Bu Blogda Ara

28 Nisan 2009 Salı

LEVH-İ MAHFUZ VE ZAMANSIZLIK GERÇEĞİ

Tüm Olaylar "Levh-i Mahfuz" İsimli Kitapta Kayıtlıdır. Allah, bizim için geçmiş ve gelecek olan tüm olay ve varlıkları, tek bir anda yaratmıştır. Kuran'da, tüm insanların ve varlıkların kaderlerinin Rabbimizin katında, Levh-i Mahfuz'da yani "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir: "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın." (Neml Suresi, 75)

Tüm Olaylar "Levh-İ Mahfuz" İsimli Kitapta Kayıtlıdır.

Allah, bizim için geçmiş ve gelecek olan tüm olay ve varlıkları, tek bir anda yaratmıştır. Kuran'da, tüm insanların ve varlıkların kaderlerinin Rabbimizin katında, Levh-i Mahfuz'da yani "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

"Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın." (Neml Suresi, 75)

Kuran Ayetlerindeki İşaret

Allah Katında zamanın tek bir an olduğunu, Allah için geçmiş ve gelecek olmadığını Kuran'daki bazı ayetlerde yer alan işaretlerden ve bilgilerden de anlarız. Bizim için gelecek zamanda olacak bazı olaylar, Kuran'da çoktan olup bitmiş bir olay olarak anlatılmaktadır. Çünkü Allah geçmişi de geleceği de, bir an olarak zaten yaratmıştır. Bu nedenle gelecekte olacağı anlatılan bir olay zaten olup bitmiştir. Ama biz görmediğimiz için onu gelecek zannederiz. Örneğin, ahirette insanların Allah'a verecekleri hesabın haber verildiği ayetlerde, bu çoktan olup bitmiş bir olay olarak anlatılmaktadır:

Sur'a üfürüldü; böylece Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı; kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevk edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azap kelimesi kafirlerin üzerine hak oldu. Dediler ki: "İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür." Korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevk edildiler... (Zümer Suresi, 68-73)

Bu konudaki diğer ayetler ise şöyledir:

(Artık) Her bir nefis yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. (Kaf Suresi, 21)

Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, 'sarkmış-za'fa uğramıştır.' (Hakka Suresi, 16)

Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler. (İnsan Suresi, 12-13)

Görebilenler için cehennem de sergilenmiştir. (Naz'iat Suresi, 36)

Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. (Mutaffifin Suresi, 34)

Suçlu-günahkarlar ateşi görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır; ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır. (Kehf Suresi, 53)

Tüm bu ayetlerde, ölümümüzden sonra yaşanacak olan olaylar, yaşanmış ve bitmiş olaylar olarak anlatılmaktadır. Çünkü Allah, bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutundan münezzeh olandır. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş, insanlar bunları yapmış, tüm bu olaylar yaşanmış ve sonuçlanmıştır. Küçük büyük her türlü olayın, Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği ise aşağıdaki ayette şöyle haber verilir:

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

İnsanın her yaptığının Allah Katında satır satır yazılı olduğu Kuran’da bildirilirken, cennet halkının yaşadıkları da yaşanmış olaylar olarak anlatılmaktadır. Cennetteki gerçek hayat bizim için gelecektir. Ancak, cennette olanların yaşantıları, sohbetleri, ziyafetleri şu anda Allah'ın hıfzında bulunmaktadır. Biz doğmadan önce de tüm insanlığın dünyadaki ve ahiretteki geleceği Allah Katında bir an içinde yaşanmıştır ve Allah'ın hıfzında muhafaza edilmektedir:

Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır. Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler. Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar. (Kamer Suresi, 52-55)

Zaman İçinde Yolculuk Zamanla ilgili bilim adamları tarafından yapılmış olan açıklamalar Kuran ayetleriyle tam bir uyum gösterir. Buna göre zaman, algılarımıza göre şekillendirdiğimiz bir kavramdır. Tüm algılarımızı da bize hissettiren Allah olduğuna göre, Allah izin verdiği takdirde bir insanın zaman içinde ileri doğru yada geriye doğru yolculuk yapabilmesi elbette ki mümkündür.

