Bu Blogda Ara

21 Temmuz 2012 Cumartesi

GERÇEK MEHDİ’NİN ALÂMETLERİ


Ahirzamanda, kıyâmetin kopmasına çok az bir zaman kala Allah-u Teâlâ’nın ümmet-i Muhammed’in başına gönderdiği bir komutan olan Hazret-i Mehdi, adil bir idareci, dirayetli bir önder, şecâatli bir kumandandır. O doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın vekâletini taşıyacak, onun hilâfetini, onun vazifesini yapacak. Garip duruma düşen İslâm’ı, gariplikten kurtarmaya çalışacaktır. Çünkü bunun için gönderilecek. Allah-u Teâlâ onu muzaffer edecektir.
Mehdi; kelime olarak hidayet kökünden gelir. Allah’ın hidayetine ermiş mânâsını taşır, Allah’ın izniyle hidayete erdirecek mânâsını da ifade eder.
Mehdi Aleyhisselâm hakkında çok sayıda Hadis-i şerif nakledilmiştir. Alimler bunu mütevatir kabul ederler. Resulullah Aleyhisselâm’dan beri, müslümanlar ahir zamanda, Ehl-i beyt’e mensup bir zatın çıkıp dini güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu kimseye Mehdi deneceğine inanmış ve bu âli zâtın gelmesini beklemektedirler.
Hadis-i şerif’lerde ifade edildiğine göre İsa Aleyhisselâm ile Mehdi Aleyhisselâm aynı zamanda çıkacak ve Hazret-i İsa, Hazret-i Mehdi’ye yardımcı olacak, birlikte Deccâl’i öldüreceklerdir. Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın Mehdi’nin arkasında namaz kılacağı rivayet olunmuştur.
Bugüne kadar “Mehdiyim” diyenlerin hepsi şeytanın kuklasıdır, maskarasıdır. Bu çıkanlar yalancıdır, sahtedir, soytarıdır. Gelecek olan Hazret-i Mehdi’nin alâmetlerini Hadis-i şerif’lerden öğreniyoruz.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır.” (Ebu Davud, Tirmizî)
Mehdi Aleyhisselâm’ın Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in neslinden geleceğini ve yeryüzünü adaletle dolduracağını bu Hadis-i şerif haber veriyor.
Nice asırlardan sonra Hatem’ün nebi Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetinden ve kendi neslinden gelecek olan bu kurtarıcının dünyaya malik olacağı haber verilmektedir.
“Yeryüzünde dört kişi malik olmuştur. İkisi mümin, ikisi kafirdir. Müminler, Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselâm, kâfirler ise Nemrud ve Buhtunnasr’dır. Beşinci olarak Ehl-i Beytim’den birisi gelecek ve o da dünyaya mâlik olacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
İşte o zât-ı âli Mehdi Aleyhisselâm, şeriat-ı mutahhara’nın emir ve hükümlerine, tarikat-ı münevvere’nin edeb ve erkanına harfiyyen riayet edecektir. Allah-u Teâlâ’nın ahkam-ı ilâhisini, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini yaşayacak ve yaşatacaktır.
“O zât insanlar içerisinde Peygamber’in -sallallahu aleyhi ve sellem- sünneti ile amel eder. İslâm yeryüzüne tam mânâsı ile yerleşir. Yeryüzünde yedi sene kalır, sonra vefat eder ve müslümanlar onun üzerine namaz kılarlar.” (Ebû Dâvud. 4286)
Mehdi Aleyhisselâm gelinceye kadar İslâm ümmeti parça parça olmuş, uhuvvet kalkmıştır. Alimler nefis ve menfaatlarına düşkündür. İslâm’ın kurallarını hafife alma, yok sayma yarışına girmişlerdir. Koyun postuna bürünmüşler, müslüman görünüyorlar. Halbuki, ne zamanın alimlerinde ihlas, ne de amirlerinde adalet vardır. İşte o zaman Allah-u Teâlâ beklenen kurtarıcıyı gönderir, bölük bölük olan İslâm ümmetini sancağının altında toplar, zulüm içinde inleyen yeryüzünü adaletle doldurur.
“Dünyadan bir gece bile kalsa, Allah o geceyi uzatır ve Ehl-i Beytim’den birisi gelerek dünyaya hakim olur. Onun adı adıma, babasının adı babamın adına uyar. Daha önce yeryüzü nasıl zulümle doluysa, o onu adaletle doldurur. Malı seviye üzere taksim eder ve Allah bu ümmetin kalblerine zenginlik verir. Yedi veya dokuz sene kalır. Mehdi’den sonra, artık hayat yaşamakta, bir hayır yoktur.” (İmam-ı Suyûtî)
Daha önce işkence, zorbalık, zulüm ile dolu olan yeryüzü, o geldiği zaman yedi yıl kadar adalet, emniyet ve zenginlik içinde kalacaktır. O zat-ı muhteremin şekil ve şemalini Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle tarif ediyorlar:
“Mehdî bendendir. Alnı geniş, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksekçedir. Yedi sene hükmeder. Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi, onu doğruluk ve adaletle doldurur.” (Ebû Dâvud. 4285)
Mehdi Aleyhisselâm, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kızı Hazret-i Fatıma validemiz’in neslinden gelecektir.
“Mehdî kızım Fâtıma’nın çocuklarından ve benim ehl-i beytimdendir.” (Ebû Dâvud. 4284)
Naim bin Hammad -radiyallahu anh-ın rivayet ettiği bir Hadis-i şerif’te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mehdi Aleyhisselâm’ı açıkça tarif buyuruyor:
“Mehdi’nin çıkış yeri Medine’dir, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ehli beytindendir. İsmi Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ismidir. Hicret edeceği yer Beyt’ül-Makdis (Kudüs)’tir. Sakalı sıktır, gözleri sürmeli olacaktır. Dişleri parlaktır, yüzünde bir ben vardır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi de siyahtır. Onda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in vefatından beri açılmamış olup Mehdi çıkınca açılacaktır. Hazret-i Allah üç bin meleği Mehdi’ye yardım için gönderecek ve melekler O’na muhalefet edenlerin yüzüne ve arkasına vuracaktır. O, yaşı otuz ile kırk arasında olduğu halde gönderilecektir.” (İmam-ı Suyûti)
Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise; Mehdi Aleyhisselâm’ın nurlu, parlak, adeta bir yıldız gibi parlayacağını haber veriyorlar.
“Mehdî neslimden bir şahıstır. Yüzü parlak yıldız gibidir.” (İmam-ı Suyûtî)
Bunun böyle olduğunu bilin, bu sahteleri bu Hadis-i şerif’in nûr ışığı altında tanıyın.
“Mehdi bizden, ehl-i beytimizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder.” (Kütüb-ü sitte muhtasarı: c. 17, sh: 557)
Allah-u Teâlâ onu hıfz-u himaye’sine ve tasarruf-u ilahiye’sine alacaktır. Mehdi Aleyhisselâm’ı bir gecede olgunlaştıracak. O gece onu nûr’u ile dolduracaktır. Yani Allah-u Teâlâ onu nûru ve kudsi ruhu ile destekleyecektir.
“Biz Abdülmuttalib oğullarıyız. Cennet ehlinin efendileriyiz: Ben, Hamza, Ali, Câfer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.” (Kütüb-ü sitte muhtasarı: c. 17, sh: 558)
Hakem bin Uyeyne -radiyallahu anh-’den şöyle nakledilir:
“Ben Muhammed bin Ali’ye dedim ki:
‘İşittiğimize göre sizden ‘bir adam’ çıkacak, bu ümmet arasında adalet yapacak.’
O dedi ki:
“Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü’min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü’min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar.” (Müslim, İman 186, 118; Tirmizi, Fiten 30, 2196)
Dinini basit bir dünyalığa satmıyorlar mı? İmam veya alim görünen bu gibi kimseler bunu yapmıyorlar mı?
Onlar dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Madde ve menfaat, mevki ve şöhret uğruna dinden çıktıkları gibi, başkalarını da çıkarmaya çalışırlar.
“Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Bununla da kalmayacak, Mehdiyim, hatta peygamberim diyen sahtekâr, soytarılar türeyecektir.
Bunları Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz haber vermiştir.
“Hepsi de Allah’ın peygamberi olduğunu iddiâ eden otuza yakın yalancı deccaller türemedikçe kıyamet kopmaz.” (Tirmizi)
Şimdi deccaliyet devrinin içindeyiz, en son deccale gelinceye kadar devam edecek.
“Şüphesiz ki kıyametin önünde yalancılar zuhur edecektir.” (Müslim)
İşte bu yalancılar bu zamanda mevcuttur. Onların her şeyi yalan ve dolandır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde bu gibilerin durumunu şöyle tarif ediyor:
“Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancılardır. Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki, asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır.” (Mücâdele: 18-19)
Ey müslüman!
Şeytanın istila ettiği bu sahteler şeytan taraftarıdırlar. Onlara tabi olanda onlarla beraberdir ve şeytan fırkasındandır. Bu yalancılara kanmayın. Onları iyi tanıyın.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e şöyle bir soru tevcih etti:
“Ya Resulellah, Mehdi bizden Al-i Muhammed’den mi, yoksa bizim gayrımızdan mı?” Buyurdular ki:
“Hayır, bilakis bizdendir. Allah bu dini nasıl bizimle başlatmışsa onunla sona erdirecektir. Ve onlar bizimle nasıl şirkten kurtulmuşlarsa, onunla da fitneden kurtulacaklardır. Allah bizimle insanları nasıl şirk adavetinden kurtararak, onların kalplerine ülfet ve muhabbet yerleştirmiş ve din kardeşi yapmışsa, Mehdi ile fitne adavetinden kurtaracak ve kardeş yapacaktır.” (Naim bin Hammâd, Taberanî)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise, Mehdi’nin açık ve kesin beş alametinden bahsediyor, ümmet-i Muhammed’e haber veriyor:
“Mehdi’nin beş alâmeti bulunur. Bunlar, Süfyani, Yemâni, semâdan bir sayha, Beyda’da ordunun batışı ve günahsız insanların öldürülmesidir.” (İmam-ı Suyûtî)
Dikkat ederseniz bunlar Allah Resulü Peygamber Efendimiz’in beyanıdır. Artık bundan sonra çıkacak bu gibi sahtekarlara kulak vermeyin, itibar etmeyin.
“Bizim Mehdimiz için iki alâmet vardır ki, Allah semavat ve arzı yarattığından bu yana böyle bir şey vaki olmamıştır. Bunlar Ramazanın ilk gecesinde ay, yarısında ise güneş tutulmasıdır. Allah semâvat ve arzı yarattığından beri böyle bir şey olmamıştır.” (İmam-ı Suyûtî)
Yine Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hadis-i şerif’lerinde, Mehdi Aleyhisselâm’ı çok açık bir şekilde beyan buyuruyor, ümmet-i Muhammed’e tarif ediyor:
“Sizinle insanlar arasında dört sulh anlaşması olacak, dördüncü sulh, Heraklius ehlinden bir adam vasıtası ile olur ve bu yedi yıl devam eder. Bir adam ‘Ya Resulellah o gün insanların imamı kimdir?’ dedi. Buyurdu ki: ‘Evlâdımdan kırk yaşındaki Mehdi’dir.’ Yüzü parlayan yıldız gibi, yanağında siyah bir ben vardır, üzerinde kutvani iki aba bulunur. Tavrı beni İsrail ricaline benzer. Hazineleri çıkarır ve şirk beldelerini feth eder.” (İmam-ı Suyûtî)
“Mehdi’nin çıkışından önce, Ramazan’da iki kez ay tutulması olacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Mehdi’yi anlatırken, dilinde pelteklik olacağını ve kelimeyi telaffuz ona zor geldiğinde sağ elini sol uyluğuna vuracağını söyledi ve ismi ismimin, babasının adı babamın adıdır buyurdu.” (İmam-ı Suyûtî)
“Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder ve birinciler sonuncuların kılıçla çatışmaya dönüşünü kamçılar ve bundan sonra bütün haramların helal sayılacağı bir fitne gelir. Sonra da hilafet, yeryüzünün en hayırlısı olan Mehdi’ye evinde otururken gelecektir.” (İbn-i Ebi Şeybe)
“Mehdi’nin çıkışından önce, şarktan parlak kuyruklu bir yıldız doğacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
“Bir halifenin ölümü anında (ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (O zaman) Medine ahalisinden bir adam (Mehdi), kaçarak Mekke’ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve istemediği halde onu (evinden) çıkaracaklar. Rükn-ü Yemanî ile Makam-ı İbrahim arasında ona biat edecekler. Onları (ortadan kaldırmak için) Şam’dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda’da yere batırılacak. İnsanlar bunu görünce Şam’ın Ebdâl’ı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş’ten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbî’nin (ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbî’nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. Mehdi, malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (ihya eder ve onun) ile amel eder. İslâm yeryüzüne yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. Sonra ölür ve müslümanlar cenaze namazını kılarlar.” (Ebu Dâvud: 4286, 4288, 4289)
Hadis-i şerif’ten anlaşıldığına göre, bir halifenin ölümü üzerine, yerine seçilecek kimse meselesinde seçiciler arasında ihtilaf çıkar. Zikri geçen zât yani Mehdi Aleyhisselâm, Allah-u â’lem, emirlik makamının mesuliyetinden ve fitne çıkmasından çekinerek Mekke’ye kaçar. Çünkü orası, kendine ilticâ edenlere emniyet sağlayan, mukaddes belde Harem-i şerif’tir.
Mekke halkı’nın ihlaslı salih kimseleri, onun halini anlayacaklar ve onu yalnız bırakmayacaklar. Onu evinden çıkarıp Kâbe-i muazzama’nın önünde Hacer-ü’l-Esved, Rükn-ü ile Makam-ı İbrahim arasında biat edeceklerdir. Ancak Şam’dan bir ordu gönderilerek bunlar tenkîl edilmek istenecek. Fakat ordu Mekke-Medine yolu üzerinde Beyda’da yere batırılacak. Bu kerametle Allah-u Teâlâ’nın vazifelisi olduğu anlaşılır, kıymeti ve makamı ortaya çıkar. Böylece etrafında civarın salihleri toplanır. Şam’ın ebdalları, Irak’ın sulehâsı ve ihlâs sahipleri yanına gelip biat ederler.
Sonra annesi Kelp kabilesinden olan Kureyşli birisi Mehdî Aleyhisselâm’a karşı çıkar ve hatta bir ordu hazırlar. Mehdî Aleyhisselâm ve askerleri bu orduyu bertaraf ederler, bol miktarda ganimet elde edilir.
“İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın Hac ederler. Mina’ya indiklerinde etrafları, köpeklerin sarışı gibi sarılıp, kabilelerin birbirine girmesi ile büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır. İnsanlar endişeyle onların en hayırlısına koşarlar. Ve ona geldiklerinde onu kâbe duvarına yapışmış ağlar bir halde bulurlar.
Ben onun göz yaşlarını adeta görür gibiyim.
Ona ‘Gel sana biat edelim’ derler. O ise, ‘Yazık size, ne kadar söz bozdunuz, ne kadar kan döktünüz.’ der ve sonra istemediği halde biatlarını kabul eder. Eğer siz ona yetişirseniz ona biat ediniz, çünkü o yerde de gökte de Mehdi’dir.” (İmam-ı Suyûtî)
Mina’da birçok Hacı’nın öleceği şiddetli harpler olacaktır. Bu sıkıntılı anda insanlar Mehdi Aleyhisselâm’a koşacaklardır.
“Süfyânî, bir ordu göndererek Medine’de Beni Haşim’den kim varsa öldürülmesini ister. Beni Haşim’den ele geçirilenler öldürülür ve geride kalanlar dağlara kaçarak Mehdi, Mekke’den çıkana kadar saklanırlar. Mehdi zuhur ettiği zaman Medine’den kaçan bu insanlar Mekke’de onun etrafında toplanırlar.” (İmam-ı Suyûtî)
“Güneş alâmet olarak, doğmadıkça, Mehdi çıkmayacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde muhtelif İslâm beldelerinden yedi hakiki âlimin Mekke’de buluşup Mehdi Aleyhisselâm’a biat edeceklerini haber vermektedir.
“Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman, muhtelif beldelerden yedi âlim, her birinin beraberinde üçyüzon küsür kişi olduğu halde, birbirlerinden habersiz bir şekilde Mekke’de bir araya gelirler.
Biri diğerine ‘Burada ne arıyorsun?’ diye sorar.
Ona şöyle derler: ‘Biz o şahsı aramak için geldik ki, fitneler onun eliyle sönebilir. Konstantiniyye onunla feth edilir. Biz onu ismi ile ve anasının, babasının ismiyle ve ordusu ile tanırız, Mekke’de olduğunu da biliyoruz.’ Bu yedi âlim bu konuda birleşirler onu ararlar ve Mekke’de bulurlar. Ve kendisine ‘Sen falan oğlu falansın’ derler. O ise ‘Ben sadece Ensar’dan birisiyim’ der. Onların elinden kurtulur. Onu tanıyan ve bilenlere anlatırlar, bunun üzerine ‘Aradığınız sahibiniz odur ve Medine’ye gitmiştir.’ denilir. Bu defa onu ararlar, halbuki o tekrar Mekke’ye dönmüştür. Onu tekrar Mekke’de bularak yine, ‘Sen falan oğlu falansın, annen de filân kızı filânedir, sende şu şu alâmetler vardır, birinci defa bizden kurtuldun, uzat elini sana biat edelim.’ derler. Bunun üzerine o ‘Ben aradığınız değilim.’ der ve tekrar Medine’ye gider. Medine’de yine aranınca tekrar Mekke’ye döner. Mekke’de kendisini Rükûn’da bularak şöyle derler: ‘Eğer biatlarımızı kabul etmezsen, bizi aramakta olan ve başında Haddam’dan birisinin bulunduğu Süfyani ordusuna karşı korumazsan, günahlarımız senin üzerine ve kanlarımız da boynuna olsun.’ derler. Bunun üzerine Mehdi, Rûkun ile Makam arasına oturur ve elini uzatarak biatları kabul eder.
Allah da onun muhabbetini insanların sinelerine yerleştirir. O daha sonra gündüz aslan, gece ise âbid olan bir kavimle beraber olur.” (İmam-ı Suyûtî)
“Mehdi yatsı vaktinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem’in bayrağı, gömleği, kılıcı ve Nûr ve beyan gibi daha bir çok alametler yanında olduğu halde, Mekke’de zuhur eder. Yatsı namazını kıldıktan sonra en yüksek sesi ile şöyle hitab eder: ‘Ey insanlar, ben size Allah’ı hatırlatıyorum. Yarın mahşer gününde Allah’ın huzurunda yerinizin ne olacağını haber veriyorum. Allah-u Teâlâ size pek çok deliller ve Peygamberler göndermiş, Kur’an-ı indirmiş ve size şöyle emretmiştir: Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayın, Allah ve Resulüne itaati koruyun. Kur’an’ın ihya ettiğini diriltin, yasaklarını da yasaklayın ve siz Mehdi’ye yardımcılar ve destek olun. Zira dünyanın fena bulması ve zevale ermesi yaklaşmıştır. Ve bu kesindir. Ben sizi Allah’a ve Resulüne, O’nun kitabıyla amel etmeye, batılı yok edip, sünnet-i ihya etmeye davet ediyorum.’ Bu hitabdan sonra, yanında sonbahar bulutları gibi birbirinden habersiz toplanan, Bedir ehli sayısınca üçyüzonüç kadar, insanla birlikte zuhur eder. Onun ashabı gece abid, gündüz ise aslanlar gibidir. Allah, Mehdi için Hicaz toprağını feth ederek hapisteki Haşimi’lerin hepsini de kurtarır. Siyah bayraklar ise Kûfe’ye inip biat için Mehdi’ye adam gönderirler. Hazret-i Mehdi ordusunu her tarafa gönderir. Zulmü ve zalimlerin hepsini yok eder. Beldeler onun emrine girer. Allah-u Teâlâ onun elindeki Konstantiniyye’nin fethini müyesser kılar.” (İmam-ı Suyûtî)
Bu kavim Mehdi Aleyhisselâm’ın ordusudur. O ordunun erleri gündüzleri cihadda, geceleri ibadettedirler. O orduya asker olabilmek ne büyük bir şereftir.
Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Mehdi aşure günü zuhur eder. O gün Hüseyin bin Ali şehid edilmiştir ve o Muharrem ayının onuncu cumartesi günü olmuştur. O Rûkun ile Makam arasında kaim olur. Cebrail Aleyhisselâm onun sağında, Mikail Aleyhisselâm ise solunda olur. Arzın muhtelif yerlerinden gelen taraftarları toplanırlar ve ona biat ederler. Böylece, yeryüzü daha önce zulüm ile dolduğu gibi, şimdi de adaletle dolar.” (İmam-ı Suyûtî)
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Zevra’da bir savaş olacak.”
Huzeyfe -radiyallahu anh-:
“Yâ Resulellah! Zevra nedir?” diye sorduklarında;
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle cevap vermişlerdir:
“Zevra doğuda, nehirler arasında bulunan ve ümmetimin en şerlilerinin yaşadığı bir şehirdir. Zalimler hep orada otururlar. Onlara dört çeşit belâ musallat olur. Kılıçtan geçirilir, yere batırılır, tufana maruz kalır ve hayvan suretine değiştirilirler.”
Devamla Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:
“Habeşliler Araplarla savaşmak isterler, ancak onlar korkup Ürdün toprağına sığınırlar. Bu arada Süfyânî üçyüz altmış süvari ile Şam’a varır ve bir ay içinde otuz bin kişi onlara iltihak eder. Süfyânî daha sonra ordusunu Irak’a gönderir ve Zevra’da yüzbin kişiyi öldürür. Nihayet Kûfe’ye varır ve onları esir ederek bir ordu daha hazırlar ve onu Medine’ye gönderir. Ancak bu arada doğuda başlarında Şuayb bin Salih Temimi’nin bulunduğu bir ordu toplanır ve düşmanlarını yok ederek Kûfe’li esirleri kurtarır.
Süfyani’nin Medine’ye gönderdiği ordu üç günlük bir işgalden sonra Mekke’ye yönelir, ancak Beyda’ya geldiğinde Allah-u Teâlâ “Ya Cebrail onları cezalandır” emri ile Cebrail Aleyhisselâm’ı gönderir ve Cebrail Aleyhisselâm bir ayağını yere vurarak bu orduyu toprağa gömer. Sadece Süfyânî’ye haber getirecek iki kişi sağ kalır. Bu iki kişi Süfyânî’ye gelip durumu anlattığında o herhangi bir korku duymaz. Bu sırada Kureyş soyundan bir grup insan Konstantiniyye’ye kaçar. Ancak Süfyânî Rum büyüğüne haber göndererek bunları geri istetir. Bu kişiler ona iade edilir. Süfyani de Şam kapısında onların boynunu vurdurur.
O gün o kadar çirkin olaylar olur ki, Şam kapısında gezdirilen bir kadın mihrapda Süfyânî’nin dizlerine oturtulur. Bunu gören müslümanlardan birisi ‘Yazıklar olsun size imandan sonra küfre mi düştünüz, bu helâl değildir.’ der. Ancak Süfyânî tarafından boynu vurdurulur. Bu olayı yayan herkesin de boynu vurulur. İşte o zaman semadan şu ses duyulur: ‘Ey insanlar! Allah-u Teâlâ size münafık ve zalimlere uymayı men etmiş ve Mekke’de bulunan yeryüzündeki insanların en hayırlısı, ismi Ahmed, babasının adı Abdullah olan Mehdi’yi reisiniz kılmıştır, ona uyun ve emrini dinleyin.”
Bu sırada İmran bin Hüseyin -radiyallahu anh- ‘Hazret-i Mehdi’nin nasıl bilineceğini’ sordu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu cevabı verdi:
“O benim evlâdımdandır. Tavrı Benî İsrail ricali gibidir, üstünde pamuktan (kutvani) iki cübbe bulunur. Sağ yanağında siyah bir ben vardır. Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur. Kırk yaşındadır. Şam, Mısır ve Doğunun bir çok yerinden ebdallar ve ileri gelen insanlar ona gelir ve Rükun ile Makam arasında ona biat ederler. Sonra Hazret-i Mehdi, önünde Cebrail arkasında Mikail ile Şam’a doğru yola çıkar ve onun hilafetine yer, gök ehli, yabani hayvanlar, kuşlar hatta denizdeki balıklar bile sevinir. Zamanı bereketli olur, nehirler suyunu, yer verimini artırır, hazineler çıkarılıp Şam’a getirilir.
Süfyânî, dalları Hire ve Taberiye’ye doğru uzanan bir ağacın altında öldürülür. Kelp kabilesi de yok edilir. Orada imkansızlık nedeni ile de olsa bulunamayan hüsrana uğramıştır.”
“Onlar tevhid ehli olduğu halde, onlarla savaşmak nasıl doğru olabilir?” şeklindeki sualini de Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle cevaplandırmıştır:
“Onlar mürteddirler. Zira şarabı helâl sayarlar ve namazı da kılmazlar.” (İmam-ı Suyûtî)
Şimdilerde türeyen sahte mehdi de (İskender Evrenesoğlu) şarabı helâl saymakta, başı açık gezilmesine, kadınların çıplak dolaşmasına izin vermekte, namazı hafife almaktadır.
İşte Hadis-i şerif işte türeyenlerin durumu. Artık tanıyın bunları.
“Şam’ın ortasından, adına Süfyânî denilen ve kendisine tabi olanların çoğunun Kelb kabilesinden olacağı birisi çıkar. O insanları öldürür, hatta kadınların karınlarını deşip çocuklarını katleder. Sonra onunla savaşmak için bir ordu toplanır ve onu öldürür.” (İmam-ı Suyûtî)
