Bu Blogda Ara

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Maddesel Evrenlerde Rahmet Sırrı


Genelde, maddesel evrenler denince, semâlar da mekân tutan evrenler kastedilir. Ancak, bu mekânların maddenin dar boyutlarını yansıtması şart değildir. Diğer kitaplarımızda da değindiğimiz gibi, semâların sonsuzluğunda dünya boyutlarından farklı nice evren mekânları vardır. Daha dar bir tanım yapmak istersek: Galaksileri temsil eden dev dünyalardan, atom çekirdeğini temsil eden minik dünyalara kadar, sonsuz boyut iskeletlerinin temsil ettiği muhteşem uzay.
Birinci bölümde anlattığım gibi, elestte Efendimiz, «Evet Rabbimizsin» hamdını yaptıktan sonra Cenab-ı Hak, tüm varlıklara; bu arada cisimlere,ışınlara hamd sırrından bir raks verdi. Elektronlar, nükleer çekirdek etrafında elektromanyetik varlıklarını korumak için, müthiş bir fizik gayret içinde elips yörüngesinde raksa başladılar. Yörüngenin, elektrona nazaran kıble olan çekirdeğin çevresinde elips biçiminde olması, elektronun her an, ayrı hesaplar yapmasını gerektirir. Saniyede yüz bin kez dönüşün sonsuz anlardaki hesabını yapmanın imkansızlığı ortadadır. Fakat elektronlar, Fahr-i Kâinat Efendimizden müthiş bir kopya almıştır: Hamd sırrı. Bu yüzden, manyetik şipin dediğimiz bir hareket yaparlar. Bu, elektronun çekirdeğe doğru eğilmesidir. Bu hareket, hamd sırrı içinde, elips yörüngede seyretmenin tüm matematik zorluklarını giderir.
Allah, Efendimize «Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyururken, «tüm varlıklara kulluğun sırrını, yani hamd niyazını sen öğrettin» demektedir. İşte böylece, gerek dev mekânların galaksileri ve güneşleri, gerekse minik dünyaların atomları, ilâhi aşkın rahman tecellisinde hamd niyazına kapılmıştır. Hepsi sonsuz mahreklerde yüzer, dururlar (Yâsin Sûresi Âyet:40).
Sûre-i Rahman âyet 29'da Allah: «Göklerde ve yerde olan herşey, O'ndan ister, O(Allah) her an yeni bir tecellidedir». İşte bu hikmet içinde; her varlık, Efendimizin ahlâkı olan, Fâtiha'daki kulluk istianesini (yalvarışını) yaparak, hayatını devam ettirir. Nitekim, Prof. Poul Davies'in son yıllarda tesbit ettiği gibi; galaksileri temsil eden dev güneşler ve etrafındaki gezegenler, galaksilerin ekseni etrafında dönerken, muhtaç oldukları enerjileri eskiden sanıldığı gibi, kendi cazibelerinden almazlar. Aksine, evrende tesbiti mümkün olmayan sonsuz kaynaklardan alırlar.
Göklerin en büyük esrarı olan bu olayda, Efendimizin rahmet sırrından doğan kulluk hikmeti yatar. Efendimiz, madde ve mânâ hayatında bu yüzden kulluğun mutlak temsilcisidir. Ve her varlığa kulluğun hamd sırrını kopya vererek, onlara rahmet olmuştur.
Birbiri içinden geçen milyarlarca yıldız ailesinden kurulu galaksilerin, bir tek cazibe felâketi göstermeden evrenin etrafındaki raksı; hep Allah'a yakarma cereyanı sayesinde, Efendimizin âlemlere rahmet sırrındandır.

Elest Meclisi ve Varoluş


DR. HALUK NURBAKİ
Evvelden var oluş hikmeti, elest meclisine dayanır. Elest meclisinde bütün varlıklar Allah’ın “Elestü bi Rabbiküm ”hitabına muhatap oldukları zaman evvela büyük bir heyecana ve coşkuya kapıldılar. Bu durum sonradan paniğe dönüştü.

Çünkü bütün varlıklar benlik sıkıntısına düştüler. Allah bir anlamda, “her şey benim, benden başka hiçbir şey yok” dedi. Peki insan ne idi? Bunun cevabını verememenin sıkıntısı içerisinde paniğe düştüler. Bu panik evet demelerini geciktirdi. Evet sözü gecikince de, Cenab-ı Hakk bütün âlemlere bir anlamda ”siz bilirsiniz. Kapatıyorum öyleyse!” anlamına gelen bir cereyan kesikliği verdi.

Ve alemler kendi üzerlerinde yavaş yavaş buruşmaya, kapanmaya, dürülmeye başladılar. Bütün alemler yok oluyordu. Taa ki Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Kalb-i Muhammedi’sinden “BELÎ Allah” diye bir niyaz çıkana kadar. Allah o kadar mutlu oldu ki, bütün eşyanın yeniden var olmasına, yaşamasına izin verdi. Hatta bu izin verişteki coşku, gelecekteki varlıkların yaratılmasına vesile oldu.

Elest meclisinde madde olmadığı halde, atomlar olmadığı halde, bu meclisten kaç trilyon sene sonra ortaya çıktıkları halde, o gün Efendimizin ‘BELÎ’ niyazıyla, Allah’ta meydana gelen coşku o kadar şiddetli oldu ki, bütün varlıklar gelecekte olmalarına rağmen o gün için varlık perdesine bir daha düştüler. Atomlar, galaksiler Elest Meclisine gelip Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ‘BELÎ’ cevabının, niyazının cuşi ile raksettiler. Bu raksları öyle tescil oldu ki, öyle neşe ile oynadılar ki, Allah bu dönmeyi fizik kanunu haline getirdi. O elestte, Fahr-i Kainat Efendimiz’in etrafında coşkudan doğan bir hadisedir.

Yoksa Cenab-ı Hakk cazibeye karşı koymak için merkez kaç kuvveti yaratmak zorunda değildi. Başka bir çareyle yaratırdı. Ama o coşku o kadar çok hoşuna gitti ki, Cenab-ı Hakk ondan sonra bütün varlıklara o anı hatırlatmak için dönme sırrını verdi. Dönme sırrı içerisinde ayakta kalmalarını mümkün kıldı. Ne kadar varlık varsa dönmeye mecburdur. Dönmeyen yok olur. İşte bu Elest Meclisinden gelen bir varoluşun sırrıdır.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Elestte ‘BELÎ’ dedikten sonra, Cenab-ı Hakk’ın bu müthiş coşkusu, müthiş rıza mutluluğu öyle bir doza geldi ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz elestte mevcut olan bütün varlıklara bir hamd namazı kıldırdı. O zaman varlıklara dedi ki; “Allah’a bir hamd namazı kılalım”. Kendi imametinde bir hamd namazı kıldırdı. Bütün eşya, bütün varlıklar, melekler, bildiğimiz bilmediğimiz her türlü eczaa Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hamd namazı kıldırdı. Bu hamd namazı kılındığı an Allah O’nun ismini getirdi; “Senin ismin Muhammed’dir dedi”. Hamd namazını en mükemmel şekilde kıldırmanın bil farz ilahi bahşişi oldu.

Ve o anda bu isim intikal ettiği zaman Nur-u Muhammedi diye bütün evrenlere tescil oldu ve ondan sonra kurulan levh-i mahfuz dev kompitürün anahtarı haline geldi. Levh-i mahfuz, biliyorsunuz evrenlerin, bütün varlıkların temel yasalarını temsil eden bir kompitur sistemidir.

Bu sistemde yok, yoktur. Her hadise ne zaman olacak, nasıl olacak, nereden dönecek, dönerse nasıl dönecek, tekrar ikame olursa nasıl olacak sorularının cevabı, levh-i mahfuz dediğimiz büyük bilgisayar da yazılıdır. Levh-i mahfuzun anahtar şifresi de, Hz.Muhammed’dir. Hiç kimse, bu sırrın dışında olduğunu sanmasın. Bunun ispatı çok açıktır.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

PEYGAMBERLER PEYGAMBERİ'NİN SANCAĞI- TARIK YILDIZI- UKAB

Bir topluluğun en önemli sembollerinden biri bayrak ve sancaktır. Her ikisi de, en küçük birimden en büyük birime kadar o topluluğu sembolize eder…

Sancaklar arasında bir sancak vardır ki taşıdığı anlam ile ve önem ile diğer sancaklardan ayrılır. 1400 yıldır İslam'ın sembolü olan bu sancak kutlu Peygamberimiz, Hz. Muhammed (s.a.v)'in Ukab isimli emaneti olan Sancak-ı Şerifi'dir.
HZ. PEYGAMBER HER KATILDIĞI SAVAŞA UKAB İLE GİRMİŞTİR. (www.hakanyilmazcebi.com, www.netpano.com)

Arap kabileleri arasında sancağın yere düşmesi yenilmek anlamına geliyordu. Böyle bir şey olduğunda askerler mağlubiyeti kabul ederek dağılırlardı. Bu yüzden sancağı taşıyan kişi yaralandığında veya öldüğünde onu taşıyacak sonraki kişi belliydi ve hemen sancağı devralırdı. RESULLULLAH (S.A.V) KULLANILACAK SANCAKLARIN HEP BEYAZ OLMASINI EMRETMİŞTİ, ANCAK UKAB SİYAH RENKLİ İDİ. BU SANCAK'IN DİĞERLERİNDEN BAŞKA BİR FARKI DA YÜNLÜ BİR KUMAŞTAN YAPILMIŞ OLMASIYDI.

İslam öncesi, Kureyş kabilelerinde kullanılan bu sancak tüm Arapları birleştirici bir öneme sahipti. O dönemdeki tüm kabileler de, İslamiyet'in yayılması safhasında bu sancak altında birleşiyorlardı. Peygamber Efendimiz (sav)'in bu sancak dışında, ordusuna ait birçok sancak daha vardı ama Başkomutanlığa özel olan sancak Ukab'tı. İslamiyet'in yayılmasından ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından sonra dört halife bu şerefli emaneti almışlardı. Resmi kayıtlara göre daha sonra Emevi ve Abbasi halifelerine intikal eden sancak, MOĞALLAR'IN BAĞDAT'I İŞGAL ETMESİYLE ABBASİ HALİFESİ TARAFINDAN MISIR'A GÖTÜRÜLDÜ. UKAB, YAVUZ SULTAN SELİM HAN TARAFINDAN MISIR'IN ALINMASIYLA DA OSMANLILARA GEÇMİŞTİR. YAVUZ SULTAN SELİM, MISIR DÖNÜŞÜ SANCAĞI İSTANBUL'A GETİRMİŞ VE O TARİHTEN İTİBAREN PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN EMANETİ OLAN UKAB, İSTANBUL'DA BULUNMAKTADIR.

Sancak-ı Şerif Osmanlı'ya geçtikten sonra savaşlarda kullanılması adet olmuştu. Ordunun savaş alanına çıkmasından bir süre önce Sancak-ı Şerif bulunduğu yerden çıkarılır ve hazırlık yapılırdı. Bu sancak, savaş alanlarına muhafazası ile birlikte götürülür ve sancaktarlar tarafından korunurdu. Sancak-ı Şerif'in ordu ile beraber olması çok büyük bir Şevk unsuru olarak kabul edilirdi.


Yüzyıllarca, İslam ahlakının bayraktarlığını yapan Osmanlı imparatorluğu, Sancak-ı Şerif'in İstanbul'a gelmesi ile büyük bir onura erişmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav)'e ait,
UKAB İSİMLİ SANCAK, BU ÖZELLİĞİNİN YANI SIRA ÇOK ÖNEMLİ BİR KONUNUN DAHA ALAMETİ VE MÜJDECİSİDİR. Hz. Peygamber (sav) bu Sancak'ın açılacağı zamanın, Kuran ahlakının yaşanacağı bir dönem olan ahir zamanın müjdesi olacağını bildirmiştir. Hadislerde şu şekilde bildirilmiştir:

Abdullah b. Şurefe'den rivayet edildi ki:
MEHDİ'NİN BERABERİNDE SÜSLENMİŞ BİR HALDE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)'İN BAYRAĞI OLACAKTIR (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.65) .
PEYGAMBER (S.A.V)'İN SOFTAN BAYRAĞI İLE ÇIKACAKTIR. O BAYRAK DÖRT KÖŞELİ OLUP, DİKİŞSİZDİR VE RENGİ DE SİYAHTIR. ONDA BİR HİCR (HALE) BULUNUR. O RESULULLAH (S.A.V)'İN VEFATINDAN BERİ AÇILMAMIŞ OLUP MEHDİ ÇIKINCA AÇILACAKTIR(Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.23) .
ALAMETLERE GELİNCE; BERABERİNDE ALLAH RESULÜNÜN (S.A.V) GÖMLEĞİ, KILICI, SANCAĞI BULUNACAKTIR. O SANCAK Kİ PEYGAMBERİN (S.A.V) VEFATINDAN BUGÜNE KADAR HİÇ AÇILMAMIŞTIR. MEHDİNİN ZUHURUNA KADAR DA AÇILMAYACAKTIR(Kıyamet Alametleri, s.164) . HZ. MEHDİ, PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN BAYRAĞIYLA ÇIKACAKTIR. O BAYRAK DİKİLMEMİŞTİR, SİYAH VE DÖRT KÖŞELİDİR. PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)'İN VEFATINDAN SONRA HİÇ AÇILMAMIŞ OLUP ANCAK HZ. MEHDİ TARAFINDAN AÇILACAKTIR (El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-i Mehdiy-il Muntazar, ss.41-42, 52, 54) .
Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde rengi, şekli, dikişi hakkında bilgi verilen sancak bugün Topkapı Sarayı'nda Kutsal Emanetler Bölümünde muhafaza edilmektedir.

