Bu Blogda Ara

10 Mayıs 2010 Pazartesi

ÜZEYR KELİMESİNDEKİ KADER’E ÂİT HİKMETİN ÖZÜ

…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Üzeyr Kur’an’da ismi geçen büyük zâtlardandır. Resul olup olmadığı hakkında açık bilgi yoktur. Tevrat ‘da ve Tevrat’ı kaynak olarak kabul eden tarihçiler Resul olduğunu kabul etmektedirler. İslâm dünyasında da genellikle Resul olduğu görüşü kabul edilmektedir..
Üzeyr a.s.’ın özelliği kader sırrını yaşayarak anlamak istemesidir. Fakat kader sırrı anlaşılması, kavranılması en zor konulardan birisidir. Zor olma nedeni ise akıl ve bilinç kapasitesi yeterli hale gelmeden bu sırrı istemektir. Üzeyr a.s. bir “Resul akıl ve bilinci”ne sâhibtir ve akıl-bilinç kapasitesi çok yüksektir. Fakat kader sırrını tam olarak idrak etmek isteyince yine de “Allah sistemi gereği” Allah’ın kudret sıfatını dünya gözü ile görmesi gerekmiştir.
259-) Ev kelleziy merra alâ karyetin ve hiye haviyetün alâ uruşiha* kale enna yuhyiy hazihillahu ba`de mevtiha* feematehullahu miete amin sümme beaseh* kale kem lebist* kale lebistü yevmen ev ba’da yevm* kale bel lebiste miete amin fenzur ila taamike ve şerabike lem yetesenneh* venzur ila hımarike ve li nec`aleke ayeten lin Nasi venzur ilel ızami keyfe nünşizüha sümme neksuha lahmen, felemma tebeyyene lehu kale a`lemü ennAllahe alâ külli şey`in Kadiyr;
Yahut şu kimse (Üzeyir) gibisini (görmedin mi) ki çatıları, damları/duvarları üstüne çökmüş/alt üst olmuş (ahalisi helak olmuş) bir karye’ye (kasaba’ya, kente) uğramıştı da: Allah şurayı ölümünden sonra nasıl diriltir?”, demişti… (Bunun üzerine) Allah onu yüz sene (lik bir süre için) öldürmüş, sonra ba’setmişti… “Ne kadar kaldın?” dedi (Allah)… O da: “Bir gün veya bir günün ba’zı/birazı” dedi… (Allah) buyurdu: “Hayır, yüz sene kaldın… İşte yiyeceğine ve içeceğine bir bak; hiç bozulmamış… Eşeğine bak… Seni insanlar için bir ayet (ibret) kılalım diye (bunu yaptık)… Kemiklere bak, nasıl onları çatıyor/iskeletini kuruyor sonra et giydiriyoruz onlara”… Kendisine iş açıkça belli olunca/durum netleşince şöyle dedi: “(Şimdi) biliyorum, ki Allah herşeye Kadiyr’dir. (Bakara, 2/259; B Meal)
Üzeyr a.s. Allah’ın var etmesi, öldürerek yok etmesi ve öldükten sonra tekrar var etmesi hakkında şüphesi yok idi. Fakat bizim gibi bir bedensel yaşam sahibi insan olduğu için aklının iman ettiğini bedeninin de deneyimlemesi gerekiyordu. Böylece aklı ile iman ettiğine bedeni ile de şâhit olarak imanın en üst derecesi olan “îkan”a ulaşacaktı.
Kur’an’da Hakk Teâlâ Hz.leri konuyu Üzeyr ismi üzerinden bizim gibi “dar kapasitelileri” eğitmek için anlatıyor. Hitap Üzeyr’e değil her çağda yaşayan ve öğrenmek isteyen düşünce sahiplerinedir.
Âyetin tarihsel bilgisi içinde bâzı mânâlar da vardır.
Yıkılmış, terk edilmiş bir şehir harabesi insan bedenine benzemektedir. Bir şehir gibi olan bedenimiz de zamanla yıpranmaktadır. Gençlik, güzellik ve dinçlik an be an bizi terk etmektedir. Bedensel ölüm ile birlikte etler ve kemikler de bir bina gibi çökmekte ve toprak olmaktadır.
Allah’ın ölmüş, çürümüş, toprak olmuş bedenleri yeniden canlandıracağına (ihyâsına) her mü’min inanır. İnanmak sadece akıl iledir. Ne zaman ki inandığımız şeyi bedensel olarak da yaşarsak akla dayalı iman daha da kesinleşerek “îkan” haline gelir.
“İkan” (kesin iman) için akıl ve deneyim gereklidir. Bize göre aklı olmayan Üzeyr’in merkebi de ölmüş (bir rivayete göre)diriltilmiş fakat aklı olmadığı için “ikan sahibi” olmamıştır. Sadece bedensel deneyim yaşamıştır. Onun da farkında değildir.
Bu âyette çok açık olarak “ölmeden evvel ölmek” bilinci anlatılmaktadır. Üzeyr önce diri idi. Sonra “ölümün ikiz kardeşi uyku” ile yüz yıl boyunca “ölü ve gafil” hükmü ile yaşadı. Sonra aklın ve bilincin dünya boyutuna kapalı olduğu “ölüm/uyku/gaflet/bilgisizlik” yaşamından “uyandı”. Böylece Resulullah a.s.’ın “ İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadisinin dünyasal gafletten “ilme ve ifana uyanış” mânâsı gerçekleşmiş oldu.
Üzeyr a.s. ruh ve beden olarak “ben varım” zannından yaşadığı bu deneyim ile “ben yokum, var olan sadece Allah” bilincine yükselmiş oldu. Tasavvufi bilinç yolculuğunda bu aşamalar; yaratılmışlıktan Hakk’a ulaşmak, Hakk olduğunu idrak etmek ve tekrar aydınlanmış bilinç ile yaratılmışlık boyutuna inmek olarak özetlenebilir.
Bu bilinç açılımını yaşamış olan kişi kader sırrını kolayca anlayıp hazmedebilecek kıvama gelmiş kabul edilir.
***
Kaza; birimin özünde taşıdığı değere göre verilen ‘hüküm’ demektir. Meselâ, bir kişinin özü Allah’ın “hâdî” isminden oluşmakta ise o kişinin hükmü “hidayet ehli”dir.
“Hâdi” ismi Allah’ın zaman ve mekândan bağımsız olarak kendisine verdiği ezeli bir “hüküm”dür yâni “ezeli kaza”dır.
Allah’ın kendine verdiği isimler(*) sonsuzdur ve bir birinin aynısı değildir. Her isim/mânâ başkadır, tekrar yoktur. Tüm isimler ve mânâlar zât mertebesinde “ özü ve dışı yok” hükmündedir. “Allah” ismi altında toplanmışlardır.
Zât’da tek/toplu olan Allah isimleri bir alt boyutta yâni esmâ mertebesinde ayrı ayrı isim ve anlam olarak birbirinden ayrılır.
Nasıl ki içimizdeki sıcak nefes bir bütündür. Soğuk bir cama üflendiğinde zerre zerre buhar olarak cama yapışır ve zerre zerre tecelli eder. Tüm isimler ve anlamlar da Allah ismi içinde (Allah ism-i câmisinde) tek ve bütündür. Bir alt boyutta bağımsız isimler ve anlamlar olarak tecelli eder ve bu tecelliyat “Rahmâni nefes/Allah’ın ruh üfürmesi” kavramı ile sembolize edilmiştir.
Üfürülen ruh; isim ve anlamların bir alt boyutta tecelli etmesidir. Ruh diye bir enerjinin ya da soyutun bir varlıktan çıkıp başka bir varlığa sızması, girmesi (hululü) değildir.
(*)Başkasına isim vermez çünkü kendisinden başka isimlenecek ve isim verilecek varlık yoktur.
***
İlâhî isimlerin anlamları (bâtınları) ve anlamlarının görünümleri/zâhirleri Zât boyutunda yok hükmünde ve bütündür denilmişti.
Bu bütünlükten ayrılan her bir isim; diğer tüm sonsuz isimleri ve anlamları kendi özüne alarak (holografik bütünlük prensibiyle) bir birim olarak açığa çıkar. Meselâ; Allah’ın “Darr/ Zarara uğratan. Her şer kabul edilenin mutlak var edicisi” ismi diğer tüm isimleri kendi penceresinden yansıtır. Fakat yansıyan isimler “Darr” isminin rengiyle, tadıyla, kokusuyla yansır. Bu gerçek kırmızı camın beyaz ışığı kırmızı olarak yansıtmasına benzer.
Işık ve renklerin yansıma ilmini bilen her renkte “beyaz ışığı” aklı ile görür. Her isimde var olan tek mânâ ve tek fiil Hakk’tır.
***
Zât’daki “Hâdi” anlamı dünyada “Allah’ın ahad varlık” olduğunu bilen “bir birim” olarak tecelli eder.
Hâdi anlamının tecellisi olan bir birimde diğer tüm anlamlar da vardır. Fakat diğer anlamlar salt olarak değil Hâdi isminden Hâdi anlamına uygun olarak açığa çıkar.
Meselâ; ahadiyet ilminden yoksun olan bir câhil ahadiyet ilmine sahib olan bir âlime iftira atar. Âlim de câhile iftira atarsa “müntakim” (*) ismini dönüştürmeden tecelli ettirmiş olur. Cahilin aklının ereceği şekilde “ilim” ile cevap verip cahilin cehaletini giderir ise “müntakim” ismini “hâdi” isminden dönüştürerek yansıtmış olur. İlim ve iyilikle “intikam” almış olur.
(*)“MUNTAKİM: Zarar vereni yaptığının karşılığıyla ödeştiren/intikam alan”
***
Zât’daki “Hâdi” anlamı Allah’ın sonradan kendisine taktığı bir isim değildir. Zât’da önceden sonradan gibi “zaman” dilimi olmadığı için her anlam ve isim “ezeli ve ebedidir”. Zâtın/Hakk’ın/Allah’ın “Hâdi” ismine verdiği hüküm de ezeli ve ebedidir. Bu hüküm zaman algılamasına ve ikili varlık/ikili konuşma mantığına göre çalışan insan aklına göre anlatılmıştır. Şöyle…
“Hâdi” ismi Allah’dan kendisindeki anlamlara göre hüküm vermesini istemiştir. Kendisine varlık verilmesini istemiştir. Her anlam/isim de aynı şekilde kendisine varlık istemiştir. Her isim Hakk’a kendindeki ezeli bilgiyi vermiş ve Hakk’dan verdiği bilgiye uygun hüküm istemiştir. Ve Hakk her ismin ezeli olan anlamına göre hükmünü vererek sabitlemiştir. Bu hükmün tamamına tümel kader denilir.
Allah, şu isme şu kaderi yazayım da benim yazdığım onun ileride oynayacağı kaderi olsun diye hükmetmez. Çünkü Allah’ın kaderini yazacağı bir varlık mevcut değildir. Ancak Allah’ın zamansız, başlangıçsız ve bitimsiz sonsuz anlamları vardır. Her anlama bir isim verilir. Çok kısa bir söz ile “kader Allah’ın kendi değişmez isimleri, mânâlarıdır ve esmâ terkibleridir ” diyebiliriz.
Kader kalemi de böylece bir yazarın elindeymiş gibi anlaşılmaktan çıkar… Kader; Hakk’ın kendi ilmi ve mânâları olarak anlaşılabilir.
***
Bir birim: “Ben para fakiri olmayı istediğimi, böyle bir bilgiyi Hakk’a verdiğimi hatırlamıyorum. Kendi kaderimi kendim bu şekilde yazmış olamam” diye sorabilir. Ki… genellikle sorulmaktadır.
Birimin kendi hükmünü hatırlaması mümkün değildir. Unutmuş da değildir. Hatırlamak için önceki bir zaman diliminde yazmak, sonra unutmak ve gelecekte oluşacak olan “şimdide” hatırlamak gerekir.
Para fakiri olan birim “ezeli ve ebedi” bir esmâ terkibidir. Kendi yazdığı ya da kendine yazılan bir senaryoyu sahnelememektedir. Ne ise odur. Kendi özünde diğer tüm isimlerin anlamları da vardır. Gelecekte bir zaman diliminde mutlaka “parasal zenginlik” esmâları onda açığa çıkacaktır. Fakat sadece dünyasal zaman algısı içinde “acele” etmemelidir. Sonsuz zaman içinde her birim kendisinin en mükemmel geleceğine doğru akıp gitmektedir.
23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;
(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler. (Enbiya,23 ; B Meal)
Parasal fakir olan bir isim tecellisi gerçek varlığa sahip değildir. Var olmadığı için “ben varım” zannı ile yine zannında tasarımladığı Allah’ı sorgulayamaz. Çünkü Allah o birimin ötesinde sorgulanacak olan “başka” değildir.
Birimin sorgulanması ise yine ötedeki “başka” varlık tarafından değildir. Birimin özü olan ismin sürekli değişen ve gelişen anlamlarla tecelli etmesidir.
Gerçekte “geçmiş ve gelecek” olmadığı için kader eskiden yazılmaz. Bir güç de eskiden yazmaz. Akıl ve beden gerekli ilim açılımlarına ulaşabilirse önce zamansızlığı idrak eder sonra kader konusunu zamansızlık bilincine göre değerlendirir. Kur’an ve hadislerde kaderin önceden olduğu beyan edilmektedir. Fakat bu öncedenlik zamansal açıdan değil boyutsal açıdandır. Hakk’ın zâtı, esmâ mertebesine göre önceki boyuttur. Kader sırrı da Hakk’ın zâtında tümel olarak mevcuttur. Bu tümellik esmâ âleminde ve dünyâ boyutunda açığa çıkan tecelliyata göre boyutsal (mertebe/makam) önceliktir.
Zamanın geçmişten geleceğe doğru akış zannı dünyâ boyutunda tecelli ile başlar ve hiçbir zaman kaybolmaz. Dünyada ve ahirette de bu zan ile var olacağız. Bu zaman zannı içinde “zamansızlık” gerçeğini “ilim irfan” olarak fark edeceğiz. “Zaman zannı” ve “zamansızlık gerçeği” bir birinin fonudur. Biri olmadan diğeri anlaşılmaz.
Birim; “Ben zamansızım” der ve zamansızlık fonuna bilincini sabitler. Birbiri ardınca gerçekleşen olayları “zaman akışı” olarak seyreder. Cadde kenarında sabit duran bir insanın akan araç trafiğini seyretmesi gibidir. Ya da…
Birim; “Ben zamanın içindeyim” der ve zamansızlığı aklı ve bilinci ile anlamaya çalışır. Aynı hızda düz ve sarsıntısız rayda hareket eden iki trenin hareketi, trenin içindeki gözlemcilere göre anlaşılamaz. Sâbitmiş, gitmiyormuş gibi algılanır.
Zamanın ve olayların etkisi altında kalmadan varlığı seyredene “Ebu’l-vakt/Ebül vakit” denilir, zamanın babası, zamanın kaynağı demektir.
Zamanın ve olayların etkisi ile varlığı seyredene ve düşünsel sıkıntıya düşene “İbnu’l-vakt/İbnül vakit” denilir, zamanın çarkları altında ezilen, zamanın çocuğu demektir.
Kader konusunu “Ebu’l-vakt” bilinci ile algılamak gerekir.
Allah’ın mânâları zamansızlıkta (Zât ve esmâ boyutunda) birbirlerine göre farklılıkları, zıtlıkları ve benzerlikleri ile sâbittir. Dünya boyutunda aklımız ve bedenimiz bu sâbitlikleri arka arkaya film şeridi hareketi gibi algılar ve “geçen zaman sanısı” ile seyreder.
Film şeridini sinema makinesinden çıkardığımızda her karenin sâbit ve tek anlam taşıdığını görürüz.
***
Ahad ve gerçek olan Allah kendi mânâlarını İnsan-ı Kâmil’de kader sırları ile seyretmektedir.
Seyir yeri İnsan-ı Kâmil değil de insan-ı nâkıs (ham insan/olgunlaşmamış birim)ise kader konusu “anlaşılmaz” hükmü ile hükümlenir ve ebedi fikir karmaşıklığına bulanır.
***
Zamansız boyuttaki hükümlerin (kaziyenin/taktir olunanın)bir sebebe bağlanarak ve bir zaman sanısı içinde detaylanmasına kader denilir.
Bedensel sınırlarımız nedeniyle Allah’ın “tümel kader” mânâsının tümel tecellisini “kendimize göre” birimselleştiriyoruz. Bedenimize âit, bedenimize göre planlanmış, bedenimize ve bilincimize göre biçilmiş ve dikilmiş bir “birimsel kader” var zannına düşüyoruz.
Bu zan da bizi kader konusuna karşı perdeliyor.
Zât’daki tek mânâ âlemlerde “tek tecelli” olarak yansımaktadır. Bu gerçek birimselleştirilerek anlatılırsa anlatım tarzına göre çeşitli “kader ekolleri” oluşur.
Cebriye, kaderiye gibi ekollerin yanılgısı kader konusunu “tümel kader”in dışına birimsel olarak taşımalarından kaynaklanır.