Bu konuyu daha iyi anlamak için zamanı bir film şeridine benzetebiliriz. Filmin tersten çekildiğini düşünürsek film kahramanı da gelecekten geçmişe doğru yolculuk yapmış olacaktır. Ya da baştaki bir kareyi bir anda sona saracak olursak filmdeki karakter bir anda gelecekteki bir anı görmüş olacaktır. İşte bizim dünyada algıladığımız zaman kavramı da bundan farksızdır. Dolayısıyla Allah dilediği takdirde bu algı düzenini değiştirir ve insan geleceğe ya da geçmişe yolculuk yapabilir. Kuran'ın pek çok ayetinde bu konuya işaret edilmiş ve zaman içinde Rabbimiz'in dilediği kişinin farklı bir boyut yaşayabileceği bildirilmiştir. Örneğin Allah, Kuran'da haber verilen mümin bir topluluk olan Kehf Ehli'ni üç yüzyılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde tutmuştur. Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler zaman olarak çok az bir süre kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uyuduklarını tahmin edememişlerdir:

"Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık." (Kehf Suresi, 11-12)

"Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: 'Ne kadar kaldınız?' Dediler ki: 'Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.' Dediler ki: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir...'" (Kehf Suresi, 19)

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi Kehf Ehli'nin uykuya yatmadan önceki zaman dilimi ile uykudan kalktıkları anki zaman dilimi birbirinden farklıdır. Allah buna benzer bir durumu bir başka ayetinde daha bildirir. Bakara Suresi'nin 259. ayetinde ıssız bir şehre uğrayan bir adam haber verilir. Allah bu adamı yüz yıl ölü bırakıp, sonra diriltmiştir. Ancak adam kendisinin bir gün, hatta bir günden az kaldığını zannetmiştir. Hatta geçen yüz yıllık süre zarfında, adamın yiyecekleri bozulmamış, eşeği de olduğu yerde durmaktadır. Söz konusu ayet şu şekildedir:

Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: 'Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?' Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: 'Ne kadar kaldın?' O: 'Bir gün veya bir günden az kaldım' dedi. (Allah ona:) 'Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?' dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: '(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir.' (Bakara Suresi, 259)

Ayette Allah, bu olayı bir ibret olarak haber verdiğini de bildirmektedir. Bu ayetten de Kehf Ehli'nin uykusu gibi, zamanın Allah'ın kontrolünde geliştiği ve Allah’ın dilemesiyle zamanda geleceğe ve geçmişe gidilebileceği açıkça görülmektedir.

27 Nisan 2009 Pazartesi

İstanbul ve Beklenen Mehdi

İstanbul ve Beklenen Mehdi

İstanbul ve Beklenen Mehdiİstanbul, hem dünya coğrafyasındaki konumu ve tarihsel önemi açısından hem de Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanla ilgili hadislerinde belirttiği kutlu, bir o kadar da önemli bir şehirdir.

Türkiye'nin en büyük ve en güzel şehri olan İstanbul'un bilinen yerleşme tarihi, Kadıköy (Kalkhedon) ve Sarayburnu bölgelerine yerleşen Megaralılarla başlar. Şehrin ilk adı olan Bizantium, komutan Byzos'a izafeten verilmiştir.

Şehir 9 yüzyıl boyunca çeşitli işgaller görmüştür. MS 196'da Roma İmparatoru Severus tarafından alınmış, İmparator'un oğlu Antonius Caracalla'nın isteği ile yeniden kurularak Antoninia ismiyle anılmaya başlanmıştır. MS 269'da Gotların, MS 313'de tekrar Romalıların eline geçen şehir, IV. yüzyıl başlarında Büyük Constantinus tarafından imar edildikten sonra bildiğimiz Constantinopolis adını almış ve İmparator Teodosius'un "Kanunlar Mecmuası"nda, bu adla ilk resmi kayıtlara geçmiştir.

İmparator, başkenti Roma'dan İstanbul'a taşımış, şehre ikinci Roma (Deutera Rome) ve Yeni Roma (Nea Rome) adlarını vermiş ise de, Constantinopolis adı daha çok yerleşmiştir. İmparatorluk MS 395 yılında ikiye ayrılınca bu tarihten 1453 yılına kadar Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur.

Bizans döneminde İstanbul 30 kuşatma görmüştür. IV ve XV. yüzyıllar arasında Hunlar, Avarlar, Sasaniler, 11 kez Araplar, 6 kez Bulgarlar, Selçuklular, Peçenekler, Haçlılar ve 7 kez Osmanlılar İstanbul'u kuşatmıştır. Şehri alabilmek, ancak 30. kuşatmada Fatih Sultan Mehmet'e nasip olmuştur. Osmanlılar halkın her türlü hakkını korumuş, şehri yeniden imar etmiş ve başkent seçerek saltanat merkezi haline getirmiştir.

