Bu Blogda Ara

17 Mayıs 2012 Perşembe

ZUL KARNEYN’İN İZİNDE…

Himalaya kütlesi; Tengri/ Tien-shan, Pamir, Karanlık ve Transhimalaya dağları antik çağların önemli bir yerleşim bölgesidir. Nuh Tufanı ve Venüs başlıklı paylaşımımızda işaret ettiğimiz üzere; Küresel Tufan'dan bir süre sonra bu bölge bir iç...
Himalaya kütlesi; Tengri/ Tien-shan, Pamir, Karanlık ve Transhimalaya dağları antik çağların önemli bir yerleşim bölgesidir. Nuh Tufanı ve Venüs başlıklı paylaşımımızda işaret ettiğimiz üzere; Küresel Tufan'dan bir süre sonra bu bölge bir iç denizin ortasında uzanan büyük bir kara kütlesi olarak kalmıştır… 
Bize göre bu bölge insanlığın küresel tufan sonrası yeniden çoğalıp yayıldığı ilk yerleşim alanıdır.
Söz konusu bölgenin bir uzantısı olan, Tibet'in doğusundaki Bayan-Kara-Ula dağları ise 1938 yılında yapılan bir keşifle adını dünyaya duyurmuştur.

DROPA TAŞLARI

1938'de Dr. Chi Pu Te'in başını çektiği bir ekip Çin'in Baian-Kara-Ula dağlarında önemli bir arkeolojik keşfe imza attı… Antik kültürlerin yaşadığı bazı mağaralarda son derece şaşırtıcı bulgular elde ettiler. Mağaranın tabanında asırların tozu altına gizlenmiş yüzlerce taş disk buldular. Disklerin bulunduğu alan ise en az 10.000 yıl öncesine ait bir medeniyeti işaret etmekteydi. Her diskin çapı 22 7 cm ve kalınlığı 2 cm idi. Her birinin ortası delikti ve gövdelerine kazınmış sarmal oyuklar vardı. Dışarı doğru dönen bu sarmal oyuklar aslında üzerindeki küçük hiyerogliflerde bir kompozison oluşturuyordu. Hiyerogliflerde iç-bükey bir dünyadan gelen ve buradaki dağlarda kaza geçiren uzay gemilerinden bahsediyordu. Uzay gemileri kendilerini Dropa diye adlandıran insanlar tarafından kullanılıyordu. 

 Pekin Üniversitesi arkeoloji profesörlerinden Chi Pu Tei bir grup öğrencisiyle Himalayalar’daki mağaraları inceliyordu. Mağara duvarlarında diğer tarih öncesi mağara resimleriyle hiç alakası olmayan çizimler vardı. Bu mağara duvarlarındaki güneş, ay ve yıldızların çok gerçekçi çizimleri bulunuyordu. En şaşırtıcı keşif ise Dropa taşlarıydı. İlk bulunan taş öğrencilerden birinin ayağına takılınca ortaya çıkmıştı. Taş bir disk şeklindeydi. Disk o kadar simetrikti ki, biri tarafından ustalıkla şekillendirilmiş olmalıydı. Yaklaşık 30 santim çapındaki diskin tam ortasında bir delik vardı.
Araştırma devam ettikçe toplan 716 disk bulundu. Her taşın üstünde hiyeroglifler vardı. Ancak mikroskop yardımıyla seçilen harfler hiyeroglif semboller içeriyordu. Taşlar, kazı alanındaki diğer bulgularla birlikte Pekin Üniversitesi’nin arşivine kaldırıldı.

Öyle bir teknoloji düşünün ki; binlerce yıl önce, bu gün mikroskopla inceleyebileceğimiz çizimler yapsın???! 
Fakat bu taşların içerdiği en önemli teknolojik gizem ise henüz çok az insan tarafından bilinmektedir. Taşların bir kısmı eğer ki sabit bir hızda döndürülürken üzerine lazer tutulursa holo-grafikler vermektedir. Sanki üst düzey bir teknolojik uygarlığın insanları eldeki ilkel şartları kullanarak, antik çağ insanlarına görsel bir materyal sunmuşlar gibidir. 
Bu sözünü ettiğimiz teknolojiyi günümüzde diskolardaki dönen toplara lazer tutularak elde edilen ışık gösterisine benzetebilirsiniz. 
Diğer küçük taşlar ise bu görsel bulmacanın kombinasyonunu tamamlayan diğer unsurlar olabilir mi acaba?

Bu konuya teğet geçen ilk araştırmacı 1968 yılında taşları inceleyen Rus bilim adamı Vyatcheslav Saitsew olmuştur. Taşların yüksek düzeyde kobalt içerdiğini keşfeden Saitsew, bu oranda kobaltın aşırı derecede sertleştirdiği taşların üzerine, minyatür ölçekte yazı yazmanın antik çağ insanları için imkansız olduğunu farketti.  Saitsew taşları osilograf testine tabii tuttu. Bu testin sonuçlarına göre taşlar imal edildikleri çağda elektrik akımı iletmişlerdi… Ayrıca bu taşlar üzerlerine karanlık bir ortamda ışık vurduğunda kuvars gibi hayret verici bir parlaklık kazandığını ve sarı ve açık kahverengi arası bir cam yüzey görüntüsü sunduğunu hayretle gözlemledi. Saitsew taşların yapısının o yıllarda çok kullanılan müzik plaklarına benzediğini de ifade etmişti…










Asya kıtasının Avrupa ile sınırı olan Ural dağları bölgesinde yine Dropa diskleri gibi açıklanmakta zorlanılan bir başka ilgi uyandırıcı antik teknolojik kalıntı keşfedilmiştir…

Bu kusursuz spiral cisimler, Ural dağlarının doğusundaki Narada bölgesinde bir dere yatağında keşfedilmiştir.
Bir makinenin dağılan parçaları olduğu çok açık olan bu cisimlerin en büyüğü 3 cm en küçüğü (inanılması güç ama) 0,003 mm büyüklüktedir. Büyük olanları bakırdan, küçük ve mikro ölçekte olanları ise çok ender rastlanılan "tungsten" ve "molybdenum" madenlerinden yapılmıştır.
Mikroskopla yapılan incelemeler, bu cisimlerin kusursuz bir biçimde altın oran tekniği içerdiğini göstermektedir. Yapılan tüm karbon testleri cisimlerin en erken 20.000 yıllık olduğunu işaret etmektedir.
Eğer zamanda yolculuk yapmış bir cismi incelerseniz şüphesiz zaman kavramı oldukça kafa karıştırıcı olmaktadır.
Yapılan karbon testleri ise tarihlendirme konusunda şaşırtıcı rakamlar verebilir. Bu nedenle ister antik çağ öncesi mağaralarda yaşayan Dropa'lıların diskleri olsun, ister Narada'da bulunan bu inanılmaz düzeyde mikro ölçekteki makine parçaları, bildiğimiz yazılı tarihin  Yontma Taş Devri veya bilimsel adıyla Paleolitik Çağ olarak tanımlanan Eski taş çağına uzanmaktadır. 
Bu çarpıcı bulgulara bir başka örnek ise 1974 senesinde Romanya'daki Aiud kasabasının yaklaşık 2 km doğusunda bulunan metal bir cisimdir.

"Aiud Kaması" adıyla anılan bu metal nesne 35 metre derinlikte Mamut kemikleriyle birlikte bulunmuştur. Bilindiği üzere Mamutların nesli yaklaşık 11.000 yıl önce tükenmiştir. Bu durum bulunan metal nesnenin binlerce yıl öncesine ait olduğunu göstermektedir. Ama bilim adamlarını asıl hayrete düşüren bulgu ise Cluj-Napoca Arkelooji Enstitüsünün raporu sonrası gerçekleşmiştir.
Yapılan incelemede metalin 12 ayrı elementen oluştuğu ve üzerinin okside olmuş alüminyumla kaplı olduğu rapor edilmiştir.
Alüminyum üretimi 1808 yılına kadar mümkün olmamıştır. Alüminyum üretimi için ancak özel fırınlarda elde edilecek yüksek derecede ısı gerekmekte ve labaratuar ortamında bir takım kimyasal işlemler gerekmektedir.
Mamut kemikleri ile beraber aynı katmanda bulunan bu kama binlerce yıl yaşında olmalıdır. Araştırmayı yapan bilim adamları cismin bir çekiç başını anımsattığını ama karmaşık metal özellikleri nedeniyle bu cismin bir iniştakımının ayağı veya tank paleti gibi bir dişli sisteminin parçası olabilceğine vurgu yapmaktalar…