“Medine reisi, Mekke’deki Haşimilere bir ordu gönderir, ancak Haşimiler bu orduyu hezimete uğratır. Bunun üzerine Şam’ın o günkü sahibi olan Süfyani, içinde altı yüz yabancı olan yeni bir orduyu tekrar Haşimi’lerin üzerine gönderir. Aydınlık bir gecede bu ordu çölde giderken, bir çoban farkederek ‘Vay Mekke’nin başına gelene’ şeklinde söylenirken, ordunun birden gözünün önünden kaybolduğunu görünce ‘Sübhanallah kısa zamanda nasıl da yok oldular’ diyerek onların battığı yere gelip ve yarısı yerde, yarısı yerin dışında kalmış bir yorganı yakalıyarak, çıkarmaya çalışır. Lakin çıkaramaz ve o zaman ordunun toprağa battığını anlar. Mekke reisine bunu müjdelemek için gider ve bunu duyan Mekke reisi ‘Elhamdülillah, bize kendisinden haber verilen alâmet işte buydu’ der.” (İmam-ı Suyûtî)
“Beyda’da ordunun yere batırılışı Mehdi’nin çıkış alametidir.” (İmam-ı Suyûtî)
Bu açık beyanlardan sonra hakiki, gerçek Mehdi’nin alametlerini iyi tanıyın, sahte ve soytarılara, yalancılara kanmayın.
“Kâfirler Arap yarımadasına inerler, ordular düzenlenir, halife öldürülür, dertler de büyür. Şam surları üzerinde bir münâdî ‘Yaklaşan şerden dolayı vay Arapların haline!’ der.” (İmam-ı Suyûtî)
“Hazret-i Mehdi başı üzerinde bir bulut olduğu halde çıkacak, o bulutta bir münadi, ‘Bu Allah’ın halifesi Mehdi’dir O’na tabi olun’ diye nida edecektir.” (İmam-ı Suyûtî)
“Bu fitnelerin en sonuncusu ‘Günahsız insanların’ öldürülmesidir ki, artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı bir gidişatta olan Mehdi çıkar.” (İmam-ı Suyûtî)
“Süfyani, Halid bin Yezid bin Ebusüfyan’ın evlâdındandır. Kafası oldukça büyüktür. Yüzünde kaşıntılı bir hastalıktan (çiçek bozuğu) eser vardır. Gözünde de beyaz bir nokta bulunur. Şam şehrinden çıkacaktır. Ona tabi olanların çoğu Kelb’dendir. Kadınların karınlarını deşip çocuklarını öldürür, kendisine karşı toplanan Kays kabilesini de iyice yok eder. (İşte o zaman) Ehl-i beytim’den Harem de biri çıkar. Onun haberi Süfyani’ye ulaşınca, Süfyani ona karşı ordusundan bir ordu gönderir. Ancak Mehdi, bu orduyu hezimete uğratır ve bunun üzerine Süyani yanındakilerden bir orduyu, ona karşı tekrar gönderir. Ancak bu ordu arzdan Beyda’ya vardıklarında yere batırılır ve kendilerinden haber getirecekler dışında kimse sağ kalmaz.” (İmam-ı Suyûtî)
İbn-i Mes’ud -radiyallahu anh- anlatıyor: “Biz, Resulullah Aleyhisselâm’ın yanında iken Benî Hâşim’den bir grub genç geldi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları görünce, gözü doldu ve rengi değişti. Ben: Ey Allah’ın Resulü! Şimdiye kadar, mübarek yüzünüzde hoşumuza gitmeyen bir manzara hiç görmemiştik, (şimdi ne oldu da bizi üzen bir ifade ile karşılaşıyoruz?)” dedim. Şu cevabı verdiler:
“Biz öyle bir Ehl-i Beytiz ki, Allah bizim için dünyaya mukabil ahireti tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beytim benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne maruz kalacak. Nihayet, doğu tarafından beraberlerinde siyah bayraklar olan bir kavim gelecek. Bunlar hayır (saltanat) isteyecekler, fakat istekleri yerine getirilmeyecek. Bunun üzerine onlar savaşacak. Allah onlara yardım edecek. Bundan sonra istedikleri (hükümdarlık) kendilerine verilecek. Ne var ki, onlar bunu kabul etmeyip emirliği Ehl-i Beytim’den bir adama tevdi edecekler. Bu (Emîr) de, insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Artık sizden kim o güne yetişirse kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa onlara varsın (katılsın)” (Kütüb-ü sitte muhtasarı c. 17 sh: 556)
Bu Emr-i şerif de gösteriyor ki gerçek Mehdi Aleyhisselâm’a tabi olmak şarttır. Öyleyse şimdiden Varaka bin Nevfel’in Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize Peygamberlik gelmeden evvel biat etmesi gibi, biz de ona biatımızı edelim ve ona tabi olalım. Zira daha henüz gelmedi.
“Muharrem ayında bir münadi semadan “Agâh olun Allah’ın seçtiği kişi falandır, onu dinleyin ve itaat edin” diyecektir ve bu çok şiddetli savaşların ve fitnelerin bulunduğu bir senede olacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
“Süfyani Kûfe’ye ulaştığı ve Âli Muhammed’in yardımcılarını öldürdüğü zaman Mehdi çıkar ve onun bayraktarı Şuayb bin Salih Temimi olur.” (İmam-ı Suyûtî)
“Şuayb bin Salih Temimi orta boylu, esmer, hafif sakallı olup, elbiseleri beyaz ve bayrakları siyah olan dört bin askerle çıkar. Bunlar Mehdi’nin önünde olurlar ve karşılarına çıkan herkesi hezimete uğratırlar.” (İmam-ı Suyûtî)
“Mehdi’nin bayrağında ‘Biat Allah içindir’ yazılıdır.” (İmam-ı Suyûtî)
“Yaşı küçük sakalı hafif ve sarışın bir genç çıkar, Mehdi’nin bayrağını taşır ve karşısına dağlar bile çıksa onları ezerek İlya (Kudüs)’ya kadar ulaşır.” (İmam-ı Suyûtî)
Diğer bir Hadis-i şerif’te Mansur diye bir zâtın malıyla, canıyla, ona hazırlık yapacağını ve Mehdi’nin halifeliğine yardımcı olacağı haber verilmekte, ona tabi olunup yardımcı olunması gerektiği belirtilmektedir.
“Maverâunnehr’den bir adam çıkacak, ona el-Hâris İbnu Harrâs (çiftçi) denecek. (Ordusunun) önünde Mansûr denen bir adam olacak. Bu zât Âl-i Muhammed için (malıyla, canıyla, silahıyla zemin) hazırlayacak, hilafeti mümkün kılacaktır. Tıpkı Kureyş’in Resulullah Aleyhisselâm’a mümkün kıldığı gibi. Ona yardımcı olmak ve icabet etmek her müslümana vâcib olmuştur.” (Kütüb-i sitte muhtasarı c. 15 sh. 438)
“Maveraünnehir’den bir adam çıkar, adına ‘Haris’ denir, o çok savaşçıdır. Onun önünde ise, ismine ‘Mansur’ denen birisi bulunur ve Kureyşliler Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem’e nasıl yardım etmişlerse, o da Âli Muhammed’e öyle yardım eder. Her mümine ona yardım etmek vacib olur. Yahut da ona icabet vacib olur .” (İmam-ı Suyûtî) (Ebu Davud)
Abdullah İbnu’l-Hâris İbn-i Cez’iz-Zübeydi -radiyallahu anh-dan rivayetle Resulullah Aleyhisselâm şöyle buyurmuşlardır:
“Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdi için zemin hazırlayacak.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı c. 17 sh.558)
“Mehdi’den önce onun ehli beytinden doğu’da bir zât çıkar hedefi Beytül Makdis (Kudüs) olarak, o onsekiz ay omuzunda kılıç taşır, öldürür, yaralar, ancak oraya varamadan ölür.” (İmam-ı Suyûtî)
“Ashabı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ Lahikası isimli eserinin 259. sahifesinde Mehdi Aleyhisselâm’ın vazifelerinden şöyle bahs etmektedir:
“Mehdi Âl-i Resul’ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem’iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak:
Birinci Vazifesi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i mehdi’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünki hilâfet-i Muhammediye (Aleyhisselâm) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
Daha evvel arzedildiği gibi:”Bize kalem ile cihad verilmiş, ona ise kılıç ile, biçerek ifsadı kaldırma verilse gerek. Kitaplarımızı o okuyup anlayacak, sırlarını ister açar, ister açmaz.”
Naim bin Hammad -radiyallahu anh-ın Kab -radiyallahu anh-den tahriç ettiği Hadis-i şerif’te ise Mehdi Aleyhisselâm’ın öncüsü bu bayraklılar ifşa edilmiş, nasıl mücadele edeceklerinede işaret edilmiştir.
“Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden birisi de Batı’dan başlarında Kinde kabilesinden ayağı sakat bir adamın bulunduğu bayraklıların çıkmasıdır.” (İmam-ı Suyûtî)
Mehdi Resul Hazretleri doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın vazifesini yapacak. Onun vazifesi kalemle değil, kılıçla olacak. Ömrü sırf cihadla geçecek. O birşey yazmayacak, çünkü yazmaya vakti olmayacak.
“Sizin hazinenizin yanında, hepsi de bir halifenin oğulları olan üç kişi öldürülür ve bu hazine hiçbirisine nasip olmaz. Sonra doğu tarafından siyah bayraklılar çıkarak hiçbir kavmin yapmadığı bir şekilde savaş yapar ve ardından Allah’ın halifesi Mehdi gelir. Siz onun ismini işittiğinizde kar üzerinde sürünerek de olsa ona gelin ve ona biat ediniz. Çünkü o Allah’ın halifesi Mehdi’dir.” (İbn-i Mace, Hakîm)
İbni Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ali -radiyallahu anh-ın elinden tutarak şöyle buyurdu:
“Bunun soyundan bir genç çıkar ve arzı adaletle doldurur. Siz onu gördüğünüzde Temimi genci arayın. Çünkü o doğudan çıkacak ve Mehdi’nin bayraktarı olacaktır.” (Taberâni)
Şeyhül Ekber Muhyiddin-i İbn-i Arabi -kuddise sırruh-’nin Fütuhat’ül Mekkiye’sinin 66. babında Mehdi şöyle anlatılmaktadır:
“Allah’ın bir halifesi daha vardır ki, yeryüzü zulüm ve haksızlıklarla dolu olduğu zaman zuhur edecektir. Yeryüzünü adalet ve sükûnetle dolduracaktır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yolundan gidecektir. O hiç yanılmayacaktır. Çünkü onun, görmediği yerde doğrultan meleği vardır. Hakkı ayakta tutanlara yardım edecek, dediğini yapacak, bildiğini söyleyecek, Allah ona o kadar güç verecek ki, bir gece içinde zulmü ve ehlini ortadan kaldıracak, dini ikâme edecek, İslâm’ı ihya edecek, önemsenmez bir hale geldikten sonra ona tekrar kıymet kazandıracak, onu ihya edecek. Asrında cahil, bahil ve korkak olan bir adam, hemen âlim, cömert ve cesûr olacak. Kendisine karşı geleni ve kafa tutanı perişan edecek. Dini, Resulullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında olduğu gibi aynen tatbik edecek. Halis ve hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. Mehdi İstanbul şehrini Süfyan’ın elinden alacak. Düşmanları, ehli içtihad alimlerinin mukallidleri olacak. Çünkü onlar, Mehdi’nin kendi imamlarının tersine hükmettiğini gördüklerinde bundan hoşlanmayacaklar, fakat karşı da gelemeyecekler. Onun kılıncı kardaşlarıdır. Kılıncından korktukları için ister istemez hâkimiyetine boyun eğecekler. Onun açık düşmanları fukaha olacak. Elinde kılıncı yani kardaşları olmasa idi katliyle fetva verirlerdi. Lâkin Cenâb-ı Hak, onu keremiyle ve kılınç ile tathir edecek, onlar ona itaat edeceklerdir. Çünkü halk arasında imtiyazları kalmayacak, hatta ahkam hususunda ilimleri de azalacak. Mehdi’nin gelişiyle alimlerin hükümlerindeki ihtilâflar da giderilecek. Ondan hem korkacaklar hem de birşeyler umacaklar. Kalben ondan nefret edecekler, fakat buna rağmen ister istemez hükmünü kabul edecekler.”
Bediüzzaman Hazretleri ise Emirdağ Lahikası isimli eserinin devamında şöyle buyurmaktadır:
İkinci Vazifesi: Hilâfet-i Muhammediye (Aleyhisselâm) ünvanı ile şeâir-i İslâmiye’yi ihya etmektir. Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddî ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlahiden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hâdimleri, milyonlar efradı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniyenin zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediye’nin (Aleyhisselâm) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle O zât, bütün ehl-i imanın mânevî yardımlarıyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmağa çalışır.”
Bediüzzaman Hazretlerinin de beyanlarında olduğu gibi bütün feyz-ü kemalatı üzerinde taşıyacaktır.
Resulullah Aleyhisselâm’ın müjdelediği Hazret-i Mehdî, Resulullah Aleyhisselâm’ın soyundan, Sıddık-ı Ekber -radıyallahu anh-ın yolundan gelse gerek.
İmam-ı Rabbani -kuddise sırruh- Hazretleri de bu hususta buyururlar ki:
“Sanıyorum ki Peygamber’imizin -sallallahu aleyhi ve sellem- geleceğini haber verdiği Mehdi, velâyetin en yüksek derecesinde olacaktır. O da bu Tarikat-ı aliye’den yetişmiş ve bu silsile-i aliye’yi tamamlamış ve tekmil etmiş olacaktır.
Zira bütün velâyet yolları, bu yolun altında bulunmaktadır. Diğer velâyetinin, nübüvvet makamının kemâlâtından nasibi azdır. Bu yoldan kazanılan velâyette ise, Sıddık-ı Ekber’in yolu olduğu için, o nübüvvet makamının kemâlâtından pek çok bulunur.” (251. Mektup)
“Ebû Bekir’in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız.” (Buharî)
Hadis-i şerif’ine Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:
“Allah’ım! Bütün tarikatların piri kesildiği zaman Ebu Bekir’in yolunu kıyamete kadar bâkî kıl.” mânâsını vermiştir.
Bir Hadis-i şerif’te de:
“Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” buyuruluyor.
Bu Hadis-i şerif o kadar büyük mânâ taşıyor ki “Emânât-ı ilâhi’yi ona teslim ettim.” mânâsına geliyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahirete intikallerinden sonra, yakınlık nesebi itibarı ile bu nur Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh-e geçti.
Resulullah Aleyhisselam’dan sonra imanda, amelde, ihlasta, ahlakta insanların en büyüğüdür.
O nurdan en çok nasip alan zat şüphesiz ki odur. Dolayısı ile o yol böylece intikal ediyor. Yani vekilden vekile intikal ediyor. Çünkü o vekiller o nur zincirinin baklaları gibidir. Hepsi bir, birisi hepsidir.
Binaenaleyh umarız ki Mehdî Resul bu yoldan ve bu kanaldan gelse gerek.
Niçin bu yoldan ve bu kanaldan gelecek?
“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran: 110)
Âyet-i kerime’sinin tecelliyatına mazhar olunduğu için.
Bütünüyle ihsan-ı ilâhî’ye mazhar olup, kemâliyetini üzerinde toplamış olarak; sehm-i velâyete ve sehm-i nübüvvete de nâil olup onlara vâris olarak gelecek ve ümmet-i Muhammed’e bir hediye-i ilâhî olacaktır.
Yeryüzünü nuru ile doldurur. Bütünüyle küfrü ve küfür âdetlerini, her türlü sapıklığı ve bölücülüğü ortadan kaldırır.
Sahtelere gelince onlar yalancıdır, sahtedir, soytarıdır. Hazret-i Mehdi çıkıncaya kadar bundan altmış tane çıkmış olacak.
“Allah’ın Resulü olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancı çıkacaktır.” (İkdu’d-durer)
Taberani’nin bir rivayetinde bu yalancıların sayısının yetmiş olacağı da haber verilmiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” (İbn-i Mes’ud)
Ebu İshâk anlatıyor: “Hazret-i Ali -radiyallahu anh- oğlu Hasan -radiyallahu anh-a baktı ve “Bu oğlum, Resulullah Aleyhisselâm’ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid’dir. Bunun sulbünden peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek; yaratılış yönüyle ona benzemeyecek” dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı.” (Ebu Dâvud)
Ebu Hureyre -radiyallahu anh- anlatıyor: Resulullah Aleyhisselâm buyurdular ki:
“Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri Allah’ın elçisi olduğunu zanneder.” (Tirmizi, Ebu Dâvud)
Kıyametin büyük alametlerinden birisi de İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne inmesidir. Bu husus tevatür derecesine ulaşmış, kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsa’ya muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit olacaktır.” (Nisa: 159)
İsa Aleyhisselâm’ın kıyamete yakın bir zamanda ineceğine dair Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, çok sürmez Meryem oğlu İsa adil bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizye vergisini kaldıracak ve mal o kadar çoğalacak ki, onu kabul eden kimse bulunmayacak.” (Buhâri, Tecrid-i sarih: 1018)
Binaenaleyh İsa Aleyhisselam inecek ve Mehdi Aleyhisselâm’ın arkasında namaz kılacaktır. Beraberce cihad edecekler. Deccal’i öldüreceklerdir.
“İsa bin Meryem’in, arkasında namaz kılacağı kişi bizdendir.” (İmam-ı Suyûtî)
Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
“Mehdi bu ümmettendir ve Hazret-i İsa’ya imam olacaktır.” (İmam-ı Suyûtî)
Ebu Ümame -radiyallahu anha-den şöyle rivayet edilmiştir:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize hitab etti. Deccal’i anarak şöyle buyurdu:
“Medine, körüğün demirin pasını giderdiği gibi içindeki pisliği giderir, o güne kurtuluş günü denir.”
Ümmü Şüreyk:
“Yâ Resulellah! O gün Araplar nerede?” diye sordu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Onlar o gün az olurlar, imamları salih bir insan olan Mehdi olduğu halde, Beytül Makdis’e sığınırlar. Orada imamları kendilerine sabah namazını kıldırmak için öne geçtiği sıra, bir de bakarlar ki İsa bin Meryem Aleyhisselâm sabah vaktinde inmiştir. Bu imam (Mehdi) İsa’yı öne geçirmek için arka arka çekilir. İsa Aleyhisselâm onun omuzlarına elini koyar ve ona der ki: ‘Geç öne namazı kıldır. Zira kamet senin için getirilmiştir.’ Bunun üzerine imamları (Mehdi) onlara namazı kıldırır.” (İbn-i Mace, Hâkim)
Hülasa-i kelam İsa Aleyhisselâm ile Mehdi Aleyhisselâm beraberce İslâm dininin muzafferiyeti için çalışacaklar. Kendilerine verilen vazifeyi bîhakk’ın yapacaklardır.
Sahtelere ise bu vazifeyi kim veriyor? Şeytan... Ve onlar şeytanın yardımcısı, askeridirler. Bunlar çıkacak fakat biz bu mevzuda da Hadis-i şerif’lerin ışığı üzerinde ümmet-i Muhammed’e gerçek Mehdi’nin alametlerini belirtiyor ve izah ediyoruz.
“Mehdi yedi sene iki ay birkaç gün hüküm sürecektir.” (İmam-ı Suyûtî)
“Âhir zamanda bir halife gelecek, malı taksim edecek, saymayacaktır.” (Müslim: 2914)
“Ehli beytimden birisi yedi yıl hüküm sürüp, daha evvel zulümle dolu olan arzı adaletle doldurmadıkça bu dünya bitmez.” (İmam-ı Suyûtî)
“Ehli Beytimden birisi çıkar ve sünnetimi söyler. Allah ona yağmur indirir ve yeryüzü ona bereketini çıkarır. Daha önce zulüm ve cebirle dolu olan dünya, adalet ve nefasetle dolar. Yedi yıl bu ümmete hükmeder ve Beytül-Makdis’e iner.” (Taberâni)
Bütün bu hadisatın olması ahirzamanda olacaktır. O zaman artık fitne ve fesat artmış son haddini bulmuş olur.
Sevbân -radiyallahu anh-dan rivayete göre Resulullah Aleyhisselâm şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden bir kısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden bir kısım kabileler putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah’ın (kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı c.13 sh. 425)
Hadis-i şerif’te:
“Benden sonra halifeler bulunacak. Halifelerden sonra emirler, emirlerden sonra krallar, krallardan sonra da zalim idareciler olacak. Daha sonra Ehl-i Beytimden bir adam çıkacak, yeryüzü zulümle doldurulduğu gibi onu adaletle dolduracak. daha sonra onun yerine Kahtanî ümmetin başına geçirilecek. Beni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, bu ondan aşağı değildir.” (Taberâni)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu Hadis-i şerif’inde beyan ettiği Kahtânî Cehcah’tır. Çok kıymetli bir kimse olup Mehdi Resul Hazretlerinden sonra çıkacak ve onun yolunu tutacaktır.
Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Cehcah denilen bir adam melik olmadıkça günlerle geceler gitmez.” (Müslim: 2911)
Çok büyük dirayet sahibi ve temizleyici olacak ve bütün dünyayı koyun güder gibi güdecek, hükmünü yürütecek.
“Zalimlerden sonra Cabir gelir, sonra Mehdi, sonra Mansur, sonra Selâm ve en sonra da Emirül Usub gelir.” (İmam-ı Suyûtî)
Bu çıkanlar sahtedir. Bu çıkan ilk değil, sonuncusu da değil. Bundan sonra da çok çıkacak.
Hadis-i şerif’te:
“Ümmetimden yalancılar deccaller vücuda gelir.” buyuruluyor. (Münavi)
Yalancı ve deccalden maksat, dıştan insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, gerçekte ise halkı ahkâma uymaktan alıkoyanlardır.
“Ümmetimin arasından otuz tane yalancı çıkacak ve kendilerinin peygamber olduklarını iddia edeceklerdir.
Oysa ki ben peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra artık peygamber gelmeyecektir.” (Buharî)
Bir de bu sahte Mehdi “bana vahyolunuyor” diyerek peygamberliğini ilân etmektedir.
Bu gibi yalancıları Kelâm-ı kadim’inde hem yalancı, hem zâlim diye nitelendiriyor.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah’a karşı yalan uydurandan ve kendisine hiç bir şey vahyedilmediği halde ‘Bana da vahyolundu.’ diyenden de ‘Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğim.’ diyenden daha zâlim kim olabilir?
Bu zalimler ölüm dalgaları içinde can çekişirken, melekler de ellerini uzatmış ‘Haydi canlarınızı teslim edin, Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve Allah’ın âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün siz horlayıcı alçaltıcı bir azabla cezalandırılacaksınız!’ derken bir görsen!” (En’am: 93)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Cenab-ı Allah’a itaat et ki akıllı denmeye şâyan olasın.” buyuruyorlar. (Münâvî)
Hazret-i Allah ve Resulü’ne isyan edenlerde akıl yoktur, onlara deli nazarı ile bakılır. Zaten bu adamın da deli raporu olduğu bilinmektedir.
Kendilerinin resul olduğunu söyleyen bu yalancılar, bir peygamberin “Nebi” olmadan “Resul” olamayacağını bilemeyecek kadar cahildirler. Gerçekten şeytan onlara bu yalanı süslü göstermiş, onları gururları aldatmış.
Âyet-i kerime’de:
“O çok aldatıcı şeytan sizi Allah’a karşı mağrur etmesin.” buyuruluyor. (Lokman: 33)
Kendi nefislerini bilip tanıyamadıkları için Hazret-i Allah ve Resulü’nü de bilemezler. Çünkü onlar gerçekten kara cahildirler.
“İnsan bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.” (Yasin: 77)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere; Yaratan’ın niçin yarattığını, neden yaratıldıklarını bilmedikleri için Yaratan’a hasım kesildiler.
Hazret-i Allah onları:
“Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkâr edenler.” olarak vasıflandırmaktadır. (Müddessir: 31)
İlâhi emir ve hükümleri, bilgisizlik sarayı olan nefislerine soracaklarına ve şeytana uyacaklarına, Hazret-i Kur’an’a kulak verip itaat etselerdi bu rezil duruma düşmezlerdi.
Bir Âyet-i kerime’de:
“Yolun doğrusunu göstermek ancak Allah’a aittir.” buyuruluyor. (Nahl: 9)
Yolun doğrusunu Allah-u Teâlâ tayin eder, mahlukun hükmü yoktur.
Daha evvel şöyle arzedilmişti:
“Önümüzde çok büyük hadiseler, çok büyük sıkıntılar, çok büyük harpler var. Şimdiden Hazret-i Allah’a ve Resulü’ne dönmeye bakın.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Dünyanın geniş vakitlerinde, yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi esbab-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenab-ı Hakk’a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı bir zamanda seni lutf ile yad buyursun.” (Ahmed bin Hanbel)
Zira Mehdi Aleyhisselâm ancak ihlas sahiplerini ordusuna alacaktır. Gerçekten bir imam gelecek, fakat fakirin tahminine göre bu zamana daha 30-40 sene var. Nasibi olan bu hakiki imamı görür. Çıktığı zaman tereddütsüz biat edin.”
Şu kadar varki İsa Aleyhisselâm’ın da geleceği Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler ile arzedildi. Ona ve Mehdi Aleyhisselâm’a gönülden teslim olup biat etmek şarttır.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde onun hakkında şöyle buyuruyor.
“Bakalım imamınız kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsâ yanınıza indiği zaman durumunuz nasıl olur?” (Buhari. Tecrid-i Sarih: 1406)
Herkes imtihan olacak, böylece iman ile küfür ayrılacak.
Allah-u Teâlâ kime o lütuf nûr’unu koymuşsa ona tabi olacak, kime koymamışsa olmayacak.