***
Allah indinde “bir mânânın” sonsuzca açılımı söz konusudur. Meselâ “ilim” tek bir mânâdır. İlmin açılımı ise sonsuzdur. “Cahillik” de bir mânâdır ve açılımı da sonsuzdur.
Resulullah a.s.’ın “ben günde en az yetmiş kez tevbe ederim” demesinin hikmeti ilmin sürekli artmasına işarettir. Tevbe dil ile yapılan tekrar değil, önceki bilinç seviyesinden bir üst bilince… bir üst bilince durmadan yükselmektir. Yetmiş sayısı da sembolik olarak “defalarca, hiç durmadan” anlamında kullanılmıştır.
Allah her an yeni bir iş ve oluştadır” mealindeki âyet, bir mânânın sürekli üst mânâlarına yükselmesini de anlatır. Bu da varlığın tümel olarak “bir anda yok edilip diğer anda yeniden var edilmesidir”. İnsan bilinci bu an içinde yok oluş ve aynı an içinde daha üst açılımla var oluş halini “zaman” olarak algılar.
Bu zaman algısı olayları birbirine bağlar ve kader çarkını döndürüyormuş zannı verir. Hâlbuki bir an önce yok olan (helâk olan) tamamen yokluğa dönüşmüştür. Defter kapanmış, hesap görülmüştür. Yeni an “yenidir”. Yeni olan haller eskinin devamı değil, daha mükemmel bir üst boyut açılımıdır.
Her an yeni bir iş ve oluş gerçeğini fark edemeyen kader sırrını da fark edemez.
***
Bir şey nasıl olur da hem yok hem var olur?
Bir mânâ Allah’ın Zât’ında “yok” hükmünde iken “esmâ” boyutunda ve dünya boyutunda nasıl “var” olmaktadır?
Allah’ın Zât’ındaki yokluğumuz “mutlak yokluk” anlamında değildir. Çünkü mutlak yoktan hiçbir şey çıkmaz. Zât’daki yokluğumuz bedensel ve bilinçsel tecellimizden evvelki (bir üst boyuttaki) yokluğumuzdur. Zât’da “beden ve bilinç olarak” yokuz fakat “bilgi olarak varız”.
Meselâ bir erik çekirdeğinde erik ağacı yoktur. Ağaç çekirdekte yok hükmündedir. Aynı zamanda gövde, dal, meyve, tat, koku, renk ve görünüm çekirdek içinde potansiyel (tasarım) olarak mevcuttur.
Erik ağacı çekirdekten çıktıktan sonra; “Ben neden eriğim? Ben neden şeftali değilim?” diye soramaz. Sorsa bile ona; “Sen potansiyel olarak erik idin. Erikden şeftali çıkmaz” denilir.
Hakk’ın ilminde ezeli olarak “said/cennetlik” olan cennetlik amellerle açığa çıkar. Aksi de aynıdır. Said olmak bir birime verilmiş anlam değil, said özelliğin kendisidir.
***
Kader sırına sahip olmayı isteyen Resuller ve Nebîler kader hakkındaki bilginin en yükseklerine ulaşırlar. Fakat hidâyete (kurtuluşa) davet ettikleri kişilerin özlerinin “iman ehli” mi yoksa “dalâlet ehli” mi olduğu bilgisine ulaşamazlar. Eğer bir kişinin özünün ne olduğunu başta bilselerdi beşeriyetlerine boşuna davetten dolayı bir bıkkınlık gelirdi.
Bir kişi ölünceye kadar özünün hangi hüküm üzere var olduğu bilinmez. Öldükten sonra son durumuna bakılır ve son durumuna göre mü’min ve ya mü’min değil hükmü verilir. Öldükten sonra da aynı yargıya devam edilir.
Bu yargı insana göredir. Bir de Hakk’a göre olan durum vardır. İnsanın iman ve imansızlık durumu son nefesi esnasında tam olarak açığa çıkar. İslâm dinini hiç duymamış birisinin özü ezelde “said/cennetlik” ise o kişi son nefesinde “mü’min” olarak ölür. Cennete girer. Bir kişi son nefesine kadar Müslümanlık amelleri işler fakat son nefesinde özü gereği “imansız” olarak ölür ve cehenneme girer.
Cennet ehli ve ya cehennem ehli olmak amellerimizle ilgili değilse neden iyi amel işleyelim diye sorulmuştur. Hiçbir şey yapmayalım ve ya nefsimizin hoşuna gidecek şekilde yaşayalım diyenlere… insan ne için yaratılmışsa o amacın yolu ve işleri ona kolaylaştırılır diye cevap vermiştir.
Resulullah a.s. kendisinin dahi amelleriyle cennete giremeyeceğini fakat kendisinin özünün said olarak yazıldığı için cennete gireceğini belirtmiştir.
(((… Bu konudaki detaylı bilgi için link … http://www.ahmedhulusi.org/kitap/akiliman.htm)))
***
Zahirde ibadeti olan ile ibadeti olmayanın birbirlerinden üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece Allah’ın sistemini bilerek Allah’ın tavsiye etmediği şeylerden korunmaktadır. Bu korunmaya da “takvâ” denilmiştir.
Bu konu tasavvuf hikâyelerinde bir menkıbe ile şöyle anlatılır.
Çok değerli bir mürşidin dergâhında bir müridin kalb gözü açılır. Mürid, şeyhinin özünün değişmeyen kader levhasında “şâki” yani “cehennemlik” yazıldığını keşfeder. O andan itibaren şeyhine karşı soğuk davranmaya başlar. Müridin durumundaki zahiri değişikliği fark eden şeyh sebebini sorar. Mürid durumu anlatır. Mürşid, kendisinin kırk yıldan beri aynı hükmü gördüğünü fakat iyi amelleri işlemekte bir an dahi gevşemediğini söyler.
Geçek takvâ, cennet ve cehennem isteği olmadan yapılan ibâdet ve ilim çalışmasıdır. Hz. Muhammed a.s.’ın bizlere işaret ettiği kader anlayışı bu kapsamdadır.
***
Ümmetler ilimlerde (ulûm), bilgilerde (maârif), inançlarda (akâid) ve öğrenme kapasitesinde (isti’dât) birbirlerine göre farklı konumda gelmişlerdir. Hz. Muhammed a.s.’dan önce gelmiş olan ümmetlerin hakikat ilmini kavrama potansiyelleri düşüktür.
Ümmetlerin üstünlüğünü aynı inanca sahip toplumlar olarak anladığımız gibi bir dönem içindeki tüm insanlık seviyesi olarak da anlayabiliriz.
Tercih edilen tüm insanlığın anlayış seviyesidir.
Hz. Âdem zaman diliminde yaşayan insanlığın akıl ve bilim birikimi Hz. İsâ zaman dilimindeki tüm insanlığa göre daha düşüktü.
Hz. Muhammed a.s.’ın zaman diliminde yaşayan ve O’ndan sonra yaşayacak olan toplumlar genel anlamıyla “Muhammed Ümmeti” olarak isimlenir. Genel Muhammed Ümmeti içinde “Müslüman olan insanların toplamına ise “Müslüman topluluğu” anlamında “Müslüman ümmet” denilir.
Ümmetlerin üstünlüklerini genel insanlık anlayış seviyesi şeklinde anlamak daha isabetli olur. Aşağıdaki âyetleri bu kapsamda değerlendirebiliriz.
253-) Tilker Rusülü faddelna ba`dahüm alâ ba`d* minhüm men kellemAllahu ve refea ba`dahüm derecat* ve ateyna Iysebne Meryemel beyyinati ve eyyednahü Bi Ruh-ıl Kudüs* ve lev şaAllahu maktetelelleziyne min ba`dihim min ba`di ma caethümül beyyinatu ve lakinıhtelefu feminhüm men amene ve minhüm men kefer* ve lev şaAllahu maktetelu ve lakinnAllahe yef`alu ma yüriyd;
İşte Rasûller (ki) onların bazısını bazısı üzerine üstün kıldık… Onlardan kimi ile Allah konuşmuş, kimini de dereceler olarak ref’etmiş/yükseltmiştir… Meryem Oğlu İsa’ya beyyineler verdik ve O’nu (B sırrınca) Ruh’ül Kudüs ile teyid ettik… Eğer Allah dileseydi onlardan sonra gelenlerden, kendilerine beyyineler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi… Fakat ihtilafa düştüler de onlardan kimi iman etti kimi de inkar etti… Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi… Lakin Allah dilediğini yapar. (Bakara, 2/253; B Meal)
55-) Ve Rabbüke a`lemu Bi men fiys Semavati vel Ardı ve lekad faddalna ba`danNebîyyiyne alâ ba’din ve ateyna Davude Zebura;
Rabbiniz Semavat’ta ve Arz’da bulunan bilinçleri (
B sırrınca) daha iyi bilir… Andolsun ki biz Nebîlerin bazısını bazısı üzerine tafdil ettik (fazlalandırdık)… Ve Davud’a da Zebur (Nübüvvet kapsamındaki ahkam değil, tesbih-dua-zikir-şükür gibi hususlar ihtiva eden bir kitab) verdik. (İsrâ, 17/55; B Meal)
Resuller ve Nebîlerin birbirlerine üstünlükleri Allah’ı bilmek ve Allah’a yakın olmak anlamında değildir. Her Nebî ve Resul Allah’ı bilmede ve Allah’a yakınlıkta aynıdır.
285-) Amener Rasûlü Bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu`minun* küllün amene Billahi ve MelaiketiHİ ve KütübiHİ ve RusuliHİ, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ, ve kalu semi`na ve eta`na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr;
Er-Rasûl (Rasûlullah), Rabbinden kendisine İNZAL olana (B sırrıyla) iman etti, mü’minler de (iman ettiler)… Hepsi, (B sırrıyla) Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Rasûllerine iman etmiştir… O’nunRasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz… “işittik ve itaat ettik, Ğufran’sın (mağfiretini isteriz) Rabbimiz, dönüşümüz sanadır”, dediler. (Bakara, 2/285; B Meal)
Resuller ve Nebîler zaman dilimine göre insanlığın anlayış kapasitesiyle konuşmuşlardır. Resuller ve Nebîler kendi zamanlarının bilgi birikim düzeyine göre diğerlerinden farklılık arzedebilir. Bu da özde üstünlük değil zahiri bilgilerde oluşan farklılıktır. Zâhiri bilimlerin ve bilgilerin getirdiği fark özü değiştirmez. Eğer değiştirseydi günümüzün zahiri bilginleri öz olarak geçmiş Resullerin özünden üstündür derdik. Fakat üstünlük günlük bilimlerde değil Allah’ı bilmek ilmi olan mârifettedir.
Hz. Muhammed a.s.kendisinden sonraki insanlık tabakalarının Allah’ı bilme ilmine ihtiyaçlarının geçmiş ümmetlere göre daha fazla olduğunu gördü. Önceki Resullere göre daha fazla bilgi açığa çıkardı. Daha fazla bilgi açığa çıkarma yönü ile diğer Resullerden daha üstün sayıldı.
Kur’an âyetleri ve hadisler iç içe çok anlamlıdır. Resulullah a.s. içi içe anlamlı konuşmakta tüm Resullerin en üstünüdür. Kendisinden sonra Nebî görevi açığa çıkmayacağı için kendisindeki “Velî”lik özelliğine ümmetinin âlimlerini vâris (mirasçı) olarak göstermiştir.
Velîler âyetlerdeki ve hadislerdeki iç içe sonsuz mânâları Muhammedî Nübüvvet nûru ile zamanın idrakine (anlayış mantığına göre) göre açığa çıkarmaya devam ederler.
Muhammedî ilmin gerçek mirasçıları bizlere Allah’ı hakkı ile anlatabilenlerdir.
***
71-) VAllahu faddale ba`daküm alâ ba`din fiyrrızk* femelleziyne fuddılu Bi raddiy rızkıhim alâ ma meleket eymanühüm fehüm fiyhi seva`* efe Bi nı`metillahi yechadun;
Allah rızık’ta bazınızı bazınıza tafdil etti (üstün tuttu, fazla verdi)… Üstün tutulan kimseler rızıklarını, sağ ellerinin malik olduklarına (ellerinin altındakilere) (B sırrınca) döndürücü değillerdir (vermezler)… (Oysa) onlar onda (rızıkta/ vahyin açıklanmasında, sistem realitesinde) eşittirler… Allah nimetini (B sırrınca, Allah ni’meti olarak) bilerek inkar mı ediyorlar?. (Nahl, 16/71; B Meal)
50-) Kale Rabbunelleziy a`ta külle şey`in halkahu sümme heda;
(Musa) dedi ki: “Rabbimiz her şey’e halkıyyetini (varoluş işlevine göre varlığını ve özelliklerini) veren, sonra da hidayet edendir (hedefine ermesini kolaylaştırandır)”. (Tâhâ, 20/50; B Meal)
Rızık; ruh ile ilgili ilâhî ilimler ve beden ile ilgili beslenme, giyinme ve barınma gibi iki özellik arzeder.
Hakk’ın Zâtı’ndaki her bir isim (esmâ) diğer esmâların mânâlarını kendisinde kendi öz yapısına dönüştürerek toplar. Dünyâ ve ahiret yaşamında her birim kendi özündeki bu mânâları “ilim rızkı” ve “bedensel rızık” olarak sonsuzca açığa çıkarma periyoduna girer.
Zât boyutunda iken rızk bir seferde bir anda toplanmıştır. Bu tek seferde toplanan rızka ezelde bilinen kader (kader-i mâlûm) denilir. Bilinen kader, bir ismin (esmânın) özünün sahip olduğu anlamların tümüdür. Ezeli olan ve değişmeyen “hüküm/kaza” budur. Bu hükümde miktar olarak artış ve eksiliş olmaz. Çünkü her birimin nimeti sonsuzdur. Sonsuzun artması ve eksilmesi akıl ve mantık kurallarına göre imkânsızdır. Bu sonsuz nimet dünya boyutunda sürekli değişim ve gelişim tecellisiyle açığa çıkar.
Her esmânın özü ve özüne göre topladığı diğer anlamlar değişik olduğu için ruhsal ve bedensel rızıklar da farklı farklı açığa çıkar. Ezeli zaman boyutunda bir seferde sahip olunan rızık, dünya ve dünyanın kesintisiz devâmı olan âhiret zaman boyutunda azar azar ve aşama aşama hissedilir.
***
Allah’ın ilminin bilinene bağlı olması, bilinenin de (mâlumun da) Allah’ın ilminin sonsuz mânâları (esmâları) olması nedeniyledir.
Meselâ yetmiş yıl ömrü olan bir birimin yetmiş yılda sahip olacağı ilim ve tüketeceği bedensel rızkı bir mânâ olarak bütündür. Açığa çıkışı ise aşama aşamadır.
Aynı birimin yetmiş yılda işleyeceği “iyi amelleri” ve “kötü amelleri” de ezeli boyutta tümel haldedir. Dünyasal boyutta çeşitli zamanlarda çeşitli nedenlere bağlanarak açığa çıkar.
***
Kader mekanizmasını bilmek bazı insana huzur verir. Başına gelenlerin ve gelmeyenlerin hepsinin ezeldeki kendi özünün gereği olduğunu bilir. Sadece sebepleri gerçekleştirir, sonuç ne olursa olsun “Neden böyle oldu? Neden şöyle olmadı?” diye kendisine azab etmez.
Meselâ bir meyve çekirdeğini toprağa diker. Çekirdeğin fidan olmasının zahiri şartlara bağlı olduğunu bilir. Toprağı sular, kabartır ve çekirdeğin filizlenmesini bekler. Fakat çekirdek çürüyebilir, çıkmayabilir. Zahiri şartları yerine getirdim fakat çıkmadı diyerek kendine zulmetmez. Çekirdek fidan ve ağaç olursa gerekli zahiri bakımlara devam eder.
Kader mekanizmasını bilmeyen ise oluşturduğu şartların sonucunun mutlaka pozitif olmasını ister. Sonuç negatif olunca kendisi hâriç her birimi ve zannında oluşturduğu Allah imajını yargılamaya başlar. Kendisine bu şekilde azab eder.
Kader mekanizmasını bilen bazı insanlar ise kendindeki eksikliğin hiçbir zaman giderilmeyeceğini anlar. Eksikliğin çalışma ile tamamlanamayacağını bilmesine rağmen bıkmadan usanmadan çalışır. Her an mükemmelliğin ve İnsan-ı Kâmil olmanın hasretini çeker. Bu tip birimler câhillere göre daha üstündür.
***
Allah’ın gazabı ve rızası; Allah’ın birimlere, birimlerin dışından uyguladığı bir ceza ve ödül değildir. Ezeli mânâ olan bir birimin özünü meydana getiren esmâların durumu gazabı ve ya rızayı oluşturur.
İnsan-ı Kâmil’in özü olan esmâlar tüm anlamları tam olarak toplayıp tam olarak açığa çıkardıkları için Allah onlardan razı olmuştur denilir. Ya da onlar Allah’ın rızasına ulaşmışlardır denilir.