Ahir zamanda ancak Hz. Mehdi tarafından açılacağı bildirilen bu Sancak'ın önemli bir özelliği de Peygamberimiz (sav)'in
"VEFATINDAN BUGÜNE KADAR HİÇ AÇILMAMIŞ" olmasıdır. Tarihi kaynaklara göre; günümüze kadar Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere hiçbir devlet tarafından, Peygamber Efendimiz (sav)'in zatına hürmeten açılmayan sancak, götürüldüğü savaşlarda ve törenlerde kılıfından dahi çıkarılmamıştır. 1400 yıldır bu şekilde muhafaza edilen sancak Hz. Mehdi'nin gelişi ile İslam ahlakının hakim olacağı dönem olan ahir zamanda açılmayı beklemektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

UKAB/OKAB

Ukab (okab) arapçada Toz,Duman ve Kartal Takımyıldızı anlamına gelir. Kartal Takımyıldızının diğer bir ismide "DENEB EL OKAB" DIR. Bu manada Resulullah Efendimizin (SAV) sancağı Ukab, (okab) kainatın içindeki risaletini ve Allah'ın (c.c) Halifesi olduğunun delilidir. 1400 yıl önce Peygamber Efendimiz Henüz gökler keşfedilmemişken kendisi kainattaki bütün galaksilerin ve yıldızların ilmine sahip olduğunun delili olarak kainatın genel rengindeki siyah zemin üzerine yine bir gök cismi olan hilali koyarakzamanımıza ilmi bir mucize bırakmıştır. Unutmayın ki kainattaki bütün gezegenlerin bağlı olduğu bir güneş vardır. Bu güneşin etrafında dönen her gezegen belli dönemlerde hilal şeklini alırlar. Bu sebepten Resulullah Efendimizin sancağının siyah rengi kainatı, hilalide bütün kainat içerisindeki gezegenleri temsil eder. UKAB'IN BİR MANASIDA "DUMAN"DIR. Kainat ilk yaratıldığında henüz gezegenler oluşmadan önce duman halinde idi.

"SONRA DUMAN HALİNDE OLAN GÖĞE YÖNELDİ. GÖKLERE VE YERLERE İSTEYEREK VEYA İSTEMEYEREK GELİN DEDİ. YERLER VE GÖKLER İSTEYEREK GELDİK DEDİLER" Fussilet Suresi-11

Yine Resulullah Efendimiz bugün kainat içerisinde kartal bulutsusu'da (okab) yerleri ve gökleri temsil eden sancağının ahir zamandaki mucizesini ispat etmektedir
. AYRICA UKAB DÜNYAMIZ İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ AYRI TAKIMYILDIZININ KUĞU(CYGNUS), VEGA(LYRAE), KARTAL (OKAB) YAZ AYLARINDA BİRARAYA GELEREK YAZ ÜÇGENİNİ OLUŞTURURLAR. BU YILDIZTAKIMLARININ LİDERİ KARTAL (UKAB) TAKIMYILDIZIDIR.

Kuğu takımyıldızı musevilik dinini temsil eder, Vega takımyıldızı hıristiyanlık dinini temsil eder,Kartal (Ukab) takımyıldızı İslam dinini temsil eder. İşte uzun süren kış ve karanlık dönemden sonra Resulullah Efendimizin müjdesi ve mucizesi olarak bu uyanma baharının ardından o Mubarek Peygamberin Sancağı tüm insanlarla beraber diğer dinleride Ukab'ın altında birleştirmek üzere tüm insanlığa bu baharda gönderilmiştir. Hh

DENEB EL UKAB SAMANYOLUNDAKİ

EN PARLAK YILDIZDIR.

Güneşimizden kat kat büyüktür.
Kuran-ı Kerim'de Resullulah Efendimizin sancağı olan Ukab'dan şöyle bahseder;


1-Göklere yemin ederim ki, Tarık'a yemin ederim ki


2-Tarık nedir bilir misin?


3-O parlayan bir yıldızdır.
(Tarık Suresi 1-2-3)

Bu üç ayette bahsedilen Tarık, Allah'a giden yolu gösteren Resulullah Efendimizin, Mubarek sancağında temsil edilmiştir. Ve ahirzamanda da hak ile batılı ayıracak yerlerin ve göklerin sembolü olacaktır. Bu mubarek sancağın temsil ettiği Hz. Peygamber Efendimiz, İslam dini ve Kuran-ı Kerim işte bu dönemde gerçek manada hak ile batılı ayıracaktır.

"Kuran (Hak ile batılı) ayıran sözdür." Tarık Suresi-13
"ONLAR BİR TUZAK KURARLAR,BENDE BİR TUZAK KURARIM." Tarık Suresi 15-16

Resulullah Efendimiz'in sancağı mubarek Ukab ahirzamanda cehalet ve inkar karanlığını delen yıldız olarak Kuran-ı Kerim'de anlatılmıştır.

To replace this placeholder, please upload the original image (C:\DOCUME~1\Baki\LOCALS~1\Temp\msohtml1\05\clip_image006.jpg) on server and insert it in the document.

Yukarıdaki resimde de siyah fon üzerine Hilallerin bütünlediği Resulullah Efendimizin sancağı olan Ukab'ın kainattaki gerçek görüntüsüdür.

3 Mayıs 2009 Pazar

İNSAN İKİZİ: KARÎN VEYA ŞEYTAN

SÂFFÂT SÛRESI 50 Derken onlar birbirlerine dönmüş, anılarını soruşturuyorlar. 51 İçlerinden bir sözcü: "Benim her an iç içe ikiz sırdaş karînim var:14

52 "Sen de güncelleştiricilerden mi-sin?.. 53 ölüp toprak-kemik yığını olduğumuzda cezalandırılacağımızı..." der: 54 "Siz, zamanötesine bir dalar mısınız?" diye eklerdi. 55 Bir dalar dalmaz o ikizini Cahîm Cehennemini boylamış görmez mi! 56 "Aman Allah'ım! Sen, az kalsın beni de oraya sürüyecektin! 57 Eğer Rabbimin zamanötesine dalma özel yetisi olmasaydı15 ben de kelepçeli götürülenlerden olacaktım. 58 Ey ikizim bak; şimdi ölümlüler değiliz? 59 Sadece o ilk ölüşümüz; o kadar! Şimdi biz hiç azap edilmeyeceğiz" demişti. 60 Işte o dönüş, en büyük şölendir. 61 O şölen için bir şey yapacaklar dönsün; imanlarını dışa vursunlar. 62 Işte konukluk ikramı olarak O cennet lüksü mü daha hayırlı, yoksa dünya lüksü Zakkûm Ağacı mı?16 63 Zaten onu, dev aynasındaki zâlimlerin sosyal kontrolü için programlamışız.17 64 Iyi bilinmelidir ki o dünya lüksü ağaç; Cahîm Cehenneminin dibinde biten bir ağaçtır.18 65 Tomurcukları, çirkinlikte sanki şeytanların kelleleri!19 66 Buna göre o dünyacılar, durmadan o ağaçtan yemekte, karınlarını ondan gerdirmekteler.20 67 Sonra onun da üzerine, onların kattığı kızgın ateşi andıran bir katkıları daha var.21 68 Ardından da tersinme yerleri o Cahîm cehennemidir. 69 Zira onlar atalarını mefkûresiz olarak bulmuş; 70 maalesef atalarının bıraktıkları üzerinde koşar adım sendeliyorlar. 71 Zaten ta baştan, çoğunluk tarihöncesi insanı mefkûresiz olduklarından; 72 aralarında, durmadan ön haberci resuller göndermiştik. 73 Bir de bak; o ön uyarı yapılan toplulukların acı sonları nasıl! 74 Ama ince elekten geçirilen Allah'ın kulları hiç öyle değil. (el - En'âm: 70, Yûsuf: 31, el - Isrâ': 60, el - Mü'min: 11, ed - Duhân: 43, el - Vâqı'ah: 52, el - Müddessır: 31)

DİPNOT:

14 * "Karîn" sözcüğü, Buharî'de "Şeytan" olarak tefsîr edilmiş ve bunu belgeleyen hadis-i şerif yayınlanmıştır. Allah Taâlâ, her insanın ikizi olarak bir cinn arkadaş ayarlamıştır. Bu cinn, kâfir de olabilir, mümin de. Cennetlik bir insana cehennemlik bir cinn ayarlanmışsa o kişi, çift kişilikli olacaktır. Nefsi imanı çağrıştırırken içindeki kâfir cinn küfrü çağrıştıracaktır. Veya tersi olur. Peygamberimiz SAV: "Her insanın bir şeytanı vardır. Ben, benim şeytanımı Müslüman ettim" buyurmuşlardır. Bazı insanlar, meleğin saîd veya şakî diye üflediği zekâ bandında imanlı, cennetlik ve saîd yaşayacakken, ilâhi kozmik kodlama gereği bir kâfir cinn zekâ bandına yanlış bilgiler yükleyip kişiyi küfre zorlayacak, parazitler yaptıracak ve kişiyi belli bir süre Nisâ': 17. çift kimlikli yapacaktır. Gerçek iradesini çelerek kâfir insanın yaptığı En'âm: 54. sosyal etkinlikleri yaptıracaktır. Bunların bilinçsizce kendisine yaptırılması sonucu gerçek kişiliğine dönmek kararlılığını gösterince Nahl: 119. tevbe etmekte, dönüş yapmakta ve Allah Taâlâ gerçek benliğini kaderde belirlediği için tevbesini kabul buyurmaktadır.

Bu kompozisyonda, üstü kapalı bir biçimde, karîn; cinnlerle özdeşleştirilmekte, Allah Taâlâ tarafından kişinin sosyal etkinliklerinde etkin enerjetik bedenini oluşturmaktadır. Insanın melekçe ana karnında dört aylık bitki ve hayvanlık sürecini tamamlayıp insanlık sürecine girdiği anda üflenen kişiliğidir. Ikinci kişiliği beden ve bedeni çalıştıran beyin ve kalp bütünüdür. Enerjetik beden ikizi cinn ve "karîn" olmaktadır. Başka deyimle, Nisâ': 38, Fussılet: 35, Zuhruf: 36, 38, Kaf: 23,27. "karîn" olarak geçen kişi insanın ikizidir ve cinnler âleminde yaşamaktadır. Ikizimizin yerdeki ikizinden daha genç kalmakta; zaman ışık hızına yakınlaştığında, o oranda hız yitirmekte ve yavaş akmaktadır. Aynı anda doğan insan, ikizinin dünyada evinde çırpınırken enerjetik beden ikizi bir saniyede o dünyayı 7 kez dolaşıp yerdeki ikizine karşı 14 kez genç kalmaktadır. Işıktan hızlı ikizimiz bir yıl yaşlandığında dünyadaki bedensel varlığımız 14 yıl yaşlanmaktadır. Enerjetik beden ikizimiz, zamanötesinde yaşamaktadır. Ikisi aynı tekillikten geldiğine göre aradaki fark, hız farkıdır. Enerjiyi yavaşlattığımızda madde oluverirken hızlandırdığımızda enerji oluverir. Madde asla enerji hızıyla gidemez, kütlesi sıfırlanır.

15 *Iç dürtülerimin zincirini kırıp tevbe etmeseydim, kötü yolda olduğumu anlamasaydım ben de cehennemlerde sürünecektim.

16 *Işte saîd-şakî anlatılırken fizikî: "Zakkûm Ağacı nedir?" yerine felsefî: "Na-sıldır?" diye sormalıyız. Çünkü bu bir sembol, aşkın kavramdır. Dünyayı ve dünyaya dalanları karakterize etmektedir. Dünya cennetinde insanoğlu sıkı sınavdan geçirilirken Allah Taâlâ'nın kötü değerini yükleyip prog-ramladığı, sözde kendi karşıtı Şeytanın normudur, Zakkum. Dünyaya kovulan Âdem AS ve biz toplam insanların o andan itibaren yeryüzünde cenîn olarak ölenler dahil, ne kadar insan gelmiş geçmişse tümünün gösterimine katıldığı o ağaç, bakması ve onunla ilgilenmesi oranında puan aldığı a priori Ağaçtır. Insanlar Tehame bölgesinde yetişen, dallarını koparan kimsenin ellerine ve bedenine ağaçtan çıkan bir sıvı bulaştığı takdirde bir çeşit deri hastalığına kapıldığı ağacı ona benzeterek ağaca: Zakkûm adını vermişlerdir.

17 *Güzel huylu kıza peri, kötü huylu kadına cadı, yüzünden nur akana melek yüzlü ve yüzünde arlanma bulunmayana şeytan denmesi gibi Allah Taâlâ da bu ağacı benzetirken: Cahîmin âyet: 64. ortasında biten ve âyet: 65. şeytanların başları gibi, buyurmuşlardır. Mefkûresiz şakî insanın sosyal normu dünyayı seven, hatta tapacak kadar çok seven ve Zakkûm Ağacına ta cennetteyken aynı ilgiyi göstermiş insan olarak gözükmektedir. Insan sigaraya alışırken bu şeytan "karîn"i kendisini kandırmakta ve kötü telkinlerde bulunmakta, ancak sigara gibi kötü alışkanlığa tam bulaştıktan sonra Enfal: 48. insanı kendi haline bırakmaktadır. O zaman kişi pişmanlık duymakta, ancak kökten alışkanlığı bırakamamaktadır. âyet: 27. Birbirlerine özeleştiri yaparlarken, bu şeytanî güçler, kendilerinde Allah Taâlâ tarafından verilmiş özel bir güçleri olmadığını, ancak iş-güçlerinin insanı kandırmak olduğunu söylemektedirler. Oysa kendilerinin kızılötesi dünyalardan geldiklerini, Allah'a karşı meydan okuyacak güçte olduklarını ve insanı azaptan kurtarabilme güçlerinin bulunduğu yalan telkinlerini yapıyorlardı. Bu güçler insanın iç dürtüleridir. Insanı kötülük yapmağa motive ettikten sonra sıyrılır çıkarken pişmanlık başlar.

Ilahi ifadeler, ahiret alanında, nimet ve azap vadilerinde gezinti yapmaktadır. Bundan amaç, bu gezinti sırasında ilk insanoğlunun azıp günaha dalmasından bu yana, "şakîlik-saîdlik öyküsünü" bizlere sunmaktır. Bu hikâyelere baktığımızda bir de ne görelim, bunlar bugün de işlenip tekrar-tekrar yapılan şeyler değiller mi? Resulullah'ın karşısına Mekke'de küfür ve sapıklıkla dikilen hemşehrileri işte eski zamanlarda sözü edilen ve ilahi mesajı yalan sayıp, sapıtan insanların kalıntıları değil mi?