Aynı bilim adamları söz konusu metalin eski devirleri ziyaret eden bir zaman makinesi veya uzay aracının parçası olduğu konusunda nerede ise hem fikirler…
Şurası bir gerçektir ki; bu olağan dışı arkeolojik keşifler, bilimsel kronolojiyi alt üst edecek bulgulardır. Çünkü iddia edilenin aksine insanlar o zaman dilimlerinde kimi bugün de olduğu gibi ilkel şartlarda yaşarken, bir kısmıda piramitler ve ziguratların inşa edildiği şehirlerde yaşamışlardır. Ama tek yönlü zaman yolcusu Zül Karneyn'in bıraktığı izler bizlere bir başka çarpıcı gerçeği de işaret etmektedir; 
Zamanda yolculuk gerçekleştirilmiş ve insanlık tarihi sebep ve sonuç tersinmesini ilk kez bu olayla yaşamıştır. 
Geldikleri zaman dilimi itibariyle, ikmal ve lojistik destekten mahrum Zül Karneyn ve ekibi, geldikleri çağda Dropalılara, Dogon kabilesine, Olmeklere vs. vs. bir kısım olağan dışı teknolojik miras ve bilgi içeren izler bırakmış, o çağlarda henüz nesli tükenmemiş olan Nefilim (kuzeyde) veya Golyat (orta doğuda) diye adlandırılan boyları 3.5 ila 4 metre arasında olan mutant insan ırkına bir kısım şehirler ve uzay gemileri için uygun iniş platformları inşa ettirmişlerdir.
Bu yazı serimizde sizlerle paylaşmaya çalıştığımız gerçeklerin tümü bu içeriktedir.
Bizler bu fenomenleri açıklarken uzaylı yalanı ve aldatmacasını özellikle vurguladık. Çünkü ister anti dünyanın ilkel yaratıkları olan Yecüc/Yegog ve Mecüc/Megog veya iç bükey dünyanın salt enerji formundaki yine ilkel düzeyde yaratıklar olan cinlerin sınıflandırılmasında ve ayrıca bu hayvanlardan biraz daha bilinçli yaşam türlerinin bilimsel ve sanatsal açıdan bir medeniyet kuramayacak kadar insanoğlundan son derece geri oldukları gerçeğini bilmekteyiz.
Oysa uzaylı aldatmacası üzerinden propaganda yapan "yeni dünya düzenci" zihniyet, insan oğlundan daha ileri bir ırk yalanı ile bu işaret etmeye çalıştığımız zamanda geriye yolculuk ve diğer bilinmeyen olguların öğrenilmesine bilinçli olarak engel olmaktadır.
Bilim kurgu filmlerde Muharret Tevrat'dan ve sünnet kitabı Talmud'dan alıntı "konuşan hayvan" türü yaratıklar bilinçli olarak işlenmekte,  doğada var olan hayvanların insanlarla mutantı uzaylılar icat edilip, konuya odaklanamayan ve dolayısı ile bilgisiz kalan zihinleri sistemli olarak yönlendirmektedirler.
Son ve zikri korunmuş tek mesaj olan* Kur'an'ın detay vererek izah ettiği zamanda yolculuk gerçeği, insanlığın sınır bilimidir. Şüphesiz zamanda geriye yapılan yolculuklar bir teknolojik gelişim yaşamış/yaşayacaktır. Zül Karneyn bu teknolojinin öncüsüdür. Onun zamanda geriye tek yönlü yolculuğuna çıkmadan önce yaşadığı paralel olasılık dünyasında yaşanan tarihi süreç, tarihe farklı bir biçimde müdahale edilerek değiştirilmiştir.
(*Zikri korunmuş mesaj vurgumuzun nedeni; Kur'an'ın zikri yani bütünlüğü ve okunuşu korunmuştur… Bunun dışında Ebu Süfyan'nın oğlu Muaviye'nin hilafeti zorla ele geçirmesi ve sonrası dönemde ayet yazılım sırası orjinal halinden şimdiki karmaşık dizilimine dönüştürülmüş ve Arapça yazılması gereken Kur'an, herekelendirme marifetiyle Kureyş lehçesine mahkum edilmiştir.)
Tüm bu iç içe gerçeklikleri anlatmak için bu linkte sizlere değerli bilgiler aktarmaya ve bunların olası delillerini paylaşmaya çabalıyoruz. Tüm paylaşımlarımız bir bütünlük arzetmektedir. Aynı zamanda zikri korunmuş tek Tanrısal mesaj olan Kur'an'ın kavlindendir.
İncil'in bozulmamış bir kısım ayetlerinden olan; "Gerçek sizi özgürleştirir" kelamının Kur'an karşılığı Bakara 5. ayettir; "Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn" Rabb'in den (Allah'ın öğreten ismi) bir huden  (gerçeklik/hidayet/doğruluk) üzere olanlar, kurtuluşa erenlerdir…
Gerçek bilgi ile yüzleşmek, bir odaklanma ve bilgiyi sınır tanımadan, ısrar ederek arttırma sürecidir. O zaman dezinfermasyonlardan kurtulan zihin, hiç bir maksatlı propagandanın etkisinde kalmaksızın, gerçeğe, yalın olan gerçekliğe odaklana bilir.
Bu yazılarımızda bizler bilim kurgu veya fantastik paylaşımlar yapmıyoruz. Siz okurlarımızı yaradılışımızın en önemli konusu olan ve Tanrısal mesajın yüzlerce ayette vurguladığı zamanda yolculuk teknolojisi ile yüzleştirmeye çabalıyoruz. Ayrıca bu önemli konuyu bugüne kadarki dogmatik/dinci, mistik, ökült veya hurafe türü yaklaşımlardan arındırıp, bilimsel gerçekliğini vurgulamaya çabalıyoruz…
Zül Karneyn halka teklik türü bir özel kara deliğin olay ufkunu kullanarak zamanda geriye gelmiş ve bu yolculuğunun bilgilerini de bir biçimde insanlığa aktarmıştır. Ancak bu veriler tarihin tozlu rafları arasında ya kaybolmuş veya efsanelere dönüşmüştür.
Bize göre gemisinin adı "Nibelungen" dir. Tarihin sebep sonuç tersinmesinde bir Germen destanı olan Nibelungen adını bu zaman yolcusundan almış ve o zaman yolcusu gelecekte dünyaya geldiğinde bu saganın/destanın kutsallaştırıldığı bir siyasi sistemin dünyamızı yönettiği, paralel tarihte yaşamıştır…
Zül Karneyn'in geçmişe yaptığı tek yönlü yolculuğu sonrası yaşayıp, öldüğü o çağlarda Germen ve Turan kavimleri birlikte yaşamaktaydı. Bu kuzeyli medeniyet Altay dağlarından Tibete ve oradan Uralların batısına uzanan tek bir ırk ve kültürdü…
O nedenle en eski Germen efsanelerinin kökü Orta Asya ve Tibet kültürüne dayanır.
MÖ 5000'lerden önceki çağlara ait bir coğrafi harita çalışması henüz yapılmamıştır. Ama jeologlar o dönemde Baltık denizinden, birleşik bir deniz parçası olan Kara deniz ve Hazar denizine ve oradanda Altay ve Tengri dağlarına kadar rahatlıkla gemiyle yolculuk yapılabildiğini işaret etmektedirler.

Bir başka değişle yukarıdaki haritada  işaret edildiği gibi MÖ 5000'lere kadar, Baltık denizinden Altay dağlarına kadar birbirleri ile bağlantılı göller, iç denizler ve devasa nehirlerden oluşan bir su kütlesi mevcuttur.  ( Kazım Mirşan'a ait Turan-Germen ortak tarihi diye bileceğimiz döneme ait bu kurgu haritada, bilinen Turan tarihinin en eski devleti olan Bİl-OY-BİL konfederasyonu coğrafyası başarılı bir biçimde işlenmiştir)
Zül Karneyn ve ekibi bu çağın insanları ile evlenmiş, çocuklar/zürriyetler edinmiş ve hikayesi  asırlar içinde değişerek ve farklı mitolojik olayların içine dağılarak gelmiştir.
Bunlardan bu güne kadar işlediklerimiz; Quat-zel-quatl ve Kukulcan, Tiowanaqu, Dogon, Dropa efsaneleri ve arkeolojik buluntuları oldu…
Nibelungen destanı ise asırlar içinde yaşanan farklı olayların içine girmesi ile muhtemelen özünden sapmış bir başka konumuzla bağlantılı efsane… Büyük olasılıkla Zül Karneyn'in soyundan gelen Siegfried (okunuşu; ZigFRied, farsçadaki ZaFeR isiminin sanskritçe hali) adlı kahramanın başından geçen olayları konu almaktadır. Ama asırlar içerisinde aynı isimden gelen bir başka liderin hayat hikayesinden parçalarda eklenmiş olabilir… 
Zül Karneyn'in gemisi ise manyetik aşırı alanları seyrül sefer rotası olarak belirlerken, bir başka değişle uzay-mekan aşırı teleportasyon tekniğini kullanırken, mutlaka dünyanın manyetik kutuplarından sıçrama yapmaktaydı. Bu nedenle kuzey Avrupalı Vikingler onun ismini kutup bölgesindeki en uzak limanlarına vermiş olmalılar…
Bu en uzak Viking yerleşiminin adı Grönland adasındaki "THULE QAANAAQ" dır. ( Okunuşu; Zül Qarnak)


Ayrıca Yunanistanı ele geçiren kuzeyli kavim Dorlar vasıtasıyla uzak kuzeyden gelen ve özel güçleri olan insanlar ile ilgili bir efsane olan Hyperboria efsanesi de tıpkı Hint-Tibet kökenli bir başka efsane olan Agharta ve Şambala ile benzer konular içermektedir. Her iki mitolojik hikayede Zül'Karneyn'in öğretilerinden bir biçimde etkilenmiştir. 
İlerleyen bölümlerimizde Agharta efsanesi ile birlikte anılan iç-bükey dünyanın, aslında ne tür bir bilgiye temas ettiğini işleyeceğiz.
Yine Viking mitolojisindeki Odin ve Thor'un çekici konusuda bu konularla iç içe geçmiş bir kısım veri barındırmaktadır…
Tüm bunlarla birlikte Zül Karneyn'in Yecüc ve Mecüc adlı anti dünya ırklarına karşı verdiği mücadele üç semavi kitabında ortak konusu olmuştur. Tevrat ve İncil yüzlerce yıl içerisinde tahrif edilerek kaleme alındıkları için Zül Karneyn ismen geçmemekle birlikte, mücadele ettiği anti-paralel dünya yaratıkları Ye'cüc/Ya-ğüğ/Ya-Gog ve Me'cüc/Ma-ğüğ/Ma-Gog ismen geçmektedir…
Bir sonraki bölümde bu yaratıkların yaşadıkları paralel dünyayı ve farklı türlerini mercek altına alacağız… 

ZÜLKARNEYN'İN İZİNDE ( oyuk dünya,agarta,ve yecüc mecüc)