Yüzyıllar boyu resmi yazı ve paralarda Konstantiniyye olarak geçen İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu süresince Darülhilafe (Hilafet Evi), Darüssaltana (Saltanat Evi), Deraliye (Devletin Evi), Asitane (Devletin Eşiği), Dersaadet (Mutluluk Evi), Selatin (Sultan Kapısı), Beldetüt Tayyibe (Güzel Belde), İslambol (Müslümanı Bol), Darülmülk (Padişahın Yeri), Payitaht-ı Saltanat (Saltanatın Başkenti), Südde-i Saltanat (Saltanatın Eşiği) gibi birçok adlar almışsa da, İstanbul olarak tanınmış ve yaşamıştır.

Yunan, Helenistik, Roma, Bizans ve Türk medeniyetleri görmüş olan şehir, her medeniyet içinde hiçbir zaman ikincil bir değere sahip olmamış, hep o yüksek ilgiyi kendine çekmiştir. İçinde Hıristiyan, Musevi ya da Müslüman olan herkesin barış içinde yüzyıllar boyu birlikte yaşadığı çok kozmopolit bir şehir olmuştur.

Tarihine, Osmanlı'nın cihan imparatorluğunun baş şehri sıfatını taşımanın onurunu yazdırmıştır. Türk'ün dünyaya nizam verdiği merkez olan İstanbul, İslam aleminin ve Batı'nın önde gelen devlet adamlarını, düşünürlerini ve siyaset uzmanlarını Medeniyetlerin Uyumu çatısı altında biraraya getirerek eski değerini yitirmediğini bir kez daha göstermiştir.

İstanbul'un tarihi, siyasi ve sosyal açıdan büyük bir önemi daha bulunmaktadır. Bu önem, 1400 yıl evvel, Peygamber Efendimiz (sav) tarafından çeşitli vesilelerle ifade edilmiştir.

Hz. Mehdi, Türkiye ve İstanbul

Peygamber Efendimiz (sav)'in hadis-i şeriflerinde ve pek çok İslam aliminin eserlerinde de yer aldığı üzere, Allah, ahir zamanın (dünyanın son döneminin) bu büyük karmaşası içindeki insanları kurtuluşa ulaştıracaktır. Yolunu şaşırmış olan insanlığı doğru yola davet etmek için, "Mehdi" (doğruya götüren) sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır.

Hadislerde bildirildiğine göre, Allah'ı inkar eden ve dinsizliği destekleyen felsefi sistemleri çürütecek olan Hz. Mehdi'yle aynı dönemde Hz. İsa da dünyaya yeniden dönecektir. Hz İsa ve Hz. Mehdi, Hıristiyan ve Yahudi dünyasına da hitap edecek, onları içine düştükleri hurafalerden sıyrılıp Kuran'a göre yaşamaya çağıracaklardır. Hıristiyanların Hz. İsa'ya uyması ile birlikte, İslam ve Hıristiyan dünyaları tek bir inançta birleşecek ve dünya "Altınçağ" olarak anılan büyük bir barış, güvenlik, mutluluk ve refah dönemi yaşayacaktır.

Hadis-i şeriflere ve İslam büyüklerinin eserlerine baktığımızda, gerçekten Hz. Mehdi'nin çıkış yeri olarak Türkiye'nin gösterildiğini görürüz. Türk milleti, üstün ahlakıyla Altınçağ'da üstlenilecek olan şerefli görevi yerine getirmeye en uygun millettir. Ahir zamanda dünyada barış ve güvenliği sağlayacak Türk milletinin, İslam ahlakını Türkiye'den yayacak olması, Türkiye'nin kalbi olma özelliği taşıyan İstanbul'un önemini arttırmaktadır. Zira söz konusu kaynaklarda da İstanbul'a özellikle dikkat çekilmiştir.

Hz. Mehdi'nin İstanbul'u Manen Fethetmesi

Allah O'nun eli ile Konstantiniyye'i fethedecektir. (Naim b. Hammad, Cafer'den tahric etti.)

Naim b. Hammad, Ebu Said el- Hudri'den tahric etti; Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: (Mehdi'nin) zamanında uykuda olan uyandırılmaz ve bir damla kan bile akıtılmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 11).