18 *Şakîler bundan dolayı fitneye düştü ve şöyle dediler: Sizin bu adamınız size ateşin içerisinde bir ağaç olduğunu söylüyor, halbuki .ateş ağacı yer. Bu ateşten beslenir ve ordan yaratılmıştır, demektir. S. H avvâ Bu ifade fitne olayını yansıtmamaktadır. Fitne, denek taşı demektir. Şakî-saîde insanları ssoyal kontrolden geçirme sosyal normudur.

19 *Asmaların kelleri, yılan başlarına benzetilmektedir. Yılanlar kötülüğün simgesidir. Tomurcuk olarak bir yıllık büyüme planlaması, asmada açacak çiceklerin sayısı ve asmanın vereceği neyvelerin tamamı programlanmıştır. Şakî insanların da zekâ ve bellekleri tamamen şeytanî kötülüklere göre programlanmıştır.

20 *Âyetlerde güdülen amaç, cennet ehliyle cehennem ehlinin durumlarını karşılaştırmaktır: Cennet ehli bahçelerde, gölgeler altında, nefîs meyveler yeyip lezzetli, duru şaraplar içerlerken cehennemlikler ateş içerisinde boğazlarını tırmalayan dikenli, acı, kötü kokan çirkin zakkum meyvelerinden yeyip üstüne de kaynar su içmektedirler. Birincilerin dünyâda yaptıkları güzel işler cennetlere, hoş kokulu leziz meyvelere, nefîs şaraplara dönüşmüş iken; ikincilerin yaptıkları kötü işler ateşlere, tiksindirici, kötü kokan dikenli meyvelere, kaynar sulara dönüşmüştür. Insan kendi hareketleriyle kendisine bu sonucu hazırlamıştır. "Cehennem dediğin dal odun yoktur, insan ateşini bile götürür." Allah bizleri ikincilerin sonucundan koruyup birincilerin sonucuna nail eylesin, âmîn! S. Ateş

“Allah’ın takvasını yaşayın; Eğer Zakkumdan bir tek damla dünya denizlerine damlamış olsa, yeryüzünde yaşayanların hayatı kökten bozulurdu. Peki yiyeceği o olan kimseler hakkında ne diyelim?!” Tirmîzî

21 *”Cehennemliklere bir su yaklaştırılır; kişi tikdinir. Bu su ona yaklaştırıldığında yüzünü kızartır vr tepesindeki saçlar içine düşer. Bu suyu içtiğinde bağırsaklarını paramparça eder ve sonunda arkasından çıkar.” Ebû Ümâme

22 "Kerb" deyiminin asıl anlamı toprağı nadasa bırakmak, karıştırmak ve altını üstünü çevirmek demektir. Acaba yıldız savaşlarında dünyaya kovulmuş olabilecek cinnlerin aklı nasıl karıştırılmıştır? Kerrûbîn melekleri de Arş'ı taşıyan meleklerin bir altında, Allah Ta-âlâya en yakın, memur meleklerdir. Cinnleri andıran dev güce sahip yaratıklara da mükreb denmektedir. LArab.

SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN


SEBE SURESİ

âyet:
15 Andolsun Sebe' ülkelerinde bir simge âyet var: Kızılötesi Atlantisden tutun da morötesi Mu'ye kadar iki bahçe! Onlara: "Rabbinizin rızkından yiyip ona şükrediniz. Işte temiz toplumlu bir ülke16 ve çok yarlığayıcı Rabb!"17 denildi. 16 Derken orayı beğenmediler ve derhal üzerlerine dağ taş demeyen sel Tufan gönderdik.18 O iki bahçelerini götürdük ve yerlerine buruk yemişli çöven, acı ılgınlı hünnap ve içinde birkaç sedir ağacı bulunan iki bahçeyi verdik.19 17 Işte tanrıtanımazlıkları yüzünden kendilerini böyle cezalandırdık. Biz sadece o kökten cehennemlik olanları öyle cezalandırırız.20 18 Biz onlarla, sanallaştırdığımız21 o silik ülke arasında iki boyuta da çalan, silinecek bir ülke daha ayarladık. Orada dolaşımı planladık; artık orada, geceler-gündüzler demeden sosyal güvence içinde dolaşınız. 19 Neden sonra: "Rabbimiz! Turlarımızın arasını ırak eyle"22 dediler. Kendilerini böyle dev aynasında gördüklerinden onları destanlaştırıp dünyanın her yönüne savurduk. Kuşkusuz bu olayda her kökten sabırlı ve her kökten şükredici için pek çok âyet var. 20 Andolsun ki Iblis, tasarladığı planını üzerlerinde aynen tutturdu;23 inanmış küçücük bir kesim dışında tümü onun yanında yer aldı. 21 Aslında onun, üzerlerinde hiçbir otoritesi olamazdı. Ama kimlerin âhirete24 inandığını, kimlerin onu kuşku içinde karşıladığını belgesel olarak ayırt edelim; senin Rabbin, her şeyin üstünde kollayıcıdır.25 (el - Baqarah: 61, el - A'râf: 17, el -Isrâ': 62, el - Hicr:39, 42, Ibrahim: 22, Sâd: 26)

16 *“Temiz toplum ülkesi” deyimi, Âdem’in Şeytanının, dolayısıyla Iblis’in kirlettiği ülke değil, denmektedir. Yani olay, tamamen Hz Âdem’in cennetten kovuluş öncesini sezinletmektedir.

17 *Yani ülke temiz toplum ülkesi olarak kullanıldığı sürece “Ğafûr Rabb” ile karşılaşacaktır. Ama Iblis’in etkisiyle “kirletilen ülke” olduğu takdırde “Kahhâr Rabb” olacaktır.

18 *Iblis’in etkisine kapıldıklarında “Cennetten Kovulma” anlamında Nuh Tufanı benzeri ve yıldızlar savaşını andıran Tufan olayıyla karşılaştılar.

19 *Kovuldukları ve şeytan, dolayısıyla Iblis tarafından kirletilmiş bu dünya yaşamı anlatılmaktadır. Müfessirlerin sözünü ettikleri yeni bir ülke değildir.

20 *Bu kavim, Isra': 4. insanlaşan cinn Israiloğulları olamaz mı? Insanın aklına tarihte okuduğumuz kıraçlaşmış Orta Asya, Mısır ve Hindistan'dan yayılışı gelmektedir. Hele Iblis'in de âyet: 20. söz konusu edilmesi Âdem AS'ın Saffat: 62, Duhan: 43. cennetten kovuluşunu ve Gılgameş Destanını çağrıştırmaktadır.

21 *Meleklerce nur deryasına daldırdığımız... Bu “mübârek” deyimi tefsirlerde geçtiği biçimiyle maddî bolluk ve beketlilik anlamında değildir. Merkür veya Venüs veya Titan... neden olmasın? Bu gezegenlerde, hayat izi aranmakta ve belgeler bulunmaktadır. Kaldı ki cinn boyutunda yaşamış bu ırklar için bizim beslendiğimiz anlamda yaşam kaynağı aranmamalıdır.

22 *Ölümden sonra dirilme...

23 *Tahmininde yanılmadı, aldattı. Iblîs'in dürtülerine uydular. Ancak Allah, âhirete inananlarla ondan şüphe edenleri ortaya çıkarmak, herkese bildirmek için Iblîs'e bu fırsatı verdi, gönüllerine düşünceler atmasına müsâade etti. Iblîs'in aldatması, Allah'tan bir sınavdır. Melekler insana iyi düşünceler, şeytanlar ise kötü düşünceler atarlar. Insan bu iki düşünce arasında bir seçim yapmak zorundadır. Allah o kimsenin hangi yolu tutacağını bilir ama onun Allah'a karşı bir bahanesi kalmamak için onu böyle sınavdan geçirir. Her işi saklar, bir gün yapanların karşısına çıkarır. S. Ateş

Bu anlatılanların Âdem’in cennetten kovulma öncesi kader planlamasından farkı nedir? Neden bu olayı Yemen’le sınırlandırmaya çaba gösterirler? Sebe'lilerin gök ülkelerinde nurdan ülkeleri vardı. Sanallaştırma anlamında "mübarek kılma" bunu çağrıştırmıyor mu? Doğuştan şeytan yanlısı olduklarından Tufan sonucu ülkeleri tamamen soldu ve kendi duaları üzerine dünyanın uzak köşelerine kovuldular. Söylentiye göre I.Ö. bin yıllarında Güneybatı Arabistan'da, başkenti Ma'rib olan geniş bir ülke kurmuşlar. Günümüze kadar ulaşabilmiş barajlar, bentler ve sulama kanalları yapmışlar.

24 *Tarihçi Hemedânî, bu ülke halkının ticârî etkinliklere yoğun ilgilerinin bulunduğunu, ta Suriye'den gelen kara ticaret yolunu deniz yolu ticaretiyle Hindistan ve Çin'e kadar uzatan "Baharat Yolu"nun kavşak noktasını bu ülkenin oluşturduğunu yazmaktadır. Gerçekten onlar insanların yapamayacağı ve dünyanın yedi harikasından birkaçını insanlık tarihine yazdıran yarım cinn bir ırktırlar. Burada Gılgamış Destanına konu olan olaylar ve nurdan bir parça ülkelerinden kovuldukları çorak topraklı ülke anlatılmaktadır. Gılgamış Destanı - Kitab-i Mukaddes

Yıkıldığı anlatılan bir baraj bulunmayıp bundan amaç onların gezegenlerinde gerçekleşip Gılgamış Destanında da geçen Nuh Tufanıdır. Onların uygarlıklar kuran torunlarının sanayi güçleriyle yaptıkları barajlar olabilir; ama Tufan tarihi bilinmeyen bir ırkın ürünüdür. Bunların işledikleri günah yeryüzünde değil, Iblis’in etkisiyle kendi gezegenlerinde gerçekleşen yıldız savaşları sonucu kovulmakla sonuçlanmıştır. Sebe' ülkesinin Süleyman AS ile birlikte anlatılması, aynı ırktan olmaları, Belkîs’in de bu ırktan ve o az inanmış kesimden olmaları yüzündendir. Burada boyut değiştirip cinn iken insan kılığına girdiklerinden zaman kavramı yeniden ayarlanmış, yeni kimlikleriyle yol alma ve gidiş-geliş hızları ayarlanmıştır.

25 *Birbirlerinden çok uzak bölgelere bırakılmalarını istemişlerdir. Bu isteyiş dünyada değil, kendi cinnler dünyasından insanlığa geçiş sırasında olmuş olabilir.

26 *Belkîs, Kleopatra ve Afrodit gibi adlarla birçok Mısır, Roma ve Yunan efsane, destanlarına konu olurken tanrısal güçlere hanımlık yapmış gözükmektedir. Allah Taâlâ’nın göklerde dolaşan enerjetik düşünen zekâları, destanlarda tanrılaştırılmışlardır. Imam Mevdûdî'nin açıklamalarına göre bu ülkede yapılan kazılarda ele geçirilen kitabelerde "Göklerin Sahibi Melik", "bu mabet, ilah zû semâvîye aittir", "Göklerin ve yerin sahibi ilahın yardım ve rızasıyla!" biçiminde deyimler geçmektedir. Mısır'a ve Mısır üzerinden Roma ve Yunan Uygarlıklarının edebiyatlarını süsleyen tragedya tanrılarının ana kaynakları arasında Sebe' tanrıları vardır: "El-maka" Ay Tanrısı, "Ester" Venüs, "Zat Hamîm" ve "Zât Heman" Güneş Tanrısı, "Herimet" vb tanrıları bulunmaktadır. Krallar o tanrıların gölgesi durumundaydılar. Bu tanrılar adına mabetler yapıldığı ve adlarına sunaklar sunulduğu söylenmektedir.