Bir uzay gemisinde olduğunuzu düşünün… Işıktan yavaş giden bir cisim için evrenin Rienmann balonu biçiminde kendi üzerine nabız gibi atarak (zaman tiktakları) ve dolanarak (salyangoz kabuğu gibi) genişleyen bir yapısı vardır. Eğer...
Bir uzay gemisinde olduğunuzu düşünün…
Işıktan yavaş giden bir cisim için evrenin Rienmann balonu biçiminde kendi üzerine nabız gibi atarak (zaman tiktakları) ve dolanarak (salyangoz kabuğu gibi) genişleyen bir yapısı vardır. Eğer ışık hızına çok yakın bir hıza erişirseniz, bu kez evren düzleşmeye başlar (De Sitter Evreni) ve madde ortadan kalkar, yerine enerji gelir… Tamda bu noktada enerji canlılar dediğimiz cinlerin dünyasına giriş yaptık demektir. Bu evrene antik kültürde kaf dağları denmektedir.
İçinden geçtiğimiz dünya artık bir frekans aralığındadır.  Uzay gemimizle bu hızda sona ulaştığımızda Kur'an tabiriyle Tarık semasına yani UFO uzay-mekanına çıkmış oluruz ve artık aşağıda ne varsa, şişen bir balon değil semer (bir tür eyer şeklindeki Lobatçevski Uzayı) biçimindedir.  Buna HOLLOW EARTH (Oyuk Dünya) deniyor. Eski çağlardaki mistik ismiyle "Agharta"…

İlgili animasyon video için bakınız >>> 
http://www.youtube.com/watch?v=ubKFmIDBMjU



Yukarıdaki meşhur oyuk dünya haritasından da anlaşılacağı üzere, antik kültürden günümüze ulaşan hikayelerin etkisiyle, dünyanın yer altı mağralarından içine açılan bir boşluk ve iç bükey bir yaşam alanı olduğuna inanılırdı. Bu efsane Hint-Tibet kültüründen tüm eski medeniyetlere yayılmış bir söylencedir.
Antik dünya günümüzden bir konuda farklıydı. Her toplulukta onlarca şaman, büyücü veya psişiğe rastlamak olası idi.
Bu çağlarda insan ve cin denilen salt enerji türü yaşam formları arasında çok yoğun bir temas söz konusu idi.
Cinler "kaf dağlarının" ardındaki ülkelerini bir tür oyuk dünya olarak tasfir ederler ve onlarla temas kuran insanlar için bu oyuk dünya hep merak konusu idi.

Bizler bu masallar faslını geçip, konunun bilimsel analizine geri dönelim…
Işığın %95 ila %99 sürat aralığında, hızlarına göre ırklara ayrılan enerji tipi yaşam formları (cinler) aslında fizikte adına ağır elektron ailesi dediğimiz muon ve tau türü fermion grubunda yaşam biçimleridir…
Nasıl ki; biz insanları maddesel olarak tarif ederken temel yapı taşımız olarak atomu işaret ediyorsak, cinlerde muon ve tau dediğimiz,  aynı enerji düzeyinde toplanmaktan hazzetmeyen ve elektron gibi, lepton denen 1/2 spinli aileden bir temel parçacık yapıdadırlar. Bu enerjik yapı genellikle elektronun biraz daha ağır bir türü olarak bilinir ve elektron gibi negatif elektrik yükü taşır.
Bir de bu yapının nötrino biçimi vardır ki, bu da kozmik ışınlar veya partikül hızlandırıcı çarpışmaları gibi yüksek enerji içeren parçacık çarpışmaları sonucu oluşur. Her iki durumda bu enerji canlılar için ölüm demektir.
Daha öncede belirttiğimiz üzere bu hızlarına göre farklı frekans aralığında türlere ayrılan enerji tür yaşam biçimleri, bilinçlidir. Ama zeka seveyileri bizim gibi bilim veya sanat üretecek düzeyde değildir. Hızları nedeniyle dünya onlar için iç bükey bir yapı arz eder. İnsan cin teması ise onların hızlarını düşürmeleri ile sözkonusu olabilmektedir. Bu durum aynı zamanda onlar için tehlikelidir. Çünkü hızlarını düşürürlerse onlar için ölümcül olan kozmik ışın yağmuruna karşı açık bir hedef haline gelirler.
Bu enerji canlıları gezegenimizdeki ekosistemin bir parçası gibi görmek gerekir. Basitçe şöyle izah edilebilir; Bu enerji türünün besini doğanın atık ve çürümüş kimyasallarıdır. Onların enerji atıkları ise dünyamızdaki tüm canlı organizmanın mikro düzeyde besini olmaktadır.  
Biz yine uzay gemimize dönecek olursak; Işık hızına yakın hızlarda, enerji canlı türü ile eş değer frekansta olacağımız bu oyuk dünya bizim için kaza tehlikesi demektir. Eğer ki rotamız dünya ise artık geçtiğimiz tünel oyuk dünyanın ta-kendisidir…
Dünyanın manyetik kutupları boyunca kat edilecek bu berzah geçidi bir tür kılavuz kaptanlık gerektirmektedir. İşte bu noktada, Zul Karneyn bu rota ile ilgili ilk bilgi sahibi olmuş insandır. 
En basit bir Hollow Hole (Oyuk Delik), karadelik ve karanokta olay ufkudur. Şişkin değil, içe çöküktür. Eğer Zül Karneyn'in zaman penceresinden geçseydik, paralel ve anti paralel dünyalara bir wormhole bağlantısı ile kiriş olarak girerdik.
Bu şu demektir; Zül Karneyn her iki paralel dünyaya da çift olarak girmiştir. Aynı zamanda kendi geçtiği Şira Necm'inden ( Kur'an da NECM suresinde geçen bir tür yıldız kapısı) paralel evrenler/dünyalar, birbirlerine geçişi mümkün olan bir frekans aralığı yakalamıştır.


Kaba bir örnek verecek olursak, yukarıda bir kitabın yaprakları gibi zaman farkı ile yanyana olan paralel evren sayfalarında Zul Karneyn bir tünel/delik açmıştır. Onun açtığı bu worm hole ile Yecüc ve Mecüc dünyası ile bizlerin paralel dünyası arasında geçiş imkanı sağlanmıştır. Sonrasında Zul Karneyn bu sürece sedd oluşturmuştur.
Bu kesişim sonucu Yecüc ve Mecüc adı verilen yaratıklar, farklı tür bir evrimin yaşandığı paralel boyuttan dünyamıza geçiş imkanı bulmuşlardır. 
Zülkarneyn bu yıkıcı istilayı sona erdirmek için, ikmal ve lojistik eksiğine rağmen o çağın insanlarının yardımına baş vurarak  YAPAY BİR KARANOKTA  oluşturmuş ve Yecüc Mecüc denen gerçek dünya ırkını OLAY UFKU ARKASINA ATMIŞTIR. İşte Kehf suresindeki ilgili ayetlerde bahsedilen SEDD budur.
Yecüc-Mecüc için gerçek dünyalılar dememizin sebebi; biz ademoğullarının bu dünyaya cennet denilen 11 boyutlu (10 mekan+1 zaman) bir yerden, misafir-istilacı olarak gelmiş olmamızdır. Bizim türümüzün gelişi dünyadaki evrimi etkilemiş ve bu Tanrısal evrimin olasılık dizgesine başka bir paralel ihtimalin yaşanmasına sebep olmuşuzdur.
Dinazorlar çağı bizim gelişimizden sonra başka bir olasılık evrenine tehir edilmiş, yecüc ve mecüc adlı yaratıklar ise bu mezozoik dünyanın en zeki türü olarak kalmışlardır.
Daha öncede ifade ettiğimiz gibi bu iki ırk, bilim ve sanat üretemez ama söz gelimi maymundan biraz daha zeki oldukları için ilkel aletleri kullana bilir ve taklit etme yetenekleri hayvanlardan daha gelişkindir. Biyolojik formasyonları ise insan vücudunun çalışma prensibine en yakın olan yaşam formlarıdır.
Onlarla aynı yerdeyiz ama diğer-zamanlıyız.
Ancak yecüc ve mecüc memeli bir tür gibi gözükseler de, tıpkı arı ve karınca gibi ana kraliçe liderliğinde formasyon manevraları gerçekleştiren ve muhtemelen elektromanyetik spectrumdaki kısa dalga radyo frekansına yakın bir frekans aralığından, kraliçelerinden emir alıp organize olan iki ırktır… Bir başka değişle; her kraliçe yecüc veya mecüc kabilelerini belirli bir EM frekans aralığından yayın yaparak koordine eder. Ayrıca yine kendi aralarında ultrasonic frekans bandında iletişim kurduklarını tahmin etmekteyiz. Günümüzde entomologlar, arı ve karıncalar üzerinde halen süren araştırmalarında bu infra ve ultra-sonic frekanstan kendi aralarında ve farklı bir frekans aralığından kraliçeleri ile kurdukları iletişimi incelemektedirler.
"Peki bu paralel dünya yaratıkları ile ilgili arz ettiğimiz bilgilerin sağlamasını nasıl yaparız" sorunsalına gelince…
Kripto-zooloji denilen bilim dalı, rapor edilen bu tür anomaliler üzerine araştırma yapan araştırmacı ve bilim adamlarının çalışma sahasıdır.
Kripto zooloji için ayrıca bakınız >>>
*http://saklisite.wordpress.com/category/kriptozooloji/
*http://en.wikipedia.org/wiki/Cryptozoology
Kripto-zoologlar, dünyanın farklı bölgelerinde geçmişten günümüze görgü şahitleri tarafından rapor edilmiş bir çok farklı yaratık ile ilgili fenomeni araştırır ve görgü şahitlerinin tespit ve tariflerinin izini sürerler.
Bu rapor edilen yaratıkların ortak yönü : 1- Büyük bir kısmının Mezozoik (Dinazorların yaşadığı çağ) döneme ait olmaları 2- Bir çoğunun ardında iz bırakmaksızın yok olmaları ve düzensiz zamanlarda yine rapor edilen bölgelerde ortaya çıkmalarıdır.
Biricisinin sebebi; Yecüc ve Mecüc ırkının da halen yaşadıkları paralel dünyanın, bizim mezozoik dönem dediğimiz dönemi yaşıyor olmasıdır.
İkincisinin nedeni ise; Dünyanın farklı manyetik alan bölgelerinde, farklı zamanlarda iki paralel evren arasında doğal frekans kesişimleri yani doğal bir tür rezonanslaşma olması ve bu eş-zaman ve mekanlılığın belirli bir süre sonra ortadan kalkmasıdır… Yani iki paralel evren arasındaki asansör boşlukları diyebileceğimiz bölgeler de yaşanan manyetik ve elektrik alan değişimleri sonucu, iki izdüşüm dünyasının bazı bölgelerde kozmik rezonanslarının eşitlenmesi gibi bir durumun buna yol açtığını ifade edebiliriz. İki farklı frekanstaki bu iki paralel dünya, nadiren belirli lokasyonlarda kısa süreli geçişler yaşamaktadır.
Bu kesişim bölgelerinin en meşhurları Bermuda Üçgeni ve Japon Dragon (Hayalet) Denizidir.
Her iki bölgede dünya küresine bir kiriş açtığımızda, biri Atlantikte, diğeri Pasifikte karşılıklı iki coğrafi alandır.
Bu iki bölgede de denizcilik tarihinin ilk günlerinden günümüze değin, mezozoik çağa ait yaratıklar çeşitli olaylarda rapor edilmektedir.
Ayrıca her iki bölgede seyrül sefer halindeki gemi ve uçak radarları zaman zaman şu anda olmayan ama mezozoik çağda var oldukları düşünülen ada ve kara parçalarını, kısa sürelide olsa rapor etmektedirler.  ​  
Hatta meşhur King Kong romanı da konusunu, Japon Hayalet Denizinde görüldüğü iddia edilen böyle bir adaya dayandırmıştır. Bu kara parçası önce gri sonra yeşile dönüşen bir sisin içinde ortaya çıkar veya kaybolur. (Tıpkı ilk teleportasyon deneyi olan Philadelphia deneyinde USS Eldridge firkateyninin rapor edildiği gibi…) Söz konusu ada Mezozoik dönemi hali hazırda yaşamaktadır. Ancak romana ve dolayısı ile filme konu olan bir goril değil aslında bir Yecüc dür. Boyutları ise olduğundan çok daha abartılı gösterilmiştir.
"Bu sadece bir fantastik roman" diyenleriniz olabilir. Peki ama, bu hikayenin farklı versiyonları dünyanın bir kısım göllerinde sürekli rapor edilmektedir.
Tıpkı İskoçya daki meşhur Loch Ness gölünde anlık yaşanan anomalilerde olduğu gibi… Yecüc & Mecüc dünyasının su dinazorları bu bölgede bahsettiğimiz sebeplerle kısa süreli gözlemlenmektedirler. Bizim tarihimizde Mezozoik dönem diye ifade ettiğimiz çağda yaşadığı belgelenen bu dinazor türünün adı  "Plesiyozor" dur. 