20 Temmuz 2012 Cuma

ALLAH esması nasıl zikredilir?

ALLÂH...
Öyle bir isimdir ki...
"Ulûhiyet"e işaret eder!
"Ulûhiyet" hem "HÛ" ismi ile işaret edilen "Mutlak Zât" anlamını içerir; hem de İlim mertebesinde, ilminin icabı olan "nokta"lar âleminde her bir "nokta"yı oluşturan, her biri kendine özgü "Esmâ" mertebelerini işaret eder!

"Zât"ı itibarıyla, "şey"in gayrı, "Esmâ"sı itibarıyla "şey"in aynı olan,
Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ganî ve benzeri olmayan, zattır!

Bu yüzdendir ki, "şey"i ve fiillerini Esmâ’sıyla yaratan zat, Kur’ân-ı Kerîm’de "BİZ" işaretini kullanmaktadır.
"Şey"de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: "Şey"den söz ettiğimizde; "şey"in zâtı derken, onun varlığını oluşturan "Esmâ mertebesinden" söz ederiz.
"Şey"in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur.
Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır!
Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, "vahiy" yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz!
İşte bunu anlatmak sadedinde ‘’yolun sonu "hiç"likte biter,’’ denmiştir!

&&&&&&&&&
Bu isim (ALLAH);
Bütün isimleri camiğdir,(kapsar).
İsm-i azamdır…Celal dır…
Bu ism-i celalın talimi (uzun süreli zikri),ileri derecede adap gerektirir.

Çok temiz, tenha bir mekânda,
Abdestli olarak,
olağan üstü samimi ve saygılı,
kıbleye yönelmiş vaziyette,
namazdaki gibi oturularak,
tespih sağ elde,
el ya sağ diz üzerinde veya kalp üzerinde tutularak,
dil damağa yapıştırılmak suretiyle,
sessiz, kalben,
dikkat dağılıncaya kadar, bilinçli olarak zikredilir.
Bu arada baş öne, sağa doğru yıkılır, gözler kalbe yönelir.
Her ‘’Allah’’ kelamında sağ şehadet parmağı ile bir tespih çekilir.
Yani sağ el şehadet parmağı bir kere hareket etmiş olur.
Bu efal, efal-i cemaldir.
Hiç bir şekilde, vücudun diğer azaları hareket ettirilmez.
Gözler başka alana kaymaz…
Allah ism-i celalını çok zikir etmeye gelmez.
Şiddet tecelli eder.
Aşk’ulllah öyle bir seviyeye çıkar ki
ne nefis, ne ruh, ne de beden buna tahammül edebilir.
O nedenle öyle binlerce sayıda okumak,(tecelli ehline) zarar verir.
Tahammülü imkânsızdır,
hem zat hem sıfat için.
Akla dahi zarar gelebilir.
Bu tembihat dikkate alınmazsa, son pişmanlık çare değildir.
Bu isim asla ayaklar hareket halindeyken okunmaz.
Tevhit ehlinin böyle şey yapması halinde insanlar ve kendisi çok zarar görür.
İnsanlar totemlere, putlara tapmaya başlarlar…
İnsanların itikatlarına zarar gelir, tevhide aykırıdır.
Allah’ın ismidir diyerek her esması tespih edilmez.
Arada bir zikirden bahsetmediğimiz bilinsin.Uzun süreli ve çok zikirden bahsediyoruz.
Efal ile az zikirde olsa anlamı fena(negatif-terbiye edici) olan esmalar ,’’ya,’’ene’’ ve ‘’el’’ takısıyla zikredilmez.
İhtiyaç halinde, tecellinin istenmediği hallerde (la ) takısı kullanılarak efalli zikredilir ki o tecelli mahviyete gitsin, hükmü kalksın.
’’ La kahrı vela gazabı vela mevti vela memati gibi.’’
Ayaklar rububiyete dair esmaların okunmasına müsaittir.
Allah ismi ancak (ulviyet cemalinde) sağ el efaliyle okunur.
Ulviyet celalı olan sol elde asla okunmaz.
Avam dahi bu tertibe riayet etmelidir.