Ilk Sebe' krallarına, rahip-kral olarak tanrılarla yakın bağı bulunan kişi gözüyle bakılmıştır. Daha sonra Himyerler olarak Arap Yarımada-sına dağılmışlardır. Ebraha bu ırkın son kalıntılarındandır. Diyebiliriz ki ülke insanına ticareti, tarımı, sulamayı, gemi yapım ve kullanımını bu Sebe''liler öğretmiştir. Dünyada ilk gökdelen kaleyi yirmi katlı olarak bir tepeye onlar kurmuşlardır. 743

NUH TUFANI

Nuh Tufanı konusunda sonuçsuz yaklaşımlar sunulmuştur. Ama dünya genelinde konuşulan Nuh Tufanı nasıl olmuştur? Yıldızlar Savaşı ile Nuh Tufanının ilişkisi nedir? Yeryüzünde bailayıp orada mı bitmiştir? Yoksa göklerde cinn-melek savaşı biçiminde başlayıp, yeryüzünde büyük deprem, parçalanma, yarılma sonucu tsunami vb yansımalarla mı tamamlanmıştır? İlignç notlar göreceksiniz. TANİTİCİ KITAPÇİKLAR: 5 KUR’AN-İ KERİM’DE NUH TUFANI İşte bu çizgiyi ve bu gerçeği yakalamaya aday olduğumuzu ispatlamak için “Birleşik Alan Teorisi Serisi” bünyesinde Kur’an-ı Kerimde Nuh AS kimdir? Âdem AS soyundan mıdır, gezegenli midir? Nuh Tufanı nerede gerçekleşmiştir? Gılgamış Destanı Nuh Tufanı destanı mıdır? İşte bu tanıtım kitapçığında bu soruların cevaplarını bulacaksınız NUH AS’İN YAŞI “Andolsun ki Nuh'u kavmine Resul olarak gönderdik.6 Onların arasında, elli seneyi saymazsak bin yıl kaldı. Kökten zalim cehennemlikler olarak Tufan kendilerini yakaladı.” Ankebût: 14. 6 *Tarihöncesi dönemin ne kadar karanlık ve bilinmezliklerle dolu olduğunu, tufandan sonra Saragon dönemine kadar Babil'de egemen olmuş sadece birinci aileden 23 kralın saltanatının 24.510 yıl olmasından anlamaktayız. Nuh'un gemisinin mitolojik oluşunu da tabletlerdeki: "Bu gemi bitki ve hayvanları koruyacak biçimde olsun. Tohumları ve onunla birlikte her bir türden hayat tohumunu koruyacak biçimde olsun" Bu anlatılanlar geminin bir gen bankası olduğunu göstermektedir ve gemi olayı, destan kapsamına girmektedir. Böyle uzun ömür ve kralların hükümdarlık süresi 25.000 yıl olacak biçimde bu dünya yaşama standartlarına uymamaktadır. Nuh AS kavmi, cinnler grubunda ve başka gezegende olabilir. Diğer dinlerden ve yazıt destanlardan aldığımız ve bizim kitaplarımıza da geçen bilgilere göre; Nuh AS’ın babası, İsa AS’ınki gibi, insan değildir. Bu 950 yıllık ömür de dünyanın sayı standardına göre değil, dünya dışı yaşama göredir ve dünya yaşlanma standardına göre 70 küsür yılı karşılamaktadır. NUH AS’İN KIMLIĞI “Onu saçmalamakla suçladılar, derken biz onu ve beraberindekileri gemide boğulmaktan kurtarıp değişmez ilke ayetlerimizi saçma bulanların boğulmasını sağladık.17 Zira onlar, kafalarının dikine giden bir topluluk durumunda idiler.” A’râf: 64. 17 *Tek tanrıcılık, peygamberlik ve ölümden sonraki hayatı ön görmekte... Burada boğulanlar kim? Bu sorunun yanıtı yok; yazı yok! Bu ilkel çağlarda düşünebilen insan yok! Bu dönemden bize kadar gelebilen belgesel yok! Sadece mitolojik ve anonim destanlar! Nuh AS, dünya-dışı bir gezegende yaşayıp dünyaya mı gönderilmiştir? O gezegende yıl kaç gün ve bir gün kaç saat idi? Oradaki sayılama nasıldı? Dünyamız bugünkü boyutları içinde miydi? Nûh Tûfânı acaba yerel midir, yoksa yıldız savaşları sonucu tüm dünyayı mı kaplamıştır? Nûh AS'a neden "İkinci Âdem" adı verilmiştir? 950 yıl, başka gezegenin yılı mıdır? Nuh AS önce orada mı yaşamış? O dönemde Hâm, Sâm ve Yâfes'ten başka insan var mıydı ve bu üç oğul tek değil de bir sülâleyi mi kapsıyordu? Neden dünyamızın Ekvator bölgesini oluşturan 23 derecelik kuzey-güney meridyenler arasındaki insanlar hâlâ ilkel dönemin özelliklerini taşımaktadır? Neden AİDS hastalığının vatanı Ekvator ülkeleri olarak görülmekte ve insanın insan olduğunun bilicine varamadığı dönem mi yaşanmıştır? Acaba bu dönem henüz insandan söz edilemediği bir insanlık dönemi midir? Maymunumsu insan ve insanımsı maymun deyimleri ne kadar doğru veya yanlıştır? Acaba Âdem'in ilk basamağı maymun-cann buluşması mıdır? Cennetten kovulan tüm nefisler, aynı anda mı dünyaya indi, yoksa önce Âdem AS gen-sülâlesi inerken Nuh AS gen-sülâlesi başka gezegene mi indi? Acaba cinnler de aynı anda mı cennetten kovuldu ve onlar aynı kendi gezegenleri boyutunda mı kaldılar? Bütün bu ve bu gibi akıl kurcalayan ve yanıtsız kalan, ancak hepsine Allah Taâlâ'nın katındaki bilgiler olarak iman edilmesini gerektiren sorular var. Felsefi bilgi âşığı kişilerin irdelemelerini hoş karşılayalım. İlk hayat Hint Okyanusundaki Seyşel Adalarında başlamış, oradan tüm dünyaya yayılmıştır. O yörenin, “maymunlar ana vatanı” olarak görülmesi ve AİDS hastalığının da oradan yayılması dikkat çekicidir. Bu bilgiler ışığında Tûfanın, 23 derecelik dönence kuşağı dışında kalan kutuplarda, özellikle Kuzey yarım kürede ve özellikle Akdeniz havzasında yaşandığını söyleyebiliriz. Bitki örtüsünün canlı ekolojisini nasıl etkilediğini ve bitki-canlı özdeşleşmesini “Amazon Irmağı Belgeselin”de görülebilir. GEMİNİN PLANLANMASİ “Melek gözlerimiz ve uz bilgi vahyimiz yardımlarıyla uzay gemisini yap. O hak-hukuk tanımayanlar konusunda bana bir şey söyleme; zira onlar şimdiden boğulmuşlardır." Uzay teknesini plana göre yapar. Kavminin ileri gelenleri, yanlarından her geçişlerinde onunla dalga geçiyorlardı. ...Derken yaptırım gücümüz gözüküp ateşleme reaktörü tandır8 kaynar kaynamaz: "Her eşeyleşenden bir çifti, aleyhinde kesin karar çıkan dışında seni tutan halkını ve inanmış kişileri oraya sıkıştır" dedik.” Hûd: 37-40. 8 *Bu "tandır" olayı çok tartışmalı bir konudur. Acaba yeryüzü mü fışkırmış? Yoksa o günkü deyimiyle ocak, buhar kazanı; bugünkü deyimiyle ateşlemeli motor, atom reaktörü mü? Çünkü burada insan gücünün ötesinde, insanüstü bir çaba, zamanötesi bilinçli varlık Allah Taâlâ'nın Gözleri, vahiyle haberleşen, komut alan varlık ötesi varlıklar bu gemi uzay teknesini yapmıştır. Gemi, tamamen insan ötesi olağanüstü ve mucize bir tekniğin ürünüdür. Melekler veya melekleşmiş güçlerce yapımı sürdürülen bu uzay gemisi dünyamızda mı yoksa dünyaötesi bir yerde mi yapılmıştır? GEMIDEKILER “Döllerini,11 dolduruldukları uçak-gemide12 taşımamız da onlar için ekosistem kanıtıdır. Onlar için binme kozmogonilerini onun benzerinden, varetmemiz de... Eğer dilersek onları boğardık; çığlık atma fısatları kalmaz, hiç kurtulamazlardı da. Buna rağmen kendilerine: "Gözüken-gözükmeyen kirliliklerin takvasını yaşayın; belki etkileşim bilgi-sevgi ağınız aralanır" denildiğinde hiç mi hiç umursamayıp13 onlara Rabbinin gizemli norm âyetlerinden binlercesi gelmiyor ki hemen omuz silkmesinler. ” Yâ Sîn: 41-46. 11 *"Zürriyet" deyimi, geniş boyutuyla spermleri andıran genler olmaktadır. Zürriyet ilk insandan, kıyamet gününe kadarki son insanın kromozomgen yapılarının habercisidir. Bu âyet-i kerimede Nuh Transatlantiği esas alınarak, insanın kağnıdan uzay aracı ve henüz kurgu-bilimcilerin çizimleriyle düşleyebildikleri gemilere kadar tüm deniz-uzay taşımacılığı, "taşımak" kavramına girmektedir. 12 *A. H. Yazır'ın değindiği gibi bu gemi, tamamen mecazî anlamda ve destanımsıdır. Gemi, ilk çağ fetişist insanlarının yaratılışta kullandıkları doğa güçlerinden, hayvanlardan; örneğin Âsenâ'dan ana rahmi ayarlamalarıdır. Tûfandaki Nûh'un Gemisidir ve ona tüm yeni ırk canlılarının doldurulmasıdır. Zaten ikinci âyet-i kerimedeki "benzer gemi" kavramı, her çağda yelkenlisi, buharlısı, akaryakıt ve nükleer yakıt motorlusu geliştirilerek kullandığımız gerçek gemileri kapsamına alır. Bu âyette içerik olarak fetişizm ve ona bağlı olarak şirk kötülenmektedir. Kur'ân-ı Kerimde hava ve uçak kavramı, su ve gemi kavramı içinde kullanılmaktadır. Çünkü havanın ve deniz suyunun kaldırma gücü aynıdır. 13 *Bu gramer karmaşasında bir müteşabihlik yaşanmakta, gemi-uçak kavramı Nuh AS'ın gemisini ilgilendirmektedir. Dünyanın bu ilk transatlantiği aynı zamanda bir yüzer hayvanat bahçesidir. Kozmik bir seleksiyonla her eşlenikten hayvanlar da biyolojik sınıflandırma çerçevesinde bu uzay gemisine yerleştirilmiştir. Bu dünya çapındaki bir tufana yakışır büyüklükteki geminin tarihî uzay yolculuğu bir boyuttan diğerine geçiş yolculuğudur. 