Kâmil olmayan özlerde ise tüm mânâları tam hakkı ile açığa çıkaramamak durumu vardır. Bu eksiklik o özün tecellisi olan birime cahillik özelliği verir. Cahillik hakikat ilmine karşı perdeli olmaktır. Hakk bu perdelilikten razı olmaz hakk’ın razı olmaması ise bir yönüyle gazaptır. İlâhî sistemi okuyamayan sistemde eksiklikler ve fazlalıklar görür. Bu görüşten de azap doğar. Bu azaba ilâhî gazap denilir.
Rızaya ermiş olanlar rızanın farkında olurlar.
Fakat gazab ehli kendilerinin azapta olduğunu fark edemeyebilir. Bedensel zevklerini en iyiye yükseltmek için tüm ömrünü üstün bir gayretle geçirir. Bedensel meşguliyetleri onun ilim eksikliğini hatırlamasına engel olur. Bedensel aşırı çalışmayı ilâhi bir ödül olarak algılar ve azabı hissetmez.
Bir öğretmen çabuk öğrenen öğrencilere iltifat ederek onların ilminden razı olduğunu belirtir. Öğretmenin iltifatı öğrencinin şahsına değil öğrendiği ilminedir.
Öğretmen çabuk öğrenemeyen, öğrenme engeli olan öğencileri öğrenmeye teşvik için azarlar, gazap gösterir. Fakat gazaba rağmen bilinçte öğrenme engeli var ise öğretmen durumu olduğu kabul etmek zorunda kalır. Gazabı kalkar, onları azarlamaz. Ne kadar anlıyorlarsa o kadarını anlatır.
İnsanların özündeki potansiyel ilim ve iman durumu bu şekilde Allah’ın rızasını ve ya gazabını çeker. Rıza sürekli olur. Gazap ise geçici olur.
Birimlerin dünya ve âhiret boyutundaki rızaya ulaşması ve gazaba düşmesi de aynı örnekteki gibidir.
Her birim öz olarak Zât’da tüm eksikliklerden ve zıtlıklardan arınmışlık halindedir. Dünya ve âhiret boyutunda ise eksiklikleri ve fazlalıkları arınmaya muhtaç huylar olarak belirir. Allah’ın Rububiyeti (terbiye ile arıtması) birimlerin arınma ortamı olan cehennemin bir boyutudur.
***
Hakikatte tek olan kader sırrı tek tek birimlerin hepsinde toplam olarak yine tümelliğini korur. Kader bu tümelliği sayesinde çok sağlam ve çok azametlidir. Tüm varlığı tümelliği ile kuşatmıştır.
***
Birimlerin birbirlerine geçen ve geçmeyen hükümleri vardır.
Öğretme ve öğrenme, muhabbet ve dostluk, çekişme ve düşmanlık gibi şeyler birimlerin etkilemeleri ve etkilenmeleri ile geçiş yapar.
Birimlerin özlerine âit özellikler başkasına geçiş yapmaz. Meselâ Nübüvvet ve Risâlet ve Velâyet özellikleri bir birimden diğerine bulaşmaz. Çalışmaya ve disiplinli nefs eğitimine bağlı olan güzel ahlâk da başkasına geçmez sadece örnek olup başkalarına yeni ufuklar açabilir.
Bunun nedeni her birimin Rabb-i hassının (varlığını oluşturan temel esmânın/öz ismin) değişmez anlamı olmasıdır. Birimlerin zaman içindeki kendi değişimleri ise öz isim içinde olan diğer esmânın anlamlarının genişlemesi veya daralması ile gerçekleşir.
***
Nebîler ilimlerini özlerindeki ezeli potansiyel gereği direk olarak Hakk’dan alırlar. Vahiy almak için herhangi bir öğretmene ve ya kendi gayretleriyle vahiy alma hazırlığı yapmalarına gerek yoktur. Hakk’ı aracısız olarak tanıma, Hakk’ın sonsuz ilmini akıl ve bilinç yardımı olmadan direk okuma boyutunun adı “melekiyyet”tir. Meleklik Hakk’dan başka varlık algılamamak halidir. Bir Nebî melekiyyet boyutu ile vahyi alır, önce kendi aklına ve kendi bilincine tebliğ eder. Direk algıladığı ilme önce kendisi kayıtsız ve şartsız teslim olur. Sonra tümel aklını kullanarak insanların cüzî aklına göre vahyi âyetler olarak beyan eder.
9-) Kul ma küntü bid`an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu Biy ve la Biküm* in ettebiu illâ ma yuha ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;
De ki: “Rasûller’den bir bid’ değilim (Rasûllük yoktu da onu ilk idda eden, Sünnetullah’da bulunmayan’ı bid’at eden değilim)… Bana ve size (B sırrınca, benim ve sizin varlığınız olarak) ne yapılacağını (dirayeten, şahsen) bilmem (vahyen-ilmen bilirim)… Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr (uyarıcı, Rasûl) dan başka da değilim”. (Ahkâf, 46/9; B Meal)
Nebîler ve Resuller Hakk’ın ilmine Risâlet ne Nübüvvet özellikleriyle ulaşırlar. Hakk’ın ilmini ve kader ilmini tümel olarak alırlar. İlmin ve kaderin birimselliğine ise Nübüvvetin ve Risâletin ayrılmaz yönü olan “velâyet” özellikleri ile ulaşırlar.
***
Hakk ruh gözünden ve beden gözünden perdeyi kaldırınca iki görüş birleşerek “tam ilim” (ilm-i kâmil) hali oluşur. Bu halde keşif (gerçeği algılamak) sahibi olan zât baş gözü ve akıl ile idrak ettiğini ruh/kalb gözü (algılaması) ile de idrak eder.
Abdul Kâdir Geylânî Hz.leri döneminde bir kişi baş gözü ile Hakk’ı algılıyorum iddiasıyla ortaya çıktı. Şeriat ulemâsı (din bilginleri) o kimseyi dinin zahiri bilgilerine saygılı olarak konuşmaya davet ettiler. Fakat o kişi iddiasına devam etti. Bu gibi durumlarda Hakk’ı görüyorum demenin cezası ya iddiadan geri çekilmek, ya hapis ya da ölüm idi. Yasaları uygulamadan önce Geylânî Hz.lerinin görüşüne başvurdular.
Hz. Gavsı Geylânî buyurdu ki:
“Bu adam iddiasında doğrudur. Fakat mârifet ile ilgili bilgide noksanı vardır. Hakk Teâlâ hazretleri beden gözünden ve ruh gözünden perdeyi kaldırmış. Kalb gözünün nuru (nûr-ı basarireti) ile baş gözünün algılaması (nûr-ı basarı) birleşmiştir.
Hakk’ı idraki kalb gözü ile gerçekleşmiş iken o, bu hakikati bilmiyor. Hakk’ı beden (baş) gözü ile görüyorum zannediyor.
Din bilginleri bu açıklamadan tatmin olup Gavsı Geylânî’nin mârifet ilmine hayran oldular.
***
Üzeyr a.s. yıkılmış bir beldede yıkılmadan önce yaşayanların aynısının Hakk’ın kudreti ile tekrar oluşmasını zor bir ihtimal olarak gördü. Çünkü varlık dünyasında hiçbir şey bir an evvelki haline geri dönmüyordu. Geri dönmesi Allah’ın sistemine ters idi. Allah kendi koyduğu “geri dönmeme” kanunu kendi bozar mıydı? Bozmaz mıydı? Bu tür bir soru Üzeyr a.s.’ın özündeki kader sırrını öğrenmek programından/fıtratından doğmuştu. Yine de bu sorusunun cevabını alması ve ilmini tamamlaması gerekiyordu.
Yüz yıl uyudu ve uyandı. Yiyeceklerini hiç bozulmamış olarak buldu. Merkebinin ise kemikleri kalmıştı.
Hiç yoktan kemikler yaratıp, et ile donatmak ve hayat vermek çürümüş kemikleri eski haline döndürmekten daha zordur. Yüz yıl ölü hükmü ile kalmak ve yeniden hayat vermek de bir mucizedir. Fakat Hakk’a göre zor ve kolay ayrımı yoktur. Her iş ve oluş aynı derecede kolaydır. Bu mucizelerle hem Allah’ın geri dönmeme sistemi bozulmamış oldu hem de geriye dönmekten daha zor görünen mucizeler Üzeyr’e gösterilerek ilmi tamamlanmış oldu.
***
260-) Ve iz kale İbrahîymu Rabbi eriniy keyfe tuhyil mevta* kale evelem tu`min* kale belâ ve lâkin liyatmeinne kalbiy* kale fe huz erbeaten minet tayri fesurhünne ileyke sümmec`al alâ külli cebelin minhünne cüz`en sümmed`uhünne ye`tiyneke sa`ya* va`lem ennAllahe Aziyz’un Hakiym;
Hani İbrahim (de bir zaman): “Rabbim göster bana, ölüleri nasıl diriltirsin?”, demişti… (Rabbi) dedi: “İman etmedin mi ki?”.. (İbrahim) dedi: “Elbette (iman ettim; ilmel yakin olarak bildim); ama kalbimin mutmain olması için”… (Allah) buyurdu: “O halde KUŞ’tan (kuş cinsinden) dört (çeşit) al/tut… Onları kendine çek/alıştır/zabdet, sonra onlardan birer cüz olarak her bir dağın üzerine koy… Sonra onları çağır, sa’yederek/koşarak sana gelirler (zira boğazlanmalarından sonra artık onları sen dirilttin)… Bil ki Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir. (Bakara, 2/260; B Meal)
Üzeyr a.s.’ın Hakk’dan isteği Hz. İbrâhim a.s.’ın isteği gibidir. Ölülerin nasıl dirildiğini görmek istemiştir. Görmek isteği Hakk’ın kudretini, yoktan var edişini, öldürüşünü ve yeniden canlandırışını denemek için değildir. Ya da şüphe duymaktan da değildir.
Kalb ve beden algısını birleştirmek ve “yaşayarak bilme/Hakkel yakîn” ilim seviyesine yükselmek içindir. Bu istek soru gibi görünmesine rağmen bir duâdır ve hemen kabul olunmuştur. Fakat Üzeyr a.s. yeniden dirilmeyi kendi nefsinde yaşamıştır. Belde halkının dirilişini görmesine gerek kalmamıştır. Çünki kendi nefsinde dirilişi yaşamak bir başkasının dirilişini dışından seyretmekten daha etkilidir.
59-) Ve ındeHU mefatihul ğaybi la ya`lemuha illâ HU* ve ya`lemü ma fiyl berri vel bahr* ve ma teskutu min verakatin illâ ya`lemüha ve la habbetin fiy zulümatil Ardı ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn;
Gayb’ın anahtarları O’nun indindedir (o halde gayb’a değil, O’na yönelin)… (Hiç kimse) bilmez onları, ancak O (bilir)… O bilir, Kara’da ve Deniz’de ne var ise… O’nun bilmesi dışında bir yaprak düşmez… Ne Arz’ın karanlıklarında bir habbe (tane), ne de yaş ve kuru (bir şey) yoktur ki Kitab-ı Mubiyn’de (İNSAN”’da) bulunmasın. (En’âm, 6/59; B Meal)
Üzeyr a.s.’ın varlığın tümel kader sırlarını bilmesi ise âyet gereği imkânsızdır. Çünki Resul, Nebî ve Velî’nin bilinci ve aklı, içinde bulunduğu an gereği sınırlıdır. Hakk’ın ilmi ise her an sınırsızdır. Sınırlı olan aklın ve bilincin sınırsız olan tümel kader ilmini kuşatması mümkün değildir.
Esmâ mertebesinde sonsuz isimlerin her birisi birer anahtardır. Anahtarlar sadece kendi özlerindeki sonsuz kader ilminin kapısını açabilir. Sonsuz isimlerin hepsini açan anahtar ise Allah ismidir. Allah ismi ise sonsuz ve sınırsız varlığa işaret eden bir isimdir. Allah isimli anahtarı ancak sonsuz ve sınırsız olan varlık kullanabilir. Her yaprağın düşmesini, karada ve denizde olan tüm zerrelerin durumunu sadece sınırsız olan Zât bilir. İnsan ise sınırsız olan Zât’ın ilminde bir zerredir. Zerrede sonsuz ilim olduğu gibi yansır fakat insan kendinde saklı olan diğer sonsuz birimlerin kaderinin ayrıntılarını bilmez.
26-) `Alimülğaybi fela yuzhiru `alâ ğaybihi ehada;
(O,) gayb’ın bilenidir (ilim sıfatı O’nundur)… Kendi gayb’ı üzere bir kimseyi izhar etmez/muttali kılmaz.
27-) İlla menirteda min Rasûlin feinnehu yeslükü min beyni yedeyhi ve min halfihi rasada;
İrtiza ettiği (
seçtiği; arındırdığı) bir Rasûl müstesna… Muhakkak ki O (Allah), Onun (O Rasûl’ün) önünden ve arkasından rasad (gözeten, koruyan) koyar. (Cin, 72/26-27; B Meal)
İnsan-ı Kâmil mertebesindeki çok az zât kader sırının bazı bilgilerini bilebilir. Meselâ tüm varlığı özünde toplamış olan İnsan-ı Kâmil her birimin zâhiri görünüşünü kendi nefsinde seyredebilir fakat her birimde gizli olan sonsuz tümel kader ilminin tamamını kuşatamaz. Her birimin zâtı bölünme olmadan birleşme ve sızma olmadan Hakk’ın zâtıdır. İnsan zât bakımından sonsuzdur fakat bedensellik ve birimsellik zannı ile kendisini sınırlamaktadır.
***
Allah’ın Zâtı’nda yok hükmünde olan esmâ mânâları Allah’ın kudreti ile varlık kazanır. Esmâlar Allah’ın kudret ve diğer sıfatlarına anahtar olur ve onları açar. Sıfatlar da esmâları zâhiri görünüme kavuşturarak anahtar olur ve açar. Böylece esmâlar sıfatların, sıfatlar da esmâların anahtarı olur. İnsan esmâ ve sıfatların tecellisi olmak itibarı ile aynı zamanda bir anahtardır.
***
İlim, hayat, işitme, görme gibi sıfatlar esmâlardan oluşan birimlerde yansır. Yaratma sıfatı ise yansımaz. Bunun nedeni; Allah’ın yaratması kendinde ezeli mevcut olan kendi ilmine bâtın ve zâhir anlamlar vererek var etmesidir. Allah kendi ilminden hâriç, kendi zâtından hâriç her hangi bir şeye varlık vermediği için “yaratma/halk” sıfatı birimlerde tecelli etmez. Allah’ın yaratması mutlak yokluktan değil kendi ilmî varlığındandır.
49-) Ve Rasûlen ilâ beni israiyle enniy kad ci`tüküm Bi ayetin min Rabbiküm, enniy ahlüku leküm minet tıyni kehey`etit tayri feenfühu fiyhi feyekûnu tayran Bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta Bi iznillah* ve ünebbiüküm Bi ma te`külune ve ma teddehırune fiy buyutikum* inne fıy zâlike le ayeten leküm in küntüm mu’miniyn;
(Onu) İsrailOğullarına (şöyle diyecek olan) Rasûl yapacak: “Hakikaten ben size Rabbinizden (B sırrınca) bir ayet/mucize olarak geldim/getirdim… Ben size çamurdan kuş şeklinde (bir şey) yaratırım; onda nefhederim (Can üflerim) de Bi-iznillah (Allah’ın izniyle o gerçek) bir kuş olur… (Anadan doğma) körü ve alacalıyı iyileştiririm… Bi-iznillah ölüleri diriltirim… Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi de (B sırrınca) size haber veririm… Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için gerçekten bir ayet/ibret vardır. (Âl-i İmrân, 3/49; B Meal)
Üzeyr ölmüş olan belde halkının gözleri önünde ihyâsını (yeniden canlanışını) birimsel varlığı ile seyretmek amacıyla istemişti. Allah’ın yaratması, öldürmesi ve ölüyü yeniden ihyâsı (canlandırışı) Allah’dan başka bir varlık tarafından anlaşılamayacak, sırrına ulaşılamayacak durumlardandır. Hatta Allah’ın her türlü iş ve oluşunu Allah’dan başkası idrak edemez. Üzeyr İnsan-ı Kâmil idi. Kendisine Allah’dan başka varlık zannı vermiyordu.
Allah’ın yeniden yaratmasını kendisine birimsel varlık zannı vererek, Allah’ın varlığını ayrı kendi varlığını ayrı olarak düşünerek seyretmek diledi. Bu bilinç ile seyr olmayacağını biliyordu. Ve bildiği gibi de oldu. Allah’ın yeniden yaratmasını hâriçte seyredemedi sadece kendi nefsinde yaşadı.
Hz. İsâ’nın âyetteki hitâbı kendi birimselliğinden değildir. Çünki birimsellikte yaratma kudreti tecelli etmez. Hz. İsâ’nın buradaki hitâbı kendi birimselliğini kaldırıp Hakk’dan başka varlık olmadığını hissettiği boyuttandır.