***************’’Beni güzel (cemal ) isimlerimle zikrediniz’’ emrine riayet etmeliyiz.Zikirden murat O ismi zahire davettir,muhatap olmayı istemektir..Allah hali hazırda hem zahir hem batındır...kişinin Allah cc. muhatap olması ise muhaldir...O’nun şiddet celaline tahmmül etmek düşünülemez..
Besmele şeklinde zikir yapılması gerekir...*****************

SÜLUK-SEFER MANEVİ YOLCULUK


Bütün bu yazdıklarımız manevi bir eğitimden geçmek suretiyle, emek verilerek elde edilecek mertebeleri anlatıyor.Pekiyi,ben de kendimi geliştirmek suretiyle Allah’a yakın olmak istiyorum, dünyamı ve ahiretimi kazanmak istiyorum diyen bir kişi hangi çabaları gösterip,nasıl bir yol izleyerek başarabilir?.
Bilesin ki;
Azizim şimdi anlatacağımız bölüm bunun içindir.
Allah yar ve yardımcın olsun;
Bu iş, bir insan için en büyük ideal ve kurtuluştur. Allah ve resulünün dostluğunu kazanmak; doğal olarak yüksek karakter ve üstün bir çaba gerektirir. Herkesin karı değildir. Çünkü
Bu yolculuğun önü sonu yoktur.
Bir kürenin dışından merkezine,aynı uzaklıkta sayısız doğruyla ulaşabilirsiniz.Gerçeğe ulaşmanın yolu sayısızdır.Bu nedenle bütün dinler ve mezheplerle tarikatlar, kendilerinin en iyi ve en kısa yol olduklarını iddia ederler..

Her yol, ondan ona çıkar. Ancak bir insan, ömrünün 70–80 ortalama yıl olduğunu düşünürseniz, zaman kısa, yol uzundur.
Geçmiş kaynaklardan ve Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimden anladığımız odur ki; bize lazım olan İslami metotlar, denenmiş yollardır.
Bu denenmiş yola;
Tasavvuf ehli, YOLCULUK;(süluk,)
Demişlerdir.
Bu yolculuk ana hatlarıyla, üç safhada izah edilebilir.

I…

Bilinmelidir ki;
Her sahsın, Zat-ı İlahide adalet üzere, gerçek bir yeri vardır. Hakk, her yarattığını severek yarattı. Belli bir maksat ve görevle, ihtiyaç duyacağı yeteneklerle var kıldı. Hiç bir fazlalık ve eksiklik olmamak kaydıyla ’El Kamil’ isminin gereği olarak, kudretiyle donattı.

Yaratmak istediği her gerçeği;’’Aklı Evvel’de planladı, programladı, zamandan münezzeh, mekândan arî olarak, kendi kendisiyle kaim kıldı.
Dilediği zamanda bu aleme intikalini sağladı..
Bu intikalde sırasıyla; Nefs-i külli, arş ve kürsiyi aşırdı; tabaka tabaka gökleri devredip ateş küresine indirdi.
……………..Havaya, suya,torağa,bitkiye,hayvana ve en sonunda insana ulaştırdı.
……………..Bütün bu yolculuk sırasında her merhalede meydana getireceği işleri eksiksiz yapacak meleklerini, ihtiyaç duyulduğu anda var ederek, sistemde en ufak bir hataya meyden vermeden,muradını yerine getirdi.
O Halık ve Kadirdir.
Bütün bu anlatımlardan, yaratılanın yaratandan ayrı bir yolculuğu olduğunu düşünmemelisin.
Zat kendisi, sıfat kendisi..
O var, başka bir şey yok…bilmelisin………….
…………Özetle;
O;
kendinden kendine tecelli etmektedir..
Günümüz biliminden ifadeler kullanırsak şöyle diyebiliriz:
………………Ezeli olan; Hakkın öz varlığına,Nur,Öz
enerji diyebilirsin. Bu öz enerjiden yaratmanın ilk kademesi olarak melekler yaratıldı. Melekler madde ötesi Nur varlıklardır.

Bir kademe genleşen öz enerji,
Nar olarak isimlendirilen bir alt enerjiye dönüştü.
Cinler bu makamda yaratılmıştır.

Bildiğimiz ateş ile nur arası bir makam, burası. Kur’an-ı Kerim’de dumansız ateş olarak tanımlanan bir enerji türü. Burda hız, ışık hızı mertebesinde olmasına rağmen, yanan veya yakan bir şey değil. Bilimsel terimlerle boğmanın bir yararı yok. Ayrıca konumuzun anlaşılması için daha fazla anlatıma gerekte yok. Daha ileri fikir edinmek isteyenler için, kuantum fiziği ile ilgili kaynaklardan yararlanmak mümkündür. Eski kaynakların dili ile günümüzün dili arasındaki farklılıktan dolayı bir takım anlaşmazlıkların olması da doğal sayılmalı.

Bu enerji, yaratmanın bir kademe daha ötelenirken, Öz’den uzağa atılırken seyrekleşti ve bildiğimiz ateş konumuna geldi. Bundan önceki enerji için çeşitli ışınları;
Radyo dalgası ve benzeri dalgaları, radyasyonu tahayyül edebilirsin.
Sonrası; ateşin ayrıştırdığı, şekilden şekle intikal ettirdiği, madde alem ki;,
Yaratılmanın ilk safhası olan bu safhada, âlemlerin ihtiyacı olan enerji maddeye hapsedildi.
Sonra;
Azizim; akılca daha kolay kavranılabilen, bu âlem için;
Batın-Zahire zuhur etti; denilir.
Fizik âlem için…
Şu anda da aynı şekilde, yaratma devam edip durmaktadır. Örneğin; insan kur’anda anlatıldığı gibi: topraktan yaratılmaya devam etmektedir.

Âlemler, baştan sona;
‘’Allah yerlerin ve göklerin nurudur. İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’
Ayetinde anlatıldığı üzere bilinir.

Madde âleminin adı ESFEL-İ SAFİLİN dir.
Böylece Allah’ın nuru(öz enerji ile) aramıza yetmiş İki bin perde girmiş oldu.
Düşe kalka;
Bu mertebeye kadar gelen, hissettiğimiz, bilebildiğimiz varlığın bulunduğu bu makamın bir adı da’’ Aklı Kül ‘’dür. Yine bazı kaynaklarda ALA-İ İLLİYİN olarak geçer.

‘’Biz insanı,en güzel şekilde yarattık.Sonra esfel-i safiline indirdik.’’(93 / 4-5 )

Anlatılan bu mertebelerin hepsi;
Allah nurunun, insanlık mertebesine varıncaya kadar geçen birinci yolculuğudur. İlk merhaleleridir.
Geldiğimiz her merhalenin tecellilerini bünyemizde taşır halde, tam, kâmil bir vasıfta yaratıldık.
Üst üste yedi bedenle var edildik;

Ruh beden*,
nefis beden*,
melek beden*,
cin beden*,
enerji beden*,
nur beden*
biyolojik (fizik) beden*...

Ayrıca fizik bedeni oluşturan, dört ana unsuru bu sayıya ilave edersek, beden sayısını on bire çıkarabiliriz.
Hava*,ateş*,su* ve Toprak*.Bunlara;
Katı, sıvı, gaz ve enerji de diyebilirsin.
Evrenin, hakikat âlemi ve ahiret âlemi olarak yirmi bir boyut olduğu keşif sahiplerince biliniyor.
On boyut ahirete, on boyut dünyaya ait;
İkisinin tam ortası, sınır bir yarı madde, yarı mana boyut var ki hem yaratılmanın olup durduğunun ispatı, hem iki âlem arası geçiş kapısıdır. İki âlemin, her iki yandan da onbirinci boyutu olan bu ara boyutla ayrılmış olduğu ehlince bilinmektedir.
Bu taraf YASİN,
öbür taraf TAHA dır.

Bu (Araf)sınırın, Leptokuarklardan oluştuğu günümüzde birçok entelektüelce biliniyor. Öbür âlemden kastımız mana âlemi, bu âlemden kastımız madde âlemidir. İkisine birlikte Cem âlemi tabiri kullanılır.

İnsan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan yola çıkarsa CEM ÂLEMİ, bütünü anlamaktan uzak kalır.
Cem âlemini bulmadan bu dünyadan ayrılmak, ahiretteki bazı nimetlere karşı ebedi mahrumiyet olacaktır.
Tasavvuf;
Âlemleri beyin laboratuarında anlama bilimi olarak tanımlanabilir. Araştırma (tahkik )sonuçlarını keşiflerle sağlamasını yapa yapa ilerler.

Aynen maddi ilimlerde olduğu gibi halka sonuçları bildirir.
İnceleme araştırma safhaları halkı sıkacağından, bahsini etmez. Bazı şeylerin izahı da yasaktır. Çünkü burada seçici unsur imandır. Bilgi değil. Bu yolculuğu yapmayanlar doğası gereği:

‘’Onlar,hayvan sürüleri gibidir;belki daha şaşkın..’’( 7 / 179)
Ayetinin muhatabıdırlar. Meğerki Allah kitabına inanmış; kitabın çağırdığı yolda gayret edip mesafe kat etmiş olsunlar.



SEFER-YOLCULUK II.



Bunun için:
____Müşahede ve terbiye, eğitim seferi…
Tabiri kullanılır.
Bu ikinci seferde her türlü eğitimin ve eğiticinin yanı sıra, öncelikle kur’an’ın emrettiği farzlar ve resulünün sünnetlerini yerine getirirken; KAMİL BİR MÜRŞİDE intisap ederek, AKLI MAAŞ olan bu âlemden, AKL-I KÜLL’E uçmak ve manevi bir yolculuğa çıkmak gerekir. Ki;
Buna;
HAKİKAT-I MUHAMMED-İ ye yolculuk.
Denir.

Daha önce, o yolun yolcusu olmuş, maksada ulaşmış pirlerin himmeti ve gayreti ile akl-ı küll’e ulaşmak gerekir.
Bu çok özel bir vuslattır.
Yaratılış nedenimizdir.
Miraçtır. Tevhittir.

Yukarıda anlatıldığı üzere insan, yaratılıncaya kadar, kendini meydana getiren merhalelerden birer birer geçerken, bu günkü konumunu kazanıncaya kadar, uğradığı her şeyden bir renk almıştır. Her bir sıfattan iyi huylar edindiği kadar yaramaz şeylere de maruz kalmıştır. Anne ve babasından, yolculuğuna mani huyları irsen devralması gibi
Bu yüzden;
___’’Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha da şaşkın…’ (7 /179 )
Ayet-i kerimesiyle anlatılan zümreye dâhil olunmuştur.

İşte Mürşidi kâmile (akl-ı küle ermiş bir eğiticiye) ulaşınca, o yaramaz karakterlerden ve yanlış inançlardan kurtulur. Bunlara kalbi hastalıklar da denir.
Esasen bu anlattığımız şekilde temizlenmeden, asla akl-ı külle ulaşılamaz.
Sıradan insanlar için, tabi olacağı bir şefaatçinin korumasından başka yol yoktur.
Dinlerin işlevi de budur.
Çalışıp öğrenerek, müşahede makamına ulaşamayan büyük kitleleri, kurtuluşa erdirmektir. İnsanların içinden seçkin olanları hemcinslerine şefaatçi yapacak eğitimleri vererek, insanlığın devamını sağlamaktır.
Âdem aleyhisselamdan beri bu böyledir.
Her devirde tevhide ulaşmış bir zata bağlı olarak hayat devam etmektedir.
Kendi hallerine kalsalar o çok güvendikleri akl-ı maaşları ile hayvanlardan bile aşağı derekelere düşer, kendilerini mahviyete sürüklerlerdi.

Bir salik,
Akl-ı küll’ü bulmadıkça, hak ehlince yetişkin sayılmaz.
Yetişkin olabilmek için önce velayet makamının ilk basamağı olan akl-ı küll’e ulaşması gerekir.

‘’Delile erenler, has bilgi alırlar
Delili olmayanlar çirkin kalırlar.’’

Akl-ı küll’ün bir adı da Hakikat-ı Muhammediyedir.
O; ‘’Allah ilk önce aklımı yarattı ‘’buyurmuştur. Salik bu makamda renksiz olur. Birliği, vahdeti bulur.

‘ Renksiz, rengi de esir eder;
Musa, Musa ile cenk eder.’
Renksiz olunca hoş yol bulur;
Musa –Firavunla dost olur.’’

Bu makamda Salikin aklı;
Aklı küll’ü;
Nefsi; Nefs-i küll’ü bulur, bütünlenir.
Ruhu; mukaddes ruh olur.

Bu makama;
Firkatten sonra vuslat,
ayrılıktan sonra birleşme..
Denir.
Burası Hakk’a meczup olanların makamıdır. Hayretin doruk noktasıdır. Birçokları bu makamda takılıp kalır. Bu yolda rehberi olmayanlar sapıtır, hakikate tam vakıf olamazlar.
Bir başkasını kemale erdiremezler.
Kendilerinden kerametler zuhur ederse de itibar edilmez. Şer-i şerife uygun bir hayatları olamaz.

Varlık zerresini ummana atmış, dağılmışlardır. Artık ne kendilerinden, ne varlıktan haberdar değillerdir. Bu yüzden şer-i emirlerle herhangi bir kayda giremezler.
Bunlar kendi başına hareket ederek bir şeyler elde etmek isteyenlerle, acemi rehberlerin kurbanı olanlardır.

………….Velidirler.ancak, amaca ulaşamamış,muratlarına erememiş,hemcinslerine hizmetten mahrum olmuşlardır.

III. sefer-yolculuk

Bu yolculuk hakk’ı bulduktan sonra geri dönüş yolculuğudur.Yani Hakk’tan halk’a yolculuk..Birlik halinden ayrılık haline dönüştür.Bu yolun yolcuları,irşat veya hizmet için halk içine geri dönerler.Kutsi makamın sahibi olmuşken,manevi bir tenezzülle,beşeriyet kisvesine bürünerek,halk arasına karışırlar.

‘Ben de sizin gibi bir beşerim.’’

Sırrının ifade ettiği makama tenezzül ederler.
Bir beşer ne yaparsa, nasıl yaşarsa onu yapar ve yaşarlar. Görünüşte senden benden bir farkları yoktur.
Sıfatta kalanlar;
İfrat ve tefritten uzak durarak halkı, ihtiyaçları ve yeteneklerinin gereğini göz önünde bulundurarak irşat ederler. Zat evliyası ise kendini gizler ve o çağın gereklerine göre ihtiyaçları tecelli ettirir. Eğer nefsine hizmet etmez, celala müptela olmaz ise o zatı zamanında insanlık ilerler, gelişir, mesrur olurlar. Rızık darlığı çekilmez, asayiş berkemal olur. Yok, eğer kendi yetki ve sorumluluğunun farkına varamazsa o zaman bekle kıyameti. Kıyametin ne zaman kopacağının sorulası üzerine; Resulü kibriya: Emanet ehline verilmediği zaman kıyameti bekleyin’,cevabını vermiştir.Bundan anlaşılması gereken zamanın zatının ehil olup olmadığıdır.O ehil ise zahirde her şey yerli yerinde olacaktır.O kendini tam idrak halinde değil ise zamanı bütün müminler için zor geçer.Celal sıfatı her şeyi mahviyete sürüklemek ister.Onun yani celalın işi kontrolsüz kalması halinde varlığı yokluğa götürmektir.
Celal ateştir, kontrolden çıkarsa ihtiyacı tükeninceye kadar yanmak ve yakmak tabiatı gereğidir. Tarihte öyle zatlar gelmiş geçmiş ve izlerini tarihler kaydetmiştir. Bazıları cemale geçerek yıktıklarını tamir etmişler, bazıları ise celalın kendilerine vurduğu darbeler nedeniyle şehit olmuşlardır.
Yerlerine gelenler onların yıkımlarını tamirle iştigal etmek zorunda kalmışlardır. Celalın hükmü geçicidir. Asıl olan, baki kalan cemaldir. Yıkım ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda barış ve hayat kaim olacaktır. Kıyamet müstesna. Zat evliyaları yerlerine kâmil vekiller bıraktığı sürece hayat devam edecektir.
Azizim;
Bu iş senin abesine gitse de böyledir. İnkâr yerine anlamaya gayret et. Her işte hidayet Allahtandır. Her şeyin doğrusunu allah bilir. Bu işte nasibin varsa Allah yardım edecektir.

Yoksa Allah selametini başka alanlardan verir. Sonuçta Allah’ın dediği olur.
Bu mertebeye erenler, iffet ve istikamet sahibi olurlar.
Şeriata zahiren uyarlar.
Ancak nafile ibadetlerden geçerler. Artık ibadetleri aşk derecesinde değil, muhabbet makamındadır. İbadetlerinde sünnet ve nafilelere ayırdıkları zamanlarını, ilhamla bildirilen alanlara kaydırırlar. Zahiren ibadetleri azalmış gibi görünür, ancak görevleri eskisinden daha fazla ve karmaşıktır.
Hem kesreti hem vahdeti aynı anda yaşarlar.
Dış âlemleri halka yakın, iç âlemleri ise hakka yapışıktır.
Bu makamda, halktan bazılarınca kınandıkları olur. Zira halk, zahirde kimin ibadeti çoksa onu kâmil bilir. Yani; kimilerince anlaşılmaz olurlar. Halk anlayışına göre davrananları veli olarak bağrına basar, anlayamadıklarını deli der terk ederler. Eğer fazla üstlerine gidersen din ve Allah adına katlederler. Peygamber veli seçmeden tarih boyu nice Allah dostunu katletmişlerdir.