83 insanın da yer aldığı ve önceki din kaynaklarının "mongollar" dediği, belki de gözleri çekik ve sarı ırk diye bildiğimiz Çin Hindi, Moğol ırkı olabilecek ve diğerlerinden kalabalık olmalarının sırrını açıklayabilecek gerçekler bu gemi ile açıklanacaktır. Dört büyük din kitabı da Hz Nuh'un "insan benzerlerinden çok değişik" bir fizik ve moral kimliğine sahip olduğunu ve bu değişikliği kendi oğullarına da aktardığını anlatmaktadırlar. Hâm, esmer-zenci, Sâm, buğday ve beyaz-esmer, Yâfes, sarışın ırkın atası olmuşlardır. Öteki dördüncü ve tufan sırasında boğulan oğlu Ken'an Yam da Mongol ırkının atası olabilir. Nuh tufanının önemi, bütün dünyanın ortak efsanesi olması yanında, tüm semavî kökenli haber kaynaklarında özel bir yeri olmasındadır. Tarih öncesi dönemlerde Atlantis-Mu batık kıtalarından da söz edilmesi müteşabihliğin boyutunu artırmaktadır. İnsan belleğinin gizli sürekliliği, "tanrı, cinn, şeytan-Melek"ten söz etmektedir. Tevrat, Hz Nuh'un gemisinde "Uzak-Kuzey"den gelme denizci bir kavimden söz etmektedir. Yine orada, dünya insanlarının "o insanlarla olan benzerliği az" ve dünyanın da "şimdi bildiğimiz dünya" olmadığı Ra'd: 5. anlatılmaktadır. Tufan, asla sanıldığı gibi Mezopotamya bazında dar ve küçük olmadığı, çünkü Amerikan yerlilerinin de aynı Nuh isimli tufan inançlarının bulunması, Gılgamış tufan serüveninin o çağda her uygarlığın kendisini "merkez" gösterme furyasını destanlaştırmış olması, Hûd: 44. tufanın tam dünya çapında, hattâ Venüs gibi bir gezegenden söz edilmesiyle gezegenler arası boyuta çıkarılması zihinleri karıştırmaktadır. İşte tarihöncesi çağda Nuh öncesi Atlantis-Mu uygarlığını ve o tufan olarak da o batık kıta ve uygarlıklara Venüs gibi gezegenden ilk insanın veya insanlaşmak üzere asî cinnlerin kovulmasını anlamaktayız. AA'a: Miraç'tan. NUH KAVMININ DÜŞÜŞÜ ...Gemi, dağ gibi dalgalar arasında akıp onları götürüyordu.9 ..."Ey dünya, tut o suyunu! Ey atmosfer, yut o fırtınanı!" diye yankılandı. Toprak suyu aldı ve çekildi de yaptırım gücü uygulaması bitirildi. Cûdî üzerinde kontrol merkezi kurdu. Devamla: "O zalimler topluluğu yok olsun!" diye yankılandı. ...Eğer ağını aralamazsan hiç kuşkusuz ben bunalıma sürüyenlerden olurum" dedi.11 Ses şöyle yankılandı: "Ey Nûh! Katımızdan sosyal barış sembolleri, ayrıca senin ve seninle sosyal bütünlük içindekilerin irade üstü meleklerce donatılmış Nûr tanecikleri eşliğinde düş aşağıya!12 Ardından yaradılışından bilinçsiz ümmetler...” Hûd: 42-48. 9 *Geniş kaynaklar ve destanlarda Nuh AS dünyada doğmamış, başka bir dünyadan dünyamıza kendi kavmiyle gönderilmiştir. Hikâyesi ve kıssası Kur'an-ı Kerimde açıktan belirtilmemiş başka ölümsüz zekâlar da aynı yolla gönderilmiş ve gönderilmektedir: Nuh AS'a ilişkin İsrâ': 3. "şekûr" deyimi kullanılmıştır. Bu deyim ve Davud AS için kullanılan "evvab" deyimi Sâd: 17,19,30,44. dünya ötesinde yetişmiş ölümsüz ama dünyada insanlaşmış ve öylece kalmış bilinçli zekâ; Nebi, Resûl, Veli vd için kullanılmışlardır. Dünya ile öteki dünya arasını Allah'ın güdümünde su yolu gibi kullanabilen ölümsüz zekâlar için bu iki kavram kullanılmıştır. Tufan bir kez değil, Gılgamış destanı ile uzak doğunun el kitabı Popol Vuh'taki Nuh AS'ların tufanları ayrı tarihlerde gerçekleşmiştir. Atlantis ve Mu kıtalarının yıldız savaşını anımsatan melek-cinn savaşları sonucu battığını ve Buda'nın o ülkelerde yetiştiğini, geniş açıdan baktığımızda muharref dinler gibi onun da büyük değişikliklerle bize yansıdığını anlamaktayız. "Nuh'un Gemisi", "Cûdî Dağı", "su" vb kavramları ve "Yunus AS" gibi ölümsüzleri sözlüklerin ötesinde yorumlarız. Örneğin su kavramının sözcük anlamında kullanılmadığını, Kalem: 11. göğün kapılarının ve yerin de kapılarının açılmasıyla gerçekleştiğini anlamaktayız. Hangi gök kapılarının açıldığı, suyun serbest bırakıldığı konusu açıklık kazanmamış ve destan havası içinde kalmıştır. Kur'an-ı Kerimdeki Nuh tufanında sadece kutupları ilgilendiren ve kutupların ters dönmesine neden olan doğa olayından söz edilir. Örneğin Afrika, Ekvator ve Güney Amerika'da Amazon nehri bölgelerinde tufan olmadığını TV belgesellerinden anlamaktayız. Nuh AS’ın 950 yıl ömrü; dünya yaşı değil, başka dünyanın yaşına oranlaması ve müteşabih bir kavram. Başka kaynaklarda babası; Nuh'un kendisinden olmadığını, o dönemin bilgi kaynağı yıldız bakıcılara giderek aydınlatıldığı yazılmaktadır. Mukaddes kitaplarda Nuh AS'ın üç oğlu bulunduğunu, tüm dünya ırklarının bu üç kişiden yayıldığını görmekteyiz. Oysa âyet: 40. Nuh'a inananların çok az kişi olduklarından ve İsrâ: 3, Meryem: 58. çok kişiden söz edilmemektedir. 12 *Aynı "düşme" fiilinin emir kipi Âdem AS düşmesiyle özdeşleşmesi akla yeni sorular getirmektedir. Bakara: 36, 38. A'raf: 13, 24. Tâ Hâ:123. Acaba Adem AS'ın kovulduğu cennetle Nuh AS'ın dünyası aynı mıdır? J. Evole diyor ki: “Kaldeli Gılgamışın başarısızlığı ile aynı semitik dönemin İbrânî uygarlığındaki Âdem’in düşüşü aynı bağlamdadır.” YİLDİZLAR SAVAŞİ VE TUFAN “Nuh ile o gemiye yüklediklerimizin zürriyeti! O, gezegenli şükürcü mü şükürcü bir kul idi. Biz o kader Kitabında İsrailoğullarına: "Ülkede iki kez kundaklanacak kundaklanacaksınız ve yüceden daha yüce olmakta direnecek direneceksiniz6" diye deklare ettik. ...Ama o ikinin yüce gezegendekinin vâdesi gelip çattığında doğaüstü dev güç sahibi kullarımızı7 üzerinize ışınladık da gezegenin kavşaklarını didiklediler. Bu, alışılagelmiş önuyarı idi. Sonra ataklığı bir size bir onlara döndürdük; sizi holdingleşmiş sermaye ve el üstü gençlikle destekleyip devlet sahibi yaptık. Sizi ülkede çok nüfuzlu lobi grup durumuna getirdik.” İsrâ’: 3-6. 6 *"Doğaüstü dev güçler", bu kafa tutan sabatçılara Allah Taâlânın gönderdiği ve yıldız savaşlarını başlatan azap melekleridir. "Ûlâ" deyimini tarihöncesi İsrailoğulları diye alırsak Filistin'i istila edip İbranî ulusunun "on kayıp kabile"sinin yok olmasına neden olan Asurlular ve yüz yıl kadar sonra Süleyman Mabedini yıkıp İsrailoğullarından kalanları da tutsak alarak yurtlarından çıkaran Babilliler Allah Taâlânın dev kulları olabilir mi? Ta tarihöncesinde özellikle tatil konusundaki devrim ilkelerini hiçe saymalarından o ilk İsrailoğullarının uğradıkları doğa dışı felaketlerine gönderi yapılmış olabilir mi? En ilgi çekicisi, Büyük L. "Asura" sözcüğüdür: "Soluktan yaratılmış anlamında sanskritçe sözcük, yer altı dünyasında yaşayan yaratıkları belirtir. Destanlar ve purana'larda; iktidarı ele geçirmek için insanlar ve tanrılar dünyasına doğru çıkan güçlü şeytanlar olarak betimlenmişlerdir. Bunlar, Brahmanların kurban törenlerini sürekli bozar ve dünyaya karışıklık saçarlardı" denmektedir. Hangi dünyaya? Acaba gezegendekilere mi? Asur'luların kıymetli süs taşlarına oydukları nazarlıklarında dinsel ve mitolojik hayvanlarla melekler arasındaki kavgalar yer almaktadır. Bu destanımsı hayvanlar hangi varlıkları temsil edebilirler? "Tarih öncesi dönem"deki Nuh Tufanı hikâyesi yazının bulunmasından sonraki bir Sümer hikâyesiyle özdeşleştirilmektedir. Bu Sümerler kimlerdir? Tevrat'taki tufan mitolojisi, İsrailoğullarınca Asurîler ve Keldanîlerden alınıp Tevrat'a sokulmuştur. Neden? Her doğal âfet gibi Mezopotamya'daki Nuh tufanını da kutsal kitaplar, o yöre halkının günahlarına bağlamaktadır. Bu günah neydi? İncil'de: "Armageddon, bütün ülkelerin krallarının idam yeri olarak tanımlanır. ...ve orada şimşekler, sesler ve gökgürültüleri vardı ve büyük bir deprem oldu" denmektedir. Armageddon, İbranîce "Megid-do Dağı" anlamına gelir. BTD. Burası dağ mıdır? Yoksa Nuh'un kavmi sergen İsrailoğullarının kovulduğu gezegen mi? Gılgameş, başlangıçta zâlim bir beydir. Kimseye dirlik vermez. Bir gün dağlarda tanıştığı Engidu ile Katran Ormanındaki dev Humbaba'yı öldürürler. Gılgameş Destanı şöyle başlar: "Aşağı indi ve birinci solumayla yüz kişiyi, ikiyüz daha, üç yüz kişi daha devirdi. İkinci solumayla o kadar daha, üçüncüsüyle... ölülerin nereye gittiğini düşünüp ıstıraplar çeken Gilgameş, Maşu ikiz Dağına gelir: Utnapiştim Nuh ceddimin yolunda... O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların meclisinde hayata kavuştu. Ondan ölüm ve hayatı soracağım." 6 *Kıraat imamlarınca üç çeşit okunan “le tüfsedünne” fiilinin, İbni Abbas’ın benimsediği bu edilgen çatılı biçimini esas almış bulunmaktayız. Tefsir kaynak kitaplarımızın anlam yüklemede çok zorlandıkları bu müteşabih sözcüklerin anlamını tradisyonel çağa göre yenilemek zorundayız. Aryen efsanesinde, Gılgamış destanındaki gibi, kahramanın gaflet uykusuna dalıp da şeytanca gâfil avlanmasının dışında çoğu kez başarılı olan yiğitçe bir cüretin başarısızlık sonunda bir “günah”a dönüşmesi; İbrânî semitizmine göre simgesel “yasak meyve” ağacını elde etmeye çalışanlar dişi çekiciliğine kapılıp tuzağa düşer ve günahkâr olurlar. Burada Âdem AS’ın düşüşü ve Nuh AS’ın düşüşü işlenmektedir. Bu âyet-i kerimede Nuh AS kavminin düşüşü söz konusudur. Burada İsrailoğullarının o gezegenlerinde devlet olma iradesini kendilerinde görmeleri sonucu kendi kendilerine yönetima kalkışınca dev güçlü kullarca hırpalanmışlar ve düşüşe uğramışlardır. Kundaklamamış, kundaklanmışlardır. 7 *Sümerce'de Gır sözcüğü "dev yapılı" ve Gameş de "Manda" anlamında boğadır ve bu sıfatlar, her destanda ölümsüz varlıklara mecâzî yakıştırılmıştır. J. Evole diyor ki: Bu uygarlıklar, meleklerle yeryüzü sakinlerinin, ya da ölümsüz tanrılarla ölümlü kadınların birleşmelerinin olumlu yönünü oluşturmaktadır. İlâhî güçlerin insan bedenine girişi ile oluşan bir kahraman ile semavî tanrıların dişilerle birleşmeleri sonucu oluşan bir kahraman arasında fark yoktur. Meleklerin dişilerle birleşmelerinden oluşmuş Nefelin; “muzaffer insanlar” yiğit ırkı oluştururlar. Yazıta göre deva’lar ya da aydınlık güçler ile kutsal yarı tanrıların düşmanları Asura’lar arasındaki mücadele, göğün dört katında veya bölgesinde geçmiştir. 