Bu durumda çamurdan kuş şekli oluşturup canlandırıp uçurmak Hz. İsâ’nın birimsel bilincinin fiili değil Hakk’ın İsâ tecelliyatıyla açığa çıkardığı fiilidir.
Hz. İsâ’nın bu mucizesi her an oluşan evrensel mucizeyi gözden kaçıranlar içindir. Evrensel mucizeyi her an görenler ise ilâve bir mucize istemezler.
Toprağın bitkilere dönüşümü, bitkilerin kuşlar tarafından yenilmesi, kuşun yediklerini yumurta haline getirmesi, yumurtanın yavru olup uçması asıl ve gerçek olan mucizedir. Evrende bu türde var oluş mucizeleri her an gerçekleşmektedir. Hz. İsâ evrensel mucizenin minyatürize edilmişini zamanı hızlandırarak göstermiştir.
Üzeyr ise ölüm haline girişini ve yeniden canlanışını yüz yıl süren bir zaman yavaşlaması diliminde yaşamıştır.
İki mucize görünüşte farklı olmasına rağmen özde aynı değerdedir.
***
Nebîlerin ve Resullerin ilâhî keşif ve açılımları “Velâyet” özelliği ile olur. Her Nebî ve her Resul aynı zamanda “Velî”dir. Nebîlik ve Resullük görevi dünya ile sınırlıdır. Velâyet ise âhiret yaşamında da devam eder.
Allah’ın emir ve yasaklarını halka bildirme görevi Nebîlik ve Risâlet gereğidir. Nebîlik ve Resullük görevi almamış olan İnsan-ı Kâmiller (Velîler) Allah’ın emir ve yasaklarını halka bildirmekle görevli değillerdir.
Velîler ancak özünde ilâhî sırlara kabiliyeti olanlara ulaşmak, onlardaki potansiyeli açığa çıkarmak için gayret ederler.
Hz. Muhammed a.s’dan sonra hiç kimse Allah’ın emir ve yasaklarını halka uygulatmak ile görevlendirilmez. Bu görev Nübüvvetin gereğidir. O’ndan sonra hiç kimse Nebî olamayacağına göre Allah adına insanları yönetme, emir ve yasakları uygulatma dönemi de ebedî kapanmıştır. Bu görev padişahlara, şahlara, krallara, başkanlara, başbakanlara, cumhur reislerine de verilemez. Hatta sadece adı halife aslı saltanat olan hilafet makamına da verilmez. Dört halife dahi insanları Allah ve Resulullah adına onların yetkisiyle değil kendi devlet başkanlıkları sıfatıyla yönetmişlerdir.
Nebî ve Resul olmayan Velîlerin halk (yaratılmışlar) üzerindeki tasarrufu siyasi/yönetimsel değildir.
Hz. İsâ’nın yeryüzüne inişini zâhiri anlamda kabul edenlere göre düşünürsek… Hz. İsâ dünya boyutunda tekrar bedensel olarak tecelli etsin. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra Nebîlik ve şeriat (sadece Nebînin uygulayabildiği sistem) olmayacağı için Hz. İsâ “Velî” sıfatı ile gelir. Nebîliği düşer. Ve insanlar üzerinde Allah adına ya da daha önceki bir Nebî adına “yönetim ve zorlama” oluşturamaz. Din adına insanları toplayıp “velâyet” sıfatı ile savaşamaz.
Mehdî’nin de durumu zâhiren düşünülse…
Mehdî de “Nebî” olmadığı için “Allah’dan emir ve yetki” alamaz. Zâhirde ve başka boyutlarda “Nebî” yetkisine benzer işler yapamaz. Çünki Son Nebî’den sonra kevnî (fiziksel) mucizeler de kapanmıştır. İlmî mucize ise ancak Kur’an’a ait ve Muhammedî tevhid ilmine âit bilinç açılımları olmak üzere devam etmektedir
(((… Hz. İsâ’nın ve Mehdî’nin durumu daha önceki bölümlerin ekinde açık bilgi olarak verildi. …)))
***
257-) Allahu Veliyyülleziyne amenu yuhricühüm minez zulümati ilenNur* velleziyne keferu evliyaühümüt tağutu yuhricunehüm minen Nuri ilez zulümat* ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;
Allah iman edenlerin Veliy’sidir… Onları karanlıkLARdan Nur’a çıkarır… Fiilen küfür (hakikatlerini örtme) halinde olanlara gelince, onların evliyası Tağut’tur (Allah dışındaki ilahları)… (O taptıkları ilahlar) onları Nur’dan karanlıkLARa çıkarırlar… İşte onlar Nar ashabıdır… Onlar onda (Nar’da) ebedi kalıcılardır. (Bakara, 2/257;B Meal)
28- Ve HUvelleziy yünezzilül ğayse min ba`di ma kanetu ve yenşuru rahmeteHU, ve HUvel Veliyyül Hamiyd;
O, onlar (kulları) ümit kestikten sonra ğays’ı (yağmuru, rahmeti) indiren ve rahmetini neşredendir (yayandır)… O, Veliy’dir, Hamiyd’dir. (Şûrâ, 42/28; B Meal)
Allah’ın “Resul ve Nebî” ismi yoktur. Bu isimler “tam kulluk halini” temsil eder. Resuller ve Nebîler “tam kuldur”.
Allah’ın “Velî” ismi vardır. Kullar esmâ mertebesinde “Velî” ismine mazhar olurlar ve Allah’ın isimlerinin özellikleri ile donanmış olurlar.
Meselâ soğuk bir demir ateşe sokulduğu zaman kızarır. Ateşin yakıcı özelliği ile donanır. Kızarmış olan demir “Ben ateşim ve yakıcıyım” dese doğru söylemiş olur. Demir ile ateş dönüşüm yaşamadan, aynı varlık olmadan, ayrı ayrı kaldıkları halde yakıcı özellik demirde tecelli eder.
Kul hiçbir zaman kulluktan başkaya dönüşmez. Hakk’ın durumu ve kulun durumu ateş ve demir gibi değildir. Gerçek olan Hakk’dır, kul ise Hakk’ın ilminde Hakk’ın esmâ terkibidir. Kul kendisini yok edemez var da edemez çünki kulun Hakk’dan ayrılığı ve birlikteliği söz konusu değildir. Dünyâ boyutunda kendi hakikatini tanır, esmâ boyutundaki “yok hükmündeki” varlığını bilir ve esmâ mertebesine âit olan Allah’ın Velî isminin özelliklerine mazhar olur ve Velî tecelliyatına ulaşır.
***
Nübüvvet Hz. Muhammed a.s.’dan sonra kalkmıştır. Hiç kimse “melekiyet” boyutu ile ve ya “meleksiz” olarak Allah’dan “Nebîlik” ile ilgili bilgi ve vahiy alamaz. Ancak Cenâb-ı Hakk kullarına lutfedip her kulunda Hz. Muhammed a.s.’dan yansıyan özündeki nübüvvet nurunu almadı. O nur ile Hakk’ın sıfatları, esmâsı ve fiilleriyle ilgili ilimler anlaşılabilir.
Gerçek âlimler yine o nur ile âyet ve hadisler ışığında her zamanın dertlerine çâreler bulur.
Âyet ve hadis ile çözüm sunulmamış olan konularda âlimler eldeki bilgilere dayanarak içtihat ederler. İçtihat, hüküm çıkarma usulüdür. Gerçek içtihat âlimleri zâhiri konularda Nebîlerin mirasçılarıdır.
Hakikati bilen âlimler (ulemâ-i ârifîn) ise ilâhî mârifetlerde velâyet nuru ile direk ilham aldıkları için bâtında Nebîlierin mirasçılarıdır.
***
“Nebîler aynı zamanda velîdir ve Nebî’nin Velîliği Nübüvvetinden üstündür” sözü duyulduğu zaman İslâmî ilimleri bilmeyenler itiraz ederler. Bu konuda bilgileri yetersizdir.
Ve bir evliyanın velîliği bir Nebînin nübüvvetinden üstün olamaz derler. Bu konuda ise isabetli düşünürler.
İşin hakikati ise şöyledir.
Nebî’nin dini emir ve yasakları bildirmesinin dışında vahdet ilminden kendi sözleriyle verdiği haberler de vardır. Vahdet ilmi Hakk’ın tek (ahad) varlık olduğu ile ilgilidir. Hakk’a yöneliktir.
Şeriat (Nebînin bildirdiği emir ve yasaklar) ise insanların günlük bedensel yaşamlarına yöneliktir.
Halk (insanlar) ikili (isneyniyyet) konuşma mantığından anlar. Nübüvvetin dili de ikili anlatım mantığı üzerine kuruludur. Yâni Allah’ın varlığı ve insanın varlığı gibi ikili anlatım mantığını kullanır.
Fakat Kur’an’da (Resulullah’ın bize okuduğu bilgi kaynağında) teklik mantığının kullanıldığı âyetler de vardır.
17-) Felem taktüluhüm ve lakinnAllahe katelehüm ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnAllahe rema* ve liyübliyel mu’miniyne minhü belaen hasena* innAllahe Semiy’un Aliym;
Siz öldürmediniz onları, fakat Allah onları öldürdü… Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı (B harfi yazılmadan?)… Mü’minleri kendinden güzel bir bela ile denemek için… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir. (En­f’âl, 8/17;B Meal)
Bu gibi âyetler ve tekliğe (ahadiyete) yönelik hadisler Muhammed Nebî a.s.’ın Veliyy-i Ârif (tam bilen velî) sıfatından gelir. Yâni Nebîler ve Resuller vahdet konularını “velilik” sıfatları ile açıklarlar.
Vahdet (teklik), ikilikten daha tam ve eksiksizdir. Vahdet daha mükemmel olduğu için Nebînin “Velîlik makamı” “Resullük makamından” daha tam, eksiksiz ve daha mükemmeldir.
Nebî ve Resul olmayan evliyanın velayet makamı Nebî ve Resul olan Velîlerin velâyet makamlarından daha düşüktür. Velîlik Nebîlikten üstündür denildiği zaman kastedilen Hz. Muhammed a.s.’ın Velayet makamının Nübüvvet makamından üstünlüğüdür. Başka bir velînin Nebîden üstünlüğü söz konusu edilmez.
Çünkü Nebî olmayan velî Hz. Muhammed a.s.’ın Nebîliğine tabidir (bağlıdır). Birisine bağlı olanın hiçbir özelliği üstün olamaz. Burasının dikkatle anlaşılması gerekir.
***
3-) Hurrimet aleykümül meytetü veddemü ve lahmül hınziyri ve ma ühille li ğayrillahi Bihi velmünhanikatü velmevkuzetü velmüteraddiyetü vennetıyhatü ve ma ekeles sebüu illâ ma zekkeytüm ve ma zübiha alen nüsubi ve en testaksimu Bil ezlam* zâliküm fisk* elyevme yeiselleziyne keferu min diyniküm fela tahşevhüm vahşevni, elyevme ekmeltü leküm diyneküm ve etmemtü aleyküm nı`metiy ve radıytü lekümül İslame diyna* femenidturre fiy mahmesatin ğayre mütecanifin liismin feinnAllahe Ğafurun Rahîym;
(Şunlar) size (İslam’ı Diyn edinen mü’minlere; Ümmet-i Muhammed’e) haram kılınmıştır:
MEYTE (İslami esasla zebh edilMEyerek kendi kendine ölmüş, kanı içinde kalmış tezkiyesiz hayvan; leş),
DEM (kan), domuz Eti, (B gerçeğince) Allah’dan ğayrı adına (şirkle) boğazlananlar; (henüz canlı iken) yetişip tezkiye ettikleriniz müstesna
MÜNHANİKA (boğularak öldürülmüş),
MEWKUZE (dış bir darbe ile vurularak öldürülmüş),
MÜTEREDDİYE (yuvarlanarak ölmüş),
NATIYHA (toslanarak/süsülerek ölmüş), yırtıcı canavarlar tarafından yenmiş hayvanlar;
NUSUB (dikili adak taşı, put) üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla (B sırrınca) kısmet aramanız… Bütün bunlar FISKtır (Diyn’den çıkmaktır)…
İşte bu gün (bu haramların anlaşılıp, gereğinin yaşanması sonucu) kafirler sizin dininizden ye’se düşmüşlerdir (bu haramlara riayet edildiğinde hiç tesirleri kalmaz)…
Artık onlardan korkmayın, ben’den haşyet edin… (Bu ayetin anlattığı sistem dolayısıyla) bu gün sizin için diyninizi ikmal ettim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve sizin için diyn olarak İSLAM’a (Allah’a tam teslimiyet’e) razı oldum… Her kim batnın boşluğu/açlık dolayısıyla muzdar kalırsa, günaha meyletmeksizin (bunlara) mecbur olursa, muhakkak ki Allah Ğafur, Rahıym’dir. (Mâide, 5/3; B Meal)
Her ümmetin istidâtı (kapasitesi/potansiyeli) ne kadarsa Risalet ve Nübüvvet ilimleri de o kadar nâzil olur. Eğer Hz. Muhammed a.s. zaman diliminde ve O’ndan sonraki dönemlerde yaşayacak olan insanların Risâlet ve Nübüvvet kanalıyla nâzil olacak bilgilere daha ihtiyacı olsaydı Nübüvvet Hz. Muhammed a.s. ile mühürlenmezdi (son bulmazdı). Dinin inzâli (Allah tarafından bildirilişi) son bulduysa insanlar için İslâm’ı anlamak yeterlidir. Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı İslâm ne eksiktir ne de fazladır. Sadece Resulullah’ın dil mucizesindeki mecazların işaret ettiği gerçeklerin ehil bilinçler tarafından zamanın ihtiyaçlarına göre açılması gerekmektedir.
Şeriat getiren Nübüvvet ve Risalet, Resulün ve Nebînin vefâtıyla birlikte son bulmak zorundadır. Bu mertebeler babadan oğula, anneden kıza geçmez.
Âyette “İlmimi artır” denilmiştir, Risaletimi ve Nübüvvetimi artır denilmemiştir. Sıfatların ve isimlerin de artışı istenilmemiştir. Zâten sıfatlar ve isimler sonsuzdur. Hakk’ın tecellileri de sonsuzdur. Sonsuz olanı artır demek beyhûdedir. Ancak sonsuz olanı tanıtacak olan kişisel ilmimizde genişlenme ve artışı taleb edebiliriz.
Ümmetin “bilinen kaderi” Hakk’ın indinden parça parça sürekli indiğinden Nübüvvet ve Risâletin ilmi de ümmetin ihtiyaçlarına göre aşama aşama bildirilmiştir.
***
101-) Rabbi kad ateyteniy minel mülki ve allemteniy min te`viylil ehadiys* FatıresSemavati vel Ardı ente veliyyiy fiyd dünya vel ahireti, teveffeniy müslimen ve elhıkniy Bissalihıyn;
Rabbim!… Gerçekten sen bana Mülk’den verdin ve bana hadiselerin te’vilinden öğrettin… Semavat ve Arz’ın Fatırı!.. Dünya’da ve Ahiret’te Sen’sin Veliym… Müslim olarak beni vefat ettir ve beni salihlere kat!. (Yûsuf,12/101; B Meal)
Şeriat dünya yaşamıyla ilgili emir ve yasaklardır. Hâlbuki insanın dünya yaşamı sona erince dünya işleri (amelleri) de sona erer. Nübüvvet ve Risalet de dünya yaşamı ile son bulur. Fakat Velâyet dünyada da ahirette de son bulmaz. Bu gerçek Hz. Yûsuf dilinden yukarıdaki âyet ile beyan olunmuştur.
***
Velî ismi asaleten Hakk’a aittir.
Kullar ise;
Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanırsa… bu ahlâkı sıfatlarında ve isimlerinde tecellî ettirirse… kendi zâtının (varlığının) olmadığını var olan zâtın sadece Allah olduğunu kabul edebilirse… velî ismine vekâleten sâhib olur. Velî olan… Allah Bâkî olduğu için velâyet sıfatlarıyla sıfatlanan kul olarak bekâ bilincine ulaşır.
***
Hakk, kulları üzerine ezelen ve ebeden velîdir. Velî ismi ve velîlik sıfatı bâkidir. Nübüvvet ve Risalet “Velayet boyutunda” özel bir mertebe ve rütbedir. Velâyet gücü olmadan Risalet ve Nübüvvet gerçekleşmez (tahakkuk etmez). Fakat Nebîlik ve Resullük özel rütbesi olmadan Velâyet gerçekleşir (tahakkuk eder). Lokman’ın ve Zülkarneyn’in ve Üzeyr’in Kur’an’da adı geçen fakat Resul ve Nebî rütbesi olmayan “Velîler” olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca ismi geçmeyen Hızır’ın da Velî olduğu kabul edilir.
Hakk Teâlâ Hazretleri kader sırrını tümel olarak Nebîlerine ve Resullerine açmaz. Eğer açar ise kimin iman edeceğini kimin iman etmeyeceğini keşfederler. Ve dâvetleri anlamsız olur. Kader sırrı açılınca davet son bulur. Davet görevinin son bulmasıyla Risalet ve Nübüvvet rütbesi düşer, geriye sadece Velâyet ilmi ve Velîlik kalır. Velâyetin ise davet görevi yoktur. Risalet ve Nübüvvet olmadan velâyet tahakkuk eder fakat velâyet olmadan Risâlet ve Nübüvvet tahakkuk etmez.