Mehdi, Peygamber (sav)'in yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtılmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, sf. 163)

Hadislerde ve İslam alimlerinin eserlerinde, Mehdi'nin mücadelesi sırasında hiçbir karmaşa ve huzursuzluk çıkarmayacağı vurgulanmaktadır. Hz. Mehdi'nin görevleri şu şekilde düşünülebilir: İslam'ın içine sokulan hurafeleri, yanlış gelenekleri temizleyecektir. Aynı zamanda Allah'ı inkar eden düşünce sistemlerine (materyalizm, Darwinizm, ateizm gibi) karşı etkili bir fikri mücadele yürütecektir. İnsanlığın uzun süredir aramakta olduğu huzur ve barış ortamını getirecek olan İslam ahlakını tüm dünyaya tanıtacak ve İslam dünyasına önderlik edecektir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Hz. Mehdi'nin tüm bunları ılımlı, barışçı ve akılcı yollarla yapacak olmasıdır. İstanbul'un manevi yönden fethedilmesi de bu anlamda değerlendirilmelidir.

Kutsal Emanetlerle Aynı Şehirde Bulunması

Peygamber (sav)'in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi de siyahtır. O'nda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah (sav)';ın vefatından beri açılmamış olup Mehdi çıkınca açılacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 23)

Bilindiği gibi Resulullah Efendimiz (sav)'in bu mübarek emanetleri (kılıcı, gömleği, sancağı) İstanbul'da Topkapı Sarayı'ndadır. Yukarıdaki hadis-i şeriflerde sözü edilen hiç açılmamış sancakda yine Topkapı Sarayındadır. Müzenin Kutsal Emanetler Bölüm Şefliği'nden edindiğimiz bilgiye göre, müzede iki sancak bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi sonradan dikilmiş olup, içerisinde eski sancaktan alınmış, parçalar vardır. Diğeri ise halka teşhir edilmemektedir. Hadis-i şerifin işaret ettiği sancak bu olup, Hz. Mehdi tarafından açılacak olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Kuran'da İstanbul'a Dikkat Çekilmesi

Kehf Suresi, ahir zamana, dolayısıyla Hz. Mehdi'ye dair, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ve pek çok İslam aliminin dikkat çektiği bir suredir. Bu surede aktarılan kıssalarda pek çok sırlar ve ahir zamana işaret eden birçok ifadeler bulunmaktadır. Bu yönüyle Kehf Suresi'nin ahir zamanla ilgili olarak dikkatle okunması ve üzerinde düşünülmesi gerekir.

Allah Kehf Suresi'nin 60. ayetinde şöyle buyurur: "Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim." (Kehf Suresi, 60)

Allah ayette Hz. Musa'nın genç bir arkadaşıyla buluşma yeri konusunda anlaştığından bahseder. Bu buluşma yerinin özelliği iki denizin birleştiği bir yer'de olmasıdır. Hz. Musa'nın bahsettiği yer, dünya üzerinde bu tarife uyan bölgelerden birinde olmalıdır. Dünya üzerinde bu tarife uyan iki yer vardır. Biri Cebelitarık Boğazı'nın olduğu yer, diğeri de İstanbul'dur. Cebelitarık Boğazı'nın iki yanının farklı ülkelerin toprakları olması ve buranın okyanus ve denizin birleştiği bir yer olması, ayette geçen yerin burası olmadığını göstermektedir. Bu durumda ayetteki iki denizin birleştiği yer İstanbul'dur. (En doğrusunu Allah bilir.)

Türk Milleti'nin Yöneticilik Mirası ve 21. Yüzyıl

Hz. Mehdi ve ahir zaman konularına ilgi duyan bazı insanlar, önemli bir yanılgı içine düşerler. Bu konuları, şu anda içinde yaşadığımız dünyadan ve bu dünyanın kurallarından tamamen farklı, tümüyle metafizik bir boyut içinde düşünürler. Bu nedenle gerek ahir zamanı, gerekse Mehdi'yi, içinde yaşadığımız devre çok uzak birer ideal sanırlar.

Sosyal ve siyasi şartlar değerlendirildiğinde, Mehdi'nin, İslam dünyasının içindeki güçlü, stratejik öneme sahip, İmparatorluk geleneği bulunan ve demokratik bir ülkede ortaya çıkmasının kuvvetle muhtemel olduğu görülür. Mehdi ise, yüksek ahlaka sahip, kahraman, fedakar Türk Milleti'nin imanlı ruhunu tasvir eden bir şahs-ı manevidir.