Hâsılı;
Kamil olanı, yine kâmil olanlar anlar.
Bu daire, cem âleminden sonra meydana gelen fark dairesidir.

Hz. Ali kerremallahü veçhe bu makamı şöyle anlattı:

_____’Cem âlemi olmadan fark, şirk;
Cem âleminden sonra fark olmazsa; zındıklık;
Cem’i, fark’ı bir bulmak; tevhit sayılır.’

Burda anlatılmak istenen;
Birlik âlemine terakki ederek hiçlik sırrına ermeden şirkten kurtulmak mümkün değildir.
Cem âlemine erdikten sonra farkları gözetmeden hüküm yürütmek zındıklıktır.
Hiçlik ile varlığı bir bilmek tevhittir.

Tevhitte teşbih ve tenzih bir aradadır.
Her şey O’dur, hiçbir şey O değildir; şeklinde ifade edilebilir; anlayışında yaşamaktır.

…………..Tevhide ulaşmış olan kamil zatın yeniden fark makamına inişi terakki sayılır.Bu makama erince nefsine arif olur.Kendini bilir.Esas varlıktaki yerini tam bilmesinden;
Hususi bir itikada bağlanıp kalmaz.
İhtiyaca göre rabbin bütün sıfatlarında ve esmalarında tasarruf eder.
Ölçüsü kur’andaki muhkem ayetlerdir.
Muhammedi hakikatin gerektirdiği hizmeti yerine getirir.
…………Şeyh Iraki’nin şöyle dediği kaydedilmiştir.
____Hakk teala cümle eşyayı, zatının aynı kıldı.
Sebebi hikmeti ise hiçbir şekilde kendinden gayrına ibadet olunmaya.
Başkası sevilmeye.
İlahi gayret (kıskançlık)bunu gerektirir.
Bu nedenle kim Allah’ı hatırlamadan, rızasını gözetmeden bir şeyi severse o sevginin arasına bizzat Allah’ın zatı girer ve ayrılığa, acı çekmeye sebep olur.
Bunun farkına varan atalarımız ‘ Çok sevi tez ayrılık getirir’ demişlerdir.

‘Gayreti, yabancı koymadı Hakk’ın;
Şüphesiz ki O,aynı oldu Halkın ‘

Burada kast edilenin Kur’andaki karşılığı;
‘ Rabbin hükmü şu ki; Kendisinden gayrına kulluk etmeyesiniz.’(17 /23 ) ayetidir.

Peygamberin şahsında bize telkin edilen;
Sevgide, senada, ondan başkasını bilmeyesin, görmeyesin, itaat etmeyesin. Zaten bunun aksi mümkün değildir. Neye taparsanız tapının sonuç ona varır.
Buradan çıkan sonuç; cümle varlığın hakk olduğunu bilmek ve ona göre yaşamaktır.
İrfan sahibi bu hususta;
‘Bir zerrecik yerinden kayıp oynasa;
Âlem harap olurdu, baştan ayağa’
Şeklinde ifade ederken;
Kuantum fiziği sonunda ‘Büyük patlama ile )Âlemin yoktan var edildiğini ispatlayan bilim adamları:
‘Bütün evren Madde ve Anti madde ile tıka basa doludur,
Evrenden bir atom çekilmiş olsa, koca evren o bir noktadan kendi içine çöker:’demektedirler.
Peygamberimiz de bin beş yüz sene önce;
‘Âlemler tıka basa Allah’ın melekleri ile doludur demiştir. Bir melek işini yapmasa bütün âlemler yok olurdu.’İfade farklı olsa da mananın aynı olduğu açıktır.

İmam-ı rabbani hz. bir dörtlüğünde şöyle demiştir.

‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır;
Bilmeyen ilm-i ledünü anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya Halık’ındır, kul eliyle işlenir;
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir.’

Bu manada Kur’andan;
‘Her ne yana dönerseniz, hakk’ın yüzü o yandadır’(3/115 )
Ayetini de anmakta fayda vardır.
Yine;
‘Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Hakk onu ensesinden tutmuş olmasın…’(12 / 6 ) ayetini hatırlamak yeterlidir.

***
Her varlık hakk’ın bir veya birkaç isminin belirgin tasarrufu altında bulunur.
Bu isimler onun rabbi (terbiye edici )sıfatlarıdır. Nefis dediğimiz kavram bu sıfatların ortak bileşkesidir. Hakk’ı kâmilen sadece bu yetenek ve huylarımızın bize dikte ettiği pencereden görmeye programlıyızdır. Halbu ki bu doğru olmakla beraber, eksik bir bakış açısıdır.
Biz Eşrefi mahlûkat olarak bütünü kavramakla mükellef olduğumuzdan, geri planda kalan isim ve sıfatları da geliştirmek zorundayız. İşte din ve ibadet, zikir bunun içindir. Anlayışımızı, kazanımlarımızı artırmak için pasif kalmış yanlarımızı, Allah’ın o manaya gelen isimlerini sürekli okumak suretiyle tecelli ettirmemiz, bilinç üstüne çıkarmamız gerekir.
Yani tasavvufi eğitim herkes için bir zorunluluktur.
Hafızası zayıf bir öğrenci küçük yaşta Hafızün ismini okuyarak kendini geliştirebilir. Keza; matematikten kendini yetersiz gören de enel hasibün ismini okumak suretiyle beyninin o bölümünü açarak kullanmaya başlayabilir.
Doktorlar enel şafiün, bilimle uğraşan enel mucidün, hâkim ve savcılarla avukatlar enel adilün, enel hakimün esmasından yararlanır.
Hastalar enel şafiün okumak suretiyle ümmin sistemlerini devreye sokarak şifa bulabilirler. Bir insanın genlerinde onu hasta etmeye yetecek alt yapı hazır olduğu gibi, şifaya kavuşturacak unsurlar da mevcuttur.
Kuran’ı kerimi duvara asmanın bir faydası olamaz. Ölmüşlerin ruhunu şad etmek için de gelmemiştir.

Her insan belli bir esma gurubunun tasarrufu altındadır.
Bu esma guruplarının hepside Hakk’ın isimleri olduğundan, onun yolu kendi açısından doğru yoldur. Kendisini yönetip yönlendiren kaderinden dolayı kınamak haksızlıktır. O kişiye eğitici bir mantıkla yaklaşmak ve hakk’ın diğer esmalarını talim ettirmekten başka yol yoktur. Yayın doğruluğu eğrilinden anlaşılır. Her kulu üstün yeteneklerinden yararlanmak varken, kınamak büyük hatadır. Kur’anda sırat-ı müstakim, hem toplumsal ortak paydayı, hem insanın sağlıklı fert olabilmesinin şartlarını, hem de ferden kendi doğrusuda yaşamasının gereklerini hatırlatacak şekilde kullanılmıştır.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

DİNDEN UZAK YAŞAMANIN SONUÇLARI: STRES VE DEPRESYON

"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124)
Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (En'am Suresi, 125)
Din ahlakını yaşamayan insanların Allah'a güvenip teslim olmamaları hayatlarını sürekli üzüntü, sıkıntı ve stres içinde geçirmelerine sebep olur. Bu yüzden psikolojik kökenli pek çok hastalığa yakalanırlar, vücutları çok hızlı yıpranır, kısa sürede yaşlanıp çökerler. Yaşadıkları ruhsal sıkıntının etkisi bedenlerinin her noktasında kendisini gösterir.
Müminler ise psikolojik yönden sağlıklı oldukları, strese, üzüntüye, ümitsizliğe kapılmadıkları için bedenen de daha sağlıklı ve dinç kalırlar. Allah'a tevekkül etmelerinin, güvenip dayanmalarının, herşeye hayır gözüyle bakmalarının, Allah'ın kendilerine olan güzel vaat ve müjdelerinin sevincini sürekli içlerinde taşımanın olumlu etkisi, fiziksel özelliklerine de yansır. Tabii ki bu durum, dini tam anlamıyla kavrayan ve vicdanını tam kullanarak, Kuran ahlakını hakkıyla yaşayan kimseler için geçerlidir. Elbette ki onlar da hastalıklara yakalanır ve doğal olarak yaşlanırlar, ancak bu durum diğerleri gibi psikolojik kaynaklı bir çöküntü şeklinde değildir.
Günümüzde çağın hastalıkları olarak isimlendirilen "stres ve depresyon", kişiye yalnızca psikolojik olarak zarar vermekle kalmayıp, bedeninde de fiziksel olarak çeşitli etkilerle kendisini göstermektedir. Stres ve depresyona bağlı olarak meydana gelen rahatsızlıkların başlıcaları, bazı akıl hastalıkları, uyuşturucu madde bağımlılıkları, uykusuzluk, deri, mide, tansiyon hastalıkları, nezle, migren, kemiklerle ilgili birtakım hastalıklar, böbrek dengesizliği, solunum bozuklukları, alerjiler, kalp krizi, beyinde büyüme meydana gelmesi gibi sorunlardır. Tabii ki tüm bu hastalıkların oluşma sebebi, her zaman stres veya depresyon olmayabilir. Fakat bilimsel olarak da ispatlandığı gibi bunların çıkış noktası çoğu kez psikolojik kaynaklıdır.
İnsanlar arasında çok yaygın olarak görülen "stres", korku, güvensizlik, umutsuzluk, aşırı heyecan, endişe, baskı gibi duyguların, vücuttaki dengeyi bozarak bedende oluşturduğu genel bir gerilim durumudur. İnsanlar strese girdikleri zaman, vücutları buna tepki gösterir ve alarma geçer. Vücutta çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar başlar: Kandaki adrenalin seviyesi yükselir; enerji tüketimi ve vücut reaksiyonları maksimum seviyeye çıkar; şeker, kolesterol ve yağ asitleri kana bırakılır; kan basıncı artar ve kalp atışı hızlanır. Glikoz (şeker) beyne yönlendirildiğinde kolesterol miktarı yükselir, bu da vücut için tehlike anlamına gelir.
Özellikle kronik stres, vücut fonksiyonlarını değiştirdiğinden, çok büyük zararlara sebep olabilir. Stres nedeniyle vücuttaki adrenalin ve kortizol miktarı normal olmayan bir şekilde yükselir. Uzun süreli streste, kortizol hormonunun yükselmesi, bazı hastalıkların -örneğin şeker hastalığı, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, kanser, ülser, solunum hastalıkları, egzama ve sedef gibi deri hastalıkları, bağışıklık sistemine bağlı rahatsızlıklar- erken yaşta ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kortizol yüksekliğinin beyindeki hücreleri öldürmeye kadar varan etkileri bulunmaktadır. Stresin sebep olduğu rahatsızlıklar bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir:
Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ve ağrı arasında önemli bir ilişki vardır. Stresin sebep olduğu gerginlik, damarların daralmasına, kafanın belirli bölgelerine giden kan akımının bozulmasına ve o bölgeye giden kanın bir hayli azalmasına yol açar. Diğer taraftan bir dokunun kansız kalması doğrudan ağrıya sebep olur. Çünkü muhtemelen bir taraftan gergin dokunun daha çok oksijene ihtiyaç göstermesi, diğer taraftan dokunun zaten yetersiz kanla beslenmesi özel ağrı alıcılarını uyarır. Bu arada adrenalin ve noradrenalin gibi stres sırasında sinir sistemini etkileyen maddeler de salgılanmış olur. Bunlar da doğrudan veya dolaylı olarak kasların gerginliğini artırır ve hızlandırır. Böylece ağrı gerginliğe, gerginlik kaygıya, kaygı da ağrının şiddetlenmesine yol açar.84
Ancak stresin yol açtığı en ciddi hastalıklardan birisi kalp krizidir. Araştırmalar, agresif, telaşlı, endişeli, sabırsız, rekabetçi, kindar, asabi insanların kalp krizi oranlarının, bu davranışları az gösteren insanlardan daha fazla olduğunu göstermektedir.85 Bunun sebebi ise şöyledir:
Hipotalamus'un başlattığı, sempatik sinir sisteminin aşırı uyarılması aynı zamanda aşırı insülin salgılanmasına ve dolayısıyla bu insülinin kanda birikmesine sebep olur. İşte bu durum sağlık açısından hayati önem taşımaktadır. Çünkü, koroner damar hastalığına yol açan şartların hiçbiri, kandaki fazla miktardaki insülin kadar kesin ve yıkıcı bir rol oynamaz.86
Bilim adamları, stres derecesi ne kadar yüksekse, kandaki akyuvarların tepkisinin o kadar zayıfladığını ifade etmektedirler. Oxford Üniversitesi Teknoloji Transferi Bölümü'nde görevli Linda Naylor başkanlığındaki ekibin geliştirdiği test sayesinde, stres derecesinin bağışıklık sistemi üzerindeki bu olumsuz etkisi ölçülebilmektedir.
Stresle, bağışıklık sistemi arasında da yakın bir ilişki vardır. Fizyolojik stres, bağışıklık sistemi üzerinde önemli bir etki yapar ve bağışıklık sistemini çökertmeye çalışır. Stres altında olan beyin, vücutta kortizol hormonu üretimini artırır ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Diğer bir deyişle beyin, bağışıklık sistemi ve hormonlar birbirleriyle ilişki içindedirler. Bu konuda uzmanlar şöyle demektedir:
Psikolojik veya fiziksel stres konusundaki çalışmalar uzun süren yoğun bir stresle karşılaşıldığı zaman hormonal dengeye bağlı olarak bağışıklık cevabında bir düşüş olduğunu ortaya koymuştur. Kanser dahil birçok hastalığın ortaya çıkış ve şiddetinin hayat stresleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir.87
Kısacası, stres insanın doğal dengesini bozan bir durumdur. Bu olağanüstü durumun süreklilik göstermesi vücut sağlığını bozarak, çok çeşitli rahatsızlıklara yol açar. Uzmanlar, stresin insan vücudu üzerindeki olumsuz etkilerini şu temel maddeler altında toplamaktadırlar:
Kaygı ve Panik: İşlerin kontrolden çıktığı hissine kapılma
Sürekli artan terleme
Ses değişmesi: Kekeleme, titreyerek konuşma
Hiperaktiflik: Ani enerji patlamaları, zayıf diabet kontrolü
Uyumada zorluk çekmek: Kabus görme
Deri hastalıkları: Sivilce, akne, ateş, sedef hastalığı ve egzama
Gastrointestinal belirtiler: Hazımsızlık, mide bulantısı, ülser
Kas tansiyonları: Gıcırdayan veya kenetlenen dişler, çenede ağrı, sırt, boyun ve omuzlarda ağrı
Düşük dereceli enfeksiyonlar: Nezle vb.
Migren
Hızlı kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, yüksek tansiyon
Böbrek dengesizliği, su tutma
Solunum bozuklukları, kısa nefesler
Alerjiler
Eklem yerleri ağrısı
Ağız ve boğaz kuruluğu
Kalp krizi
Bağışıklık sisteminin zayıflaması
Beyin bölgesinde küçülme
Kendini suçlu hissetme, kendine güvensizlik
Kafa karışıklığı, doğru yorumlar yapamama, iyi düşünememe, zayıf hafıza
Aşırı kötümserlik, herşeyin kötüye gideceğine inanma
Kıpırdamadan bir yerde durmada zorluk çekme, mutlaka tempo tutma
Konsantre olamama veya konsantrasyon zorluğu çekme
Sinirlilik, alınganlık
Mantıksızlık
Kendini yardımsız, umutsuz hissetme
Artan veya azalan iştah
Din ahlakından uzak yaşayan kimselerin "stres" denilen sıkıntı ile yaşamaları Allah'ın Kuran'da bildirdiği bir durumdur:
"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124)
Bir başka ayette ise Allah "... bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar..." şeklinde buyurmaktadır. (Tevbe Suresi, 118)

Fiziksel veya psikolojik stres sırasında kişinin adrenal bezi (böbrek üstü bezi) glukokortikoid hormonlarından bol miktarda salgılar. Bu hormonlar kaslara ekstra enerji sağlarken büyüme gibi o an için gereksiz etkinlikleri geçici olarak durdurur. Şiddetli fiziksel stres durumlarında yaşamsal öneme sahip olan bu hormonlar kronik psikolojik stres durumlarında yüksek tansiyon obezite kemik erimesi, mide ülseri gibi strese bağlı bozukluklara yol açabilir.
Bu sıkıntılı -günümüz ifadesiyle stresli- yaşam, iman etmeyenlerin, imanın kazandırdığı güzel ahlaktan uzak yaşamalarının sonucudur. Bugün doktorlar, stresin etkilerinden korunmak için huzurlu ve sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olunması gerektiğini ifade etmektedirler. Huzurlu ve rahat bir psikoloji ise, ancak Kuran'ın yaşanmasıyla mümkündür. Nitekim Kuran'da Allah pek çok ayette iman edenlerin üzerine "güven duygusu ve huzur" indirdiğini bildirmektedir. (Bakara Suresi, 248; Tevbe Suresi 26, 40; Fetih Suresi, 4, 18) Rabbimiz'in iman eden kulları için vaadi ise bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