Üzeyr a.s.’ın davet görevine devam etmesi için kader sırrı ona tümel olarak açılmamıştır. Tümel olarak açılmasının imkânsız olduğu daha önce izah edilmiştir. (Resul ve Nebî’nin beşeriyeti sınırlı olduğu için Allah’ın sınırsız varlığını ve ilmini birden kapsayamaz, ancak her an tecellî ettirerek sonsuza kadar sonsuzun aynası olabilir…)
(((… Kader sırrının neden açılamayacağı Hz. Mûsâ ve Bir Kul’un (Hızır’ın) yolculuk hikâyesi ile ileride anlatılacaktır. …)))
***
7-) Ve kezâlike evhayna ileyke Kur’ânen Arabiyyen li tünzire Ümmel Kura ve men havleha ve tünzire yevmel cem`ı la raybe fiyh* feriykun fiyl cenneti ve feriykun fiys saıyr;
Hem Ümmü’l Kura’yı (karyelerin anası’nı, Mekke-i Mükerrem’e halkını) ve Onun havalesini uyarasın ve hem de kendisinde şüphe olmayan cem’ günü (için) uyarasın diye sana böylece (Onu) Arapça bir Kur’an (halinde) vahyettik… (Onlardan) bir fırka cennet’tedir, bir fırka da sa’iyr’ (alevli ateş) dedir. (Şûrâ, 42/7; B Meal)
105-) Ma yeveddülleziyne keferu min ehlilKitabi ve lelmüşrikiyne en yünezzele aleyküm min hayrin min Rabbiküm* vAllahu yahtassu BirahmetiHİ men yeşa`u, vAllahu zülfadlil azîym;
Ehl-i Kitab’tan kafir olanlar ile müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler… (Ancak) Allah rahmetini (B sırrınca) dilediğine has kılar (özel rahmeti vardır)… Allah, Zül’Fadlil’Azıym’dir. (Bakara, 2/105; B Meal)
Âhiret yaşamında Risâlet ve Nübüvvetin getirdiği şeriat kalkacağı için âhiret ibâdet yeri değil mükâfat ve ya azâb yeridir.
Fakat üç sınıf vardır ki bunlara dünyâ yaşamında bir Nebînin şeriatı ulaşmamıştır.
1. İki Nebînin arasında yaşayan insanlar önceki şeriatı duymamılşlardır ve sonrakine de yetişememişlerdir. Bunlara “fetret” ehli denilir.
2. Dünyâ yaşamını mecnunlukla (aklî melekesini kullanamamakla, delilikle) geçirmiş olanlar.
3. Ergenlik çağına (dini ve toplumsal sorumluluk çağına) giremeden ölen çocuklar.
Bu üç sınıfın cennetlik ve cehennemlik amelleri yoktur. Ne ateştedirler ne de cennettedirler.
Sadece bu üç sınıfa özel olarak dünya ve âhiret yaşamı arasındaki geçiş zaman diliminde (berzah âleminde) “özel rahmet” ile ibadet ortamı oluşur. Allah’ın Adl ve Hakem esmâsı tecelli ederek cennetlik olanlar cennete cehennemlik olanlar cehenneme sevk edilir.
(((… İbn Arâbî’nin velâyet nûru ile izah ettiği orjinal keşiflerinden birisi de bu konudur. …)))

İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ

tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Hz. İsâ’nın bedensel varlığı bir annenin ve babanın hücrelerinden oluşarak doğan bir insan kadar normaldir. Eğer bedensel varlığı, içinde doğduğu toplumun bedensel varlığına benzemeseydi o toplumun kaygılarını, korkularını, beklentilerini, zevklerini, neşelerini, ihtiyaçlarını kısaca “insanı” tanıyamaz ve “resullük” sıfatında eksiklik olurdu..
Bireysel ruh olarak da tam bir insandı. İnsanların bireysel ruhlarını tanıyabilmesi yine kendisinin de bireysel ruh sahibi bir insan olmasına bağlıydı. Ve ruhsal yönden de toplumundaki insanlardan hiçbir farkı yoktu.
Hz. İsâ’nın bedenine ve ruhuna madde boyutundan bakıldığında böyleydi. Yahudi toplumu Hz. Meryem, Hz. Yahyâ gibi birkaç şahsiyet dışında tamamen “madde bilinci” ile yaşıyordu ve Hz. İsâ’yı da kendileri gibi “madde boyutunun esiri” zannediyorlardı.
Hakikatte Hz. İsâ’nın varlığı tamamen nurânî ve ruhânî bir öz idi. Madde üstü boyutta idi. Nûr ve ruh varlığı ile en alt boyuta inince kendisini “madde olarak algıladı fakat aynı zamanda madde olmadığını da biliyordu.
Romalılar ve Yahudiler Hz. İsâ’nın “madde gibi” görünen bedenini esir alıp eziyet ettiler. O da eziyeti algıladı. Bedeni yaralandı. Fakat madde beden olmadığı için tüm yaraları ve ölmüş gibi olan bedeni bir üst boyutta hemen düzeldi. Tekrar alt boyuta inerek havarilerine sağlam madde beden olarak göründü.
Hz. İsâ’nın yaşadığı bu gerçeği bizler de rüya ve dünya boyutları arasında yaşıyoruz. Rüyamızda kendimizi madde beden olarak algılarız. Bize işkence ederler. Acı çekeriz. Ölürüz. Uyanınca da bedenimizi sağlıklı, canlı ve sağlam olarak buluruz. Tekrar uyusak kendimizi rüya boyutunda yeniden diri, sağlam ve madde beden olarak algılarız.
Hz. İsâ ile aramızdaki fark şudur. Bizim rüya boyutuna girişimiz ve çıkışımız “irademiz dışı”dır. Hz. İsâ’nın ruh boyutundan madde boyutuna girişi ve çıkışı ise “kendi iradesi” iledir. Madde boyutundaki olayları bizim şartlarımıza göre yaşamıştır. Madde boyutundan kendi boyutuna dönünce tüm yaşadıkları “rüyâ” hükmüne dönüşmüştür.
İnsanlar da “ölmeden evvel ölünce” üst boyutların bilgisini algılamaya başlarlar. İbadetler ve ilim çalışmalarıyla ve fıtratlarındaki takdir oranında hakikatlerin ya “bilgisini” ya da “hem bilgisini hem de yaşantısını” keşfederler.
Hakikatlerin bilgisine ulaşanlarda “aciziyet” bilinci… hakikatlerin yaşantısına ulaşanlarda ise “yokluk” bilinci başlar. Gerçek yokluk bilincine ulaşanlar Kâmil Velîlerdir.
* * *
Her Resul ve Nebî önce kendi kişisel ruhunda ve bedeninde kendi hakikatini tanır. Henüz Nübüvvet ve Risalet görevi almamış ise, kendisini Nebî ve ya Resul olarak algılamaz. Fakat varlıkta Allah’dan başka varlık olmadığını bilir. Bu bilgisini görevli bir Nebî ve Resul gibi açıklamaz. Meselâ Hz. Muhammed a.s. çocukluğunun, gençliğinin ve Vahiy almadan önceki olgunluğunun hiçbir döneminde kendisini Son Nebî ve Resul olarak algılamamıştır. Buna dâir hiçbir kayıt yoktur. Hatta yaşlı bir bilgenin bir pazar yerinde verdiği hutbeyi Hz. Ebû Bekir ile dinlemişlerdir. O hutbede Son Nebî’nin gölgesinin üzerlerine düştüğü, belki de O’nun aralarında olduğu açıklanmaktadır. Buna rağmen Hz. Muhammed a.s. bahsedilenin kendisi olduğunu zerre kadar düşünmemiştir. (((… daha detaylı bilgi içinhttp://www.ahmedbaki.com/turkce/…)))
Kendi hakikatini “doğru olarak” tanıması için insanlardan, kendisinden önce yazılan kitaplardan, cinlerden ve ya başka boyutların bilinçli birimlerinden bilgi, eğitim ve “mesaj” almaması gerekir. Ancak “Cebrâil” ismi ile anlatılan “melekî boyutundan” ve kendi hakikati olan Allah’dan “vahiy” alarak görevine başlar.
Hayatının belirli bir dönemine kadar normal bir yaşam sürenler ( önceleri tefecilikle geçinen Davud Tâî ve alkol bağımlısı Bişr-i Hafî gibi) gerçek bir tevbeden sonra ibadetlerle ve devrin koşullarına göre olan ilim tahsili ile İnsan-ı Kâmil mertebesine yükselebilirler. Özlerindeki mevcud olan potansiyel Velâyet ve Risâlet nûru Hakikat-ı Muhammedî’den yansıma şeklinde açığa çıkar. Bu açığa çıkış “doğuştan” aracısız olmadığı için o İnsan-ı Kâmillerin velâyet nuru ve risalet nuru zâtlarına âit değildir, ancak Hakikat-i Muhammedî’den onlara olan yansımadır. Bu nedenle Hz. Muhammed a.s.’dan sonra gelen İnsan-ı Kâmiller “Muhammedî Velâyetin ve Muhammedî Risalet nurunun gerçek “vârisleri” olarak aramızda yaşarlar.
Uzaylı tanrımsı varlıklar var zanneden medyumlar aslında uzaylılardan (?) “mesaj” almazlar. Kişisel bilinçleri bâzı beden ve beyin nöron (sinir) bağlantı hastalıkları nedeniyle “bölünmüş kişilik” özellikleri gösterirler. Kendi bilinçlerinin bâzı boyutlarını başka varlıklar, uzaylılar olarak algılar ve algılarını içinde bulundukları toplumsal inançlara göre isimlendirirler. Sahte peygamberler, sahte evliyalar, sahte Mesihler bu nedenle ortaya çıkar. Bu tür hastalığın ismini “cinlerin aldatması” olarak kabul edebiliriz. Bunlar içinde bulundukları toplumun “bedensel ve ruhsal” yapılarını beyin rahatsızlıkları nedeniyle Resuller ve Nebîler gibi algılayamazlar. Ve iddiaları bu nedenle insan doğasının ve insan aklının yani Allah Sisteminin gerçeğine karşı “tutarsızlıklar” gösterir.
Hz. İsâ’nın (ve tüm Resullerin/Nebîlerin/Kâmil Evliyânın) bedensel ve ruhsal özellikleri mükemmel derecede sağlıklıdır. Her insan gibi ruhsal duyguları ve bedensel duyuları vardır. Fakat…
Bedeninde ve ruhunda (özünde) yansıyan her duyu ve her duygu avama göre en hassas ve en üst sınırdadır. Ayrıca Allah İsâ’nın bedenini beşeriyete âit kaygı, tasa ve bulanıklıklardan temizlemiş ve esiri olmaktan korumuştur.
* * *
Allah Teâlâ onu cismen tathîr ve rûhen tenzîh eyledi ve tekvîn sebebiyle onu misl kıldı.
İbn Arabî’nin bu orijinal cümlesini önce günümüz diline aktaralım.
Allah Hz. İsâ’nın cismaniyetini temiz ve ruhunu nezih kıldı ve yaratma (tekvin) işinde onu kendisine benzetti. (A.A. KONUK şerhindeki açılımı)
Şimdi de buradaki temel kavramları açalım.
Bedenin ve ruhun temiz olması:
Varlığın her boyutunu oluşturan Zât’ın (Allah’ın hakikatinin) mânâlarıdır. Mânâların daha kolay anlaşılması için âyet ve hadislerde “isimler ve sıfatlar” ile isimlendirilmişlerdir.
Varlığımızın en üst boyutuna… Allah’ın zâtındaki bilgi halindeki varsayımsal varlığına “yokluk” diyoruz. İsimler ve sıfatlar boyutundaki soyut varlığına “ruh” diyoruz. Ef’al/fiiler âlemindeki yâni dünyâ boyutundaki tecelliyatına da “cismâniyet/bedensellik” diyoruz.
Hz. İsâ kendisinin beden olarak tecellî eden görünümünün sadece “madde” hantallığında olmadığını biliyordu. Madde gibi algıladığı bedeninin aslında “ruh” ve “yokluk” hâli ile aynı olduğunu da biliyordu. Onun bu bilgisine İbn Arabî “bedeninin ve ruhunun temizliği” diyor.
Bizim bu bilgi eksikliğimiz ve bilgi eksikliğinden doğan yaşantı eksikliğimiz “bedenimizi ve ruhumuzu” yanlış tanımamıza ikisini “ayrı ayrı zannetmemize” neden oluyor. Bedenimizi madde kabul ediyoruz, ruhumuzu soyut varlık kabul ediyoruz… böylece de madde hantallığına bürünüyoruz. Bizim bu yetersiz algılamamız nedeniyle bizim bedensel algımız “kirli” sayılıyor.
Aslında “temizlik ve kirlilik” bedenin yapısında değildir. Sadece tanımadadır. Bedenini hakikatiyle tanıyan bilincin bedenine “temiz beden” denilmektedir.
Varlık, Allah ismindeki sonsuz mânâların tecelliyatı olması bakımından “tümel ve birimsel olarak temizdir”. Cansız kabul ettiğimiz cisimlerden başlayarak bitkiler, hayvanlar, cinler, insanlar ve meleklere kadar her varlık boyutunun özü aynıdır ve “tertemizdir”. Ancak varlıklar “türler” arasında bir birine göre temiz ve pis özelliği alır. Mesela, yılan için temiz olan beden ancak başka bir yılanın bedenidir. Yılana göre insan bedeni pistir. İnsana göre de temiz olan başka bir insanın bedenidir. İnsana göre yılanın bedeni pistir.
Öz olarak yılan ve insan aynı özden ve aynı derecede “temiz”dir.
Varlığın ve kendinin aynı öz olduğunu algılayan insanlara (İnsan-ı Kâmillere) bu ilimleri nedeniyle “mukaddes/kutsal”, “temiz”, “nurlu” denilmiştir. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’da geçen “mukaddes ruhlar, mukaddes bedenler” tanımı ilk etapta Resullerin, Nebîlerin ve Velîlerin bedenleri ve ruhları birinci kalite, diğer insanlarınki ikinci kalite gibi anlaşılmaktadır. Halbuki bu tanımlar bedendeki kutsallığı değil bilgideki yüceliği anlatmaktadır.
Hz. İsâ’nın tebliğinden uzaklaşan Hıristiyanlar zamanla “vaftiz” olayını bedeni günahtan arıtma ve birinci kaliteye yükseltmeye çevirmişlerdir. Vaftiz olmayan bedenleri ve ruhları ikinci kalite ve pis olarak kabul ederler. Bu tutum zamanla Hz. Muhammed a.s.’ın tebliğ hakikatinden uzaklaşan Müslümanlara da sirayet etmiştir. Kelime-i şahadet getirmeyen ve gusül (boy abdesti) almayan insanların bedenlerinin ve ruhlarının pis/mundar olduğu zannedilmeye başlanmıştır.
Bu yanlış tanımlama diğer dinlerde ve inanç sistemlerinde de görülmektedir.
Hz. İsâ gibi varlığı ve kendini hakikatiyle tanıyan her birim kendini “bilgisizlik kirinden” temizlemiş olur ve bu temizlenişin adına da “Allah’ın temiz ve nezih kılması” denilir.
Kul ve insan olarak Hz. İsâ’nın TEKVİN/VAR ETME sıfatını yaşaması:
Tekvin kelimesinin geleneksel dini kavramlar bilimindeki (ilm-i kelamdaki) anlamı; var etmek, meydana getirmek ve yaratmaktır. Allah’ın zâtına âit bir sıfattır. Yâni sadece Allah’da oluşabilecek bir özelliktir.
Tekvin/yaratmak sıfatını daha iyi anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz.
Hayat Allah’ın sıfatıdır. Fakat kullarında yaşam ve canlılık formunda tecelli eder. Hayat sıfatına kullar yaşam ile sahip olabilir.
Tekvin/yaratmak sıfatı ise kullarda oluşmaz, tecelli etmez. Kullar “yaratma” sıfatına sâhip olamaz. Kullar ancak var olan bir şeyi değiştirerek başka şekillere çevirebilirler. Buna da îcad, keşif, oluşturma denilebilir.
İşte tam bu noktada İbn Arabî geleneksel ilm-i kelamdan (dini kavramlar biliminden) ayrılır. Ve “yaratılış” hakkındaki keşfe dayalı ilmini şöyle beyan eder.