Bu durum kimseye şaşırtıcı gelmemelidir. Çünkü Türk Milleti, tarihte de İslam'ın asırlar boyu bayraktarlığını yapmış lider bir millettir. Peygamberimiz (sav)'in ölümünden birkaç asır sonra, Abbasi hükümdarlarının siyasi güçlerini kaybetmelerinin ardından İslam dünyasının korunması görevini doğrudan Türk Milleti üstlenmiştir. Haçlı Seferleri'ne ya da Moğol istilalarına karşı en başta göğüs geren güç, Türk Milleti'dir. Yavuz Sultan Selim ile birlikte de hilafet doğrudan Türk Milleti'ne geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, tarihteki en güçlü İslam ülkesi olarak, altı asır boyunca hüküm sürmüştür. Bugün de pek çok medeniyetin birleştiği nokta olan Türkiye, İslam dünyasının en güçlü, en etkili ve Batı nezdinde en itibarlı ülkesidir.

Bu tarihi ve siyasi özelliklerinin yanı sıra, Türk Milleti'nin ahlak özelikleri de, onu liderlik konumuna layık kılmaktadır. Tarihte büyük devletler kurmuş, bu sorumluluğun zorluklarını yaşamış, güçlü düşmanlar tarafından hedef alınmış bir millet olan Türkler, bu geçmişin verdiği bir ahlaki olgunluğa sahiptir. İşte bu nedenlerle, Türk Milleti, 21. yüzyılda "dünya milletlerine öncü" olmaya layık ve ehil bir millettir.

A’RAF’IN RİCALLERİ

A’RAF’IN RİCALLERİ

A'RAF'IN RİCALLERİ

HAKAN YILMAZ ÇEBİ CAFER İSKENDEROĞLU

"DÜŞÜNEN ve HAKİKATLERE

UYANAN İNSANLAR ÇAĞI"

!..

Kitabın kapağında yer alan A'raf yani Tuva Vadisinde bulunan Tepe'deki görüntünün yanında yüzlerce görüntü var. Şimdilik gizli tutuyoruz!!! Museviler bu bölgeye (Urfa ve civarı) hacı olmaya geldiklerinde Tepe de tecelli etmiş Ahirzaman Peygamberi Nebiler Nebisi Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav) görüntüsüne bakarlar, bu görüntüyü O'nu (sav)geldiğinde tanımak için belleklerine kazırlardı.

" O kendisine kitap verdiğimiz ümmetlerin alimleri O'nu (Hz. Muhammed'i), KENDİ OĞULLARINI TANIDIKLARI GİBİ TANIRLAR. Böyle iken içlerinden bir takımı hakkı bile bile gizlerler. (Bakara/146)

Peki bu görüntü nerede?!


Bismillahirrahmanirrahim

"Ve beyne huma hicap ve alel A'rafi ricalün ya arüfane küllen bi sima'yhum ve nadev ashabel cenneti en selamunaleyküm lem yedhuluha ve hüm yetmeun"

Ve beyne huma hicap

İki taraf arasında perde açığa çıkar

Ve alel A'rafi Ricalün

Tepeler üstünde Allah'a yakın kimseler

Ya Arüfüne küllen bi simayhum

Hepsini simalarından bilirler

Ve nadev ashabel cenneti

Onlar cennetliklerdir

En selamunaleyküm

Birbirlerine selamunaleyküm derler

Lem yedhuluha ve hüm yetmeun

Dahil olmamışlardır, beklerler

ELMALILI HAMDİ YAZIR'IN ÇEVİRİSİ:

ARTIK İKİ TARAF ARASINDA BİR PERDE ve A'RAF ÜZERİNDE BİR TAKIM İNSANLAR Kİ HER BİRİNİ SİMALARIYLA TANIRLAR. CENNET EHLİNE "SELAMUNALEYKÜM" DİYE SESLENMEKTEDİRLER Kİ BUNLAR ÜMİT ETMEKLE BERABER HENÜZ ONA GİRMEMİŞLERDİR.

TÜRKİYE DİYANET VAKFI YAYINLARININ ÇEVİRİSİ:

İKİ TARAF (CENNETLİKLER VE CEHENNEMLİKLER) ARASINDA BİR PERDE VE A'RAF ÜZERİNDE DE HERKESİ SİMALARINDAN TANIYAN ADAMLAR VARDIR Kİ;BUNLAR HENÜZ CENNETE GİRMEDİKLERİ HALDE (GİRMEYİ) UMARAK CENNET EHLİNE "SELAM SİZE!" DİYE SESLENİRLER.(Ankara 2005, Prof.Hayrettin Karaman, Prof. Ali Özek, Prof. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Mustafa Çağrıcı, Prof. Sadrettin Gümüş, Doç.Dr Ali Turgut)

HEYETİN DİP NOTU:

( A'raf cennetle cehennem arasında yüksek bir alandır ki, sevapları ile günahları eşit olanlar Allah'ın dilediği bir zamana kadar buruda kalacaklar; daha sonra Allah'ın affına nail olarak onlarda cennete gireceklerdir.)