8 *Burada Musa AS'ın Kitabını Nuh AS'ın gemisi olayıyla bağlantılı kılması, öteki dünya peygamberi Nuh AS kavmi, tarih öncesi İsrailoğulları olduğunu akla getirmektedir. Tevrat'ın yazılı metninin düzenlenmesinde Nuh Tufanıyla ilgili Gılgamış Destanıyla sıkı bir ağız birliği edilmesi ve "diyâr" sözcüğünün "gezegen" anlamında Haşr: 2. yalnız bu kıssada ve "deyyar" sözcüğünün Nuh: 26. geçmesi destanları gündeme getirmektedir. İlk Nuh tufanı bu İsrailoğulları üzerine, sabat dolayısıyla karşı devrim ilkeleri koymaları yüzünden çevrilmiş ve "dünyaya kovulmuşlar" olamaz-lar mı? Tevrat'ın ana kaynağı Gılgamış Destanında Arapça Cumartesi anlamında "Sabat" geçmekte, Kur'an-ı Kerimde de devrim ilkelerinden Bakara: 65, Nisâ': 47,151. Cuma günü tatil devrim ilkesini Cumartesi ile değiştirmeleri nedeniyle lanetlendiklerinden söz edilmektedir. Araştırmalar sonucu kaleme alınan "Çarpışan Dünyalar" adlı kitapta dünyanın birçok yerinde tarihsel gelişme süreci içinde akışı değiştirecek nitelikte dünyayı şiddetle etkileyen bir takım kozmik olayların varlığı belgelenmektedir. İşte İsrailoğullarının yaratılış destanı olan Gılgamış destanında kozmik savaşlardan söz edilmesi de Nuh AS'ın ilk İsrailoğullarının peygamberi olduğunu ve başka bir mitolojik dünyadan bu dünyamıza göç ettiklerini kanıtlamaktadır. Eğer Hz Nuh AS tarih öncesi ilk İsarioğullarının peygamberi ise, Allah Taâlâya kafa tuttuklarından kaybolan kabileler ve asî cinnler olayı doğru ise bu olay destanımsı anlatım oluverir. NUH AS’İN KAVMI “Nuh2: "Ey Rabbim! Dünya üzerinde o kafirlerden yurt edinecek komutan bırakma. Onları bırakırsan Senin kullarını mefkûresiz eder; doğurmak istemezler. Şayet doğururlarsa sadece ahlak perdesini yırtan ve sertlik yanlısı nesil doğururlar.” Nuh: 26-27. Ta baştan Nuh kavmi de hep saçma bulup kulumuzu yalancılıkla suçlarken: ...Rabbine: "Ben yenik düşmüşüm. Öcümü sen al" diye yalvardı. Biz de gözyaşının sel olduğu su ile gök kapılarını açtık; çekim gücü yok artık. Öte yandan dünyayı; fışkıran pınarlara çevirdik de o iki su Atlantis-Mu, kaderde belirlenmiş plana göre Mezopotamya'da kavuştu.2 Onu levhalara ve itici reaktörlere sahip uzay aracı üzerinde taşıdık... kurmay kullarımız eşliğinde yol alıyor; gözükmez yenik cinnlere gözdağı olsun... Kamer: 9-14. 2 *Burada tarihöncesi dönem müteşabihlikleri bulunmaktadır. Fiil ve sıfat-fiillerin özne ve tümleçleri vurgulanmadan tam kapalılık içinde destanımsı anlatılmaktadır. "Su" gerçek anlamında kullanılmamakta, gök suyu-yer suyu diye bir ayırım olmamasına rağmen bu iki ayrı su parçaları bir yerlerde kavuşmaktadır. Mitoloji uzmanı İbni E. Hatem: bugüne kadar ve bugünün ardından yağan yağmurlar bulutlardan boşalırken bugün bulutsuz gökten boşalmış ve iki su kavuşmuştur" demektedir. Nakkaş adlı bir tefsir kaynağı, göklerden amacın Samanyolu olduğunu, tıpkı çantanın şifreli kilidi gibi göklerin kilidi olduğunu anlatmaktadır. "Gözler" deyimi de gerçek anlamında olmayıp "kasabanın gözdeleri", "ileri gelenler", "a'yân" anlamında kullanılacağı gibi, Allah Taâlânın ölümsüz düşünen zekâları; Hz Musa ve Hz Lût'a eşlik edenler de olabilir; Veli kullardan bazıları anlamına da gelebilir. "Düsur" sözcüğü de çalındıkça çok büyük enerjiyle iten aygıt olduğuna göre motor pistonu ve uzay mekiği güdücüsü olarak düşünülebilir. "Münhemir su"'ya ilişkin hiçbir bilimsel açıklama bulunmadığından konu bütünlüğü ve akışı içinde; yıldız savaşlarındaki çok başlıklı lazer silahlarının kustuğu ışın mermiler anlamındadır. Zaten uzak doğu dinlerinin mensupları Nuh Tufanını böyle destanlaştırmaktadır. "Küfr" sözcüğü de Bakara: 102. gizlenen güç anlamında cinn olarak alınmaktadır. Bunların toplamından farklı bir yorum doğmaktadır: Sergen cinnlerin insanlaşmasını sağlayan Tufan! 3 *İşte Nuh Tûfanı en açık biçimde ve Kitab-ı Mukaddes ile Gılgamış Destanına uygun anlatılmaktadır. Bu Nuh Tufanının sadece yeryüzünde değil, yeryüzüyle yakın gök arasında olduğu imajını vermektedir. Anlatılanlara göre Nuh Tufanı, bu dünya ve atmosferi arasında, çok büyük olasılıkla Ağrı Dağı veya Nemrut dağı çevresinde olmuş bitmiş basit bir yağmur ve yağmur gölünde geçmiştir. Ama bu tahta gemi hep o bölgelerde aranmakta ve bulunamamaktadır. Oysa Nuh Tufanının; şu anda yitik iki ana kara parçası "Atlantis" ve "Mu" kıtalarıyla kurtulan insanlarının birleştiği, Hz İbrahim sonrası insanlık tarihinin "iki suyun buluştuğu yer" olarak tanıttığı ve Nuh gemisiyle kurtulan ırkların ortaklaşa kurdukları Mezopotamya uygarlığı bünyesinde yaşandığını mitolojik olarak görmekteyiz. Çin ve Tibet'te, İnka, Aztek ve Maya uygarlıklarının yaşandığı Güney Amerika ve Nazca tepelerinde de duyulan, kapsamlı ve bir dünya gününde değil de ilâhî Gün içinde gerçekleşen olay olarak görmekteyiz. Bu nedenle birkaç satırla geçiştirilecek olay değildir. Bu Tufan, İblis kumandasındaki asî cinnlerin kendi katlarında azap melekleriyle uzayda sürdürdükleri çetin yıldız savaşları sonucu yenik düşerek savaşı yeryüzü koşullarında sürdürmek üzere yeryüzüne çekilmelerinin savaşıdır. Birçok tarihöncesi insan inancında: inananların bir mağaraya girdikleri ve büyük bilgilerle çıktıkları törenlerden söz edilmektedir. Bazı araştırmacılar İrlanda ve İzlanda'daki çeşitli düzlüklerin dev uzay gemilerinin saçtığı ateşlerden oluştuğunu, Avrupa'nın kuzey ucunun Orta Amerika ile birleştiğini savunurlar. Eskimolar bugün yaşadıkları yerlere verimli tropik bölgelerden "kocaman madenî kuşlar"la taşındıklarına, ama aralarında başka bir efsane de güya ölmüş veya "göğe kaçırılmış" çocuklarından birkaçı, sonradan hem de eskiden sahip olmadıkları büyü yetenekleriyle donatılmış olarak canlılar arasına döndürüldüklerine inanırlar. Bugün Kanada'nın güneyinde; doğruluğu tespit edilmiş o korkunç tahribat acaba neden ileri gelmiştir? Belki de bu tahribat, eski Hint ve Cin tarihlerinin sözünü ettiklerine benzer şiddetli bir savaş, insanlar ya da insan kılığındaki yaratıklar olarak betimlenen melek-şeytan arası, hayale sığmaz yaratıklar arasında; "ateş kuşu" ile "beyazlar" arasında çıkan bir çatışmaydı. Popol Vuh'a göre bu tahta adamlar yok edildiler, ortadan kaldırıldılar ve öldürüldüler: “Göğün Kalbi bir tufan yarattı ve tahta adamların kafalarına büyük büyük sular indi. Gökyüzünden sıvı reçine yağdı. Dünyanın yüzü karardı. Gece gündüz, kapkara bir yağmur başladı.” Bunlar maymunumsu ırk olabilir. Bu tahta adamların son bulmasını, Yunan mitologyasında tanrılarla titanları karşı karşıya getiren savaşın tıpatıp eşi bir savaş izledi. Bu mitolojide bu yok edilme sırasında gönderilen dört yüz genç Ülker yıldızına dönüşüp göklere çıkmışlar ve Ülker yıldızları, gökyüzüne kurban edilmişlerin sunak yerinin imgesi olmuştur. Tufan, "zamanı olmayan Dünya"da başlayan ve önceki uydu Ay olan o dünyanın yok olmasının başka âfetlere de yol açtığı, bu dönemde titanların da yeryüzünden uzaya fırladığı olayıdır. Bu insanüstü yaratıkların doğmasına ve arkadan yeteneklerinin kısıtlanmasına yol açan neydi? O "zamansız dünya"nın son etkileriyle kesilen yoğun bir kozmik ışınlar yağmuru mu? Atalarının doğudan, olasılıkla Atlantis olan bu son derece yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış ülkelerden gelmeleri ve Hint ırkından insanlarla birleşmeleri mi? Yoksa doğrudan doğruya uzaydan üstün yaratıkların inmesi mi? Bunlar nesli olmayan devler miydi? Devlere ilişkin efsaneler Amerika'da daha çoktur. Dünyanın yaradılışından 4008 yıl sonra oluşan tufandan önce o yerlerde dev yaratıklar otururdu. Macellan, Patagonya'da onların son kalıntılarına rastladığını anlatır. Başı ancak onların bellerine geliyordu. Mayalar bu büyük olayı, çok daha sonra yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekle dünyaya inmiş ve tanrısal kökenden geldikleri benimsenen galaksi yolcularına bağlamışlardır. Bunlar, öldürücü silahlarla donanmış dünya dışı yaratıklar sayılan şeytan cinnlerdir. Kehf: 94. Kimisi tahta yaratıkların sadece kanını dökerken, kimisi kemiklerle kafatasını parçalıyor; kemiklerine kalıncaya değ, kafatasına değ kemirip yiyorlardı. Eskimo, lâpon ve fin efsaneleri kesinlikle dünyanın baş aşağı geldiğini; aşağının yukarıya çıktığını ve bir evrensel yangını tufanın izlediğini söylerler. "Mısır'da dört kez Güneş şimdi yükseldiğinden başka noktalardan yükselmiş ve iki kez de şimdi battığı yerde doğup şimdi battığı yerde batmıştı" "Mavi Adamlar Ülkesi" diye anılan yitik "Atlantis" ülkesinin Atlas Okyanusunun derinliklerine gömülmüş uygarlığının kalıntısı Sahra halkı bugünkü efsanelerinde artık canavarlardan değil de "uçan taşlar" ve "kuleler"den söz ediyorlar. "Yüz-kollu acımasız yaratıklar", "korkunç güce sahip canavar" gibi bir gezegenlerarası yolcu Gorgone olamaz mı? Arkeolojik bulgular bu âfetin, kendine özgü bir Atlantis düşünen Platon'dan dokuz bin yıl önce olduğu ve Mu kıtasının gömülüş tarihiyle aynı olduğu anlaşılmaktadır. İzlanda Wikingleri, henüz gizemleri çözülememiş Girit çinivizleri ve Girit'e bağlı Çatalhöyük uygarlıkları Maya kültürüyle bağlantılı olarak Atlantis uygarlığını belirlemektedirler. Mühürlü bir kitap Baalbek anıtlarını kim yaptı? Bu mermer sütunlar neden yarım kalmış? Bir tufan sonucu olmasın!