İbn Arabî’ye göre “yokluk” diye bir şey yoktur. Yokluk insanın kısıtlı algısına göredir. Allah’a göre “yokluk” yoktur. Allah “yaratmak” istediği bir şeyi bizim anladığımız gibi mutlak yokluktan aniden var etme (halk) ile “yaratmaz”. İlminde ezelden beri “yok” hükmünde mevcud olan birimin bilgisini önce esmâ âlemine indirir, sonra ruhlar ve misal âlemine indirir en sonunda da ef’al âlemi dediğimiz madde ve enerji boyutuna indirir. Allah’a göre kendi ilmindeki mânâlar, birimler, şeyler “yok” hükmünde “sanal varsayımlarıdır”. Bu sanal varsayımlar hangi mertebede olursa olsun, ister esmâ boyutunda, ister ruh boyutunda ister madde boyutunda Allah’a göre yine “yok” hükmündedir, aslâ ayrı bir şey olarak yaratılmamış sayılır. Fakat bu ilâhi tecelli iniş basamakları, kullara göre “mutlak yokluktan yaratış/halk” olarak algılanır. Aslında bu Halk/Mutlak Yoklukdan Yaratış değil, ilminde mevcud olan mânâları mükevven kılmasıdır (tekvin etmesi/başka bir görünüş vermesidir).
Hz. İsâ tekvini/yaratış sırrını “ mutlak yoktan” açığa çıkarmak olarak kabul etmediği için ve Allah’ın yaratma sıfatının sırrını bildiği için ve kendi varlığının Allah’ın varlığı hâricinde bir şey olmadığını da bildiği ve yaşadığı için:
Çamurdan kuş yapmış ve doğal bir kuşa dönüştürerek uçurmuştur.
Bir kuş var edip uçurması için çamur kullanmayabilirdi. Avucundan âniden bir kuş da uçurabilirdi. Fakat bu yaratılış modeli Allah’ın “var edişi” gibi değildir. Onun için Hz. İsâ yaratma modelini Allah’ın “tekvin/yaratma” sistemine benzeterek açığa çıkarmıştır.
Burada geleneksel “yaratma” anlayışı sona ermekte… hakikat ve mârifet boyutunun “yaratma” anlayışı dile getirilmeye başlamaktadır. Şeriat boyutuna göre bu anlayış ve anlatım “küfür, dinden çıkma, şirk iddiası, Firavunluk” olarak kabul edilir. Fakat hakikat ve mârifet bilgisine göre Hz. İsâ Allah’ın mânâlarının İsâ isminde ve sûretinde tecelli etmesidir. Tecellide tecellî eden “yaratma” sıfatı yine Allah’ın yaratmasıdır. Eğer Hz. İsâ’nın varlığı Allah’ın varlığına yine Allah tarafından eklenmiş bir ek, ilâve, yaratık olmuş olsaydı İsâ’nın fiili İsâ’ya âit olacaktı. Ve İsâ “yaratma” fiilinde Allah’a ortak (müşrik) olmuş olacaktı. İsâ Allah’ın bir mânâsı olması bakımından “yok”tur, tecelli eden Allah’ın mânasıdır. Bu açıdan hiçbir isminde, sıfatında ve fiilinde ortak olamaz. İsâ tecelliyatındaki tüm isimler, sıfatlar ve fiiller Allah’a âittir.
Yaratmak sıfatı Hz. İsâ misaliyle anlatıldı. Bu anlatımın amacı Hz. İsâ’yı yüceltmek için değildir. O zâten bir İnsan-ı Kâmil Velî ve Nebî olmak bakımından “yücedir”. Bu anlatımın amacı YARATMAK sıfatının hakikatinin açıklamasına yöneliktir.
Kulların yaratması ve Allah’ın yaratması diye bir ayrıma gitmek, ya da hem Allah yaratır hem de kulları da Allah’ın izni ile yaratır gibi bir inanca sürüklenmek hatalıdır. Allah tek (ahad) varlık olması nedeniyle varlıkta (tecelliyatta) oluşan her türlü yaratılış da “tek” bir fiildir. Bu fiile ister Allah’ın fiili diyelim istersek Allah’ın tecelliyatında tecelli eden fiil diyelim hepsi de aynı kapıya çıkar.
İsâ misali ile anlatılan “yaratış” sırrı sadece İsâ” ile sınırlanarak anlaşılmamalıdır. Sınırlama yapmak Allah ismi ile anlatılan tek’i bir birim ile sınırlamak ve özdeşleştirmek olacağı için hatalıdır. İsâ’da ve her birimde tecellî eden “yaratış” görünümleri sınırlı beş duyumuzun sınırsızı sınırlayarak algılamasıdır.
Buradaki konuya da işaret eden bir alıntı veriyoruz.
(((… “Lâ” nın manası ancak “Allah’ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir” başkaca değil… uyarısı anlaşıldıktan sonra fark edilir ve nasipte varsa yaşanır!. Sır “LÂ ilahe” nin anlaşılmasında, ve “illallah”ın açılımı olan âlemlerdeki tasarruf” konusundadır. Bu çok iyi anlaşılmalıdır. Çokları anladım sanarak bunu hiç idrak etmeden kendini vahdet ehli diye avutarak geçer gider. …Ahmed Hulûsi/Mesaj …)))
Ancak şunu da belirtmekte yarar vardır.
Hiçbir birim kendinden açığa çıkan “sınırlı fiili” Allah’ın fiili olarak kabul edemez. Meselâ; yalan söyleyip de “söyleyen ben değilim, Allah söyledi” ya da “Allah söyletti” demek Allah’ın sınırsız fiilini bir birimde açığa çıkanla sınırlamak olur. Bu da sınırsızın yanına çevresi tel örgü ile çevrilmiş bir “parça” ilâve etmeye benzer ki bu düşüncenin adı “şirk”tir. Firavun kendi zulmünü âlemlerin Rabbi olan Allah’ın fiili olarak savundu. Hz. Mûsâ da “kulluk” hâlinde açığa çıkan “ibadet, ilim, iyilik” gibi fiilleri Hakk’ın fiili olarak savundu. Bu tartışmanın sonunda Mûsâ’nın düşüncesine deniz (sonsuzluk) açıldı. Firavun’un düşüncesi Mûsâ’nın düşüncesinin ardından denize (sonsuzluğa) girdi fakat deniz (sonsuzluk) önce onu boğdu (düşünceyi reddetti) ve sonra ceset olarak (değersiz, yanlış bir düşünce olarak) değerlendirdi. Kur’an da bu misali bizim kendi nefsimizle kıyas etmesi için beyan etti.
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. (YUNUS SURESİ / 90)
Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. (YUNUS SURESİ / 91)
Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler. (YUNUS SURESİ / 92) (http://www.kuranfihristi.net/ Diyanet)
90-) Ve cavezna Bi beniy israiylelbahre feetbeahüm fir`avnü ve cünudühu bağyen ve adva* hatta iza edrekehül ğareku kale amentü ennehu la ilahe illelleziy amenet Bihi benu israiyle ve ene minel müslimiyn;
İsrailOğullarını deniz’den (B sırrınca) geçirdik… (Hemen) fravun ve onun ordusu bağyen (haddi aşarak, zalimce) ve adven (düşmanca) onları izledi… Ta ki ğarak (batış, suda boğulma) ona erişince:
İman ettim ki ilah yoktur, ancak İsrailOğullarının kendisine (B sırrınca) iman ettiği vardır (İsrailOğullarının kendisine B sırrınca iman ettiğinden başka vücud yoktur)… Ben müslimlerdenim” dedi.
91-) Al’ ANe ve kad asayte kablü ve künte minel müfsidiyn;
ŞİMDİ mi?.. Daha önce gerçekten (
hakikatına, sistem’e) ısyan etmiş ve ifsad edicilerden olmuştun” (denildi).
92-) Felyevme nünecciyke Bi bedenike li tekûne limen halfeke ayeten, ve inne kesiyren minen Nasi an ayatina le ğafilun;
(Ey fravun) bu gün seni bedenin ile (B sırrınca bedensel olarak) tenciye edeceğiz (kurtaracağız/ıssız ve uzak yere atacağız/seviyeni yükselteceğiz), arkandan gelen kimseler için bir ayet olasın diye… Çünkü insanlardan bir çoğu ayetlerimizden kesinlikle gafillerdir. (Yunus Sûresi/B Meal)
* * *
Hz. İsâ’nın ölüyü diriltmesi, amayı (körü) gördürmesi, cüzzamlıyı iyileştirmesi, beş ekmeklik bir sepetten bir köyü doyuracak kadar ekmek çıkarması gibi yaratılış sırlarını da aynı çerçeve içinde Allah ilminde yok hükmünde bekleyen mânâları “var ediş” olarak değerlendirmeliyiz. İnsan-ı Kâmil mertebesinin “Nübüvvet, Risâlet ve Velâyet” sınıfından tecelli eden tüm mucizeleri ve kerâmetleri de bu idrak ile değerlendirmeliyiz.
Bir yaprağın kıpırdaması, bir yaprak bitinin yaratılışı ve ya bir galaksinin oluşumu aynı değerde ve aynı muazzamlıktadır.
* * *
İsâ a.s. ve tüm Nebîler, Resuller ve Kâmil Evliya insan-ı kâmildir. İnsan-ı Kâmil Allah isimlerinin (sûret-i ilâhiye/sınırsız mânâlarının) tecellî ettiği bir varlıktır. Allah’ın sıfatları olarak açığa çıkınca “yaratılmış/kul” ismi ile anılır. Aynı zamanda da Allah’ın zâtının (hakikatinin) tecellisidir (mazhar-ı ism-i zât’tır).
Allah ismindeki sınırsız mânâların (isimlerin) hükümleri ve eserleri tam anlamıyla İnsan-ı Kâmil yaşamında fark edilir.
Kur’an’da ve hadislerde bahsedilen Âdem’den murâd (cinsiyet ayrımı olmadan) İnsan-ı Kâmil’dir.
Kendi hakikatini tam tanıyamamış ve asla tanıyamamak takdiri ile var olmuş birimlere ve bireylere de “insan-ı nâkıs” (bilgisini tamamlayamamış anlamında) eksik insan denilir.
* * *
İnsan-ı Kâmil sonsuz ve sınırsızın tecelliyatı olmasına rağmen Zât’a göre sınırlı, başlangıçlı ve sonlu bir zahiri görünümdür. Yâni zâtın sonsuz gölgelerinden bir gölgedir.
Zâtın sınırsız, sonsuz ve tek (ahad) olan;
tekvîn (mânâları var etme), halk ( zât’dan mânâların tecellisi,yaratma), îcâd (vücuda getirme, yeni form verme), i’dâm (boyut değiştirtmeyle yok etmek, başka boyuta transfer etmek) ve ihyâ (canlandırma) gibi ve benzerleri olan sıfatları bir gölgeden tecelli edince çıkış yerine göre “sınırlı/kayıtlı” olarak kabul görür.
İnsan-ı Kâmillerde ( Nebîlerde, Resullerde ve Kâmil Velîlerde) tecelli eden bu ve diğer ilâhî sıfatlar “öğrenme” yolu ile “bilim” haline de dönüşmektedir. Bir insan-ı nâkıs öğrenme yöntemiyle ilâhî fiillere benzer bir şey yapabilir ve bu fiili mucizeden ayırt etmek için “istidrac” kavramı kullanılır.
(Bu konu ayrıntılı olarak Hârun bölümünde anlatılacaktır. Burada özet olarak vermekte de yarar görülmektedir.)
Meselâ… Hayat Allah’ın zâtının sıfatıdır. Bu sıfat madde boyutunda cansız gibi görünen sûretlere etki edince onlarda “eseri” olan sesi ve hareketi oluşturur.
Taştan, topraktan, metalden ve benzeri şeylerden yapılmış bir sûrete (heykele, puta) hayat sıfatı etki edince o sûretin özellikleri olarak algılanır. Sûret (heykel, put) insan şeklinde ise hayat onda “konuşma, düşünme ve hareket” fiili olarak açığa çıkar. Buzağı (İnek yavrusu) şeklinde ise “böğürme ve hareket” olarak açığa çıkar.
İnsan-ı Kâmil sûretlere hayat sıfatını etki ettirmek “mucizesine/Hakk’ın fiiline” sahiptir. Sûretlerin canlandırılmasına (ihyâsına) ruh üflenmesi denilir. Ruh üflenmesi sûrete dışarıdan giren bir şey değildir. O sûreti yâni madde boyutunu esmâ ve ruh boyutu ile algılaması yetersiz olanlara hissettirmektir.
(((…”RUHUMDAN nefhettimin anlamı ise, “Zâtıma ait sıfat ve esmâm ile var kıldım”dır… A. HULÛSİ /KAVRAMLAR …)))
* * *
Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun ile Mısır’dan çıkış yapan Sâmiri isimli şahıs Mûsâ’dan “öğrendiği” mârifet (hakikati idrak ilmi) ile İsrâil oğullarının önünden bir at üzerinde giderek yol gösterenin “cebrâil” olduğunu anlar. Cebrâil Allah’ın ölü bilinçlere “ilim” sıfatı ile ve ölü bedenlere “hayat” sıfatı ile can veren kudreti ve kuvvetidirruh” da denilir. (((… ‘Ruh’ tanımı A. A. Konuk şerhinden yorum yapılmadan alınmıştır…))) (meleğidir). Tüm bu özellikleri ve daha fazlasını ifade etmesi bakımından Cebrâiliyyet boyutuna “
Sâmiri, Rûh’un (Cebrâil’in) temas ettiği şeyde “hayat” oluşacağını da “öğrenmişti”. Cebrâil olarak bedenlenen kişinin atının (ruhun at olarak görünen boyutunun) ayaklarının bastığı topraklar “ruh” yâni “hayat ve can” boyutuna yükseliyordu. Sâmiri o topraktan bir avuç alır ve gizler. Deniz geçildikten sonraki durak yerinde Hz. Mûsâ Tûr dağına çıkınca altınları ve diğer metalleri toplar, eritir ve buzağı sûretinde bir put yapar. Buzağı heykelinin içine gizlediği hayat torağını atar. “Hayat” sıfatı o sûretin özelliği olan sığır sesi ( Arapçası huvar ) olarak tecelli eder. Eğer o sûret (put) insan şeklinde olsaydı çıkan ses (hayat tecellisi) insâni özellikler gösterecekti. Tek olan ruh bulunduğu yerin özelliğini canlandırır.
Sâmiri’nin bu ilmi sonradan bir başkasından öğrenilmiştir ve o İnsan-ı Kâmil değildir. Onun bu fiiline bu nedenle mucize denilmez, istidrac denilir.
Buzağının sadece bağırması… Hz. Sâlih’in taştan çıkardığı yiyen içen devesi ve Hz. İsâ’nın çamurdan yapıp uçurduğu kuşu gibi “tam canlılık” gösterememe nedeni Sâmiri’nin “nâkıs” (eksik bilinçli insan) olmasıdır.
(((… Sâmiri’nin hikâyesinde geçen motifler, tasvirler sadece anlatım içindir…)))
148- Vettehaze kavmü Musa min ba`dihi min huliyyihim ıclen ceseden lehu huvar elem yerav ennehu la yükellimühüm ve la yehdiyhim sebiyla* ittehazuhu ve kânu zalimiyn;

SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ

“Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor.  Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor…”
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye`tiyniy Bi arşiha kable en ye`tuniy müslimiyn;
(Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!… Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.
39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;
Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm… Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.
Hz. Süleyman a.s. kendi çağının zahiri ve bâtınî ilimlerinde en kâmil insan idi. Akıl ve kalb ile ilgili ilimlerde olduğu kadar madde ve beden dünyasının olaylarına “mucize” ile müdahale ve yön verme ilâhî ehliyetine de sahiptir.
Belkıs’ın tahtını bizzat Hz. Süleyman’ın zamandan münezzeh bir an içinde (yani zamansız boyutta) Yemen’den Kudüs’e nakletmesi (tayyi mekan ettirmesi/teleportasyonu) önemli bir olay değildir.
Rasul ve Nebîlerin ilmî ve ya fiziksel “mucize”sini Velî zâtlar “indinde Kitap’tan bir ilim olan kimse/kimseler” de bir alt derecede gerçekleştirebilirler. Velî derecesinde olmayan herhangi bir inançtan bir insan ve ya bir cin kendi varlığındaki  kudret tecellisini iyi ya da kötü niyetle kullanmayı öğrenerek “mucize-keramet” benzeri doğa üstü olaylar açığa çıkarabilir. Mesela… Cin “müslüman” olmadığı halde (“B sırrınca) özündeki potansiyel kudreti harekete geçirme tekniğini kullanarak Belkıs’ın tahtını “istidrac” ile getirebileceğinin farkındadır. Bu tür doğa üstülükleri mucize ve kerametten ayırt etmek amacıyla “istidrac” denilir.
Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor.  Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor.
40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;
İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”… (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir… Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir… Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.
Geleneksel meal ve tefsirler Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman’ın huzurundaki bir velînin (vezir Âsaf diye bilinir) ve ya Hızır’ın naklettiğini kabul ederler. Muhyiddin İbn Arabî ise Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin tahtı tayyi mekan ettirdiği ve zamansız anda yanına getirdiği görüşündedir. Kur’an âyetlerini semantik (kelime anlam bilim) yönüyle inceleyen bilim adamı Prof.Dr. İsmail Yakıt “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabında Tahtı Hz. Süleyman’ın getirmiş olabileceği ihtimalini Kur’an verilerine dayanarak izah etmektedir.