Benzer durum dünyanın başka bölgelerinde de gerçekleşmektedir. Türkiye de Van gölünde, Amerika da  Boston yakınlarındaki Vermont gölünde, Çin de Tianchi gölünde ve daha bir çok yerde önceden tespit edilemeyen periyotlarda aynı gözlemlerler gerçekleşmektedir. Sözünü ettiklerimiz bunlardan en meşhur olanlarıdır.
 
Dünyanın farklı caoğrafyalarında Yecüc temasları rapor edilmektedir. Bunlardan en sıkılıkla yaşananları şöyle sıralaya biliriz.
1- "Orag Pendek" (SUMATRA ENDONEZYA)
*http://en.wikipedia.org/wiki/Orang_Pendek 

 


2- "Almas" (MOĞOLİSAN) *http://en.wikipedia.org/wiki/Almas_(cryptozoology) 






3- "Yeren" (ÇİN) *http://en.wikipedia.org/wiki/Yeren 



4- "Sasquatch" veya "Big Foot" (KANADA ve ABD) *http://tr.wikipedia.org/wiki/Sasquatch (Kızılderililerin Sasquatch, Beyazların Big Foot dediği yaratık)  *http://en.wikipedia.org/wiki/Bigfoot  
5- "Yowie" (AVUSTRALYA)
*http://en.wikipedia.org/wiki/Yowie 









6- "Yeti" (HİMALAYALAR ve TİBET)
*http://en.wikipedia.org/wiki/Yeti 
Söz konusu yaratıklar renk ve boy farkıyla aynı yaratığın farklı ırklarıdır. Belirsiz zamanlarda görünüp daha sonradan izleri sürülmesine rağmen kaybolmaktadırlar.
Birbirinden binllerce kilometre uzak coğrafyalarda asırlardır benzer yaratıkların görünmesi bunun bir efsaneden ibaret olmadığının delili gibidir. Bilinen en meşhur Yecüc raporları bunlar olmakla birlikte özellikle Latin Amerika boyunca yoğun gözlemlenen Mecüc türü yaratıklar ise konumuzla ilgili bir başka fenomendir…
7- "El Chupacabras" (Çupakabra)
Tüm Latin Amerika boyunca gözlemlenen bu yaratık ile ilgili haberler için bakınız >>>
*http://saklisite.wordpress.com/2009/04/24/dunyanin-basindaki-yeni-bela-cupakabra/ 

Chupacabra İspanyolca keçi emici anlamına geliyor. Keçi emici adının verilmesi Porto Rico'da meydana olaylarda evcil keçilerin vücutlarında çeşitli izler ve yaralar bulunması ve neredeyse vücutlarındaki tüm kanın tamamen çekilmiş bir şekilde bulunmasından sonra olmuştur. Benzeri olaylar ilk olarak Porto Rico ve Meksika da görülmüş daha sonra ABD Şili ve Nikaragua'da da benzer vakalara rastlanmıştır.
Her ne kadar bu tip bulgular olsa da meydana gelen evcil hayvan ölümleri tam olarak açıklanamamış ve olayların üstündeki sır perdesi tam olarak kaldırılamamıştır. Asıl adı El Chupacabra olan bu varlık söylenene göre Latin Amerika'da küçükbaş hayvan ve kümes hayvanlarına saldırıp kanlarını tüketene kadar içtikten sonra bırakıyor. Tam olarak ne olduğu hala bilinmese de ortada birçok teori var. Chupacabra'nın genetik bir deneyin sonucu oluşan yaratık ve uzaylı yaratık olduğuna da inanılıyor
Chupacabra efsanesi ilk olarak 1995 yılında Puerto Rica dağlarında duyuldu. Canovanas civarında garip bir yaratık çiftlik hayvanlarının kanını içerek onları öldürmeye başladı. Bulunan hayvanların cesetleri üzerinde kanın çekildiği küçük bir veya birkaç delik bulunmaktaydı. Hayvan cesetlerini inceleyen bir yerel veteriner "Yaralar 8-10 cm kadar derine inmekteydi" diye açıklama yapmıştır. 1995 yılında başlayan esrarengiz katliamlar daha sonraki senelerde de artan oranda sürecektir. Chupacabra'nın saldırısına uğrayan bir kadın onu koyu kırmızı gözlü sivri dişli kanguru benzeri bir yaratık olarak tanımlamış tır. Canovanaslı bir başka tanık ise yaratığı "60-70 cm boyunda dinazorunkine benzer derili büyük kırmızı gözleri olan uzun ve sivri çeneli" bir yaratık olarak tarif etmiştir. Evcil keçilere musallat olduğu için ona "Keçi boğan anlamında Chupa-cabras" ismi verilmiştir
Pekiyi bu yaratık neyin nesidir? Bazılarına göre kurttur bazılarına göre vampir kimine göre ise şeytan veya uzaylı yaratıklardır. Puerto Rico uzun zamanlar Uçan Dairelere ev sahipliği yapmıştır. Amerikan hükümetinin burada bir askeri üs kurduğu ve üsten esrarengiz gemilerin havalandığı anlatılır.
Chupacabra'nın görülmesiyle birlikte şeytanla ilgili efsanelerde bahsi geçen yoğun bir kükürt kokusu etrafı kapladığı söylenmektedir. Tanık Madelyne Tolentino kanguru gibi zıplayan hayvanı gördüğünde sülfür kokusu aldığını anlatmaktadır. Bazı olaylarda inanılmaz bir güç gösterdiği bilinmektedir. Bir olayda yaratık 35×4 metre ebadındaki bir demir kapının menteşelerini attırmıştır. Bir dedikoduya göre ise yaratık çıkardığı koku sayesinde avının hareketsiz kalmasını sağlamaktadır. Böylece onun kanını daha rahat içebilmektedir. Yaratık sadece çiftlik hayvanlarına değil insanlara da saldırmaktadır. Jalisco'da oturan Angel Pulido "büyük bir yarasa tarafından" ısırıldığını bildirmiştir. Ayrıca Meksika'dan Teodora Reyes Chupacabra'ya ait olduğunu iddia ettiği toprak üzerinde pençe izleri tespit etmiştir.
Bu tür kan içme ve vampir olayları Puerto Rico ve Meksiko halkını oldukça korkutmaktadır. Chupacabra'nın gün ışığında mağara veya toprak altında saklanıyor olma ihtimali halkı tedirgin etmektedir. Ne yazık ki Puerto Rico bir çoğunun içerisine hala girilememiş millerce uzunlukta mağara sistemleriyle örülüdür. Bu da bir Chupacabra avının yapılması imkanını ortadan kaldırmaktadır. Puerto Rico'da yaratığı aramaya oldukça gönüllü biri vardır. Canovanas Belediye Başkanı: Jose Soto. Başkanın 30 cm uzunlukta bir hac ile silahlanarak kendini korumaya aldığı söylencesi yaygındır. Tüm bunlar oldukça komik gibi görülse bile Puerto Rico halkının olay karşısında duyduğu korkunun neticesi olduğu açıktır.
Keçi yiyen'in görüldüğü zamanlar El Chupacabra'da 1970'lere dayansa da ünü 1990'larda hızla internette yayıldı. 1995'te Puerto Rico'da çiftçilerin tavuk ördek hindi tavşan ve keçilerini öldüren yaratığın bulunması için polise başvuranların sayısı artınca gerginlik arttı. Vahşi hayvanların çiftlik hayvanlarını nasıl öldürdüğünü bilen çiftçiler yakın zamanda olanların metodunun farklı olduğunu iddia ettiler. Yemek için öldürmeyen bu yaratığı görenlerin tanımlamalarında ‘şempanze boyutlarında kanguru gibi zıplıyor parlayan büyük gözleri gri bir derisi ve kıllı elleri yılan dili gibi uzun bir dili keskin pençeleri omurgasının üstünde kirpi gibi dikenleri var' gibi tabirler kullanılıyor.
90'ların sonunda bu olaylar arttı ve Meksika Güney Texas, Güney Amerika ülkelerinin birkaçında ve Şili'deki olaylardan bu yaratık sorumlu tutuldu.
Meksika ve ABD
Amerika'daki olaylar Meksika'daki olaylarla inanılamayacak kadar benzer özellikler göstermektedir. İlk gelen rapora göre Arizona Tuscon'da Billy Nubian'ın iki keçisine gece yarısı bir yaratık tarafından saldırılmıştır. Billy yaratığın büyük bir fare gibi olduğunu projektör ışığını üzerine çevirdiğinde insan gibi bir çığlık atarak oradan uzaklaştığını söylemiştir. Kaliforniya Texas Baya Kaliforniya ve Miami'den benzeri Chupacabra raporları alınmaktadır. Baya Kaliforniya'da boğazında iki delik bulunan hayvan cesetleri bulunmuştur. Gelen raporlar göre bir köpek ölüsü bulunmuştur. Miami'de bir gecede tam 69 adet çiftlik hayvanı katledilmiştir. Hayvanlar Sweetwater bölgesinde yaşayan iki çiftliğe aittir ve sahipleri bu işi Chupacabra'nın yaptığına inandıklarını televizyonda açıklamışlardır.
Panama'da Daisy Arauz; evin köpeğinin Chupacabra tarafından katledildiğini açıklamıştır. Tüm ülkede boğazında delikler bulunan hayvan ölüleri rapor edilmiştir. Elizabeth Seavedra gece yarısı bir Chupacabra'nın saldırısına maruz kaldığını iddia etmektedir.
Brezilya
Brezilya'da oldukça kuvvetli Chupacabra olayları olmaktadır. 29 Haziran 1997 yılında Brezilya televizyonunda Chupacabra ile ilgili bir program yapılmıştır. Brezilya'da bir çok Keçiboğan olayına değinilmiş hatta birinin ölü ele geçtiği haber konusu edilmiştir. İki adam geceleyin balık avlarken gölden bir yaratığın çıktığını görmüşler. Ne olduğunu anlayamamışlar ve üzerine ateş etmişlerdir. Ertesi sabah Chupacabra'nın ölüsünü bulmuşlardır. Hayvanın kafasını koparmışlar ve saklamışlardır. Programda tanıklar kafayı halka göstermişlerse de hayvanın diğer kısımlarını ve kemiklerinin tahlil için verilmesini reddetmişlerdir.
 