3 Haziran 2012 Pazar

FATİH,İSTANBUL'UN FETHİ VE AYASOFYA'NIN SIRLARI

BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
Tüm Hakikatleri ve Bilinmeyen Yönleri ile İstanbul,
Ayasofya ve Fatih Sultan Mehmed Han
Allahın izni ve Evliyaların yüksek himmetiyle İslambul, Ayasofya ve Fatih
Sultan Mehmed Han üzerine verilen izin miktarınca dur denilen yere kadar
gidip bügüne dek saklanan ve gizlenen sırları ve hakikatleri açmaya niyet
ettik İnşaallah. Allahu Teala kalbimize ve sözümüze kuvvet versin.
Versinki söz ve mana buluşsun, hikmetler yerini bulsun. Şimdi Hadis’i
şerif’te övülen ve başta Ashabı kiram olmak üzere Hazreti Muaviye den
(r.a.) Hazreti Fatih Sultan Mehmed Han`a kadar cümle İslam
Hükümdarlarının ilk hedefi olan İstanbulun feth`i ile sohbetimize
başlayalım vesselam. İstanbul’un ilk ismi Makedonya’dır. Şimdi bazıları
şaşırabilir tabii ki, Makedonya balkanlarda bir yer değil mi diye. Evet
balkanlardaki devlette İstanbul‘un eski ismini almıştır. Makedonya´nın
anlamı; Hikmet-i Mukaddese (Kutsal hikmettir).
İstanbulun bilinen ve bilinmeyen bir çok ismi vardır. Mesela Bizans,
Yankoviçe, Aleksandre, Pozantiyam, Konstantinopolis, Makedonya gibi.
Fakat bizim için önemli olan İstanbul’un Osmanlılardaki ismidir; o da
İslambol ve İslambul idi. İslamı bulup İslamın bol olsun manasında İslambol
ve İslambul diyorlardı Osmanlılar’da. Türkiye Cumhuriyeti ise İstanbul
olarak değiştirdi. Lakin biz öncelikle İstanbul’un ilk sahibini ele alalım. Ve
diyoruz ki o; Hz. Süleyman Aleyhisselam’dır. Allah şefaatına nail eylesin(!)
Hz. Süleyman As. bildiğiniz gibi yeryüzünde sınırsız hududlara, yerlere
ve göklere hükmeden bir padişahtı. Allah ona öyle bir saltanat nasib
etmiştiki, orduları ne yere ne de göğe sığıyordu. Ancak batıda bir okyanusta
“Serenduz” denen bir adada “Sidon” adında bir kral, Süleyman Peygambere
itaat etmez ve başkaldırarak: „Ben seni tanımam, kendimden başkasını kabul
etmem” diye isyan eder. Bunun üzerine Süleyman Peygamber yer götürmez,
çeşitli yırtıcı hayvanlardan, cinlerden, şeytanlardan ve insanlardan kurulu
düzenli ordularıyla bu asi kralın üzerine yürür. Koskoca Süleyman
Peygamber bu, kralın bütün memleketini harap edip, Ordularını yok eder.
Kral’ı da öldürüp güzeller güzeli kızını kendine hanım olarak alır. Kız o
kadar güzelmiş ki, yeryüzünde eşi ve benzeri yokmuş. Peri yüzlü melek
görünüşlüymüş1. Bir müddet sonra bu yeni hanımı Süleyman Peygambere der
ki: «Ey benim rüzgardan denize, insandan cine hükmeden sultanım! Bana bu
(1Süleyman peygamberın Saba Melikesi o sıralar daha yeni vefat etmiştir.)
yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir mekan bul ve orada öyle muhteşem bir saray
yaptır ki, ömrümün sonuna kadar orada ibadet edeyim» diye istekde bulunur.
Şimdi İstanbul’un geçmişini bilelim diye anlatıyoruz bütün bu bilgileri.
Niçin İstanbul? İstanbul’un önemi ne? İşte bu noktada onu anlatmak için
başa dönüyoruz. Anlamak istiyorsak evveliyatını iyi bilmemiz gerekiyor.
“Başa bak! Eğer sonunu görmek istersen” diyor Mevlana.
Hanımının arzusunu kırmak istemeyen Süleyman Peygamber cinlere ve
kuşlara emreder: „Bana öyle bir yer bulun ki, bu Arzu yerine gelsin ve söz yere
düşmesin”. Bunun üzerine yeryüzünü dolaşan kuşlar, cinler, periler aynı
anda gelip: „Ey Allah’ın yer yüzündeki halifesi biz bir yer biliyoruz” diye
haber verirler. İşte o yer İstanbul’dur.
İstanbul’da ki Sarayburnu denilen yere Hz Süleyman Peygamber makamını
kurar. Ve oraya öyle bir saray yaptırır ki yeryüzünde ne eşi vardır nede
benzeri. Daha sonra hanımı orayı kendine mesken edip ibadete çekilir. Ancak
meğer hanımı aslında gizlice babasının heykeline taparmış. Bunu öğrenen
Süleyman Peygamber onu da öldürür. Ve o sarayı orada bırakıp oralardan
gider. Mescid-i Aksa’yı babası Hz. Davud’un bıraktığı yerden itibaren
tamamlamak için Arz-ı Mukaddese2 yani Filistin‘e varır. Ve orada vefat edip,
Allah’ın rahmetine kavuşur. Bunun üzerine oğlu Ruhbaam İstanbul’a gelir ve
İstanbul’u yani ilk adıyla Makedonya’yı hükümet merkezi yapar. Ve 240
sene dünyayı İstanbul’dan yönetir. Oralara türlü türlü yerleşim yerleri ve
binalar yaptırıp, güzelleştirir yani İstanbul’u koskoca bir şehir haline getirir.
Bu arada belirtelim ki İstanbul dokuz kez harap olmuş, dokuz kez imar
edilmiştir. Daha sonra Ruhbaam da gider. Allahu Teala yeniden yeryüzünü
güzelleştirmesi ve şenlendirmesi için İskender-i Zülkarneyn Hazretlerini
yollar, bu zat hem kraldır, hemde peygamberlerdendir ve Hz. Hızır As. ile
birlikte Yecüc ile Mecücü, Kaf dağında’ki ejderhaları, canavarları çeşitli
adalarda’ki dinazorları hapseden de İskenderi Zülkarneyn’dir. Ve sonunda
Zülkarneyn As. gelip, İstanbul’u alır ve başlar imar etmeye, orasını hükümet
merkezi yapıp aynen Süleyman Peygamberin bulunduğu noktadan ele alarak
başlar dünyayı yönetmeye. Sonunda o da ölür, ondan sonra yerine başka
biri gelir.3Sonra Hz. İsa As.’ın havarilerinden ve halifelerinden “Şem’un Safa”

(Hiristiyanlarca Petrus) isminde bir kimse İslambol‘a gelir ve orada bir hayvan
sürüsü satın alıp bir kuyu kazar. O kazdığı kuyudan çıkan su İstanbul’da eşi
benzeri olmayan bir su’dur. Bütün padişahlar o sudan içip sadece o suyu
(2Arzı-Mukaddese = Mukaddes Yer.
3 Ki dünyayı 4 hükümdar yönetmiştir. Bunlardan ikisi müslümandır.
Birisi İskender Peygamberdir, diğeri Süleyman Peygamberdir. Diğerleri ise gayr-i müslimdir.)
kullanmışlardır, ta ki Osmanlının belirli bir müddet için tarih sahnesinden
çekilmesine kadar.
Bunları anlatıyoruz ki, İstanbul‘un değeri ortaya çıksın, ve kimlerin
İstanbul’da rolü var tam olarak bilinip anlaşılsın diye. Süleyman
peygamberden İsa As.’a, Şem´un Safa’dan Hızır As. ve Zülkarneyn
peygambere kadar.
Sonra Konstantin diye bir kral gelir ve o’da hızla İstanbul’u imar etmeye
başlar. İstanbul kalesini bir ucu Sarayburnu, Yedikule ve diğer ucu’da Eyüp
El Ensari bölgeleri olmak üzere üçgen şeklinde inşa ettirir. Ve bu kaleye 366
kapı’nın haricinde, 27 köşesinde, yıldız ilmine vakıf rahiblerin çeşitli
tılsımlar üzerinde çalışma yapabilmeleri için araştırma kuleleri yaptırır.
Daha sonra bu Kral’ın bir kızı olur. Kızı büyüyünce Konstantin kızının adı
hürmetine Muhteşem bir ibadethane yaptırmaya karar verir. İşte o
ibadethanenin bir hikayesi vardır. Şöyledir ki: kral Konstantin amansız bir
hastalığa tutulur. Bunun üzerine o zamanların mecusi, yani ateşe tapan
rahibleri krala gelip: „Ey bizim Haşmetli kralımız, sen derhal bir havuz
yaptır, ve onun içine hıristiyanların yeni doğan bebeklerinin kanını akıt, sonra
içinde bir hafta yüz, ki bu amansız hastalıktan şifa bulup kurtulabilesin!”
Konstantin havuzu yaptırır. Fakat sıra bebekleri kesip kanını akıtmaya
gelince annelerin feryadlarını, ağlayışlarını görüp merhamet damarları kabarır
ve dayanamayıp: „Bu bebekleri öldürmektense, ben ölmeye razıyım” der. Tam
o gece rüyasında Hz. İsa As.’ı görür. İsa As. Ona: „Madem ki, sen o
insanlara merhamet ettin, onları bağışladın. Biz de seni bağışladık ve artık
bundan sonra sen bizim hususi himayemizdesin”, der ve Krala elindeki asayla
bir kere dokunur. Bu dokunmayla Kral şifa bulur, bütün hastalıklardan
kurtulur. Bunun üzerine mecusi olan kral İsa As.’ın dinini kabul eder ve işte
oraya AYASOFYA mabedini inşa etmeye başlar. Doğduğu şehrin isminin
Sofya ve kızınında bir azize olmasından dolayı bu mabede yani kiliseye
AYASOFYA4 denir. Ve Ayasofya’yı öyle bir yere inşa ederki, tam Süleyman
Peygamberin ibadet ettiği, İsa As.’ın havarisi olan Şem’un Hazretlerinin de o
kuyuyu kazdığı, suyu çıkarttığı yere Ayasofya’yı inşa ettirir. İnşaat tam 40
yılda biter. Şimdi Ayasofya’yı orada bırakalım ve İstanbul meselesine geri
dönelim.
Hemen hemen Osmanlı’nın tarih sahnesinden belirli bir müddet üzere
çekilmesine kadar İstanbul bir dünya merkeziydi. Dünyayı idare eden
hükümet merkeziydi. Hakikatte ki ilahi sır budur; İstanbul’dan hükmedildiği
zaman dünyaya hükmedilir. İstanbul’u Hadis-i Şerif üzerine ilk kuşatan Hz.
(4 Yunancada Aya: aziz manasındadır.)
Muaviye’dir. Allah şefaatine nail eylesin. İkinci kuşatan Hazreti Ebu Eyyüb
El Ensari Hazretleridir (Eyüb Sultan) ki bizimde girmek istediğimiz bölüm
burasıdır. Bu asırda kitaplarda kasten yazılmayan bölümlerdir. Hz.
Muaviye’den sonra İstanbulu fethetmek için büyük bir orduyla İstanbul
kalesinin önüne gelen Hz. Ebu Eyyüb El Ensari ve yanındaki İslam
Ordusu altı ay boyunca İstanbul’u kuşatırlar. Lakin kış bastırır ve İslam
Ordusu bitkin düşer. Kaleyi almak imkansızlaşınca, aralarında istişare
edip: „En iyisi biz buralardan eli boş dönmeyelim” diyerek İmparator
Heraklius‘a belli bir haraç vermesi ve üç gün boyunca Ayasofya‘yı gezip
namaz kılma izni karşılığında kuşatmayı kaldıracaklarını teklif ederler. Kral
teklifi büyük bir sevinçle karşılar ve “savaşmaktan daha iyidir gelsinler,
gezsinler, görsünler ve yeterki gitsinler” deyip derhal tekliflerini kabul eder.
Binaenaleyh Eyüb Sultan Hazretleri bin seçkin müslüman askeri ile içeriye
girer. Ayasofya’da, Hz. Süleyman Aleyhisselamın makamının bulunduğu yerde
iki rekat hacet namazı kılar. Ve “Yarabbi, bu beldeyi, bu namazı kıldığımız
yeri İslam’a hayrlı uğurlu ve İslam ibadetgahı eyle!” diyerek hayır dua da
bulunur.
İşte bu asırda kitaplarda yazılanlar şimdi buraya kadar Eyüb Sultan
Hazretlerinin savaşarak surlara yanaştığı ve ok saplanmasıyla yaralanıp
şehid düştüğüdür. Aslında hakikatte ise; Eyüb Sultan Hazretlerinin bin
seçkin İslam askeriyle içeri girip Ayasofya’da iki rekat namaz kılması ve 3
gün boyunca Ayasofyayı ve İstanbulu her yönüyle inceleyip not alıp bu
bilgileri İstanbulun gerçek Fatihinin eline aktarmasıydı.
Allah’ın Evliya kullarına gelecek açıktır. Onlar olacak olanları görürler
ve hikmetlerini bilirler. İstanbul´u alamayacaklarını bildikleri halde neden
onca yolu katettiler ve savaşmaya geldiler? Tabii ki Fatih Sultan Mehmed`e
hazırlık için. Eyüb Sultan Hazretleri Kuran da geçen Ayetleri ve Peygamber
Efendimizin Hadisi Şeriflerini ebcet hesabı denilen bir hesapla çözmüş
akabinde bu çalışmayı yapmıştır. Fatih´in İstanbul´u 1453 senesinde
alacağını biliyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’a (cennetmekan) savaş için
gerekli olan bütün bilgiler buradan gelmiştir. O sadece İstanbul’un hangi
araç gereçle alınacağının projelerini yapmıştır. Yoksa İstanbul hakkında her
şeyi zaten biliyordu velhasıl. Nitekim Eyüb Sultan Hz. üçüncü günün sonunda
tam kaleden çıkmak üzereyken papazlar durumu anlar ve: „Bre bunlar buraya
casusluk etmeye gelmişler. Bunları koman dışarı” diyerek kale muhafızlarını
kışkırtarak Ebu Eyüb El Ensari ve İslam askerlerinin üzerlerine saldırtırlar ve
kalenin içinde müthiş bir savaş başlar. Eyüb Sultan Hz.’leri ve bin kadar
müslüman askerine karşı binlerce Bizans askeri. Üç saat süren bu savaşta
binlerce Bizans askerini kılıçtan geçirirler, müthiş bir cenk olur. Dışarda olan
müslümanların, içeride ki olaydan haberleri olmadığı için yardıma gelemezler.
İçeride ise kan gövdeyi götürür, tam kale kapısını kırıp, dışarıya çıkacakken
atılan bir taş Eyüb Sultan Hazretlerine isabet eder ve onun orada şehid
olmasına vesile olur. Zaten o sıralar hastalıktan muzdarip imiş. O taşın
sebebiyeti ile Kale kapısının önünde şehid düşer. Sonraları o kapıya Ensari
kapısı denmiştir. O girdiği kapıya yakın bir yere de defnedilmiştir. İslam
Askeri granit bir taşın üzerine o tarihi geçirirler. Nitekim Akşemseddin
Hazretleri orayı keşf’ettiğinde o granit levhayıda bulmuştur.
Eyüb Sultan Hazretlerinin hadisesi bu şekilde cereyan eder. İçeride
müthiş bir savaş olur ve Onlar orada şehid düşerler. Allah şefaatine nail eylesin!
İslambol 11 kere kuşatılmıştır. Onbirincisinde Fatih Sultan Mehmed Han 77
Evliya ile kuşatmıştır. Bunların içinde Hızır Aleyhisselam, Silsile-i
Nakşibendiyenin altın halkasından Sırrı Azam sahibi, Ubeydullah Ahrar Hz.
Molla Fenari, Emir Buhari, Molla Gürani, Akşemseddin Hazretleri, Şeyh
Zindani Hazretleri, Horoz Dede, Oduncu Baba… gibi büyük Evliyalar Hacı
Bektaşi Veli’nin müridleri ve Nakşibendi şeyhlerinden kurulu 300 kişilik şeyh
ordusuyla birlikte oradadır. İstanbul’un fethinde 77 kapıya 77 büyük Evliya
dayanmıştır. Hangi kapıdan hangi Evliya girdiyse, o kapıya o Evliyanın ismi
verilmiştir. Oduncu babanın girdiği kapının adı „Odun Kapısı’dır“, Horoz
Dede’nin açtığı kapının ismi “Horoz Kapısı” Şeyh Zindani Hz. açtığı kapının adı
“Zindan kapısı”. Ve o kapıları onlar açmışlardır.
İşte asıl değinmek istediğimiz konuya geldik. O da İstanbul’un fethi idi.
İstanbul´un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed´in ilk işi Topkapı
tarafında bulunan, İstanbul’u kuşatmak ve almak için gelecek gemileri
durdurmak üzere Hz. İsa zamanında hususi tılsımlar ile bakırdan yapılmış
ve her daim içinde büyücülük ve falcılıkla uğraşan cadılardan oluşan gemileri
parçalayıp yok etmek olmuştur. Bu gemilerden üç adet varmış, lakin birini
daha önce Hz. Eyüb El Ensari parçalamış, geriye kalan iki tane gemiyi de
Fatih Sultan Mehmed Han batırıp yok etmiştir ki bu esrarengiz gemilerin
varlığından Fatih’i rüyasında Eyüb Sultan Hz. haberdar etmiştir. Fetih
başlamadan önce Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri; alimleri ve Allah
dostlarını toplayıp: „Bana yardım edin! İstanbul’u alalım. İstanbul’un
yarısını size hediye edeceğim. İstediğiniz kadar tekke, zaviye, dergah. Ne
kadar mekan istiyorsanız, hepsini size vereceğim“ der. Bunun üzerine manevi
sultanların orduya yaptığı konuşmadan sonra iki rekat hacet namazı kılarlar
ve “Bismillah” deyip, “bu kale fethedilecek inşaallah, ayet vardır, hadis
vardır5“ diyerek askeri motive edip aşka ve şevke getirdikten sonra Osmanlı