Âyet… gözün açık olduğu sürede yani bir nevi “hareketsiz-sabit” olduğu “zamansız” boyuta dikkat çekmektedir. Buna göre zaman ve fiil (hareket/eylem) ilişkisinde basitten mükemmele doğru bir sıralama yapabiliriz.
Varlığın en alt basamağında cansız varsayılan madde (elementler) bulunur. Maddenin şekil değiştirerek (çürüyerek, aşınarak vb.) eylemini göstermesi tam zamana bağımlıdır ve göz maddenin çürüme-aşınma hareketini yakalayamaz.
Bitkiler bir kaç saat ve ya bir günük zaman içinde gözün algılayabileceği belirginlikte büyüme-çürüme hareketi gösterebilir.
Hayvanların doğma-büyüme sürecinden ayrı günlük hareketleri göz tarafından algılanır.
Cinler… varlıkları naklî bilgi (vahiy) ile sabit olup zaman içinde insan gözünün algılamada yetersiz kaldığı yüksek hızlarla hareket ettikleri yine naklî bilgi ile bildirilmiştir.
İnsanlar:
Avam bilincinde; bedensel/madde boyutta madde-bitki-hayvan âleminin zaman-eylem yasalarına bağımlıdır. Ruhsal boyutta cinlerin ve meleklerin fikirsel eylemlerinin altında kabul edilir. (Din felsefecileri ve bir kısım tasavvuf felsefecileri bu sınıflamayı yapar… kişisel inancım insanları avam-havas-hassul havas sınıfarına ayırmamaktır. Çünkü her insanda aynı değerde kullanılacak ‘açık çek’ ‘İlâhî Bağış’ vardır. Açık çeki tam kullananlara Hassul Havas Velî Rasul/Velî Nebî, yarım kullananlara Havas Velî, cebindeki çekten haberi olmadığı için kullanmayanlara avam denilir. Çekini kullanmayan çekini kullanandan daha fakir değildir ama “kendinden habersizdir”.)
Havas bilincinde (Rasul ve Nebî olmayan Velî); bedensel/madde boyutta avam insan, cin ve meleklerden üstün yeteneklere sahiptir. Zaman içindeki eylemlerinde dilerlerse evrensel zaman yasalarına uymayabilirler. Ruhsal boyutta akıl ve ilim yönüyle daha olgundur.
Hassül Havas bilincinde (Rasul Velî / Nebî Velî ); bedensel/madde boyutta tüm alt sınıftan (melekler dahil) hadsiz hesapsız üstün davranış sergilerler. Evrensel zaman yasalarına bağımlı olmadıkları gibi eylemlerini zamansız (zamandan münezzeh) boyutta gerçekleştirebilirler.
Varlık sıralamasında “Melek” sınıfını zikretmiyoruz. Meleklik/Melekiyet diğer birimsel varlıklar gibi bir canlı türü olmayıp her canlı türünü maddesel ve ruhsal boyutta oluşturan özdür. Sıralamaya bir varlık türü gibi dahil olunursa “makamları, ilimleri, bilinçleri”nin sâbit olduğunu yazmak zorunda kalırız. İnsanlar ve cinler (İblis, Şeytan) gibi varlık basamaklarında makamsal iniş ve çıkış yapamazlar. Zaman, mekan, hareket/hareketsizlik gibi özelliklerle açıklanamazlar.
*  *  *
41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne la yehtedun;
(Süleyman) dedi ki: “Onun arş (taht) ını ona tanınmaz hale getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?”.
42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;
(Sebe’ melikesi kadın oraya?) geldiğinde şöyle denildi: “Senin arş (taht) ın işte böyle midir?”… (Melike de) dedi ki: “Sanki o!… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk”.
Hz. Süleyman’ın bizzat Belkıs’ın tahtını zaman ve mekandan bağımsız “mucize” ile tayyi mekan ettirmesinin bir delili de tahtın zaman-mekan-hareket gibi unsurlardan etkilenmeden huzura “müstekırr/sâbit/değişmeden” gelmiş olmasıdır. Velî ya da cin getirseydi taht “ müstekırr / sâbit / değişimsiz ” olmayacak, zaman ve mekan etkileşimi nedeniyle ancak en az Velî mertebesinden bakan bir gözün farkedebileceği (ve günümüzde teorik fizikçilerin bilimsel teorilerle izah edebilecekleri) “atomik boyutta” da olsa bazı farklılıklar gösterecekti. Meselâ aniden binlerce fersah yol kateden tahtı ışık hızını aşan “mucize” gücün etkisiyle maddeden enerjiye dönüşür, hacmi sıfır, kütlesi sonsuz olur. Tekrar madde boyutuna yoğunlaşırken yeniden atomlara dönüşür, yeniden hacim ve kütle kazanır. Bu değişimi yaşayan taht hiç bir zaman “eski taht” olmaz ancak bir an sonraki benzer devamı olur.
Hz Süleyman a.s. Velî ve ya cin gibi tahtı zaman ve mekan etkileşimine sokmadan, enerji madde dönüşümüne uğratmadan “aynı” halde nakletmiştir ki “Onun tahtını ona tanınmaz hale getirin…” diyor. Bu emir ile taht sanki yeniden Velî (keramet) ve ya cin (istidrac) gücünde bir zaman mekan etkileşimine giriyor ve Belkıs’ın bedensel ve ruhsal görme gücü test edilmek isteniyor. Belkıs özünde mevcut olan potansiyel “ilâhî görme gücü” ile tahttaki zaman-mekân etkileşimiyle meydana gelen farklılaşmayı algılıyor. Görünüşte aynı fakat madde-enerji boyutuna sokulmuş ve değişime uğramış tahtın eski taht olmadığını “Sanki o…” sözüyle vurguluyor. Görünüşü aynı fakat son hali “yeni bir taht” hükmünde olan kendi tahtında “avam” algısının farkedemeyeceği değişimi “velâyet gücüyle” gördüğünü;  “… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk” sözleriyle vurguluyor. Belkıs Hz. Süleyman’ın huzuruna gelmeden önce yine Hz. Süleyman tarafından kendisine gönderilen “mektup”u ( ilmi/ilmi açıklamaları) “okuyup” Allah Sistemi “İslâm”ı tanımış ve “Müslim”-(Teslim olan) sıfatını almış “velâyet” özellikleriyle donanmıştı.
*  *  *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
Hz. Süleyman Belkıs’a göndermiş olduğu mektuba;
İnnehu min Süleymane ve innehu BismillahirRahmanirRahıym; (27/30-)
“Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”
sözleriyle başlamıştır. Bu âyette dikkat çeken en büyük özellik “Besmele”nin Süleyman isminden sonra zikredilmiş olmasıdır. Halbuki “Besmele”nin içinde “Allah” ismi mevcuttur ve mektubun en başına “Allah” isminin yazılması gerekmez mi?
Kur’an’da her bir harf-kelime olması gereken yerdedir. Süleyman isminin Allah isminden öne alınmasında zahiri ve batınî hikmetler vardır.
Krallar bir elçi ile başka bir krala mektup gönderdiği zaman mektubu alan kral hakaret kastıyla mektubun başındaki ismi yırtabiliyordu. Hz. Süleyman da “Allah” isminin yırtılma ihtimaline karşı kendi ismini başa almıştı. Tabii ki mektup yırtılmadı, zahiri hakaret oluşmadı. Bâtınî hikmet ön plana çıktı.
Hz. Süleyman Belkıs’a Allah ismiyle inanması gereken bir hakikati beyan etti. Allah hakikati o dönemde insanların en kâmili olan Hz. Süleyman’dan tecelli ediyordu. Her devrin en kâmil bir insanı vardır ve Allah hakikatini o insan tecelli ettirir. Tüm zamanların en kâmili Hz. Muhammed a.s. isimli insan idi ve Allah hakikati en kâmil mânâlarıyla O’ndan tecelli etti. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra her devrin en kâmil insanı ancak “Muhammedî Hakikkat”dan yansıyan sonsuz Allah mânâlarından payına düşeni tecelli ettirebilir.
Belkıs misali her insana ulaşan “mektup/ilim” muhakkak ki devrin Süleymân’ındandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmânirRahîm iledir.
*  *  *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
43. âyet Hz. Süleymân’a açılmış olan hakikatin  Belkıs’a açık olmadığını anlatır.  Burada Hz. Süleyman’ın ruhunu ve bedenini (aslında ruh ve beden aynıdır… anlatım amacıyla böyle bir ayrım yapıyoruz) oluşturan Allah isimleri (Süleyman isimli terkibin Rabbi) ile Belkıs’ın ruhunu ve bedenini oluşturan Allah isimleri terkibiyet yönüyle her ne kadar farklı da olsa her bir isim diğer sonsuz isimlerin mânâlarını holografik olarak özlerinde taşıdıkları için sonuçta Belkıs da (ve her insan da) Hz. Süleyman’a açılan mânâlara kendi özündeki kudretten ulaşabilir. Belkıs daha önce vehminde (hayalinde varsayımla) tanrılar oluşturup onlar adına insanlar tarafından uydurulan kurallara iman halinde idi. Kendi vehmi hakikat ile arasına perde oluyordu. Hz. Süleyman’ın elçileri vasıtasıyla ulaşan bilgileri değerlendirerek vehmindeki tanrılar varsayma yanılgısını düzeltti ve hakikat ile arasındaki perdeyi de kaldırmış oldu.
Günümüzde insanlar… en azından uygarlık merkezlerinde yaşayan insanlar çok tanrıların var olmadığını biliyorlar. Fakat hâlâ değişmeyen şey bir tane de olsa bir tanrının var olabileceği zannı ve vehmidir. Uygar insanın aklı tek/bir tanrının var olmadığına inansa da yerini tarif edemediği ve adına “gönül” dediği duygusu tek/bir tanrının var olması gereğini arzu ediyor. Çünkü tek/bir tanrı var ise öldükten sonra bir hayat da var olacaktır. Eğer tek/bir tanrı yoksa öldükten sonra hayat da yok olacaktır. İnsan/insanlar akıllarıyla ve dilleriyle tek/bir tanrının varlığına kesin iman etmeseler de “gönülleriyle” doğal bir iman halindedirler. Bu doğal iman her insanı ölüm ötesi yaşamda sonsuzluğa taşıyacak olan en sağlam sigortadır.
Allah Rasulleri ve Hz. Muhammed Rasul s.a.v. insanlara doğal imandan daha kuvvetli olanı teklif etmişlerdir. Ölüm ötesi yaşamın var olmasını tek/bir tanrıya değil de “Allah”a ve “Allah” a kul olmaya bağlamayı teklif etmişlerdir.
Allah doğmayan, zamana mahkum olmayan/zamanı var eden, ölmeyecek olan yegane Ahad varlıktır. İnsan kendi varlığını tarif edilen Allah varlığı haricinde varsaymazsa insan da “doğmamış, zamana mahkum olmamış ve ölmeyecek” bir varlık bilincini keşfeder.
İnsanın Allah sıfatlarıyla sıfatlanmasına “kulluk” denilir ve Arapçadaki özel Muhammedî anlamı “abd” kavramıyla ifade olunur. Allah Allah’dır, kendi varlığını Allah varlığı haricinde görmeyen insan da “abd’ullah”dır. Allah Bâkî’dir (sonsuzdur), kendi varlığını Allah’ın Bekâsı haricinde görmeyen insan da “abd’ulbâkî”dir.
İnsanın Allah’a “abdiyyet/kulluk” sırlarını keşfetmesi ölüm ötesi sonsuz yaşam için bir/tek tanrıya gereksinim duyma duygusunu ortadan kaldırır.
Belkıs ismiyle sembolize edilen insan bilinci tek/bir ve ya çok tanrı inancından Süleyman ismiyle sembolize edilen Rasul bilinci tarafından Allah’a abdiyyet imanı ile tanıştırılmaktadır. Kur’an’ın Süleyman ve Belkıs hikâyesi bu durumda günümüzde hâlâ Allah’a abd olamamış tanrı kullarına ışık tutmaya devam etmektedir.
*  *  *
44-) Kıyle lehedhulis sarh felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet an sakayha kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillahi Rabbil alemiyn;
Ona (o kadına): “Köşke gir” denildi… (Kadın) onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını açtı… (Süleyman) dedi ki: “Muhakkak ki o iyice düzeltilmiş (cilalı), karure’den (şişe, billur cam, sırça) bir köşktür”… (Kadın da) dedi ki: “Rabbim, doğrusu ben nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a teslim oldum (O’nu gayrı bir vücudum asla sözkonusu değil)!”.  (Neml, 27/20-44; B Meal) dedi.
Belkıs Kudüs’e gelmeden Hz. Süleyman özel bir saray yaptırır. Sarayın zeminini parlattırarak derin bir su görüntüsü verir. Belkıs saraya girerken eteklerini ıslanmaması için yukarı kaldırır. Hz. Süleyman saray zeminin su olmadığını cam kadar şeffaf bir yapı olduğunu söyler. Belkıs ömrünün önceki bölümünü küfr karanlığı içinde geçirdiğini fakat Hz. Süleyman’ın ilmiyle İslâm’ı tanıdığını ve artık  müslümlerden olduğunu söyleyerek saraya girer.
Hz. Süleyman’ın Belkıs için yaptırdığı saray aslında Allah’ın yaratmış olduğu dünyâ ve âhiret yurdudur. Belkıs kendi özünü müslüman olarak tanıdığı anda dünyanın ve ahiretin hakikati bir cam şeffaflığı misaliyle ona açık hale gelir.
Eteklerini kaldırarak saraya doğru yürüme hamlesi dünya ve ahirete bir hakikat ehli olarak nazar etmeye başlamasıdır.
Bacakların görünmesi:
Sol bacak dünyâsal bilinci, nefsin dünya için isteklerini anlatır. Belkıs sol bacağını açması dünyâsal isteklerinin zararlarını tanımış olmasıdır. Sağ bacak ahiret bilincini ve kalbin Allah’a yönelişini temsil eder. Belkıs sağ bacağını da açar yani bilincini ahirete kalbini Allah’a ulaşmak için kullanmaya başlar.
Hz. Musa’nın Allah’ın huzuruna ulaşması anında her iki ayakkabısını da çıkarması gibi  bazı tefsir rivayetlerinde Belkıs’ın da ayakkabılarını zeminin kirlenmemesi için çıkardığı anlatılır. Demek ki Belkıs da o anda yani Allah’ın huzurunda olma bilincinde Hz. Musa gibi dünya ve ahiretti dahi kalbinden atabilmiştir.
*  *  *
11-) Ona (ateşe) yaklaştığında: “Yâ Musa” diye sesleniş algıladı.
12-) “Kesinlikle ben, ben Rabbinim! Hemen iki nalınını (beden ve bilinç bağlarını terk et; şuur olarak kal) çıkar; gerçekten sen mukaddes vadin Tuva’dasın!”
