz. Ali Efendimizden. Gönüllerini okuyordu, nefretlerini biliyordu. Nitekim bu hususta iki örnek vermek istiyorum: Biri, bir gün Hz. Ömer Fahr-i Kâinat Efendimiz'in huzurunda sohbette iken: (Hz. Ömer'in göz perdesi açılmış.) dinleyiciler arasında iki münafığın olduğunu görmüş, hemen kılıcını çekmiş. Hz. Ali eteğinden tutmuş nereye gidiyorsun, demiş… Münafıklar var Ya Ali… Onları, ben kırk günden beri görüyorum, Resûlüllah doğduğu günden beri görüyor, bırak Fahr-i Kâinat Efendimiz müsaade ettiğine göre biz bir şey yapamayız… Diyor Hz. Ali Efendimiz.
Bir de yine Hz. Ömer'in bizzat anlattığı bir öykü vardır. Cenaze namazlarında dikkat etmiş, (Bazılarında) Hz. Ali yok. Ya bir mazereti oluyor, ya bir işe gitmiş oluyor. Hz. Ömer bunda bir iş var. Hz. Ali'ye sormuş, "Ya Ali, bunu bana anlat" demiş. Hz. Ali Efendimiz, "Bazı münafıklar var, gidemiyorum, gönlüm almıyor, adım atamıyorum." demiş. Ondan sonra Hz. Ömer bakarmış Hz. Ali cenazede varsa, o da gelir namazı kılarmış, yoksa o da kılmazmış. Bu gönlün açıklığından dolayı, insanların ne denli rahatsız olabileceklerini ve Hz. Ali'nin peşinden gitme kabiliyetlerini kaybedecekleri olayıdır. Bunu çok iyi bilmek lâzımdır. Hz. Ali sevgisi, bütün müminlerin yüreğine dolmalıdır.
Hz. Fâtıma'nın şefkâti, biliyorsunuz: Mahkem-i Kübra’nın savcısı Hz. Fâtıma'dır. Öyle bir savcı ki, cezalandırmak için değil, herkese bir af kapısı bulmak için görev yapan bir savcı, bu savcının sempatisini toplamak herhâlde Hz. Ali ceryanını taşımakla mümkün olur.
Hz. Ali Efendimiz'in bu sırrı yanında çok önemli hilâfeti sırasında teşekkül etmiş sırrı da dünyayı bize tanıtmasıdır. Hz. Ali'nin yaptığı tamimler, devlet adamlarına yaptığı tamimler, bir zamanlar onları mümkün olduğu kadar özetleyerek göndermiştir. Bir ülke nasıl yönetilir, ne beklenir, bir yönetici hangi şartlarda muvaffak olur? Bunları tek tek bildirmiştir.
Hz. Ali'nin bu geniş disiplinli mânâ sırrı içerisinde yönetimini yürütürken muhalifleri durmuyordu. Karşı ekipte Muaviye çıktı, bir takım paralı askerleri toplayarak, Hz. Ali'nin hilâfetini sarsmak, yok etmek için ordular meydana getirdi. Sıffeyn Savaşları meydana geldi. Bu Sıffeyn savaşı bir taraftan sürerken, halkın olaya iştiraki çok önemliydi. Halk bir türlü Hz. Ali çemberi etrafında istediği yoğunluğu yapamıyordu, neden? Demin söylediğim gibi onun manevî gücüne tahammül edip, onun arkasından cesaretle gelebilecek imana sahip değillerdi.
Hz. Ali, Hz. Selman'la bir gün Şam'a ticarete gidiyorlar, üç deve ile. Yolda çok susamış bir adanı görüyorlar, nerdeyse susuzluktan son nefesini verecek. Hemen Hz. Ali, Selman'a biraz su ver, yiyecek istiyorsa onu da verelim, diyor. Selman adama suyu verince, adam: "Oh… Allah sizden razı olsun…" diyor. Hz. Ali, develerden birisini ona yüküyle ver, Allah'ın rızasını talep etti, bir suyla ödeştiremeyiz Allah'ın rızasını. Onu da verdikten sonra adam, "Allah yüceliğinin sonsuzluğunca razı olsun" deyince, ikinci deveyi de veriyorlar.