(5 “Elif, Lam, Mim, gulubetir rum“ ayetinin (Rum suresi) ebced ve cifir hesabında Fatih Sultan Mehmed Hanın istanbulu 1453
de alacagı belirtiliyor.)
askerleri bütün güçleriyle kaleye saldırırlar. O şekil saldırı metodunda
normalde kalenin ikinci hafta düsmesi gerekirdi ki, o zamanın teknolojisine
göre hiç bir devlette olmayan güçlü ve modern teknoloji kullanmıştır Fatih
Sultan Mehmed Han. Lakin ne yapsa etse kale düşmeyince: „Hocalarım,
Paşalarım, bu saldırı karşısında normalde dünyanın hiçbir kalesi ayakta
duramazdı. Nasıl olurda bu kale hala duruyor ayakta?” diye sorar şeyhlere,
Paşalara Fatih Sultan Mehmed Han. Akşemseddin Hazretleri derki: „Sultanım
bu kale senindir. Müjdelidir. Lakin üç şey engeldir fethe. Bunlardan birincisi,
zamanın kutbu olan Nakşibendi silsilesinin altın halkasından Şeyh
Ubeydullah Ahrar Hz. ki ondan medet istemek gerekir. İkincisi Tüm
Balkanların ve Rumelinin Manevi Sorumlusu Şeyh Sarı Saltuk Baba dır ki,
ondan dahi medet gerekir. Üçüncüsü ise içeride bir tane apdal meczup Allah
dostu vardır ki, aman benim gavurcuklarıma bir şey olmasın diyerek bizim
attığımız gülleleri tutup bize geri atıyor.” deyince.6 “Bre, kimdir bu? Bize
savaş mı açıyor bu Adam? Hemen buna bir çare bulalım” diye hiddetlenir Fatih
Sultan Mehmed Han. Nitekim Bunun üzerine Akşemseddin Hazretleri:
„Sultanım, bu zat bize karşı savaş açmış değildir. Lakin o da yüce Allah’ın
emri üzere hareket ediyor. Zira kendisi evliyalardandır. Onun görevi de orayı
korumaktır, ki hikmetini ancak Cenabı Hak bilir. Her mahlukatın belli bir
görevi olduğu gibi o büyük zatın görevide orayı korumaktır“, diyerek ekler:
„Lakin, hiç merak etmeyin hesabımıza göre kalenin muhasarasının elli’nci günü
ölmesi gerekiyor. Ama kalenin elli’nci gün düşeceğini askerlerin bilmemesi gerekir.
Aksi taktirde askerlerin savaşma azmi kırılır ve o sevaba nail olamazlar” diye
Sultanı teskin eder. Fatih Sultan Mehmed Han bunun üzerine askere
ihsanlarda bulunup, bahşişler verir, mal ve mülk dağıtır. Onları şevke getirip
her gün sanki o gün kaleyi alacakmış gibi kaleye saldırtır. Böylece onları Şehidlik
mertebesindende mahrum bırakmamış olur. En nihayet günler geçer ve
Osmanlı’lar bir an bile durmadan, usanmadan Hz. Peygamberimizin (s.a.v.)
müjdelediği asker olabilme şerefini elde edebilmek için yılmadan, yorulmadan
kaleye saldırırlar. Askerler kalenin fethi ile meşgul olurken, Fatih Sultan
Mehmed Han da bu arada çadırında ibadet edip, dua ve zikir çekerek zamanın
kutbu olan zatı ve mekanın Sultanını yardıma çağırır: «Ya zamanın sahibi
Ubeydullah Ahrar Hazretleri, ya Şeyh Muhammed Buhar’i Sarı Saltuk
Hazretleri, ey Allah’ın aziz dostları. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübarek
yüzü suyu hürmetine benim bu kaleyi almamda yardımcı olun. Sizin himmetinize
ihtiyacım var. Sizin himmetiniz yetişmez ise benim bunca gayretim nice ola.”,

(6 “Budala meczup.” Osmanlıca da budala şimdiki gibi apdal manasında değil idi. Şerefli bir kelime idi. O aptal ve budala
kelimeleri manası iyi olan kelimeler idi. Bunları kötüye kullandılar. Olayı tersine çevirdiler. Apdal herif diyoruz! Aslında bu
hakaret değildir).
diye gözyaşları içinde meded ister. Binaenaleyh, sonunda ellinci gün gelir çatar.
Şafak ile birlikte sabah namazını eda ettikten sonra orduyu son büyük
hücum için teftişe çıkar. Orduyu teftiş edip tüm hazırlıkları gözden
geçirdikten sonra, tek başına bir tepeye doğru atını sürer. Tepeye varır ve
atın üzerinde heyecan ile aşağıda tüm güzelliği ve haşmeti ile süzülen
İstanbulu ve onun karşısında duran Hazret’i Peygamberin (s.a.v.)
müjdesine mazhar olacak şanlı Osmanlı ordusunu seyreder. Bir müddet
seyrettikten sonra atını hız ile aşağıya doğru sürüp, ordunun yanına gelip,
merkezdeki yerini alir. Ulema ve paşalar ile görüştükten sonra tarih de çağ
açıp çağ kapatacak olan son hücum emrini verir. Besmele-i şerif ile birlikte
Osmanlı yiğitleri “Allah Allah” nidaları ile yeryüzünü ve gökyüzünü
çınlatarak kaleye hücum ederler. Aradan mücadele dolu saatler gecmesine
rağmen, kale bir türlü düşmek bilmez. Osmanlı yiğitleri teker teker kırılıp,
ortalık toz toprak, ve tam bir kargaşa içindeyken, bu hali seyreden Fatih
Sultan Mehmed Han “Bre, bu kale niye bir türlü düşmez?!”, diye kılıcını
çekip atını kaleye doğru hiddetle sürmek üzere iken, doğu tarafından sanki
uçarak kendisine doğru dörtnala gelen esrarengiz bir atlı görür. Bembeyaz,
yağız atın üzerinde nur-ani yüzlü heybetli bir kimse yanına yaklaşıp
“Esselamun aleykum, ey şanlı hükumdar”, diye selam verir. Fatih “Aleyküm
selam. Ey Pir, kimsin? Ve nereden gelirsin”, diye sorar. Bunun üzerine
beyaz atlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın kimseyim. Adım Ubeydullah
Ahrar’dır“, cevabını verir. Fatih “Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, sen
yalnız mı geldin?” der. “Hayır, ey şanlı Sultan. Hele bir bak kimler ile
geldim” diyerek kolunun yelesini açarak gösterir. Fatih bakar ki,
Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin yelesinin içinde binlerce beyaz atlı, nur
yüzlü yiğitler ellerinde kılıçlar ile dörtnala kendisinden yana geliyorlar. Bu
kerameti gören Sultan Mehmed Han hemen atından inip secdeye varıp
Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bitmedi, ey cihan
hükumdarı, daha bitmedi. Bir de şu tarafa bak”, diye batı tarafını işaret
eder. Fatih secdeden doğrulup batıya doğru bakar. Ve yine beyaz atların
üzerinde yüzlerce dervişin bir Pir’in arkasından, adeta uçarcasına kendisine
doğru at koşturduklarını görür. Her birinin elinde tahta kılıçlar vardır. Bu
Pir Fatih’in yanına yaklaşıp “Essalumun Aleykum”, diye o dahi selam
verir. “Ve Aleyküm selam”, diyerek selamı alırlar. Fatih ardından “Ey ulu
zat, sen kimsin?” der. Tahta kılıçlı Pir “Ben senin yardımına çağırdığın
kimseyim. Bana Sarı Saltuk derler,” deyince Fatih Sultan Mehmed Han
yine secdeye kapanıp Allah’a şükreder. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Daha
bitmedi ey müjdeli Hükumdar. Hele bir de şu tarafa doğru bak”, diye deniz
tarafını gösterir. Fatih denizden tarafa baktığında, denizin üzerinde
yürüyen iki Pir görür. “Bunlar kimdir, ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri?”
diye sorar. Hazreti Ubeydullah Ahrar der ki: „Bunlar İlyas ve Hızır
As.’dırlar. Bizlere deniz yolunu emin kılacaklar. Ey Sultan şimdi de dört
yanından gelenlere bak” deyince, Fatih bakar ki, bir de ne görsün. Dört bir
yandan akın akın bembeyaz elbiseler içinde, ellerinde kılıç, altlarında yağız
atlarla gelen binlerce yiğit. Heyecan içinde “Ya bunlar kimlerdir“, diye
sorar. Ubeydullah Ahrar Hazretleri “Bu yiğitler Ashab-i Güzinler’dir.
Onlarda bu müjdeye, hiç olmazsa manevi olarak nail olmaya niyet etmiş ve
bu arzularınıda Peygamber-i Zişana (s.a.v.) arz etmişlerdi. İşte bu
mübarekler onlardır”, der. O esnada Fatih kale kapısı altında, elinde ki bir
taşı kaleye atmaya hazırlanan bir kimseyi görür ve sorar: „Peki ya Şeyh,
elinde taş ile kale kapısının önünde bekleyen şu zat kimdir?“ Şeyh Ahrar „O
da, Hazreti Eyüp El Ensari Hazretleri’dir ki, o elindeki taş vaktiyle ona
atılıp kendisinin şehid olmasına vesile olan taştır. Şimdi o bu taşı onlara
geri atarak iade edip yarım kalan fethini tamamlayacaktır,“ diyerek bu kez
de kale surlarını göstererek, “Bir de şuraya bak, ey Fatih!” diye şehadet
parmağı ile İstanbul surlarını gösterir. Fatih Sultan Mehmed Han surlara
bakınca, surların üzerinde gözleri kamaştırarak nur saçan bir zat görür.
Hayatı boyunca böyle muhteşem bir güzellik ile karşılaşmamıştı kutlu
padişah. Gözlerini o zat’tan ayırmadan, izah edilemeyecek bir coşku içinde,
“Ya Ubeydullah Ahrar Hazretleri, söyle bana. Güneşten bile daha çok ışık
veren bu mübarek zat kimdir”, diye sorar. Şeyh Ahrar Hazretleri, gözleri
yaş içinde heyecan ile cevap verir: „O güneşten bile daha parlak olan kimse,
herşeyin o’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, iki cihan Sultanı Hazret-i
Muhammed Mustafa Efendimizdir (s.a.v.). Yanında duran mübarekler ise,
sırasıyla Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali
Ridvanullah-i Ecmainler’dir“, deyince Fatih Sultan Mehmed Han
gözyaşlarını tutamaz ve ellerini açarak Cenabı Hakk’a hamd,
Peygambere’de (s.a.v.) salavat getirir.

Bir müddet bu inanılmaz heyecan ve coşku içinde kendinden geçen Fatih,
Ubeydullah Ahrar Hz.’lerinin: „Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizden işaret
gelmiştir. Mübarek vakit tecelli etmiştir. Kalk ve yürü Ey Cihan Hükümdarı.
Nam senin, şan senin, devir senin’dir artık” sesiyle kendine gelir, hemen ayağa
kalkıp atına atlar, kılıcını çekip Ordunun en önünde duran Ashabı Kiram,
melekler ve evliya’lar ile arkasındaki Osmanlı askerlerinin önüne geçerek:
„Haydi Yiğit’lerim. Gün bugün’dür, Nam bugündür, şan bugündür. Allah ve
Resulü Hakkı için ”Bismillah hücum” emrini verir. Ve başta Evliyalar olmak
üzere cümle İslam askerleri “Allah Allah” nidaları ile kale surlarına doğru
akarlar.
Ve Evliyaların her biri bir kapıya dayanır. Sadece bir tek kapı önünde, tam
bin kişilik Buhara’dan gelen Şeyh Ahmed Yesevi Hazretlerinin müridleri
topluca şehid düşer. O kapıya bu sebeple “Şehid Kapısı” denir.
Velhasıl Evliyaların açtığı kapılardan Osmanlı askerleri şan ve şeref ile
girdikten sonra ilk yaptıkları iş İmparatorun sarayına girmek olur ki,
burada imparatorun hususi seçme yüzlerce saray muhafızları pusuda hazır
bekler. Netice itibari ile tabii kısa bir çarpışma olur ve Saray ele geçer. Hemen
ardından Ayasofya’ya girerler. Ayasofya’nın çeşitli bölmelerinde gizlenmiş olan
binlerce rahib ve keşiş ellerindeki kılıçlarıyla Fatih Sultan Mehmed Han
Hazretlerini hedef alarak üzerine saldırırlar ve Ayasofya içinde üç gün
süren bir savaş olur. İstanbul 53 gün içinde feth edildi denir. Ancak bu tam
doğru değildir. Hakikatte İstanbul 50 günde fethedilmistir, artı üç gün de
Ayasofya’da savaşılmıstır. Bu yüzden toplam 53 gün sürmüstür. Bu üç günlük
savasta Ayasofyanın içi kan gölüne döner. Ayasofya’nın gizli bölümlerinde,
mahzenlerinde ve dehlizlerinde gizlenen rahibler yakalanır ve idam edilirler.
Askerler emniyeti sağladıktan sonra Ayasofyayı dolaşan Fatih Sultan Mehmed
Han. Bir direğin altında Ayasofyanın kubbesine doğru yükselen bir nur görür.
Derhal o tarafa doğru ilerler ve bakar ki, pırıl pırıl nur saçan bir zat, göğsü
açılmış bir şekilde, cansız yerde yatıyor. Ve mübarek göğsünde kırmızı bir
renkle “YA VEDUD” yazıyor. “Sultanım!” diyor Akşemseddin Hazretleri
„İşte bizi engelleyen meczup budur. Mübarek bir zat idi. O da kendi görevini
yaptı. Her gün “Yarabbi benim canımı al ki İstanbul İslamın eline geçsin diye
dua edip kendini tarihte yeni bir sayfa açılması için feda etti. Bize yani
İstanbul’un fethine mani olmak istemiyordu. O yüzden Allah’tan ölümünü
diledi ama, o bu dua’yı ederken bir taraftanda görevini yapıyordu. Aman
gavurcuklarıma bir şey olmasın diye, bizim attığımız gülleleri tutup bize
geri atarak görevini ihmal etmiyordu. Şimdi bize düşen bu mübarek zat’ı
yıkayıp, layıkıyla defnetmektir, der. Hemen evliyalar, ulemalar o mübarek
zatı yıkamak için toplanır. Fakat o an da Ayasofya’nın kubbesinde bir ses
duyulur. “O has kulu biz yıkadık. Siz sadece onu defnedin!” orada bulunan
tüm ulema ve şeyhler bu ilahi sesi işitince „Allahu Ekber“ diyerek tekbir
getirirler.
Tazim ve hürmet ile o büyük zat’ı alıp tabuta koyarlar. Fakat Allah’ın
hikmeti, tabut aniden kendi halinde hareket etmeye başlar, ve kendilerini bir
anda tabutla birlikte Eğrikapı tarafında açık bir mezar’ın önünde bulurlar.
Bakarlar mezarın içinden misk gibi koku ile „YA VEDUD“ sesleri gelir.
Hayranlık ve şaşkınlık içinde tabutu tam mezara götürüp indirecekleri vakit
tabut kendiliğinden hareket edip mezara girer. Bu büyük keramet karşısında
şeyh’ler ve ulema Tekbir getirirler. Çok büyük bir evliya imiş. İşte onun’da
öyle bir hikayesi var. Allah sırrını takdis etsin. O mübarek zat’ı Eyüb Sultan
Hazretlerinin yakınına defnedip, tekrar Ayasofya’ya dönerler. Ayasofya’da
Süleyman Peygamberin makamı olan yerde hacet namazı kılarlar.
İlk cuma namazında ise Akşemseddin Hazretleri minbere çıkıp Cuma
hutbesine “Elhamdulilliah Elhamdulillah” diye başlar. Ve orada yaptığı hamd ve
şükür Hutbe’sinden sonra herkes tekbir ve salavatlar getirmeye başlarlar.
Bizzat Fatih Sultan Mehmed Han’ın arzusu ile Aksemseddin Hazretleri
imamlık görevini ifa eder. Ve namaz’dan sonra hep birlikte Peygamber
Efendimizin mübarek elinin şemasının olduğu yere gelirler, orada salavatlar
getirip, dualar ederler. Vel hasıl kalede asayiş sağlandıktan sonra Fatih
Sultan Mehmed Han gazilere bahşiş ve ganimetlerin dağıtılmasının
ardından derhal kale surlarının ve şehrin onarılması ve yeniden imarına
başlanılması için emir vererek sarayda hazirlanan odasına çekilir. Gece
yarısı olduğunda kapısı çalar ve Akşemseddin Hz.’leri: „Kalkın Sultanım,
görmeniz ve bilmeniz gereken bir şey daha var“, diyerek Fatih’i alarak
yanlarında başta Aşık Paşazade olmak üzere zamanın önemli şahsiyetleri ile
birlikte tekrar Ayasofya’ya gelirler. Önünde vaftiz taşı bulunan bir mermer
sütun’u çevirince sütun’un arkasındaki duvarın içe doğru açıldığını görürler.
Akşemseddin Hazretlerinin peşinden açılan duvardan içeriye giren Fatih
ve yanındakiler duvarların sağ ve sol tarafında asılı yanmakta olan
meşaleleri alıp uzun ve kasvetli koridorda bir müddet ilerledikten sonra
aşağıya doğru inen bir taş merdiven önünde dururlar. Akşemseddin
Hazretleri tarafından önden gönderilmiş olan hususi saray muhafızlarının
aşağıdan verdikleri ışık işaretinin ardından hep beraber kırk basamak
aşağıya indikten sonra meşalelerle aydınlatılmış havalandırma sistemi
olarak kullanılan tavana birleşik içi boş taş direklerin bulunduğu geniş bir
alana gelirler. Yan yana sıralanmış kapalı kapıların sonundaki kapının bir
önceki kapının önüne gelip dururlar. Akşemseddin Hz.: „Sultanım, şimdi bu
kapıdan içeri gireceğiz“ der, ve kapıyi açar. Kapıdan içeriye girdiklerinde
büyük bir holde bulurlar kendilerini. Mum şamdanlarla aydınlatılmış holün
iki tarafında Osmanlı saray muhafizlarının dizilmiş olduklarını görürler.
Holü geçtikten sonra yine bir kapının önünde dururlar. Akşemseddin Hz.:
„Sultanım, şimdi bu kapıdanda gireceğiz“ diyerek kapıyı açar ve içeriye
girerler. Girdikleri odanın içinde yüzlerce mumdan oluşan tavana asılı
büyük bir Avize’nin altında yaşları altmış ile doksan arasında yedi papazın
ayakta kendilerini beklediklerini görürler. papazların en yaşlıları hemen öne
atılarak: „Hoşgeldiniz ey Konstantinopel Fatihi, garbın ve şarkın Sultanı“
diyerek Fatih Sultan Mehmed Han’ın önünde eğilip eteğini öper. Onu
takiben sırayla diğer papazlar dahi etek öptükten sonra liderleri olan yaşlı
papaz: „Ey cihan hükümdari, yüzyıllar boyu bizim dedelerimizden,
babalarımıza, ve onlardanda bize kadar gelerek en nihayet bizde son bulan
mukaddes kutsal emanetleri ve nöbeti artık yeni sahibine teslim etme
zamanı gelmiştir“ diyerek bulundukları odanın duvar tarafında dayalı
duran yer döşeklerinin yanındaki sandıklara doğru gider. Sandıkların içinde
en büyük olanın üzerine çıkarak duvardaki şamdanlıkların içindeki
mumlardan birini çıkardıktan sonra mumu çıkardığı yere altın bir anahtar
sokarak çevirir. Anahtarı çevirmesi ile aniden duvar taşlarından birisinin
içeriye doğru kaydığı görülür. Taşın kaymasıyla birlikte yaşlı papaz elini
duvarda açılan boşluğa doğru sokar ve içinden kat kat ince deriye sarılı
mücevherlerle kaplanmış bir kutu çıkarır. Kutudan Fatih Sultan Mehmed
Han’ın ve yanındakilerin şaşkın bakışları altında Hz. Peygamber’imizin
(s.a.v.) mübarek elinin ceylan derisi üzerindeki resmini çıkartarak üç kere
öpüp başına sürerek Fatih Sultan Mehmed Han’a uzatır ve: „Ey cihan
Padişahı, bu mübarek resim Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek elinin
baskısıdir.“ der Fatih Sultan Mehmed Han Akşemseddin Hz. tasdikleyici
bakışını görünce derhal ileri atılır ve yaşlı papazın elinden mübarek resmi
alarak göz yaşları içinde Salavat çekerek öpüp yüzüne, gözüne sürer ve
hemen ardından Akşemseddin Hz. dönerek: „Hocam, bütün bunlar ne demek
oluyor? Siz bunları biliyormuydunuz? Bu mübarek resim bu papazlarda ne
arar, ve ellerine nasıl geçmiştir?“ diye heyecan ile sorar. Akşemseddin Hz.:
„Sultanım, biz Bizans’ı muhasara ettiğimiz gece bana rüyamda bizden
yüzyıllarca sene önce yaşamış olup hakiki ismi Muhammed Buhari olan Sarı
Saltuk Baba7 gelerek bu gizli sırlardan ve yerlerden bahsetmiştir. Zira
kendisi Selçuklu devletinin kargaşa ve çöküş zamanında Bizansa girerek
Ayasofya’da papaz kılığında yıllarca ibadet edip Ayasofya ile ilgili sırları
öğrenip o muhasara gecesi bana aktarmıştır. Siz fetihten sonra İslambol’un
asayişi ile ilgilenirken bende boş durmayıp Aşık Paşa Zade Efendi ve
ulemadan birkaç kimse ile birlikte saray muhafızlarınıda yanıma katarak,
Sarı Saltuk Baba’nın gösterdiği bu gizli yolları muhafızlar ile emniyete
alarak papazların bulunduğu bu odaya girip onlar ile görüştükten sonra
derhal sizi alarak buraya geldik. Sultanım destur verirseniz şimdi size bu
mübarek resmin bu papazların eline nasıl geçtiğini anlatayım diyerek başlar
anlatmaya“. Vaktiyle Bizans Imparatoru Konstantin çok sevdiği kızının
arzusu üzerine bu eşsiz mabedi yapmak için harekete geçtiğinde yanına
elinde Ayasofya’nın inşaatı ile ilgili planlarla birlikte esrarengiz bir şahıs
gelerek: “Ey Konstantin, eğer bu mübarek mabedi benim elimdeki plana göre