13-) “Ben seni seçtim! O hâlde vahyolunan bilgiyi algıla!” (Ahmed Hulûsi/Yansımalar)
*  *  *
Kur’an’daki her uyarı, her açıklama, her hikaye her ne kadar Kur’an’da ismi geçen kişilere hitap etse de asıl seslenişi her insanın şahsınadır. Kur’an “Süleyman… Belkıs” ve ya “Musa…Firavun” dediği zaman her insan bu misalleri kendi üzerine almalı ve anlatılanları kendi nefsine uygulamalıdır.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

BURAK- PEGASUS (yorum)

Pegasus sanıldığı gibi kahramanı kurtaran, tam düşerken yetişen, kanatlı uçan at değil. Sembolik olarak müşkül bir karanlığa düşmek üzereyken kurtarıcı olarak gelen uçan at simgesi tamamen zihnimizin bir benzetmesi, atın bir binek olması ve biz uçuruma düştüğümüz için de kanatlı olması gerekiyor. Mitolojideki Pegasus ise yılan saçlı kadın Medusa’yı Perseus öldürünce Medusa’nın kanından büyüyen kanatlı attır. Perseus kolay yoldan Pegasus’u kullanarak tanrıların katına çıkmak ve tanrılaşmak istemiş ancak Pegasus onu yarı yolda sırtından atarak Zeus’un atı olmuştur. Mitolojinin sembolizmini düşünürsen tanrıların arabalarına varırsın, yani UFO’lar ( bu terimi hiç sevmem, çünkü her uçan cisim bir araçmış gibi algılanıyor oysa ki bunun daha doğru ve türkçesi olan TABAK daha doğru. Tabak ayrıca TABAKA yani boyut ile de şifrelidir ki Tabakadan tabakaya geçiş ancak dönen bir tabak ile mümkündür ).UFO’lara döneceğim ama bunun için öncelikle Pegasus’tan vardığımız ve kendisine at denilmesine sebep olan ve Zeus’un bineği ile karıştırılan Burak’ı açmalıyım. BURAK (BHURAK , DHURAK ) miraç mucizesinin, mucize olmasını sağlayan araçtır . Eğer miraç sadece Hz. Muhammed’in bir rüyeti olsaydı o zaman bir mucize olamazdı . Miraç iki aşamalı bir ALLAH’a yükselme olayıdır. En aşağıdan en yukarıya (arzdan arşa ) çıkmak tabii ki kolay değildir ve dünyada Adem’den sonra tersine yapılan tek olaydır. Adem ile Havva cennetten kovulunca iblisle birlikte yeryüzüne indirilmişler ( TARD ). O zaman henüz dünyanın ekseni eğriltilmediği için de mağnetosfer ve kutup çekimleri sonucu nötr yükte olan iki bölgeden, incir dönencesinin zeytin dönencesini kestiği sıfır yüklü Cidde’ye Adem , zeytin dönencesinin incir dönencesini kestiği Cizze’ye de Havva indirilmiştir (Cizze bugünkü Giza piramitinin olduğu yerdir Gizza ). Bu iki bölge emin beldelerdir. Adem ile birlikte kardeşi sayılan dişi hurma ağacı dünyaya inmiş. Havva’yla birlikte ise incir ağacı cennetten dünyaya indirilmiştir .Cennetten kovulan iblis ise çamur yerine ateşten yaratıldığı için sadece aşağıya doğru inebilmiş zaten enerji olan vucudu nedeniyle de atmosfer tabakalarını geçemeyeceği için kıyamete kadar dünyada kalmaya mahkum olmuştur. Adem soyunmuş ve inmiş Hz. Muhammed ise ilk bölüm olan Burak’da maddi bedeniyle, ikinci bölüm olan refref bölümünde ise ruhuyla giyinmiş ve çıkmıştır. Burak’a geçmeden önce Zulkarneyn yolculuklarını biraz açalım mı ? Batıda Amerika’ya , doğuda Sin’e (Çin Hind ) ve kuzeye Türkistan Afganistan arasına bir zaman seddi yapabilmek için tabak biçimli aracıyla gitmiştir (Kıtalar henüz ayrılmamıştı). Batıda Amerikan Aztek Maya kızılderililerinin ataları vardı ve bu sakallı çift boynuzlu miğfer takan ve uçan tabakla gelen adamı tanrı sanmışlardı (Daha sonraki İspanyolların acımasız altın bulma girişimlerinde, sakallı İspanyolları tanrı zannetmişler ve karşı koymadan acımasızca katledilmişlerdir) Not= Zulkarneyn’in miğferi birçok sırrı açar , iki çağ , iki zaman , iki alem ve berzah tüneli , kum saati, yin yang ve Vikinglerin Kolomb’dan çok önce Amerika’yı keşfi. Mayaların takvimleri ile ayrıntılı uzay haritaları 2012 tarihi mayaların tanrı atası Quetzolcat ... Doğuda ise Hindi Çin’de hiçbir gölgesi olmayan insanlar vardı, tepsi gibi bir güneş ! . Zulkarneyn in bu insanlara verdiği bilgi bugün hala yaşamaktadır. Japonlar bunu çok iyi algılamış ve yaşatmışlardır (Japon bayrağındaki güneş iki sırrı taşır ). Çinliler ise komunizme kadar birçok manastırda uyguluyorlardı ama sonra gizlenmek zoruda kaldılar. Tibet böyle doğdu . Hintliler ise gizli bir sembolizme boğup Buda ile karıştırdılar. Kuzey yolu ise . Yecüc Mecüc kavminin zaman seddi ile zamanlarının ters aktığı boyuta bir yapay kara nokta yapılarak hapsedilmesini kapsarki bu kıyametin büyük alameti ve mucizesidir.............
Şimdilik bu kadar yeter ... Şimdi gelelim Burak’a Zulkarneyn in aracının bir benzeri olan Burak geniş bir tabak şekli ortasına monte edilen bir küreden ibarettir. küre yolcu ve kumanda için bir bölümken, geniş tabak kendi etrafında soldan sağa dönebilmesini sağlayan bir fisyon motoru (tennur) takılmış araçtır. Dönme sonucu gittikçe ivmelenen motor ışık hızına % 80 yaklaştığı zaman açılan tünelden ışık hızı sabitinde donmadan , % 120 hıza atlamaktadır. Böylece küre içindeki yolcu maddi bedeniyle soyut alemleri seyredebilmektedir . Hz Muhammed Burak’la sırasıyla yedi gök yani ışık hızı sabitlerine göre düzenlenmiş yedi boyut geçmiştir. Arşa yaklaştıkça sidretül münteha son sedir ağacına varmış ve artık maddi beden imkansız olduğu için bedeni yatağına geri bırakılarak yola saf ruhuyla refref’e binerek devam etmiştir. ( Hz. Muhammed in yatağa dönüşünde henüz yatağı soğumamıştı bile oysaki burakla arşa çıkmak dünya yılıyla bin yıl sürmektedir relativite ) Arş katındaki yolculuğu sonunda rabbini bulmuş ilahi görevini tekrar hatırlamış , arş ilmini istemiş ve almıştır Burak teknolojisi bize iki sırrı açar; birincisi zaman yolculuğunun mümkün olduğu , ikincisi de buna bağlı olarak gördüğümüz bir çok UFO’nun aslında zaman yolcusu olabileceği. Bir UFO’nun bir çok yerde ve tarih boyunca birçok zamanda görülmesi aslında aynı aracın zaman ve mekan atlamalarıdır . Araç için bir dakika süren bu atlamaları biz tarih içinde sayısız kere görürüz 1700’lerde, 1800’lerde, 1900’lerde görülen UFO aslında hep aynı UFO
’dur.

7 Mayıs 2010 Cuma

ABDEST VE HİKMETİ

Abdest'': İslâmiyette vardır diğer dinlerde yoktur.Abdest almak Âyeti kerime ile tarif ve bildirilmiştir. (Maide Suresi Medine) ''5/6''Farzı ayındır. Şek şüpheden ari farzdır, ibadetlerde muhakkak lâzımdır, ihsan hayatı dünyada bulunması bir nevi ibadettir.
Dünyaya niçin geldiğini anlayan sözün doğruluğunu derhal anlar,Abdest nedir? Niçin emrolunmuştur?
 Temizliktir. Su bulunmazsa teyemmüm yapılır. O halde temizlik değildir. İslâmın tarif ettiği temizliği olmayan abdest alamaz. (İslami temizlik nedir? Hakkın emirlerine itaat, yasaklarını yapmamak, vücuda dıştan içten haram sokmamak, yalan söylememek...) O halde abdest nedir? Niçin alınır ve niçin emrolunmuştur.
 Abdeste başlarken besmele çekmeyen kişi için abdest yoktur.
 1- Abdest evvelâ şahitli bir niyettir.
Niyet: Allah'a karşı söz vermedir. Bir mukaveledir.
Şahit: Görünen maddi bir şahit. Görünmeyen iki şahit muvacehesinde
Allah'a fiili olarak söz verme abdest almaktır.Haktan bir nevi izin için hazırlanmaktır. Güçleriyle insanda görünen,Hakkın kudretlerini kullanmaya hazırlanmaktır.Görünen şahit: Ceset, su veya toprak... Görünmeyen şahitler: Hafaza Melekleridir.Allah ile temas, alış veriş, konuşma, sözleşme, ancak abdest aldıktan sonra mümkündür. Yoksa edep dışıdır. (Kul) işi değildir. Ama niçin diğer dinlerde abdest yoktur. Hak bunu niçin emretmiştir, esas sır buradadır. Bu sırrı bilirsen, sezersen abdestsiz: Yeme, içme, konuşma, yemek pişirme, çocuğa süt verme. Bunları tatbik çok zor gelir. Fakat alışırsan o kadar da kolaydır. Herkes bunu yapsaydı: Haram diye bir şey konuşulmazdı. O zaman İslâmda haram olanın diğer dinlerde haram olmamasının sebep ve sırrını anlarsın...
 O zaman yine Resulüllahın niçin:
"Son Peygamber olduğunu" "Habibullah olduğunu", "Rahmetellil Alemin olduğunu", "Miraca niçin teşrif ettirildiğini", "Namazı niçin miraçta, arada vasıta olmadan kendisine emrolunduğunu" bütün uçsuz bucaksız kainatın onun yüzünden yaratıldığını anlarsın... Abdesti bozan şeyler vardır bilirsiniz. Hakka verdiğin söz hükümsüz kaldığı için abdest bozulur. Bu ne demektir. Söz verme şu: Ayetteki gizli manâ... O manâ nedir? Ellerimden, yüzümde ne varsa o uzuvlardan, düşüncemde ne varsa onlardan, ayaklarımdan senin sevmeyeceğin şeylerden, işlerden kendimi koruyacağım, iradem haricinde olanlardan sen beni koru Yarabbi... Sana secde yapacağım demektir. Ruhen miraç istiyorum demektir. Abdesti bozan şeyleri düşün... Hepsi irade dahilinde olanlardır. Verdiğin söz, Hak ile yapacağın mukavele bozulmuş hükümsüz kalmıştır. Ondan, tekrar abdest almak lâzımdır.Senin verdiğin nimeti rızkı yiyeceğim. Her şeyi ondan yarattığın suyu içeceğim. Nimetlerini hazırlayıp pişireceğim. Evlâdıma süt vereceğim. Bunların hepsi abdestli olarak yapılır... (Konuşma=Kelâm) senin yerine (Kul) olarak konuşuyorum yine abdestli olmak lâzımdır. Amma böyle olmazsa ne olur. Günâh mıdır? Hayır... Böyle olmak başka türlü (Kul) olmak demektir...
 Resul-ü Ekrem'e her zaman abdestli bulunması emrolunmuştur. Abdestsiz konuşmazlar, ağızlarına birşey almazlardı. Şimdi hemen diyeceksiniz ki o peygamberdi. Evet... Ama bizde onun ümmetiyiz... Değil mi... O halde... Sen düşün ne demek istediğimizi...Resul-ü Ekrem'in yolunda yürümek evvelâ ceseden sonra ruhendir.
Ceseden abdest, namaz, oruç. Ruhen de sen düşün onu. Bunu söylemek bana düşmez. Sana hakaret olur, günâha giremem.Resul-ü Ekrem her sahabe ile konuşurdu. Ona malum olurdu.Namaz abdesti olmayan sahabenin elini tutmazdı. Büyük insanlar bilirim. Abdesti olmayana ellerini vermezlerdi. Bir gün Rahmetullahi Aleyh hocama namaz abdestsiz gittim. Yanına yanaşacağım zaman. Sakın konuşma, git, abdest al gel. Beni deniyor musun diye yüksek sesle bağırdı. Onlar herşeyi bilirler. Fakat yüze vurmazlar...
Hakkın mükâfatını bizzat kendim vereceğim dediği oruç var ye abdeştli olmalıdır. Diğer ibadetlerin mükâfatını başkası mı veriyor? O mükâfat nedir?
Cesedi midir? Ruhi midir? Onu bir bilsen bütün günlerinin oruçlu olmasını istersin. Amma o da bir bakıma doğru olmaz. Oruçta Allah'ın kuluna vereceği en büyük mükâfat gizlidir. Fakat oruç yalnız yememek, içmemek, cinsi temas yapmamak değildir... Abdeştli olmak lâzımdır. Yalan, haram, hiddet, küfür, kalp kırma, sinirlenme...Dedikodu. Böyle olan oruç, oruç değildir. "Aç durmak"tır, bunun mükâfatı yoktur. Hakkın emrini güya yerine getiriyoruz. Allah hatalarımızı bağışlasın. Mağfiret, buyursun...(Maide Suresi) abdest âyeti "5/6": Medine'de emrolunmuştur. Ondan sonra namaz beş vakit olarak tesbit edilmiştir. Ezan hicretin birinci senesi meşru olmuştur.Resul-ü Ekrem, abdest âyeti gelmeden evvel Mekke'de sabah ve akşam namaz kılarlardı. Ellerini ve ağzını yıkarlardı. Ve bu abdest benden evvelki Peygamberlerin abdestidir. Buyurmuşlardır. Abdest kelimesi farsçadır. Ab = Su Dest =El Sulu el. El ile su al manasınadır.
Abdest bir de dilimizde defi hacet manasına kullanılır. Doğru olmamakla beraber "Abdestim" var. Yani helaya gideceğim. Veyahut (Abdest bozacağım) demekle de habersiz şunu söylüyoruz; ben daima abdestliyim abdesti bozacağım, tekrar abdest alacağım manasını taşımaktadır. ki, bu insanın daima abdeştli olmasını, sessiz sözsüz haykırmaktadır.Tekrar edelim. "Helaya gideceğim" suya ihtiyacım var demektir. Bu söz aynı zamanda habersiz abdestin lüzumlu farz olduğunu ilân eder. Arapçada "Vuzuu" kelimesi abdest almanın mukabilidir. Vücuttaki azaları yerli yerine hazırlamak, koymak demektir.
Abdest âyeti Medine'de nazil olmuştur. (Maide Suresi 5/6) Ayeti kerimede "Gasele" yıkamak lâfzı kullanılmıştır.
l- Yüzünüzü yıkayınız.
2- Ellerinizi dirseklere kadar yıkayınız.
3- Başınızı da meshedin.
4- Ve ayaklarınızı da aşık kemiklerine kadar yıkayınız.
Bu dört şeyin yıkanması ve meshedilmesi (Vuzuü) dur. Bu uzuvları yerli yerine "vaz" etmek koymak, hazırlamak demektir. Abdestsiz kimse (Nas)'dır. Lâalettayin bir insandır. Abdestli insan (Mümin)' dir.
Yani her an huzura çıkmaya hazırdır. Abdestsiz mümin değildir demek değildir. Dikkat et. Burası öyle kolay anlaşılır lâkırdı değildir. Kendinde gizli olan imânım izhar için abdest alması, yani Ademiyetini izhar ve kendi kendine fiili olarak tasdik içindir. Melekler "Ademiyet'e secde ettiler. Cesede değil...Su ve topraktan yaratılan cesedini göstermesi lâzımdır."Ayet" vücutta yaktığım bir şule olan ruha "FAGSİLÜ" emirdir. O zaman abdest alacağın zaman sesli olarak: Suya daha dokunmadan: Euzübillahimineşşeytanirracim diyerek insaniyetten ayrılıp, yani (Nas)'lıktan ayrılıp, "Ademiyet" tarafına fiili olarak ceset sokulur. Eller yıkanır. Ağıza su verilir. Sonra tekrar ellere başlarken Bismillah söylenir. Yani suya temas ettiğin zaman...Abdest hakkında diğer bildiğin hususlar "ilmihal" kitaplarında var onları muhakkak bilmen lâzımdır.
 Şimdi burada çok dikkatli dinle, birşey anlatacağım bilgi için: Fizikte ve kimyada bir madde başka bir hale tehavvül ederken hacmi büyür. Bir damla su, buhar olurken "Avakadro - Amper" kanununa göre, 24 hacim buhar olur. Mesela: Bir kilo su, buhar olduğu zaman koskoca görünür,bir bulut olduğunu farzedelim. Bu bulutun ağırlığı yüz gramdır, eğer bulutu tartabilirsek...Bin gram su buhar olup, bulut olduğu zaman yüz gram olmuştur.Bu yüz gram bulut yağmura tahavvül ederse onbin gram su olur.Eğer yüz gram bulut kar olursa beşbin gram kar olur.Bu kar yani beşbin gram kar, su olursa onbeşbin gram su olur. Fizik,kimya bilmezsen bu hadise karşısında bocalar kafan durur.Bu ne demektir bilir misin? Tahavvül ve tahvildeki Hakkın güçlerinin görünüşüdür.Tahavvül "Tahvil" başka şekle girmek, fakat aslını kaybetmemektir.Tahavvül devamlıdır. Tahvil = Murattır.Yağmura onun için "Rahmet" ismi verilmiştir. Bir damla su bir kaya kovuğuna girse, buhar olsa kayayı çatlatır. Bir gemiyi yürütür....Bir damla su buhar yani hava olarak otomobil lastiği içine girerse tonlarca yükü taşıyacak kuvvet ve kudret ortaya çıkar...Daha anlatmıyorum... Bu heybet ve değişmeyen Allah Kanunu'nun karşısında... Sen düşün...Abdest aldıktan sonra mümkünse havlu ile ıslak yerlerini kurulama...Bırak vücudun o suyu emsin, vücudun sıcaklığı onu tekrar buhar yaparken semaya yükselsin, sonra rahmet olmak için buhar, bulut olsun.Yağmur duası nedir bilir misiniz?..Yağmur duasındaki abdest alma da bambaşka bir abdesttir.Artık biraz da siz anlayın...Suyu ve havayı kirletmek İslâmda haramdır.Allah'ın suya ve havaya verdiği güçlere hakarettir. Burada bir şeyi hatırlatıp bitireceğiz.Su içine büyük ve küçük abdest bozmayınız. Kedi ne yapıyor dikkat ediniz...Kedi yürürken bile ıslak yere basmaz. Ateş üzerine idrar yapmayınız.
   NOT: Yukarıdaki yazı  Münir Derman'ın   "ALLAH DOSTU DER Kİ...
YAZILMAMIŞ SIRLARIN İLKİ,YAZILACAK SIRLARIN SONU 1. CİLT" isimli kitabından alınmıştır.