Böylesine dünyadan maddesini kopartmış, ama mânâsını var kılmış, yüce Sultanın her zaman kulağımızda sır olacak büyük hikmetlerinden bir tanesi: "Para çok iyi bir küle, çok kötü bir efendidir." Yani, siz parayı kendinize efendi yaparsanız, bundan daha kötü efendi olmaz, ama kendinize köle yapabilirseniz her türlü işinizi yaptırabilirsiniz. Nitekim para hakkında söylenen bu en güzel süzün, batı dünyasında tartışmasız bir yeri vardır. Aslında Hz. Ali'nin hikmetlerini, sırlarını çok iyi anlamalarına rağmen manevî ceryan tezatından dolayı yaklaşamadılar. Ancak siyasi kavgalara vesile olur mu diye, nifak olur mu diye anlatırlar, din nedir, ne değildir diye. Biz Hz. Ali'yi sevdiğimiz için gönüldaş, Alidaş diyoruz. Bir Müslümanın mutlaka gönüldaş ve Alidaş olması lâzım. Bir siyasi tasnifle karıştırmamak için. Çünkü ne çare ki bugün Allah'a en şiddetli şekilde inanan Hz. Ali olduğu hâlde ateistler, aleviyim diyorlar. Hz. Ali, hayatında bir zerre içki içmediği hâlde, adamlar biz aleviyiz, içki içeriz diyorlar ve içiyorlar. Büyük hicrandır, büyük abestir. Hz. Ali'ye muhalefet; eden Muaviye ve Emeviler dünya saltanatı ve kendi menfaatleri için tuzaklar kuruyorlar. Hz. Ali bir tek taviz vermemişken onlar dünya menfaatlerine çok önem vermişlerdir. En iyisi Siz Alidaş, gönüldaş olun.
Hz. Ali Efendimiz'in şahadeti sırasında çok önemli bir hâdise geçmiştir. Hz. Ali'nin şehit olması tekerrür ettiği zaman, yani Ramazanın 26'yı 27'ye bağlayan gece, sabaha karşı lbni Mülcem isminde bir hain bu vazifeyle görevlendirilip, maddi menfaatlerinin doruğuna gelmiş, camiye girmiştir. Her sabah, Hz. Ali Efendimiz camiye giderken, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz de muhafız olarak giderlerdi. İlcisi birden uyandılar dediler ki, "Babamız camiye niçin bugün erken gitti?" İbnî Mülcem de yatsı namazından sonra duvarın dibine saklanarak camide kaldı, sabah namazına kadar. Hz. Ali Efendimiz, camiye ilk giren oldu. İbnî Mülcem uykuya dalmıştı. Hz. Ali Efendimiz İbni Mülcem'in ayağına bastı. Bu çok büyük bir hâdisedir. Kaderine bak, kaderine dön, kaderini icra edeceksin anlamında.
Sıffeyn savaşlarında, Veysel Kârani, Hz. Ali'ye geldiği zaman çok önemli bir söz söyledi. Savaşın sonuna doğru bir safhada Veysel Karani Yemenden geldiğinde 80 küsur yaşında idi. Hz. Ali'ye haber verdiler Üveys geldi diye. Hemen koştu gitti yanına, "Buyur sultanım bir emrin mi var, onun için mi geldin?"…
“— Hayır, senin saflarında savaşmaya geldim…” “Aman Sultanım, senin duan yeter bize, senin himmetin yeter, savaşmaya ne lüzum var…”
Ama duam kanımı akıtmıyor Ya Hz. Ali! Ben senin uğrunda şehit olmaya geldim. Bu kan sana değer Ya Ali, biz Resûlüllah'tan böyle eğitim gördük… Diye buyurdu.
Bendenizin, Hz. Ali ilmine ait en müthiş bir cümle olarak kabul ettiğim; "Ey insanlar siz Âlem-i Kübrasınız ve bütün âlemler Âlem-i Süğradır." Yani siz büyük âlemsiniz, insan olarak, ama etrafınızda seyrettiğiniz galaksiler, yıldırlar, semalar küçük âlemdir. Ekseriyetle, Hz. Ali Efendimiz'in hutbelerini dinlerken insanlar çok şaşırırdı, öyle net, kesin, dönülmez cümleler söylerdi ki, bir seferinde anlaşılması mümkün değildi. Nitekim bu cümlesini emrettiği zaman, bütün insanlar küçük âlem; bildiğimiz semalar, galaksiler, yıldızlar büyük âlem, dediler. Hayır, dedi. Kesin olarak kelime şaşırtması yok, bütün âlemler küçük âlemdir, siz büyük âlemsiniz. Çünkü bütün kesret âlemi, bütün varlıklar Cenab-ı Hakkın sıfatından teşekkül etmemiş midir? Evet… Sıfatının yansımasından teşekkül etmiştir. 0 hâlde sıfat tecellileridir. Peki, Allah (cc) demiyor mu ki, "Ben müminin kalbine sığarım" diye, 0 hâlde Cenab-ı Hakkın Zatı mı büyük olur, sıfatı mı büyük olur? Elbette ki zatı olur. 0 hâlde insan âlem-i Kübra’dır. Bu çok büyük bir mânâ ilmidir, isteyen hazmetmeye çalışır, istemeyen duymazlıktan gelir.