Tüm bu haberlerden de anlaşılacağı üzere paralel evren yaratığı Mecüc ve yine onun gibi bodur boylu bir başka Mezozoik çağ yaratığı özellikle Orta ve Güney Amerika da belirsiz dönemlerde ortaya çıkmaktadır.
 
Şili de 2000 senesi Nisan ayında yüzlerce çiftlik sahibi bu Chupacabraların saldırısına maruz kaldılar. Sorun tüm ülke çapında önemli bir tedirginliğe neden oldu. Sonunda bir çiftçi bu yaratıklardan bir kaçını vurdu ve ülkenin konuyla ilgili birimi bu yaratıkları incelemek için el koydu. Ancak bu olayın üzerinden aylar geçmesine rağmen bir açıklama gelmeyince Şili'li çiftçiler ayaklandılar.
Ardından apartopar bir kaç köpek kemiği kameraların önüne getirildi ve insanların zekasıyla dalga geçercesine bu saldırıyı yapan canlıların köpek olduğu söylendi.
Sonuçta bu açıklamayı yapan bilim adamları Şili den kaçmak zorunda kaldılar çünkü kendilerini aldatılmış hisseden çiftçiler onları ölümle tehdit etmişlerdir.
 
İlgili haber için bakınız >>> *http://www.rense.com/general/chupa.htm
 
 
Chupacabras adı verilen yaratık birden fazla türde paralel evren yaratıkları olabilir. Çünkü Mecüc'lerin anlatılan veriler ışığında bitki kökenli beslendiklerini öngörüyoruz. Ancak bu durum kendilerine tehdit gördükleri bir canlıyı öldürmeyecekleri anlamına gelmiyor şüphesiz. Yukarıda rapor edilenlerin bir kısmının, insanların kendi hayallerinden uydurdukları ifadeler de olabileceğini ayrıca öngörmek gerekir.
 
Tüm bu fenomenler içinde Meksika'da bulunan bu ölü bebek canlının konumuzla ilgili en önemli bulgu olduğunu düşünüyoruz. 
 
iLGİLİ VİDEO İÇİN BAKINIZ >>>
 
*http://www.youtube.com/watch?v=zEeduql4aIg (Bebek MECÜC – Meksika)
 
Tüm bu deliller ışığında konumuza yeniden dönecek olursak;
 
Mezozoik çağın bitmediği ve insan dışındaki evrimin farklı bir rota izlediği paralel dünya ile aramıza sedd ören Zul-Karneyn, bunu yaparken tam da manyetik alanı bozunuma uğratacak bir formül üzerinden hareket etmiştir.
Merkezde eritilen DEMİR kütleler ve çevresinde akıtılan BAKIR…
İki evrenin hem-zemin ve eş-zaman olduğu noktalar da  elektrik ve manyetik alanı bozunuma uğratacak bir formül…
Zülkarneyn'in Ye'cüc ve Me'cüc'ü geçmişte bir uzay-zaman seddi=zaman kirişine itmesi, günü gelince bu iki ır­kın bizimle hemzemin ve hemzaman olması KUR'AN'ın ilâhi izafiyeti(Görecelik) sonucudur aynı zamanda…
Zul-Karneyn'in üçüncü rotası, iki sed arası diye anılan bir bölgedir.  Burada çok farklı bir dil konuşan topluluk, Yecüc-Mecüc tarafından ölesiye huzursuz edilmektedir.
Zul-Karneyn, bu dil bilmez kavmin istek ve yar­dımlarıyla kendilerini çok taciz ve tedirgin eden, in­san eti yiyen Yecüc-Mecüc'e karşı aralarına ergi­miş demir ve bakırdan oluşan bir sed yapar, insan gücü yanında, körük (Zülkarneyn'in özel teknolojisi) ile yapılan bu seddin asla "aşılmaz ve delinmez" olduğu bildirilir. Ta ki, Zülkarneyn'in ertelediği, bizim geleceğimizdeki yer alan vâdedilmiş, bir güne kadar:
"… (Yaptığımız) Bu (sed) Rabbimizden bir rah­mettir. Ama, Rabbimizin sözü yerine gelince, bunu (seddi) yerle-bir (Dünyayla eşit) edecektir ki, Rabbi'min vaadi bir gerçektir."
"Ve o gün, onları (Yecüc-Mecücleri) bırakmışızdır. Bir kısmı diğerinin içinde dalgalanır."
"Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden salınırlar." (Enbiya-96)
"Ve gerçek olan kıyamet kopma va'di yakınlaş­mış olur…..  ….. (Enbiya–97)
Dalgalanmak, dere-tepeden salınmak, yine âlimlere verilmiş bir misâldir. (Tıpkı meddü cezir gibi) gel-git, indi-çıktı yapan KİRİŞ zaman osilasyonudur…
Söz konusu sedd aynı zamanda bir zaman perdesidir. Tibet mitoslarında yer alan Agharta ve Şambala olgusu da yazımızın başında belirttiğimiz üzere, bu konuyla ilgilidir. Bu efsanede sözü edilen yer altı tünneleri ise KEHF kelimesinde işaret ettiğimiz worm hole'lardan yani uzay-zaman aberasyon tünellerinden başka bir şey değildir.
Yecüc ve Mecüc, ZulKarneyn'in merkezde demiri eritip, dışta bakırı kullanarak gerçekleştirdiği teknoloji ile geçmişteki bir zaman kutbundan gelecekteki bir zamana (Polarize bir mekândan) nakledilmiştir.

15 Mayıs 2012 Salı

YE'CÜC VE ME'CÜC

Sırlar Zamanı Yecüc Mecüc

e-Posta
Bismillâhirrahmânirrahîm
83. (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.
85. O da bir yol tutup gitti.
86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.
87. O, şöyle dedi: «Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.»
88. «İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.»