SIRLAR:Işınlanma ve MİRAÇ


Mucizeler, müteşabihattandır ve müteşabihatın anlaşılması çağlara bırakılmıştır. Her yeni çağdaki yeni buluş, müteşabihi açıklayıcı öğe olduğundan, çağımızdaki "ışınlanma" konusunu "Miraç" gerçeğine uyarladık. Daha yakına geleceğine inanıyoruz. TANİTİCİ KITAPÇİKLAR: 6 KUR’AN-İ KERIM’DE MIRAÇ VE IŞİNLANMA İşte bu çizgiyi ve bu gerçeği yakalamaya aday olduğumuzu ispatlamak için “Birleşik Alan Teorisi Serisi” bünyesinde Kur’an-ı Kerim Miraç olayına nasıl bakıyor? İsrâ’ gece yolculuğu mudur? Uzayda gece söz konusu mudur? Bugün ışınlanma olayını biliyoruz; miraç olayına uyarlayamaz mıyız? Miraç uzayötesi boyutsuz âlemde gerçekleşmiştir; insan Allah Taâlânın görevlendirdiği bir melek boyutunda ışınlanarak o gök katına çıkamaz mı? Bugünkü çağdaş bilim-kurgu filmlerinden uyarlayarak miraç olayını anlatamaz mıyız? İşte bu tanıtım kitapçığında bu soruların cevaplarını bulacaksınız. İSRÂ’ VE MIRAÇ OLAYİ “Burak,Cebrail ve Refref gibi roket kul1 eşliğinde, gizemli formül âyetlerimizin birazını göstermek amacıyla, Mescid-i Haramdan çevresini meleklerce kutsadığımız en uzak mescid Mescid-i Aksa'ya2 kadar özgünlüğü3 ağdıranın4 ilahî tragedyası ne muhteşem!5 Zira O, üst beyin sahibidir.” İsrâ’: 1. 1 *Roket, belirli bir ölçüde yer çekimsiz yük taşımak üzere uçuşu sağlayan itici gücü gövdesinde bulunduran ve yüksek bir hızla devinimde bulunabilen bir uçucu cisimdir. İnsan ilahî güçlerce ışınlandıkça, hangi gök katının meleklerince ışınlanmasına izin verilmişse o gök katına yükselir. İşte Burak, Cebrail ve Refref gizli güçler o görevi üstlenmişlerdir. Roket motoru atmosferi gerektirirken onunla donatılmış uçucu cisim uzaya ulaşabilir. Roket hızının arttırılması kademeli yapılan roket motoru yakışlarıyla olağandır. Biten roket yerine yenisi ateşlenir. Burak bitince biten İsrâ’ mucizesi olayından sonra Cebrail AS ve o da bitince Refref miraç mucizesi gerçeğini tamamlamışlardır. Burada kilit kavram, "Abd" sözcüğüdür ve cinsiyeti yoktur. Allah Taâlâ'ya göre kul; fizik beden sahibi değil, uzay katlarında her kata göre enerjetik bedenli düşünen zekadır. Zaten abd sözcüğünün kim olduğu müfessirlerce değişik yorumlanmaktadır. Roket olarak sırasıyla Burak, Cebrail ve Refref adını almaktadır. "Abd" dan maksat enerjetik bedenli Hz. Peygamberle özdeş meleklerdir. Hz. Peygamberimiz SAV'in gönlü üç kez yıkanıp gök katlarındaki meleklerce ışınlanıp besin, cinsel duygu gibi bedenin arzularında gereğinden çok oyalanma duygusu alınmış; "abd" olmuştur. Sezgi gücü sonuna kadar açılmış, hayal etme yetisi, şeytan işkilinden temizlenmiştir. İblisin işvesi, senin iblisliğindendir. İşte kalbin yıkanması, aşamalı olarak o melek katına, hatta Sidre-i Münteha'ya varması, aşıp ışınlanarak ağması demektir. Allah aşkı arttıkça Allah ahlâkıyla ahlâklaşmış ve Onun katında yok ve sonra var olmuş demektir. Horasan dervişleri: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî ve terk-i terk makamlarıyla bu ışınlanma makamlarını dile getirmektedir. 2 *Beyt'ul-Makdis nerededir? Burada 24,000 peygambere imam olduklarına göre, o peygamberlerin bedenleri olmadığına ve o Mescidin çevresi meleklerce cennet nuruyla kutsandığına göre burası yeryüzü parçası olamaz. M. Hamidullah'ın belirttiğine göre üçüncü kat semada bulunmaktadır. Hz. Peygamberimiz SAV oraya kadar ışık sözcüğünden türeme "Burak" ile gitmiştir. Işık fotonlardan oluştuğuna göre Hz. Peygamberimiz o boyutta ışınlanarak, fotondan yapılmış enerjetik bedene sahip olmuştu. Her katmandan geçerken o katın yapısına göre ışınlanmakta ve daha üst boyuttaki astral bedene sahip olmaktaydı. Buradaki namazın vakti düşünülemez. O namaz sembolik bir namaz veya kutsanmış yer/gün namazıdır 3 *"İsrâ' ve "leyl" sözcükleri gerçek anlamında değil tamamen Misal âlemini andıran sembolik destan sözcükleridir. Bizim "gece"mizle enerjetik bedenlerin gecesi aynı değildir. Her gök katının ayrı "gece-gündüz"ü bulunmaktadır. Uzay yolculuğunun gecesi, her gök katına göre yeniden özgünlüğü gizlemek demektir. Zaten uzayda gece esastır. "Leyl" sözcüğü de gece anlamında değil, gerçek bedensel varlığını bırakıp her katın düşünen zekasının enerjetik bedenine göre boyut değiştirebilen bünyeye sahip olmaktır.. 4 *Allah Taâlâ'nın huzurlarına yükselmenin makam ve basamaklarına İsrâ' ve miraç denmektedir. Miraç, merdiven demektir. İsrâ', Hz. Peygamberimizin ışınlanarak, basamak basamak çıktıkları katların yapısına göre kazandığı bedenle, zaman ötesi bir hızla aldıkları yoldur. "Ağmak"; yerden göğe yükselmek, yük ya da terazide denge bozularak bir yanı ağır gelmek, yıldız kaymak demektir. Hz Peygamber SAV'in beden-enerjetik varlık ve astral varlık dengesinin bozulmasıyla, yıldız gibi göklere kayması olayına miraç denmektedir. Mesnevîde şu cümlelere rastlanır: "İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır.", "Korkan zâhid; ayağıyla yürümeğe çabalar. Âşıklarsa şimşekten de hızlı uçarlar, elden de..." Bir Kudsî hadiste: "Bedende bir kalp, kalbin bünyesinde gönül, gönül içinde sezgi, sezgi içinde gizli enerji dünyası var! O gizlinin içinde daha gizli Ruh dünyası var! İşte Ben o en gizli dünyadayım!" buyurulurken bu gizlilikler dünyası sırr bir Kudsi hadiste: "İnsan benim sırrım, Ben de onun sırrıyım" biçiminde tanıtılmıştır. Mantık'ut-Tayr'da: "Can cisimde gizli, Sen ise canda gizlisin; Ey gizliden gizli! Ey canlara can olan Allah!" denmektedir. Nefs, hadisteki "gizli" denilen makamdır. Onun odak noktası da "gizlide en gizli var! İşte Ben oradayım!" denilen makamdır. Sırasıyla tutkular, cennet-cehennem aşk ve korkusu, benmerkezlilikten uzaklaşıp ilahî ahlâkla ahlâklaşma ve Onun boyasıyla boyanma basamaklarını aşmayı dile getirmişlerdir. 5 *Mi'rac olayı gibi fizikötesi ve biz insanların hiç alışık olmadığı bir gerçek dünya yolculuğunu bu dil ve bu gözle anlatmamız ne mümkün! İnsanın gerçek yapısını, fizikötesi dünyayı, yeni bir dünya; çekirdek fiziğinin, enerji fiziğinin ve enerjetik-astral bedenin ancak rüyalardaki şifre ve sembollerle zor anlatılabilen dünyasını, hem de bugünün teknolojisinin bilgisayar ve yapay zekâ gelişimine rağmen anlatamayan insan; sahabe de olsa, o olayı bilişip tanımadan anlatması ne mümkün! Uzay teknolojisi, çekirdek fiziğinin akıllara durgunluk veren gelişmeleri, bilgisayar çağının baş döndürücü görüntüleri varken uluorta konuşmakla miraç gerçeğine kimse inandırılamaz. Bilim kurgu, miraç olayını aydınlatacak gerçekleri ön bilgi olarak yansıtmaktadır. RÜYA VE MIRAÇ “Hani biz sana: "Rabbinin ilmi, insanlığı çepeçevre kuşatmıştır" demiş; âyet olarak da sana tüm doğaüstü belirsizlikleri gösterdiğimiz duru görü Miraç rüyasını sadece halkın onu dedikodu etmesini sağlamak amacıyla düzenlemiştik.” İsrâ’: 60-61. XXl. elektronik çağının insanına Miraç gerçeğini, onun anlayacağı dilden anlatmak zorundayız. Gönlü yukarılara ağmışken duru-görü ötesi yaşayan Resulüllah SAV, o psişik durumdan sıyrılmasından sonra anlattıklarına da çekingelerle bakılması gerekir. Çünkü o raviler o katlara ağmamış, gönülleri ışınlanmamış ki! İnsan bilincinin çözülmesiyle başlayan uyku ve bayılma durumlarında insan enerjetik bedendeyken görüntülediklerinin tümünü, bedensel beş duyu çalışırken görüntülediklerinden apayrı bir dünyada, apayrı bir şifreyle, apayrı bir dille sergilenmektedir. Öteki dünyaları gören, başka dünyaları o insana aynen aktarmağa çalışırsa kendi bedensel normlarına uymadığı için kişiyi ruhsal bozuklukla suçlar. Sadık rüya derseniz; yanıtı çok karmaşıktır: O kişilere Allah Taâlâ kendi katından özel yetiler vermiş ve etkileşim bilgi-sevgi ağını üst düzeyde kendisine aralamış demektir. Rüyaları gerçeğin aynısıdır. Miraç, İsrâ': 60. sadık rüya biçiminde enerjetik bedenle geçtiği kesindir. Miraç olayını enerjetik bedeniyle gerçekleştirdiğine göre, orada gördüklerinin tümünü sadık rüyada, bilincin tam çözüldüğü anda, duru-görü ötesinde görmüştür. Hz. Yûsuf AS öngörü gücüyle sadık rüya görmüş, Hz Peygamberimiz SAV gönlünün açılıp ışınlanmasıyla gök katlarını aşıp sadık rüya görmüştür. Uzay ruhuna sahip İdris AS, tarih öncesinin peygamberi olarak Allah Taâlâ onu Güneş semasına yerleştirmiş, daha sonra Baalbek peygamberi kılmıştı. İlyas AS, Hakkı olduğu gibi, ancak bu arınmış durumda görebildi. İdris AS'ın görebildikleri ilahî marifetin ancak yarısıdır; miracı tam değildir. Saf akıl; "Akl-ı mücerred" makamına yükselmiş, cismanî ve fizikî hiçbir etkenle etkilenmeksizin sadık rüya biçiminde görmüştür. Sadık rüyalar, mutlaka sabahın aydınlığı kadar gerçektir. Fusûs. Yüreğinin yarılması olayını Hz. Peygamberimiz SAV bu gözle değil, sadık rüyası biçiminde görmüştür. Uçan daire biçiminde gökten gelen aracı sadık rüya içinde enerjetik bedenle Misal Âlemine geçmiş, bilinci etkilenmiş, duyular âlemine gelince yaşadıklarını aynen aktaramamıştır. Sadık rüya bünyesinde, gök katlarında Âdem, İdris, Mûsâ, İsâ, İbrahim AS'a rastlamaları, gök katlarının düşünen zekalarca dolu olduğu, her nefsin kozmik kodlama gereği belli bir katta bulunduğu ve toplamına Berzah Âlemi denildiği anlaşılmaktadır. HZ MUSA’NIN MİRACI “Musa ile otuz gece karşılıklı söz alış verişinde bulunduk ve on gece daha uzatarak sözleşmeyi tamamladık. Böylece Rabbinin mikatı kırk geceyle27 kıvamına ulaşmış oldu. Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: "Kavmim içinde benim yerime geç. Uzlaşmacı ol, ama sakın ilâhî devleti kundaklayıcıları örnek alma." A’raf: 142. 27 *Buradaki otuz gece, Yahudîlerdeki ibadetin ve orucun dolaylı anlatımıdır. Gece, her zaman ibadeti ve secdede tesbihi anlatmaktadır. Züht, ibadet, dua, iç murakabe, arınma ve tefekkürle Büyük Kitap için hazırlanmaktır. Hz Peygamberimiz SAVin Hira mağarasındaki vahiy öncesi yaşadıkları rintlik örneği gibi. 30 gecede çileyi doldurup son on gecede de o ağaca yansıyan Tevrat'ı alma hazırlığı tamamlanmıştır. Yahûdîlerin oruç ibadeti bu olaya dayanmaktadır. O kutsanmış efsane dağında Tevrat'ı alırken beden pabucunda bulunduğundan, Hz Peygamberimiz SAV'in miraç olayında enerjetik bedenle görmesi gibi Allah Taâlâ'yı görememiş, bu beden gözüyle görülemeyeceği, ancak bedensiz zihin gözüyle görülebileceği kendisine ve bize anımsatılmıştır. Çünkü Allah Taâlâ Tevrat'ı verirken o anda nuru ve ruhu oradaydı, ancak Musa, o gözlerle göremiyor; Ta Ha: 12. beden pabuçlarını çıkarmadığından, vahiy yerine Meryem: 52. fısıltısı ile konuşuyordu. HIRA DAĞİ VE TÜR DAĞİ “Hani Musa yakınlarına şöyle demişti: "İyi bilesiniz ki ben, oracıkta bir gönül ışığı2 sezdim; size ondan ya yolla ilgili haber getirir ya da kendinden yakabilesiniz diye bir tutam enerji paketi şihab getiririm.3 O ışınım kaynağında varolduğunda: "Hem ışınımdakiler hem çevresindekiler meleklerce kutsanmış! Çoğul dünyaların Rabbi ilahî tragedyası ne muhteşem!"4 diye seslenildi. "Ey Musa! Ben'im Ben; Aziz ve Hakim Allah!..” Neml: 7-9. 2 *Bu gönül ışığı, Hz Peygamberimiz SAV'e Hira mağarasında gelen ilk vahiy habercisi Cebrail olabilir. 3 *O sonsuz boyutun mitolojik destanlarda Tûr dağı olarak geçtiğini görmekteyiz. Sina Dağı ile Cebel-i Musa olarak bilinen ve bu olayın geçtiğine inanılan yerde Roma İmparatoru Konstantin bir kilise, ardından Justinyen kiliseyi de içine alan manastır yaptırmıştır. Kilise ile manastır bugün bile ayakta ve Ortodox merkezi olarak kullanılmaktadır. Gerçekte bu nur o dağa sığacak ışık olabilir mi? Zâten meleklerce kutsanmış, tıpkı Hz Peygamber SAV'in Miraç gecesinde meleklerce kutsanan Mescid-i Aksa'da 124.000 peygambere imam olması gibi genleşip kutsanmış alandır. Hz. Mûsa'nın gördüğü ışık kimyasal olmayıp, kozmik bir enerji ve İbni Abbas RA'ın da belirttiği gibi bilinen normal ateş olmayıp yemyeşil, göğün tepesine doğru uzanan ağaç biçiminde Allah Taâlâ'nın nurundan bir parçadır. O nurun yer yüzündeki normal bir yerde, dağda görüleceği asla düşünülemez. Bu ışık kaynağını Mûsa, bir sembolik Kasas 30. ağaçta görmüştür. Dağ, orada Nur: 35. ağaçtır. Musa ve o kattaki melekler de kutsanmış, ışınlamış dağ, kuarklaşmış alan ve boyuttadır. İ. Kesir, Nesefî. Hadis-i şerifte nur, Allah-kâinat arası perde ve alçaltılıp yükseltilen jeneratör kaynağı nâr-nûr olarak tanımlanmaktadır. "Eğer onu gelişi güzel açacak olsaydı kalp gözlerinin parıltısını ve ışınımının değdiği her yeri yakardı" el-Efi’T. denmektedir. Bu kaynak, radar ışınları gibi ve pusula gibi uçak-gemilere yön belirleyici haber kaynağı olmakta; elektronik dünyasındaki gelişmeler, X ve radar ışınlarıyla haberleşmeyi denemektedir. Heterodox İran'da ışık, bir Tanrı veya Tanrının cisim biçimindeki bir anlık görüntüsü olabilir. Ne var ki biçimler sadece hayalîdir, sabit değildir ve ancak belirli bir yapı içinde anlatılırlar. Bu tanımlamalar, göklerde nurun ışık biçiminde olduğu gibi yeryüzünde dağa yansıyınca "nâr" biçimini aldığını ve gözle görülemeyeceğini, feraset sahibi insanların yüreklerine yansıyabileceğini, tıpkı teorik fizikçilerin yüksek enerji fırınlarında kuark ve foton ötesi, lepton, gluon vb tachyon gibi ağır enerji türlerini anlık yakalayabilmeleri gibi nurun insan belleğinin sınırlarını aştığından hayale sığmadığını, hayal değil gerçeğin de ötesinde güç olduğunu pekiştirmektedir. Mitolojilere göre dünyada, tanrısallığın tam biçimdeki vahyi ışıktır; bu ışık kahramanların ve kutsal kişilerin doğuşunda kendini belli eder. Delhi'deki Sanişiya hanedanının başı için, ileride büyük bir kimse olacak insanın belirtisi olan ışık huzmesinin Âmine Hatundan kopya edilerek annesinin alnında parladığı söylenir. HİZİR AS VE MIRAÇ “Derken katımızdan etkileşim bilgi-sevgi ağını aralayıp Ledünn ilmimizin birazını öğrettiğimiz kullarımızdan biri Hızır'ı16 buldular.” Kehf: 65. 