(7 Sarı Saltuk Battal Gazi’nin torunu olup Seyyid’tir. Esved Nikola, Kelgra
Sultan, Muhammed Buhari, Şerif Hızır isimleriyle ünlüdür Balkanlarda, ve Batı dünyasında, Aziz Nikola olarak tanınır.)
yaparsan bu inşaatın bütün masraflarını ben karşılayacağım“ der. Kral
Konstantin yanındaki mühendislerle bakar ki, bu esrarengiz şahısın elinde
gösterdiği planlar hiçbir mimarın çizemeyeceği harikuladelikte planlardır.
Hemen kabul eder ve tam Hz. Süleyman As.’ın makamını kurduğu yerde
inşaatı başlatır. İnşaat kırk yılda tamamlanır. İşte bu Ayasofya’nın gerçek
mimarı, planları getirip masrafları karşılayan kişi o esrarengiz Şahıs olan
Hızır As.’dır. Hızır As. Ayasofya’yı güzel huylu ve bilgili Ignados adında
bir mimara inşa ettirirken işte bu geçtiğimiz gizli bölmelerin ve dehlizlerin
içinde yüz oda yaptırırki, her odanın bir kapısı vardır. Bu yüz kapıyı her
sayıp işaretlendiğinde işaretlenmemiş bir kapının daha ortaya çıktığı
görülür. Acaip sırdır. İşte bu papazların bulunduğu oda o işaretlenmiş olan
en son kapının önünde duran bir önceki kapıdır. Binaenaleyh aradan
yüzyıllar geçer ve bütün herşeyin Onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz.
Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin dünyaya teşrif etmesi ile birlikte
yeryüzünde o gece 70 bin olay olur. Nemrut’un sönmeyen ateşi söner,
Kisra’nın sarayı yıkılır, Kabe’deki putlar düşüp kırılır, ve zelzeleler olup
işte bu Ayasofya’nında kubbesi düşer ve bir daha da onarılamaz. Ve
nitekim, Peygamber’imizin (s.a.v.) çocukluk zamanında Şam taraflarında
rahib Buhayra isminde bir papazın yanına Hızır As. gelerek: „Ey nurlu
keşiş. Sana getirdiğim ilahi emir odur ki yanına 300 rahib alarak Mekke’ye
gidesin. Orada şu anda henüz çocuk yaşta olup bütün Peygamberler’in başı
ve sonu olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek tükürüğünü alasın. Onun
mübarek parmağının izini bir deriye çıkartasın, sonra Mekke’nin
toprağından ve Zemzem suyundan alıp Konstantinopole gidesin. Orada
bunları Ayasofya’nın yıkık kubbesinin harcına karıştırarak kubbeyi tekrar
onarıp eski yerine koyasın.” der, ve kaybolur. Bunun üzerine rahib Buhayra
denilen imanlı papaz derhal harekete geçerek yanında emredilen sayıda
papaz ile birlikte Mekke’ye gelir ve sırayla Peygamberimiz’in (s.a.v.)
mübarek elini öpüp iman tazeledikten sonra daha küçük yaşta olan Hz.
Muhammed (s.a.v.)’e kendilerini Hızır As.’ın yolladığını ve mübarek
emanetleri alıp Konstantinopel gidip Ayasofya’nın kubbesini onaracaklarıni
söyleyerek yanında getirdiği siyah bir Mürekkep ve ceylan derisini
heybesinden çıkartarak Peygamber’imizin (s.a.v.) mübarek parmağını bu
siyah mürekkebe batırıp bizzat amcası Ebu Talib’inde orada bulunup elinde
tuttuğu ceylan derisinin üzerine basmasını rica eder. Peygamberimiz (s.a.v.)
mübarek parmağını tam siyah mürekkebe batıracağı sırada rahib Buhayra
hırsa ve aşka gelip, kendini tutamayıp Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
elini tutup tümüyle mürekkebe batırarak ardından da Ebu Talib’in bir taşın
üzerine sermiş olduğu ceylan derisinin üzerine bastırır. Efendimizin
mübarek elinin mürekkebe değmesi ile birlikte siyah olan mürekkeb bir anda
yemyeşil bir nur’a dönüşerek Hz. Muhammed (s.a.v.) elinin bastığı ceylan
derisinin üzerinde nur’dan bir pençe şeklinde çıkar.
Üzerinde mübarek elin baskısı olan ceylan derisini eline alıp öpüp
yüzüne gözüne süren rahib Buhayra hemen Peygamber Efendimizin önünde
diz çöküp: „Ya Resullah, destur ver bu elimde tuttuğum mübarek elinizin
baskısı benim elimde, ve benden sonrakilerin elinde durduğu müddetçe bu
resim hürmetine bizi her türlü vergiden ve yargıdan muaf tutup,
dokunmayıp rahat bıraksınlar”, diye ricada bulunur. Bunun üzerine Hz.
Peygamberimiz: „Ey Buhayra. Her şeyi yoktan var eden yüce Rabbimin izni,
şu an yanımda bulunan Cebrail ve Melaikenin ve dahi amcam Ebu Talib’in
şahidliği ile bu resim sende ve senden sonra kimin elinde bulunursa onlara
dokunulmayacak ve her türlü vergiden muaf tutulup ihtiyaçları karşılanıp
güvence altında olacaklardır. Ta ki, kutsal emanetlerimin ve miraslarımın
sahibi öz be öz torunum Muhammedül Mehdi Aleyhisselam Ahir zaman’da
zuhur edip benim emanetlerimi miras hakkı olarak teslim alıp kılıcımı
kuşanana kadar.“ buyurarak ilahi güvenceyi verir. Bu kutsal güvenceyi
alan rahib Buhayra derhal Efendimizin mübarek ayaklarına kapanıp
öperek yüzünü gözünü sürer. İşte bu mübarek resim bu şekilde rahib
Buhayra’dan Bu papazların eline kadar gelmiştir, Sultanım“, diyerek
sözünü bitirir Akşemseddin Hazretleri. Bu anlatılanları gözlerini mübarek
resimden bir an bile ayırmadan dinleyen Fatih Sultan Mehmed Han:
„Hocam, şimdi bu mübarek resimin bu papazlarda daha fazla durmasına
gönlüm razı değildir. Onu derhal bunlardan alıp diğer kutsal emanetlerin
yanında muhafaza edelim“, diyerek arzusunu dile getirince, yaşlı papaz
hemen Padişahın ayağına kapanıp: „El aman ey şanlı Padişah. Hz.
Muhammed (s.a.v.) ve İsa hakkı için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bize tahsis
etmiş olduğu bu kutsal emaneti koruma ve muhafaza etme şerefini bizden
almayın. Biz bu emanetleri yüzyıllardır mücevherlerle işlenmiş kutular
içinde, misk kokularıyla saklayıp muhafaza etmişiz. Bu emanete asla
hıyanetlik etmemiş olup gerektiğinde canımızı bile vermekten çekinmemişiz.
Biz bunun kıymetini ve şerefini çok iyi biliriz. Siz bunu bizde bırakınki
kıyamete kadar emniyette olup hem bu dünyada hemde ahirette şefaat
bulalçm“, diye yalvarçr, ve ardından devam eder: „Ey bahtiyar Sultan, size
bir sır daha vereyim ki, o da bu resimden iki adet daha mevcud
bulunduğudur. Bunlardan birisi Urfa’da Azer Kilisesinde, ikincisi ise Van
gölünün üzerindeki Ahdimvar adasında bulunan eski ermeni kilisesinde
mahfuz bulunmaktadır. Acayip sırlı bir kilisedir. Buyruk verin derhal haber
salıp getirtelim huzurunuza. Yalnız bizdeki resmin bizde kalmasına izin
verin“ deyince, Fatih Sultan Mehmed Han: „Peki, sizin elinizde Hz.
Muhammed’in (s.a.v.) güvencesine dair bir belge mevcudmudur, ki
sözlerinizin doğruluğu ispat ola?“ diye sorar. Yaşlı papaz hemen o mübarek
resmi çıkarttığı kutudan yine deriler üzerine yazılmış ve mühürlenmiş,
başta Peygamberimizin (s.a.v.) olmak üzere Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer,
Hz. Osman, Hz. Ali (k.v.) ve diğer halifelerin ve hükümdarların güvence
verdiklerine dair fermanlarıni gösterir. Bu belgeleri tetkik edip hakiki
olduğuna hükmeden şeyhler ve ulema bu fermannameleri öpüp yüzüne
gözüne sürdükten sonra padişaha uzatıp: „Sultanım bu papazlar doğru
söylerler. Bu fermannameler hakikidir“ diye tasdikleyince Fatih Sultan
Mehmed Han daha fazla düşünmeden yanında bulunan ünlü vezir ve
tarihci Aşık Paşa Zade’ye dönerek: „Buyruğumdur. Benim oğullarım ve
onların oğulları ve dahi kıyamete kadar gelecek oğullarımın oğulları, bu
mübarek resim kimde bulunursa bulunsun onların her türlü vergi ve
yargıdan muaf tutulup tüm ihtiyaçlarının Beytülmalden karşılanmasına
dair Peygamber (s.a.v.) buyruğu üzere benim dahi fermanım olup, kim bu
fermana karşı gelip uymazsa Firavun ve Karun’un lanetlendiği gibi
lanetlenmesine“, diyerek bir deri üzerine bu tarihi fermanı yazdırıp
mühürleterek yaşlı papaza uzatır. Papaz derhal bu fermanı öpüp başına
sürdükten sonra diğer fermanların bulunduğu kutuya koyar. Velhasıl bir
kaç gün geçtikten sonra Urfa’daki Azer Kilisesinden mücevherlerle
kaplanmış bir kutu içinde pırıl pırıl parlayarak etrafa misk kokusu saçan
bir mendile sarılı Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ikinci resmi gelir. Fatih Sultan
Mehmed Han, huzurunda toplanan büyük divan önünde şeyhlerin,
ulemanın, sadrazamların ve paşaların getirdiği Salavatı Şerif ile Hz.
Akşemseddin elmaslarla süslü kutunun içinden kat kat sarılı halde olan o
nur saçan mendili açtığında: „Subhan Allah, Senin hikmetinden sual
olunmaz Yarabbi bu ne güzel bir yüz“ diyerek hayranlık içinde bir müddet
mendile baktıktan sonra, sabırsızlıkla ne olduğunu bir an önce öğrenmek
isteyen padişaha doğru uzatarak: „Sultanım bu mendil bildiğimiz mendile
benzemiyor“, diyerek mendilin üzerinde çok güzel, nur gibi parlayan bir yüz
gösterir. Fatih, mendili alır bakarki hiç görmediği güzellikte bir erkek yüzü
mendilde durur, hemen: „Bre Papaz bu mübarek yüz kime aittir tez söyle“
diye mendili getiren Azer Kilisesi papazına seslenir. Papaz derhal diz
çöküp selam verip etek öptükten sonra: „Haşmetli Padişahım, bu mendil
üzerindeki resim Hz. İsa Aleyhisselam’ın mübarek yüzünün resmidir. Hz.
İsa bir sabah havarileri ile birlikte ibadet etmek için içi su dolu bir leğende
elini yüzünü yıkayıp, yüzünün yaşını bu mendile sildiğinde, nurlu yüzünün
mübarek şekli aynen bu mendile çıkar ve bir daha da asla silinmez. Bu
mendil Hz. İsa dan Habibi Neccar’ın eline, ondan halifesi Şemun Safa
Hz.lerine ondan rahib Buhayra’ya, ondan da sırasıyla bize kadar gelerek
bizdende sizin elinize geçmiştir. Bu mübarek resmi suya atsan ıslanmaz,
ateşe atsan yanmaz. Hz. İsa’nın mucizesidir ki bizler bu kutsal emanete iki
cihanın nuru ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
elinin resmini sararak misk kokuları sürerek itina içinde bu kıymetli
cevherlerden oluşan kutunun içinde yüzyıllar boyu muhafaza etme şerefine
ermişiz. Okumuş olduğumuz kitaplarımızdan ve ata’larımızdan, bir gün bir
Mehmed’in gelip Bizansı fethedip bu kutsal emanetleri devralacağını, biz
biliyor ve bekliyorduk. Allah’a şükürler olsun ki Size bu emanetleri verme
şerefi bize nasib oldu“, diyerek mendilin sırrını anlatınca, padişah
divanında kim varsa hepsi tekbirler, salavatlar getirerek Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) ve Hz. İsa’nın mübarek resimlerini sırayla edep ve tazimle yüzlerine,
gözlerine sürdükten sonra itina ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek
resmini, Hz. İsa’nın mübarek mendiline sararak tekrar kutuya koyup
muhafaza memurları ile birlikte Salavatlarla diğer kutsal emanetlerin
muhafaza edildiği yere doğru uğurlarlar.
Daha sonra Ayasofya’nın o esrarlı 100 kapısındaki Odalarından her gece
sırasıyla birinde papazlarla8 ve ulemadan büyük zatlarla birlikte gizli
görüşmeler yapan Fatih Sultan Mehmed ve Akşemseddin Hz.leri ileride
Hristiyan Dünyasını sarsacak ve onları birbiriyle uğraştırıp müslümanların
bu sayede yollarını açacak ilmi çalışmalarda bulunup İslambol da asayişi ve
yasaları yürürlüğe sokarak ardından hiç vakit kaybetmeden ilayı
kelimetullahı yeryüzünde hakim kılmak için gözlerini yeni hedeflere doğru
dikip, kızıl elmaya yani Şarki Roma’dan Garbi Romaya doğru bakarak
mübarek sakallarını sıvazlar. Allah makamını cennet komşusunu Hz.
Muhammed (s.a.v.) eylesin.
Amin,…el Fatiha.
(8Hz. Muhammed (s.a.v.) mübarek elinin resmi rahib Buhayra’dan Fatih Sultan Mehmed’e kadar hangi papaz
tarafından muhafaza edilmişse onlar Allah’ın izni, Peygamber’in (s.a.v.) duası ile müslüman olup, imanlarını
papaz kıyafeti altında gizlemişlerdi. Sarı Saltık Baba Hz.leri papaz kılığında Ayasofya’da kendi zamanının
papazları ile bu gizli sırlar hakkında görüşmüşlerdi. Sarı Saltuk Baba aynı zamanda Ahmed Yesevi Hz.lerinin
halifesi olup, 12 lisan bilip papaz kıyafeti altında Balkanlarda gizlice Islamı yayarak, ve aynı zamanda Esved Nicola
ismi altında Hırıstiyanlık dininde olan teslis inancını ortadan kaldırmıtır. Bogomin Mesebini yayarak. Hırıstıyanlık onu Noel Baba
olarak tanır. Hırıstıyanlarin St. Nicolaus olarak tanıdıkları kimse aslında hakikatte kılık deyitirmi olan Sarı Saltuk Baba Hz.’dır.)