(...)

HAKİKATLERE UYANMA ZAMANI

(....)

Arf; Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.Ayrıca Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.A'raf, meşhur bir açıklamaya göre Cennet ile Cehennem arasındaki hicabın, surun yüksek tepeleri demek olur. İbni Abbastan sıratın şerefeleri diye bir kavil de mervidir. Fakat Hasanı Basri Hazretleri demiştir ki, A'raf ma'rifettendir. Ve mânâ "Ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı simalarından tanımak üzere bir takım rical vardır demektir. Kendisine bu rical "hasenat ve seyyiatları müsavi olan kimselerdir" denildikte dizine vurmuş ve bunlar, demiş, Allah Tealânın ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı tanımak ve birbirinden temyiz etmek üzere tâyin buyurduğu bir kavmdir. Vallahi bilmem belki bazısı şimdi beraberimizdedir. (....)

İkincisi, "Bunlar Enbiya, şühedâ, ahyar, ulemâ veya rical suretinde görünür. Melâike gibi dereceleri yüksek bir takım zevattır" ki; bizlerde kitabımızda bu ikinci açıklama üzerinden iz sürüp hakikatleri sizlerle paylaşacağız.

(.....)

ARAF'TAKİ SURETLER

VE O'NLARI TANIYANLAR

İşte, bu sebeple A'raf Suresi 46. Ayeti verilen manasının dışında derin manasıyla da anlamaya çalıştık. Yukarıdaki satırlarda da belirttiğimiz gibi Hasan Basri Hazretlerinin de dizine vurarak bir başka keşifle karşılaştığı gibi Muhyiddin-i Arabi Hazretleri de o pek meşhur sırlara eriştiği yükselişlerinde A'raf suresi 46.ayetle ilgili sırları da fark etmiş, önemli bir rical olmasına rağmen; "A'raf'ın Ricalleri"nden olur muyum diye A'raf da tecelli edecek suretleri aramıştır. Oysa kendisinin de bildiği gibi her sırrın kendine ait tecelli zamanı vardır. Bu tecellileri zamanın elmediğini anlayınca o bölgeden yani Malatya'dan evlenerek bari soyumdan gelenler ondan olsun demiştir ki oğlu Sadettin burada yaptığı evlilikten doğmuştur.

Şimdi buruda asıl soru şu? Hasan Basri Hazretleri gibi Ashab-ı Suffa'dan yani Efendimize ait her sırra, bilgiye erişmeye çalışmış vakıf insanlar ve Muhyiddin-i Arabi gibi keşif ehli insanlar için bu A'raf meselesi tüm boyutlarıyla nasıl bir araştırmaya dönmüş acaba (!)

A'raf Neresi ?..

Şimdi TUVA vadisiyle ilgili ayetleri incelediğimizde bu Kutsal Vadi'de Cenab-ı Mevla'nın Kudretinden bir nebze tecelli ettiğini, Tur'da yani Dağ'da da da seslendiğini anlıyoruz. Ve yine tefsir kaynaklarına göre Hz. Musa İsrailoğullarına Peygamber olarak gelmesinin ardından 70 kişilik bir seçilmişler topluluğuyla hareket ediyor. Peki bu 70 kişilik seçilmişler topluluğu kelime manası olarak da övülmüş, sena edilmiş olan TUVA Türkleri mi?!

Bunun için herhalde Hz. Musa'nın yanındaki Türkler isimli başlı başına bir çalışma yapmak gerekiyor.

Evet, bu 70 kişi Ayette de belirtildiği gibi Musa'nın peygamberliğine şehit tutulan O'nun nübüvvet sırlarına vakıf olan Tuva Türklerinden 70 kişi. Tasavvuf alemine giren mana alemininde Efendiler Efendisi Hz. Muhammed'e özel hizmet makamına ermiş 40'lardan sonra gelen 70'ler sözünün de buradan geldiğini düşünüyoruz

Peki bugün bu Vadi, Tuva Türklerinin yaşadığı Ortaasya'daki Özerk Tuva Cumhuriyeti topraklarında mı?..

Höyüğünün Altında Ne Var?!