89. Sonra yine bir yol tuttu.
90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.
91. İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
94. Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
95. Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.»
96. «Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.
97. Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.
98. Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.
TDV Meali
Yukarıdaki Mealde manalar doğrudur. Kuranın tamamına yanlış meal verilmemiş ama büyük bir kısmında mealler yanlış verilmiş.Şimdi kehf suresinin derin manalarını içeren sırlarına bakalım
Kehf suresinin sırlarını yazmakla bitiremeyiz. Bu sure Ledün ilminin giriş kapısıdır. Bu surede geçmiş zamanların ve gelecek zamanların boyutları arasında yaşayan İnsanların ve diğer varlıkların kaderlerinin anlatıldığı levh-i mahfuzun örtülü sayfaları vardır. Kehf suresinin manevi gözleri bu olaylara bakar derinlerden gelen sesler, lafızlar bu surede duyulur. Daha önceki yazılarımızda Hz. Zülkarneyn den bahsetmiştik. Bu Muhteşem Zat, Zamanlar arasında ve Kainatta seyahat eden ve Allahu Tealanın kendisine bahşettiği “SEBEB” sırlarına derin vakfiyeti bulunan bir Peygamberdir. SEBEB, Zamanlar arası ve Kainatta Gezegenler arasında seyahat etme vasıtasıdır. SEBEB iki şekilde kullanılır. Birincisi; yedi bedenin ayrı ayrı Nur Bedenlere ayrılması ile olur. İkincisi; madenleri uzay gemilerine ve madenden ışığa çevirmekle olur. Hatta Sebeb le bütün Elementlerin yapılarına hükmedilir yapıları değiştirilir. Çünkü Sebebe sahip olan Allahu Tealanın Halifesidir. Hz. Zülkarneyn de öyle idi. Hala o haldedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Ve yes'eluneke an zil karneyn kul seetlu aleyküm minhü zikra
Kehf-83

“ Sana Zülkarneynden sorarlar deki size ondan bir kıssa anlatacağım”
Kehf-83

İnna mekkenna lehu fil erdı ve ateynahü min külli şey'in sebeba
Kehf-84

“Muhakkakki biz onu Sebeble güçlendirdik. Yerde (ve Kainatta) ona her kuvveti verdik”
Kehf-84

Ayette de anlaşıldığı gibi Allahu Teala, Zulkarneyn As a yerde ve gökte görevlerini sürdürebilmesi için SEBEB vasıtasını vermiştir.

Fe etbea sebeba
Kehf-85

“sebebe tabi oldu”
Kehf-85

Bu ayette Zülkarneynin as. Sebebe tabi olmakla Sebebin gücüne sahip olduğu anlatılyor yani Hz. Zülkarneyn yerde ve gökte Allahın izniyle dilediğini yapabilir kuvvete sahip olmuştur.

Hatta iza belağa mağribeş şemsi vecedeha tağrubü fı aynin hamietiv ve vecede ındeha kavma kulna yazel karneyni imma en tüazzibe ve imma en tettehıze fıhim husna
Kehf-86

“Güneşin uzak olduğu ve ısısının tesir etmediği bir gezegene varınca orada volkanın akıntısında ısınan bir toplum buldu dedikki; Ey Zülkarneyn dilersen onları bu yerden Kurtarırsın dilersen orada bırakırsın”
Kehf-86

Hz. Zülkarney o toplumu o gezegenden alarak SEBEB e bindirip yaşanılabilir bir dünyaya götürmüştür. Gerekende buydu Peygamberler zayıflara düşkünlere merhametlidir.

Kale emma men zaleme fe sevfe nüazzibühu sümme yüraddü ila rabbihı fe yüazzibühu azaben nükra
Kehf-87

“(Zülkarneyn) dediki; zulmedenlere azap edeceğiz. Sonra onlar Rabbine döndürülür. Nakurun azabına uğrar”
Kehf-87

Bu Ayette Hz. Zülkarneyn Kurtardığı topluma hitaben bu sözleri söylüyor. Görev yaptığı dönemlerde Galaksimiz içerisindeki bir kısım Güneş sistemleri, zamanımızda olduğu gibi, galaksimizin merkezinde bulunan Karadeliğe (NAKUR) yakın bir yörüngede idiler. Buna bizim Dünyamızda dahildi. Kurtardığı topluma; “sizler iyilerden olmasaydınız sizi burada bırakmakla azap ederdik ve Nakurunda azabına uğrardınız diyor.
Hz. Zülkarneyn iyi Toplumlara iyilikle muamele  etmiştir. Kötü toplumlarada kötülükle karşılık vermiştir.

Ve emma men amene ve amile salihan fe lehu cezaenil husna ve senekulü lehu min emrina yüsra
Kehf-88

“Lakin kim salih amel işleyip Allaha yönelirse onlara mükafat olarak kolay anlaşılan güzel söz söyleyeceğiz”
Kef-88

Bu Ayete Allaha yönelenlerin o ilimleri kolaylıkla alabileceğine işaret var.

Sümme etbea sebeba
Kehf-89

“sonra yine Sebebe tabi oldu”
Kehf-89

Hatta iza belağa matliaş şemsi vecedeha tatlüu ala kavmil lem nec'al lehüm min duniha sitra
Kehf-90

“Güneşin aniden doğduğu yere varınca orada bir toplum buldu. Biz onlara Güneşin tesirinden korunacak bir gölgelik vermemiştik.”
Kehf-90

Ayete göre Zülkarneyn as öyle bir gezegene gidiyorki orada ne gölgesine sığınılacak bir dağ nede ağaçlar var. Oranın halkı direk güneş ışınlarına maruz kalıyorlar. İşte bu İnsanların vücut yapılarıda o iklime göre gelişmiştir. Haliyle büyük ve beyazı olmayan siyah gözlere sahipler ve güneşin ışınlarını yansıtacak kılsız vücutları vardı işte bu yer Yecüclerin yaşadığı gezegendi onların bir kısmı daha iyi yaşanılacak bir Dünya arayışında idiler bu sebeple o dönemde bizim dünyamızı istilaya başlamışlardı.  Mayalar döneminde Amerika kıtasını istila halinde idiler. Zülkarneyn as Yecüclerin nasıl bir yerde yaşadıklarını görmek için gitmişti.
 
Kezalik ve kad ehatna bima ledeyhi hubra
Kehf-91

“böylece biz onun yanındakilerden haberimiz vardı”
Kehf-91

Sümme etbea sebeba
Kehf-92

“sonra yine Sebebe tabi oldu”
Kehf-92

Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmel la yekadune yefkahune kavla
Kehf-93

“sonra iki sed (dünya) arasında dolaşınca hiç söz anlamayan (yecüc ve mecüc kavmini) dünyada buldu”
Kehf-93


Kalu ya zel karneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fil erdı fe hel nec'alü leke harcen ala en tec'ale beynena ve beynehüm seda
Kehf-94

“Dedilerki; Ey Zülkarneyn Yecüc ve mecücler Dünyamızda fesat çıkarıyorlar onlarla bizim aramıza bir set çekmen için sana ücret verelim”
Kehf-94

Yecüc ve Mecüc inançsız toplumlardır. Bizim dünyamızı mayalar ve Sümerler döneminde bir defa daha istila etmeye çalışmışlardır. Fakat Zülkarneyn as engeliyle karşılaşmışlardır.

Kale ma mekkennı fıhi rabbı hayrun fe eıynunı bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm redma
Kehf-95

“Zülkarneyn; Rabbimin bana verdiği sebep sizin verginizden daha hayırlıdır siz bana tüm gücünüzle yardım edin onların geldiği (gök kapısına) sed yapayım”
Kehf-95

Resulullah Efendimiz gelmeden önce gök kapıları herkese açıktı. Kainatın içinden Dünyamıza art niyetli inançsız İnsanlar ve Cinler serbestçe geliyorlardı. Hata Cinler zamanın Kahinlerine göklerden bilgi getiriyorlardı. Saffat suresinde Allahu Teala bu olayı açık bir şekilde haber veriyor.
“Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk.
Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.
Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.
Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.”
Saffat-7-8-9-10 (TDV Meali)
Bu ayetlerin derin manalarını ileride açacağız İnşallah.
İşte o dönemde Zülkarneyn as sadece Yecüc ve Mecüclerin Dünyaya gelen yollarına sed çekmişti.
Atuni züberal hadıd hatta iza sava beynes sadafeyni kalenfühu hatta iza cealehu naran kale atunı üfriğ aleyhi kıdra
Kehf-96

“Büyük demir kütleleri getirin iki ucu aynı seviyede (pozitif ve negatif)  oluncaya ve manyetik rüzgar çıkıncaya ve demir kütlesi ateş halini alıncaya kadar dönderin. Onun ortasında (oluşan sinyali gök kapısına) boşaltayım”
Kehf-96

Bu Ayetin anlattığı şudur. Zülkarneyn as iki büyük demir kütlesini bir araya getirip bir milin üzerinde birbirine ters yönde döndürerek ki bu döndürme işlemini o yörenin halkı yapıyordu bir çeşit sağlam alaşımlardan yapılmış ateşe dayanıklı miller ve dişliler ili dev demir kütlesini ters yönde döndürüyordu bu cihazı Zülkarneyn as inşa etmişti.
Bu manyetik cihazdan çıkan ters sinyalleri gök kapısına yollayan Zülkarmeyn as o kapıya set çekmiş oldu. Böylece Yecüc ve Mecüc uzun müddet Dünyamıza gelemediler. Dünyada kalanlar ise öldürüldü. Öldürülen Yecüc ve Mecücler Mayaların yerleşim yerlerinde yerin yüzlerce metre altına gömüldü. Bugün Arkeolaoglar o derin mezarları keşfettiler binlerce kemik parçasını hala inceliyorlar.
 