16 *"Yeşil Adam" anlamındaki "Hızır" sözcüğü, ölümsüz zeki varlıklara verilen mecazî addır. Bilgisi hikmet bilgisidir; her zaman yeni ve her zaman genel-geçer bilgidir. Burada üç boyutlu, ölümsüz zekî varlıkla karşı karşıyayız. Nokta tek boyut, yüzey ise iki boyutludur, bir nesnenin varlık olabilmesi için mutlaka üç boyut gereklidir. Bazı fotoğraf ve filmlerde, üç boyut görüntüsü bilimsel olarak ispatlanmıştır. Peki "dördüncü boyut" nedir? Hızır'lara özgü bu boyuta, insan henüz ulaşamamıştır. Günümüzde bu boyutun sınırına gelip dayanan insan beyni, daha ilerilere atılım yapmak istemekte, ancak bilinen kavramların yetmezliği Musa AS gibi insanı bu boyuta ulaştırmamaktadır. Nükleer araştırmalarda varılan "sezilgen parçacıklar" fiziksel açıdan Hızır'ların dördüncü boyutuna ilk gerçek atılımları yapabilecek güçte görülmektedir. Hızır AS zaman içinde ileri de geri de gidebilmektedir. Sonsuz öz enerji olan Nur, zaman boyutundan bağımsızdır. Hızır AS da nur dünyasında bulunmaktadır. Maddî parçacıkların mekân koordinatlarını saptayabildiğimizde ömrünü de hesaplamış oluruz. Hızırların evreninde zaman hızlı, hatta mutlak boyutta akmaktadır. Acaba Nuh AS'ın uzun ömrü bu hesapla mı yapılmıştır? Değişen ömür değil, zamanın akma hızıdır. Hızır AS-Musa AS'ın ömrü aynı; yaşları aynı değil. Hızır AS'ın zamanı çok hızlı, hatta dünya zamanına göre tersine akmaktadır. Çekirdek maddeyi, elektron da enerjiyi canlandırmaktadır. Atom, fizik beden Musa AS'i, elektron da nefsimiz Hızır AS'i; astral enerji bedenimizi canlandırmaktadır. Elektronlar ışık hızının % 99'una kadar hızlanabilirler. O zaman çekirdek onları hiç göremez olur. Tıpkı Hızır AS'ın yaptıklarını Musa AS'ın anlayamaması, fizik bedenimizin astral bedenimizin bildiklerini bilememesi gibi. Hz Peygamberimiz SAV miraç gecesinde cennet-cehennemi ve içindekileri, hatta ölmüş peygamberleri gök katlarındaki yerlerinde aynen görmüştür. O dünyanın içbükey içyüzüne ayak basmaktayız, içyüzeyi dışta, dış yüzeyi içte olan dünya "oyuk dünya"dır ve Hızırların dünyasıdır. İster yerde, ister gök katlarında aynı mekanda fakat başka zamanlarda, katmerli fazlar biçiminde bir çok iç-içe dünyalar vardır. Örneğin bizim bulunduğumuz şu andaki mekanda, farklı dünyaların düşünen zekâlarının fazlarında yaşadıkları çok dünyalar vardır. Hatta kıyamete doğru o kadar hızlı bilgi alabilen çok boyutlu mikro işlemci bilgisayarlara ulaşacağız ki cinnlerin programlarını da seyredip onların hızlı bilgi akışına ulaşacağız. HZ MUSA’NİN MİSİR’DAN ÇİKİŞİ “Biz Musa'ya vahiy yoluyla şöyle bildirdik: "Benim kullarım eşliğinde kendini ağdır; zira siz bilinmezliklerden güdülüyorsunuz."7” Şu’arâ’: 52. 7 *Destanlarda "uçan post"tan söz edilir. Gerek Lût AS, gerek Nûh AS, gerek Mûsa AS gerekse Hz. Peygamberimiz SAV'in Miraç olayında hep aynı yüklem kullanılmakta; İsra' "gece yolculuğu yapmak"... bu yüklemin ondan daha çok "ağmak" anlamında alınması uygundur. Çünkü bu olaylar, aşkın iradenin kapsamına Tâ Hâ: 68, Neml: 10, Kasas: 25,31. giren, insan irade ve akıl sınırını aşan olağanüstü olaylardır. Burada kullanılan deyim ve kavramlara gerçek anlam yüklemek safdillik olur. Burada "gece yolculuğu" sözcüğünün sınırlarını aşmadan: "Özgünlüğünü gizleyerek..." veya: "Belli gök katları düşünen zekâlarınca ışınlanıp ağdırılacak enerjetik bedene kavuşarak..." diyebiliriz Öte yandan "kullarımız" deyimi, İsra': 5. belirli gök katlarındaki melek ve düşünen zekâları anlatmaktadır. Miraç olayında: "kul eşliğinde" tekil olarak, diğer olaylarda ise çoğul olarak geçmektedir. Burada "o kullar" eşliğinde elektromanyetik ışınlanmış bir alan oluşturulmakta ve o alana girenler anında bir başka dünyaya götürülmekteler. Musa AS ve beraberindekiler de kullar eşliğinde bindirildikleri uçan post örneği bir olağanüstü araçla, bir anda Kurtarılmış Topraklara; Tibet’e ulaştırılmış olmalıdırlar. MELEKLERIN YAPİSİ VE MIRAÇ Kozmik kodlama hamd, galaktik gök katlarını ve atomik yeryüzünü büyük patlayışla enerjiyi maddeye katıp ikişer, üçer, dörder... n kanatlı1 resûller2 olarak melekleri programlayan Allah'a âittir. Dilediğinin kozmogonisinde kanat sayısını arttırır. Fâtır: 1. 1 *Meleklerin "kanat" kavramı, Allah'ın vahyini peygamberlere iletmelerindeki hız ve güçlerini sembolize etmektedir. Işık ve dalga mekaniği de melekleri andırmaktadır. Melekler, özel programla bilgi, emir alış-verişi yapan, şehvetsiz ve akıl programlı, dalga boyları çok kısa enerji dalgalı, Bakara: 31. hizmete programlanmış ve programlandığından başkasını bilmeyen kullardırlar. Gök katlarının daha yüksek ve genişleyen katlarına çıkıldıkça o katın hızı artmakta ve o katın görevlisi olarak meleğin de hızının artması için, uçaklardaki hız ve gücün imgesi motoru andıran kanatla-rının artırılması gerekmektedir. Gök katları yükseldikçe maddeden kurtulup enerji gücü artmakta ve o katın meleklerinde de Allah Taâlâ tarafından kanat sayıları arttırılmaktadır. İnsanlarda nefis olması nedeniyle perdeli varlıklardır. Yarlığanması oranında, gök katlarındaki yerini bulur. İbn Arabî'ye göre havanın göğüsten fırlayıp çıkması gibi, basınç altındaki varlık da Hakk'ın derinliğinden rahmet suretinde fışkırır çıkar. Fışkırmadan önceki biçimi, kerb veya harec sözcükleriyle anlatılmaktadır. Büyük Patlama, bu ilâhî nefesin boşalmasıdır. Rahman'ın nefesidir. "Ol!" emridir. Rahman'ın nefesinin boşalması rahmettir. ROKET VE 'âBD-MELEK “Patladıkça enerjiyi açığa çıkaran roketlere1; sonuçta devâsa ağırlık taşıyıcılara2; ardından kolayca deniz/havada süzülenlere;” Zâriyât: 1-3. 1 *Roketler nedir? Roket, nükleer fisyon sırasında ortaya çıkan termik enerjiyi kontrollü biçimde kullanıma sokan aygıttır. Radyoaktif elementlerin çekirdekleri patlamaya hazırdır. Tıpkı seyr-i sülûk yolunda, es-seyr billah makamındaki nefs gibi; nefs-i kâmile gibi. Patlamaya hazır olmayan nefis; hamdır, dünya zevklerinden kopamaz. Göğsü ilâhî aşkla dolmamıştır. İlâhî aşkla dolmayan nefis, Allah adı ve değerleri anıldığı veya üzerinde yorum yapıldığı anda tüyler diken diken olmaz, vecde kapılıp deli divane olmaz, aşk ile çırpınıp göklere çıkmaz. Hak yolunda yolculuğa çıkan her insanın nefsi bu aşma sürecine hazırlıklı olacak ve bu süreci, bir tekke ve zaviyenin izbe duvarları arasında tamamlayacak; çile dolduracaktır. Bu çile doldurulmadan namazda miraç olayı gerçekleşemez. Sevgili Habibimiz Muhammed Mustafa SAV inşirâh-i sadr ile bu süreci tamamlamış ve miraç olayı gerçekleşmiştir. Çekirdek, bir nötronla parçalanacak olursa enerji çıkararak parçalanır. Güneş enerjisinin kaynağındaki bu süreçle termonükleer bombalarınki aynıdır. Atom enerjisinin açığa çıkarılma yoluna "atom füzyonu" adı verilir. Bir de roket-motor vardır. İtme gücü, kimyasal madde-lerin yanmasıyla oluşan gazların püskürmesinden kaynaklanan tepkimeli motorla sağlanmaktadır. Uzay havacılığı için geliştirilmiş en büyük roket-motorlar, birkaç yüz tonluk itme gücü sağlarlar. İtme kuvveti ile kütle arasındaki oran yükseldikçe itici güç geliştirilir. Hz Peygamberimiz SAV'e miraç olayı gerçekleştirilirken gök katları yükseldikçe motor-roket olarak "burak ve Cebrail AS" kullanılmıştır. Gök katları aşılıp "kâbe kavseyn ev ednâ" makamına geçilince roket-motor da "Refref" olmuştur. Musa AS'ı mitolojik Tûr dağına taşıyan roket-motor da Hz Peygamberimizi taşıyan roket-motorlardan daha düşük boyutta idi. Lût AS'ı kavminin azabından hızla uzaklaştıran "melek" güçler de roket-motor güçleriydi. Bugün nükleer enerjiden, iyonlardan, elektromagnetikten, fotonlardan yararlanılarak roket yapma çalışmaları sürmektedir. “Oysa o Cebrail, uzay ufkunun en tepe noktasında kendi dalga ötesi dünyasındadır.2 Daha sonra insana yakın dalga boyutuna geçti ve Muhammed'e doğru sarktı... ...Gönül gözü, gözün gördüklerine saçma dememişken;3 ...kabza-giriş arası kadar, hatta ve hatta daha yakın!” Necm: 7-10. 2 *Sahih hadislere göre Hz Peygamberimiz SAV Cebrail AS'ı gerçek kimliği ve melek varlığıyla iki kez görmüştür. Birisi fetrat'ül-Vahy olarak bilinen vahiy kesilmesi döneminin ardından, ikincisi bu sûrede gönderi yapılan mirac olayındadır. Allah Taâlâ; varlığın, hayatın ve ölümün gerçek anlamı yanında, evreni yaratmasındaki amacın ve evrenin gerçek gizemlerini de insanlara tamamen açmamış ve insan beyninin 0, 09' unun açık olduğuna işaret buyurmuştur. Hz Peygamber SAV'ın kalp gözü üç ışınlanmayla tamamen açıldığından; bilinci ile normal kavrayamadığını sezgisel kalp gözüyle kavradığı yorumunda bir çelişki yoktur. 3 *Gönül gözüyle gördüğüne göre, o duru-görü gücünün; Hz Peygamberimiz SAV'in beden varlığı dışında olduğu anlaşılmaktadır. Melekle, ancak onun kimliğine ışınlanarak görüşebilir. Daha doğrusu o melek boyutunda, yüz yüze gelince meleği gündüzün aydınlığında görür. İbni Mes'ûd RA'dan Hz Peygamber SAV: "Ben Cebrail'i Sid-ret'ül-Münteha'da, asıl suretiyle, 600 kanatlı olarak gördüm" buyurmasıyla "sonsuz güçte dalga boyuna sahip" ve "bütün düşünen zekâlara egemen" deyimlerinin anlamı daha güzel anlaşılmaktadır. Hz peygamberimiz SAV'in insan boyutundan 600 kanatlı melek boyutuna ışınlanması, orada aldığı bilginin çok yüksek frekanslı vahiy bilgisi olduğunu göstermektedir. Bu boyuttayken cinn veya şeytan söz konusu olamazdı. Bu boyutu Hz Peygamberimiz SAV: "Sonra uruc ettirildim, ışınlandım ve öyle bir boyuta ışınlandım ki orada kalemlerin cızırtısını işitiyor, tüm kâinatın mukadderatının işleyişine ulaşıyordum" biçiminde anlatmaktadır. O boyuttayken Hz Muhammed; duru-görü ile önünden ve arkasından da görüyordu. Ama Allah Taâlâ'nın Zatını değil "büyük âyetler"inin birazını görebilmiştir. Diğer bir rivayet zincirinde: "Hz Peygamber Rabbini bu gözle değil kalp gözüyle iki kez görmüştür" denmektedir. İbni Abbas'tan gelen rivayetler karma karışıktır ve çelişkilidir. Bu konuda doğrudan Hz Peygamberimiz SAV'e ulaşan rivayet yoktur. IŞİNLANMA VE MIRAÇ “Biz kuasarötesi meleklerle senin yüreğini ışınlamadık mı?1 İşte dünya yükünü senden alıp2 tragedyadaki yerine yücelttik. ...Sonunda senin adının taşınmasını zaman ötesine yücelttik.4” İnşırah: 1-4. 1 *Işınlama nedir? Yabancısı olduğumuz bir kavram! Bunun dinî konularla ne ilgisi var, diyemeyiz. Ancak geniş boyutlarıyla ele alınan şu konular ışığında ve birleşik alan kuramı içinde konunun önemi anlaşılacaktır. Müteşabihlikler fizik boyutuyla değil, fizikötesi ve parapsikoloji boyutuyla ele alınmaktadır. Bu eleştirilerle olumlu bir kelam bilimi ve din düşüncesi doğacaktır. Ansiklopedilerde ışınlama, ışın gücüyle bir varlığı atomlarına ayırarak bir yerden başka bir yere ve zamana göndermek olarak tanımlanmaktadır. Evrende akla gelebilecek en büyük sayı ile o sonsuz sayı neyse o kadar olasılık vardır. Sonsuz olasılığın olması demek, evrende olasılığın sıfır olmaması demektir. Nereye ışınlanıyoruz? Evrenötesi Arş ve belirsizlik dünyasına! Evren, başı ve sonu birleşmiş kapalı bir sistemdir, tam anlamıyla yuvarlaktır. Evrenin içi, katrilyonlarca sonlu-sonsuz sayıda nicelik denen, baştan belirli bir sayıda yaratılmış her öz varlığın bir tünelinin bulunduğu tüneller yumağıdır. Orada zaman olmadığından olasılık hesaplarına göre her şey, her an var ve aynı anda yoktur. En küçük ile en büyük bir aradadır. Zaman üstü ve ışık hızından büyük hızlar orada olduğundan nedensellik denen baş-son, öncelik-sonralık da yoktur. Orada zaman öyle bir andır ki bir şeyin var olduğunu göremeden yok olduğunu görür gibi olur. İşte kuantum teoreminin "belirsizlik" ilkesi! Evrenin bütünü buradan çıkmıştır. Âlemler oradan birer Ak nokta olarak patlamaktadır. Burada ebedî genleşmiş bir zamansızlık ve hiçlik denen mekansızlık vardır. Miraç bu noktada gerçekleşmiştir. Her nefis orada "sonsuzda-bir"dir. İşte ışınlanmanın odağı burasıdır. Işınlanmanın nasıl gerçekleştiğine gelince, canlı kimyası elektromanyetik dalgaların yayılma düzlemine dik, helis biçiminde sarmal merdiven gibi dizilir. Esîri anlamak için, geceleyin çektiğimiz negatif gökyüzü fotoğrafını düşünmek yeter. Matematik; sonsuz ötesinden başlamakta, sıfıra inişe geçmekte, sıfırdan da ötede eksi sonsuza, sonra da soyut sonsuza açılmakta, sonu gelmemektedir. Bizim beynimizde; yukarıların en yukarısı Arş ile aşağıların en aşağısı ve bizim boyutumuz "Yer" arasını aşacak güç vardır; o gücün çalıştırılmasına ışınlanma denmektedir. Takyonlar; Nûr olup bilinç denen eksi bedenimiz ve melek bedeninin ana yapısıdır. Takyon ve Esîr kuantlaşamazlar. Kuantlaşırlarsa bizim boyutumuzda varlık olur, UFO boyutunda ve kuantlaşıp Peygamberimiz AS'ı sınavdan geçiren Cebrail AS boyutunda bizi ziyaret ederler. O Esîr katmanlarından, kendi kimlikleriyle gelip, Takyon hızıyla bizi ışınlarlarsa biz de o boyuta geçeriz. İşte buna Miraç demekteyiz. Bilinç denen Takyon yapının ışıktan çok hızlı işlevlerinden birisi de düşüncedir. Geonlar, Takyon boyutundaki "Mutlak Misal Âlemi"nden bizim kuantlaşmış dünyamıza düşünce paketleri postalayan gizli güçlerdir. Bunlar kelam ilmimizde "çok kanatlı melekler" olarak sıralandırılmaktadır. İnsanların kişiliklerinin, tüm yaşamlarının kaydedildiği depo olan bilinçaltı, Misal Âleminin maketidir. Mükemmelleşen bu madde, fizik dünyayı biçimlendirir. Öyle anlaşılıyor ki madde, düşünmek demektir. Ruhsal olaylar, dört boyutlu fizik dünyaya bir üst boyut Misal Âleminden bakmaktır o da ışınlanmayla olur. Zihnin görevi, Mâna Âlemini oluşturan ve Adem AS'a "Esma'yı öğrenmek" biçiminde yüklenenleri anlamlandırmaktır. AAMiraç.