Bn. Güell, 1953 yılı ile 1960'ların ikinci yarısı arasında Nemrut dağında bir dizi inceleme ve kazı yapmıştır. Araştırma ekibi, dev heykeller üzerinde zor şartlar altında çalışmalar yaptılar. Sıra höyüğe geldiğinde çalışmalarını durdurdular: Bütün yapabildikleri höyüğün altındaki kaya tabakasına ulaşacak şekilde hendekleri kazmak olmuştu. Sanki buranın tabii bekçiliğin yapan dağın yanı sıra, höyük de kendi kendisinin bekçisi gibiydi.

RESİM ALTI: Commegon Krallarına ait olduğu bildirilen bu 3 ton ağırlığındaki devasa heykel aslında Hz. Musa'ya yanındaki yardımcısı kardeşi Hz. Harun'a ait olabilir mi?. Siz hiç günümüzün İslam üzere yaşayan dervişler gibi giyinmiş külahlı-sarıklı krallar biliyor musunuz?.. Yaradan'ın SEBE SURESİ 19'da buyurduğu gibi YERYÜZÜNDE EFSANELERE ÇEVRİLMİŞ HAKİKATLERİ gizlenmiş bir çok uygarlık var! Ve tarihin efsaneden kurtulacağı günler geldi!!!

Nemrut kimdi niçin bu ismi aldı? Şimdi ona bir bakalım.

RESİM ALTI: Sakın bu Arslan; üzerindeki 19 yıldız A'raf Suresinde tepelerdeki işaretleri ortaya çıkaracak birbirlerine selamunaleyküm diyen 19 kişiyi, Hilal ise taşıyacakları Resuallah sancağını mı temsil ediyor olmasın?!

Benzer bir durumda Mısır'daki Firavun IV. Amenofisi'i sembolize eden "19 ışınlı küre" neyi ifade etmektedir…?

Kızıl Kum tepesi- Höyük'ün Sırrı

Ebu Hureyre'den, Resulallah Efendimiz (sav); "Eğer ben Musa'nın gömüldüğü o yerde sizinle birlikte bulunsaydım O'nun yol kenarındaki Kızıl Kum tepesinin altında olan kabrini muhakkak sizlere gösterirdim."

"Resulullallah Efendimiz Miraç gecesi, Musa Aleyhisselam'ın kabri yanından geçirildim ayakta namaz kılıyordu. (Buhari-Müslim)

Şimdi gelelim kitabın başından beri anlatmaya çalıştığımız mevzuyu deşifre etmeye:

Elimizden geldiğince önünüze getirdiğimiz malzemeden de anlaşılacağı gibi;

1- A'raf 46. Ayetin ikinci manasında vurgulandığı gibi yeryüzünde bir tepe ve bu tepe üzerinde bir takım ricalin, Allah'a yakın kimselerin bildiği işaretler mi var?..

RESİM ALTI: Vadiye işlenmiş resmin üzerindeki Arapça Muhammed yazısına dikkat!

2-Bu işaretler TA-HA Suresi 12. Ayette geçen Tuva Vadisinde mi?..

3- Tuva Vadisi Nemrud Dağında mı?..

4-Burada Hz. Musa'nın Kabri mi var?..

5- Hz. Musa'nın Kabri Kızıl Kum Tepesi-Höyük'te mi?..


RESİM ALTI: Hz. Musa'nın Kabri burada. Ebu Hureyre'den, Resulallah Efendimiz (sav); Eğer ben Musa'nın gömüldüğü o yerde sizinle birlikte bulunsaydım O'nun yol kenarındaki Kızıl Kum tepesinin altında olan kabrini muhakkak sizlere gösterirdim.

6-Hz. Musa'nın Kabri orada olduğuna göre KUTSAL TABUT da orada mı?!

Şimdi içimden bir ses okuyucu adına bu soruyu sormayacaktın diyor? Öyleyse cevabını vermeden önce kısaca Kutsal Tabut'u hatırlayalım:

"Peygamber onlara şunu da söylemişti: - Talut'un, Musa'ya verilen Tabut'u (sandığı) getirmesi padişahlığın alametidir. O Tabut'da, Rabbiniz tarafından size manevi bir kuvvet ve Musa ailesiyle Harun ailesinin arkaya bıraktıkları Tevrat levhalarından arta kalanlar vardır. Melekler onu taşıyacaktır. Şüphesiz ki bu Tabut'un size gelmesi, peygamberin sözünün doğruluğuna delildir, eğer iman getirenlerdensiniz."