Femestau ey yazheruhü ve mestetau lehu nakba
Kehf-97

“ O Seddi aşamadılar delemediler”
Kehf-97

Kale haza rahmetüm mir rabbı fe iza cae va'dü rabbı cealehu dekka' ve kane va'dü rabbı hakka
Kehf-98

“Deki Rabimin vaadi haktır vakti gelince Rabbim ( o Seddi)  deler”
Kehf-98

Ve vakit geldi o sed delindi.
Yecücler yaklaşık yetmiş sene önce Dünyayı ele geçirmeye çalışan gizli dünya devletinin yetkilileri ile temas kurdular. Amaçları onları kullanıp Dünyamızı istila etmektir. Yecücler boyları kısa olanlardır aynı kavmin birde uzun boyluları var onlarda Mecüclerdir.
Mayaların ve Sümerlerin tabletlerni ve bıraktıkları eserleri inceleyenler onların arasında Yecüc ve Mecüclerin katledilmeden önce bıraktığı mesajları buldular. Önemli bilgileri aldıktan sonra bu belgeleri yaktılar bu belegeleri yakan bir Papazdır.
Meksikonun ilk başpiskoposu Don Juan de Zumarrage dev bir otodafede eline geçebilen bütün yazmaları yakmıştır.
Daha sonra bu bilgiler Hitlerin eline kasıtlı olarak verildi uzaydaki Yecüclerle temas Kuran Hitler bu sayede ufo teknolojinse sahip oldu amaç Yecüclerin yardımı ile Dünyaya hakim olmaktı. Hitler Afrika kıtasını Yecüclere tahsis etti bu sebeple Afrikadaki savaşlarda milyonlarca İnsan katledildi. Ve Afrika fakirleştirildi ekonomik ve teknik gelişimi engellendi. Şuan aynı oyunu Amerikayı yöneten gizli güçler oynuyor. Yecüclere ve Mecüclere, teknoloji karşılığında Dünyaya yerleşmeleri için büyük imkanlar sağladılar.
İşte maya takvimin bu sene bitmesinin sebebi; Yecüc ve Mecüclerin 2012 de dönecekleri mesajı önceden verilmişti. Bu sene dönerlermi bilemem ama dikkat ederseniz 60 yıl önce tek tük görünen Yecüc milleti artık filolarla geliyorlar. Armegeddon savaşında dünya İnsanlarının en büyük düşmanı Deccalin gizli ordusu bu Yecüclerdir. Onlara ait bilgiler büyük bir titizlikle gizleniyor.
Bu düşmana karşılık Evrenin derinliklerinden inançlı bir kavim daha geliyor. Onlarda Huzuru Peygamberden aldıkları emirle yola çıktılar.
Allah yardımcımız olsun
Cafer İskenderoğlu

NUH'UN GEMİSİ

Nuh'un Gemisi

e-Posta

Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.
 (Hadis-i Şerif)
Allahu teala, kuranda akıl sahiplerine ve düşünenlere hitap eder.
İslam alemi, ilimden uzaklaştırılıp tembelliğe, ilmi terk etmeye, itildikden sonra batı hayranlığı aşılandı.
Yıllarca batılıların dediklerine ilim diye uydurduklarına inandık.
Bazı uydurma batı teorileri o kadar komik ki bizlere hala derslerde okutuluyor, gerçekten okutuyorlar.


Mesela,
Amerika kıtasında, Avrupanın rüyasında bile görmeye gücünün yetmeyeceği medeniyetler var iken,  güya kristof kolomb tarafından keşfedilmiş.
Ateşin keşfi de yalan ilk Ademler zamanında yüzlerce yanardağ, devamlı yanmakta olan doğalgaz kuyuları var idi.
Batılı, “Dünya tepsi gibidir” düşüncesine sahipken, Amerika kıtasının medeniyetleri astronomide zirvedeydiler.
Newtonun kafasına elma düşmeseydi yer çekiminden de haberimiz yokmuş.
Arşimed, hamama gitmeseydi suyun kaldırma kuvvetinden mahrum olarak gemi icat edilmeyecekti güya. Oysa Arşimed den binlerce yıl evvelinde denizlerde kayıklar ve gemiler yüzüyordu.
Hatta göklerde ve uzayda bile gemiler vardı. Biz bu teknoloji ile yaklaşık yüz yıldan beri tanışığız düşünün.
İşte biz bu aldatmaca bilgilerle hz Nuh zamanında taş devrinde yaşanıldığını sanıyoruz, buna göre de Nuh’un gemisini tahta dan sanıyoruz.
Nuh tufanının dünyanın çok büyük bir bölümünü etkilediği bilinmektedir.
Dünyada günümüzde yaklaşık bir milyon tür hayvan var. Bunlara böcekleri, kuşları ve balıkları da dahil edersek 20 milyon hayvan türü var.
Nuh as gemiye kuşları, böcekleri almadı varsayalım. Unutmayın ki Nuh as zamanında yaşayan birçok hayvanın zamanımızda nesli tükenmiştir Geriye kalan bir milyon hayvanı ya da yarısını Nuh as nasıl bir gemiye yükledi? Hem de her hayvandan birer çift. Gemi günlerce aylarca kara yüzü görmedi öyleyse gemide hayvanlar için tonlarca et ve ot olması gerekirdi.
Bu kadar yükü alacak bir gemi binlerce stadyum büyüklüğüne ulaşır.
Ve anlatıldığı gibi tahtadan ve çividen yapıldıysa Nuh as ahşap ve çivi fabrikalarımı kurmuştu?


Nuh’un gemisi nasıl bir yapıya sahipti?

“Nuh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.”
Kamer-13  (TDV meali)
Kuranın meali günümüz arapcasıyla tercüme edilmiştir. Haliyle  kamer suresinin 13. ayetide yukarıdaki gibi manalandırılmış.

“Ve hamelnahu ala zati elvahıv ve dusur” Kamer-13

“hamelnahu”  “biz yükledik” manasındadır. Yani Allahu teala, “hayvanları ve insanları gemiye biz yükledik” diyor. “Biz” kelimesi allahu tealanın birçok isminin kudretlerini anlatmaktadır.
“elvahıv” levhalar anlamındadır. Hud suresinde geçen Nuh as ile ilgili manalara göre bu levhalar, tahta dan değil erimiş madenlerden yapılmıştır. Ayetin arapcasında tahta kelimesi yoktur.
“dusur” kelimesinin günümüzdeki anlamı, tahtaların rabıtalarının bağlantıları ve perçin mealindedir ancak “dusur” aniden iz bırakmadan gözden kaybolan anlamınada gelir. bu manlara göre Kamer-13 ayetinin meali şu şekildedir.

“biz onları, madeni levhalardan yapılmış ve aniden gözden kaybolan bir gemiye bindirdik”  Kamer-13

“Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: (Canlı çeşitlerinin)  her birinden birer çift ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.”
Hud suresi-40  (TDV meali)

Ayetin orijinalinde, “sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: (Canlı çeşitlerinin)”  “-(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında”  cümleleri yoktur. Bu cümleler ayetin mana akışına göre mealciler tarafından verilmiştir.
Bu ayeti açalım.

“Hatta iza cae emruna ve farat tennuru kulnahmil fiha min küllin zevceyniseyni ve ehleke illa men sebeka aleyhil kavlü ve men amen ve ma amene meahu illa kalıl” Hud-40

“Hatta iza cae emruna” = emrim geldi
“farat tennuru” =  farat, ıssız yerlere konan nişan anlamına gelir. tennur, tandır anlamındadır tandır ısı enerjisi üretir ancak ayette Nuhun gemisinin enerji kaynağıdır.
“kulnahmil”= içinden ses gelen manasındadır nahme kelimesidir.
“min küllin zevceyniseyni ve ehleke” = “tüm çiftleri ve ehlini” anlamındadır.
“men sebeka”= “men” o kimse, o varlık demektir. “sebeka” kalıba dökülmüş maden, yarış, süratli anlamındadır. “men sebeka”o gemi, madenden yapılmış süratli anlamınada gelir.
“amen” mukim olmak, yerleşmek, yani o gemide mukim olmak tır.
“ma” yayılıp yerleşmek.
Bu anlamlara göre ayetin yakın orijinal anlamı şöyledir.
“emrim geldiğinde, (nuh), kalıba dökülmüş madenden yapılma gövdesinden ses çıkaran ve süratle ıssız yerlere (göklere) gidebilen gemiye ehlini ve hayvanlardan çiftleri yerleştirdi” Hud-40
Arapcada gemi, sefine dir.
Ayette gemi değil “fülke” kelimesi geçer. Fülke, zamanımızda kayık anlamındadır. İbrahim suresinin 79. ayetinde, Allahu teala denizde yüzen gemiler için “sefine” tabirini söyler. Kefh suresi, Hud suresi gibi sırlar yüklü surelerde ise “fülke” tabirini kullanır. Aralarındaki fark nedir?
 

Nuhun gemisine kaç çift hayvan sığabildi?
Her peygamberin bir mesleği vardır.
Nuh as nin meslek konusu mücerret alemler dir. Mücerret alemler gözle görülemeyen mikrobiyoloji, hücreler, atom altı yapılarıda içerir. Kısaca nano teknoloji, Nuh as nin ilim sahasıdır. Gen ilminin ilk öncüsüdür, Nuh as den sonra bu ilimler Sümerler gibi medeniyetlere intikal etmiştir.
Sümerlerden sonra dünya ilim karanlığına girmiştir Peygamber efendimizle gelen kuran ve İslam bu saklı ilimleri teşvik etmiş bu günün ilminin temelleri islamla atılmıştır.
Süleyman as sebe melikesinin tahtını binlerce kilometreden ışınlayabilen yardımcılara sahipti.
İsa as ölüleri diriltme gücüne sahipti.
Peygamber efendimiz (sav) miracı ile kainatın sonsuzluğunda seyahat ederdi.
İşte Nuh as da GEN lere DNA lara hükmedebilen ve madenleri eriterek çeşitli alaşımları elde edip ışık hızıyla gidebilen ve gemileri çekim gücü enerjileriyle çalıştıran ilimlere sahipti.
Nuh Aleyhisela ma verilen verilen tüm yeteneklerin sırrı, hud suresinin 41. ayetinde geçen FİHİBİSMİLLAHİ kelimesinde saklıdır.
“(Nuh)  dedi ki: «Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”
Hud-41  (TDV meali)

Yukarıdaki meal pek yakın mana vermiyor Hud-41. ayete şöyle bakabiliriz.