Hz. Ali'nin hutbelerini, çeşitli kaynaklar özellikle şia kaynakları, bazı sünnî kaynaklar toplamışlar ve Nehcul Belâga diye bir kitapta bir araya getirmişlerdir. Nehcül Belâganın, Hz. Ali'nin hutbesine ait hutbelerin yorumuyla doludur. Onun için Nehcül Belâga'nın yorumlarından pek çoğu sünnîler ve alevîler arasında büyük tartışmalara yol açmıştır. Ama tartışmalara yol açan hutbenin metni değil, yorumudur. Yorumlar farklı yapılmıştır. (İnşallah Nehcül Belâgayı mutlâka okuyun, eğer mümkünse taklid olmamış yorumlarının dışındaki nüshalarından okuyun. Zannediyorum ki Abdülbaki Gölpınarlı'ın, Nehcül Belâga'sı en azından şuna haizdir. Metinle yorumu ayırıyor. Birçoğunda hangisi yorum, hangisi hutbedendir ayırmak mümkün olmuyor. )
Hz. Fatıma'ya ait sırların bir kısmı da Nehcül Belâga'ya nakşedilmiştir. Kur'an âyetlerinin yorumundaki anahtar, şifreler vardır, Nehcül Belâga'da. Allah hepimize inşallah Hz. Ali sevgisi versin, onun feyziyle huzuru mahşere gidip, Hz. Fâtıma karşısında mahçup olmayalım, eğer, ceryan al¬madan gidersek kepaze oluruz. Evliya Çelebi, Fahr-i Kâinat’a ait gördüğü ünlü rüyada (çok net ve müthiş bir rüyadır. Bu konuya fazla eğilmiyorum. Yalnız bir şey vardır.) Hz. Ali'yi de aynı rüyada görmüştür. Bu çeşitli İslâm büyükleri birbirinden nasıl ayırt edilir? Dedikleri zaman, Evliya Çelebi, kokularından demiştir. 0 kokuların içerisinde, Hz. Ali'nin kokusunu net olarak kırmızı karanfile benzetmiştir. Bu kırmızı karanfil kokusu da şahadetinin bir anahtarıdır.
Çünkü Hz. Ali şehit olduğu zaman, orada bulunanlar, hak dostları çıkan kandan karanfil kokusunu pek net aldılar ve uzun müddet yaraları kanadı Hz. Ali'nin. Niçin kanadı? Kıyamete kadar gelecek insanlar bu kokuyu rahat alsınlar diye, nerdeyse kanı bitecek kadar serildi yere.
Yine biliyorsunuz, Hz. Ali beden dediğimiz o iğreti varlığı teslim etmedi. Hz. Ali'nin bedeni kayıptır. Hz. Şems'e, Mevlâna uzun yıllar sorduğu zaman, bedenin nerde bizi perişan ettin, ya varsın, ya yoksun, ya şehit oldun, ya olmadın… Ben Hz. Ali sünneti yaptım… Buyurmuştur. Biliyorsunuz üç ihlâs, bir Fatiha okunarak hatim yerine geçme, Hz. Ali Efendimiz'in, Efendimizden bizler için kopardığı bir bahşiştir.
Hz. Fâtıma büyüdükten sonra, herkes Hz. Fatıma için Efendimiz'e dünür olmak istiyordu. Bir gün Efendimiz diyor ki, galiba hepiniz Fâtıma'yla evlenmek istiyorsunuz, kim çabuk hatim ederse, Fâtıma'yı ona vereceğim. (Efendimiz bir hafta sonra evvelden bir sohbette buyurmuştur. Üç ihlâs, bir fatiha hatim yerine geçer diye.) Herkes eve gidiyor hatimi yapmak için, büyük bir çabaya girerken, Hz. Ali on dakika sonra geliyor. Tamam, hallettim Ya Resûlallah… Nasıl olur ya Ali… Siz emretmiştiniz, üç ihlâs, bir fatiha hatim sayılır diye. 0 sayede âlemlerin rahmet denizinin kızına eş olma şerefine ermiştir. Onun için bu da bize Hz. Ali armağanıdır.
Şimdi biz de onun ruhuna niyaz edelim ve üç ihlâs bir Fatiha okuyalım.
 
ONK. DR.HALUK NURBAKİ

DNA Tamir/Ledün İlmi

Muhakkak, bu frekanslar sık incelenerek, analizlerle tespit edilir. Belgelenir. Burada kullanılması gereken hertz miktarları Kurandan işaretlerle gösterilmektedir. Ledünna kelimesinin açılımı Esmalarla şu şekildedir
DNA VE LEDÜN İLMİ
 
DNA tamirinde kullanılan 528 hertzlik müzik dosyalarını nette sıkça bulabilirsiniz. Bunlar genelde yabancı sitelerde mevcuttur. Youtube girip, DNA tamir anahtar sözcükle aratma yaparsanız bu ses videoları hemen sıra halinde listelenir. Bu ses kayıtlarının hepsi 528 hertzdir.
 
Kasas 57. Ayette:
— Ledünna ve lakinne eksere-hum (لَّدُنَّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ) sözcüklerinde Ledünna kelimesi Arapça dilinde dahi DNA olarak geçmektedir. Lam harfi dışında kalan dal-nun-elif harfleri DNA kelimesini doğrulamaktadır. Ledünna sözcüğünün ebcedi değeri 85 eder. 85 sayısını DNA ile ilgili sorguladığımızda, bu çalışmalarda 85 hertz açıkça görülmektedir. Ledünna, Ledün İlmi. Ekseriya sözünü ise ebcedi olarak hesapladığımızda, 531 sayısı karşımıza çıkmaktadır. Ekseriya "daha fazla" anlamına gelmektedir. DNA ile ilgili yüksek hertzi burada açıklıyor. DNA tamiri için kullanılan 528 hertzden 3 derece fazla.
 
Kuran burada 528 olan hertzin hatalı olduğunu ve aslının 531 hertz olması gerektiğini Ayette de görüldüğü üzere açık işaretlerle göstermektedir. Ayet onların çoğu bilmezler diyerek tamamlanıyor!
 
Muhakkak, bu frekanslar sık incelenerek, analizlerle tespit edilir. Belgelenir. Burada kullanılması gereken hertz miktarları Kurandan işaretlerle gösterilmektedir. Ledünna kelimesinin açılımı Esmalarla şu şekildedir:
 
— Rahman Rahim Melik Aziz Kerim Evvel Nur Cebbar
 
Bu açılım; gerek Ledün ilmi gerekse DNA tamir yüksek oktavı olarak kullanılabilir.
 
Mahmut Hoş
Şifacılığın Sırları adlı eserden alıntıdır