“Ve kalerkebu fıha bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi leğafuru rahıym”        Hud-41

“fıha bismillahi”= Bismillah kelimesinin varlığında olan ilahi gücün anlatımıdır. Tüm yaradılış ve kainatın kuruluşu Bismillah ile başlamıştır. Allahu teala sayısız isminin kudretini Bismillah ismine tecelli ettirmiştir.
“mecraha”= bir varlığın kaynadığı çıktığı yer, suyun kaynağı mücerred kaynak, çok ince hat,  yani canlıların ürediği en küçük kaynak yapı GEN anlamınada gelir.
“mürsaha” bu kelimenin kökü, İrsa kelimesidir. İrsa, ince uçlu yani iğne gibi bir şeyle itelemek, yerleştirmek anlamındadır. İrsal kelimesi de bu kökten gelir, göndermek anlamındadır.
Şimdi Hud-41 şu anlama gelir.
 
“(Nuh), Ğafur ve rahim olan Allahın izniyle, Fiha Bismillahi (isminin sırrındaki İlahi kudretle) (hayvanları) türedikleri mecralarına (Hücrelerine, Genlerine) yerleştirdi. Hud-41

İşte günümüzde genlerin kopyalanması, saklanması aslında bir kuran mucizesidir.
Nuh as Gen ilmi ve Fihibismillahi kelamının sırrı ile milyonlarca hayvanı, ışık hızıyla gidebilen ve bir tür enerji ile çalışan ve çalışırken de gövdesinden hafif bir ses çıkaran aynı zamanda Nuh’’un laboratuarı olan gemiye bu şekilde sığdırmıştır ve kuranın deyimiyle “amen” yerleştirmiştir. Yani Nuh as gemiye hayvanları almamış, onların genlerini almış, tabiri caizse, gemiye bir avuç Gen yüklemiştir.
Ahir zamanda çıkacak olan Dabbe’tül arz, yine kadim zamanda yaşayan dinozorların ve başka hayvanların Gen lerinin bir araya getirilmesiyle oluşacak olabilir.




Nuh’un gemisi nerede?

“(Nihayet)  «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu)  tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de)  Cûdî (dağının)  üzerine yerleşti. Ve: «O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» denildi.”
Hud-44  (TDV meali)
Günümüz arapcası ile yukardaki mana çıkabilir ama ayete mana eklemeleri var. “Su çekildi; iş bitirildi”, “: «O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» cümleleri ayette yoktur bu cümleler meal verenin düşünceleridir.
Tarihte, belkısın tahtı, insanlar, hatta ordular dahi bir yerden başka yere ışınlanmıştır. Bu gerçeği Kuran ayetlerinden açıkca görüyoruz. O ayetler Allahu tealanın sözleridir. Ondan üstün inanılacak başka varlık yoktur. Nuh’un gemisi de, yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı gibi yeryüzünden göklere ışınlanmış ve tufandan sonra tekrar yeryüzüne bir ışın demeti halinde ip gibi süzülerek eski halini almıştır. Hud-44 ayetinde geminin ışınlanmasına işaret vardır.

“Ve kıyle ya erdubleıy maeki ve ya semaü akliıy ve ğıdal maü ve kudıyel emru vestevet alel cudiyyi ve kıyle bu’del lil kavmiz zalimın”
Hud -44

“kıyle”= düz alan, boş yer, boş alan (gökyüzü)
“erduble” ağırlı, yük.
“maek” yayılmak (ışınlanan varlığın cismi uzay boşluğuna yayılır genişler, süratlenince ip gibi uzar anında gözden kaybolur)
“semaü”= gökyüzü, uzay
“akl” = sürmek, ipe bağlamak
“vestevet” kapalı yer, kapalı kutu (uzay gemisi de, uçaklarda kapalı mekan gibidir.)
“bud”= uzaklaşmak
“cudi”= cudi dağı, lütfeden, lütufkar.
Ayette geçen kelimelerin bu manaları ile aşağıdaki meal verilebilir.

“gemi yüküyle beraber gökyüzünün boşluğuna doğru Allahın lütfuyla zalimlerden uzaklaştı” Hud-44

Nuh’un gemisinin, tufandan sonra dünyaya dönüşünü kamer süresinin 14,15. ayetleri açıklıyor.
“İnkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”     Kamer-14  (TDV meali)

“ Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?”
Kamer-15  (TDV meali)

“Tecri bi a’yunina cezael li men kane kufir” Kamer-14
“kafirlerin gözleri önünde akıyordu” Kamer-14
Akma ile yüzme arasındaki farkı düşünmek size bir ufuk açacaktır,

“Ve le kad teraknaha ayeten fe hel mim mudekkir” Kamer-15

“kad”= yakınlık
“tereknaha”= miras, bırakıt,
“mim” = içinde sırlar olan, şerh gerektiren.
“müdekkir” düşünen, derinlemesine düşünen.

“ düşünenler için bir ayet olarak bıraktık” Kamer-15
Kamer 15 deki “mim” kelimesi bizi düşünmeye sevk ediyor. Acaba bizlere ibret yada miras olarak bırakılan Nuh’un gemisi bir gün dönermi?
Nuh’un mirası olan GEN ilmi, ahir zamanda ortaya çıktı. Sıra uzay gemisi teknolojisinde… yakındır…
Allah ilmi isteyene ve çalışana verir.
Aklınıza, neden bu ilimler İslam alimlerine verilmiyor sorusu gelebilir.
Allahu teala buyuruyor ki; “ilmi isteyene, zenginliği istediğime veririm.”
İnsanlar arasında ayrım yapmıyor.

Cafer İskenderoğlu

14 Mayıs 2012 Pazartesi

MELEK,ŞEYTAN,SİHİR


Şeytanlar sırf kendi uydurmaları olan sihri ve bir de Babil'deki Harut ve Marut adında iki meleğe indirileni, insanlara ve o zamanki İsrailoğulları'na  öğretiyorlardı. İşte böyle yapmakla kâfir olmuşlardı. O iki meleğe indirilen aslında bir sihir değil, fakat fesat ehlinin elinde küfre vesile olabilecek bir şey iken, bu şeytanlar bunu yalnızca sihir için öğretmişlerdir. Halbuki Harut ile Marut bunu öğretecekleri zaman "Biz bir fitneyiz, yani bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür. Şu halde sakın sen bunu belleyip de küfre girme!" demedikçe ve bu yolda nasihat etmedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Gelişigüzel herkese belletmezler, sû-i istimalden, küfürden, sihirden yasaklarlardı. Bu şeytanlar ise öyle yapmadılar, tam aksine bunlarla herkese sihir öğretiyorlar. Bu iki melek ve bunların öğrettikleri hakkında birçok sözler söylenmiş, çeşitli görüşler ve bahisler ortaya konmuştur.  Bilindiği gibi, meleklerin insanlara öğretileri ya vahiy veya ilham demektir.

Harut ile Marut'un Cibrîl gibi vahiy meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Onlar bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen meleklerdi.  Öğretileri de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham cinsindendir. İlham ise herkese olabilir.

Eski bir medeniyet merkezi olan Bâbil şehri ahalisinden birtakım kimseler, iki şekilde, böyle iki ilahî kuvvet ile ilhama mazhar olmuşlar, bu sayede hilkatteki gizli sırlardan bazı harika ve acaip şeyler öğrenmişler ve öğrenirken bunların şerre de müsait olduğunu, şu halde kötüye kullanılmasının küfür olacağını da öğrenmişlerdir. O halde bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-i zatında sihir değil idi. Fakat sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu.  Aslında her bilgi böyledir.

Hakikatin kendisi olan hak dini ve doğru yolu isbat ve destek için Allah tarafından lutfedilen mucizeler ve kerametler, diğer ilimler, hikmetler ve fenler bahane edilerek âlemde ne kadar küfürler, ilhad ve melanetler yayılmıştır. Aslında bunların hepsi küfür ve haram olan sihir cinsine dahil edilebilir. Bu ise ilmin, bizzat kendisindeki ilmî niteliğinden dolayı değil, ortaya çıkardığı pratik sonuçları dolayısıyladır.

İlimler iyiye kullanılırsa zehirlerden ilaç yapılır, kötüye kullanıldığı takdirde de ilaçlardan zehir elde edilir. Hatta bundan dolayı, birçok din âlimleri,  genel olarak ilim hakkındaki  âyetlerden şu sonucu çıkarmışlardır: Özünde haram olan hiçbir ilim yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir bile öğrenmek haram değildir. Ancak yapmak haramdır ve hatta küfürdür. Bunun öğretimi de bu şarta bağlı bulunmak gerekir.

Sihir tatbikî bir ilimdir, bir şer ve tezvir sanatıdır. Bu sanat pratikte ve tatbikatta bazı hakiki bilgilere dayalı olabilir ve o bilgilerin kötüye kullanılması ile sihir yapılır. Mesela; bugün elektrik konusu önemli bir bilim dalı, çok önemli bir tekniktir. Bunun kötüye kullanılmasından ve şerre alet edilmesinden dolayı tatbikatta bundan birçok sihirler yapılabilir. Lakin bunun böyle olmasından dolayı, elektrik ilminin hadd-i zatında bir sihir olması lazım gelmez.

İşte Babil'de Harut ile Marut'a ilham ile öğretilen şeyler de buna benzer şeyler olduğu anlaşılıyor. Bunlar esasında meleklere mahsus kıymetli şeyler olarak gösterilmiş fakat öğretim ve öğrenim şekliyle ve uygulamasında fitneye de müsait bulunmasından dolayı şeytanî olan sihre dahil edilmiştir.

Demek ki, sihir sırf şeytanî bir şeydir ve bu başlıca iki kısımdır: Birisi şeytanların sırf kendilerinden uydurdukları pisliklerdir. Diğeri ise Bâbil'deki gibi, esasında meleklere mahsus olan bazı yüce bilgilerle acaip tekniklerin şeytanca kötüye kullanılmasıdır.

Kaynak: Elmalı Tefsiri