(BAKARA/ 248)

Ahd-i Atik Sandukası, Kuran'da belirtildiği gibi, Allah'ın "inananlar için bir delili" (Bakara Suresi, 248) olmasından dolayı, uzun yıllardan beri tüm inananlar tarafından bulunmaya çalışılmaktadır. Bu kadar detaylı araştırmalar sonucunda hala bulunamamış olması ise ahir zamanın birçok alametinin gerçekleştiği dönemimizde bulunabilecek olmasının bir işaretidir.

"Mehdi, Tabut-u Sekine'yi (Kutsal Sandığı) Taberiye Gölü'nden çıkaracak." (Ikdı'd Dürer, sf.51-a)

Daha önceki www.hakanyilmazcebi.com'daki yazılarımızda Taberiye gölü havzasının Arapça "t, b,r, y" harflerine benzediği, haliyle gölün bu harfleri içeren havzasının KUTSAL TABUT'un gölle ilgili (TABERİYE) şifresi olduğuna dikkat çekmiştik.

Kutsal Tabut'un havzası içersinde olduğu söylenen yukarıda da grafikle dikkat çekilen Taberiye Gölü'nün uydudan tesbit edilen görüntüsü. Aynen yukarıda da belirtildiği gibi Arapça t, b,r,y şeklinde kıvrılıyor...

Artık iş tüm dünya medyasının gözlerinin önünde ahir zaman emanetçileri TÜRKLER olarak kutsal emaneti çıkarmaya geliyor... Tabutla ilgili hiçbir şey kamuoyundan gizlenmeden, şeytani oyunlara gelmeden İZN-İ İLAHİYLE...

Zamanını 4 Hilal ve 4 Yıldızlı Kutbu olan SEYYİD AHMED TURAN Hazretleri tarafından zahiri ve mana aleminde yetiştirilen Hava Kuvvetlerinden emekli Cafer İSKENDEROĞLU ve yine Ahmet Turan Hazretlerine doğduğunda EMANET EDİLEN Gazeteci-Yazar Hakan Yılmaz ÇEBİ, BİNLERCE YILDIR GİZLENEN HAKİKATLERİ "A'RAF'IN RİCALLERİ" KİTABI ve MPL TV HAZIR KITA PROGRAMINDA ALLAH'IN YERYÜZÜNDEKİ ORDUSU TÜRK HALKINA EMANET EDECEKLER!..

SIFFIN SAVAŞINDA HZ.ALİ'YE VERİLEN SANCAK ARTIK 23.KATEGORİ'DE TÜRKLERE EMANET EDİLDİ!..

İNŞALLAH ŞEYTANİ BAZI BADİRELERDEN SONRA

2015 "BÜYÜK TÜRKİYE"NİN UFKU AÇILIYOR

DÜŞÜNEN İNSANLAR ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ!..


KİTAP'TAN ÖZEL BİR NOT DAHA

"İnsanoğlu bir gün gelecek uzayda seyahat edecektir. Merihe uğradıklarında benim onlara bırakmış olduğum bazı iz ve işaretleri göreceklerdir."

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin yukarıdaki sözü evren içerisinde seyahat ettiğinin bir işaretidir. Bu zat gibi daha nice insan-ı kamiller evren içerisinde halifelik görevlerinden evrenle ilgili almış oldukları emirleri yerine getirmek için seyahatler yapmıştır. Bu insanların harika hallerini ve yaşayışlarını ileriki sayfalarda örnekleyeceğiz.

İşte o işaretlerden bazıları:


ALINTIDIR..

28 Mart 2009 Cumartesi

Kur’ân’da uzayda hayat ve akıllı canlılar gerçeği

Kur’ân’da uzayda hayat
Uzayda akıllı canlılar.
Sığınıyorum allâh’a taşlanmış şeytandan
Adıyla allâh’ın, merhametiyle kuşatanın, gereğince merhamet edenin
Uzayda hayat varmı konusu son yüzyılın insanlarının en çok merak ettikleri konulardan biridir. İslamın bu konuda ne bildirdiği kur’ân ve hadislerdeki apaçık delillere rağmen tartışma konusu olmuş , bu konuda ihtilaf edilmiş. Hiç şüphesiz kur’ân ve hadislerle bildirilen gerçek uzayda hayâtın varlığıdır. İki âyetle açıkça bilrildiği gibi uzayda dâbbe (kımıldayan) denilen canlı türleri vardır. Bu konuyu açıklayan “kur’ân’da uzayda hayat” adlı yazımda buna dâir bilgi edinebilirsiniz. O yazıda delil olan iki ayet ve bir hadis sundum. O iki ayet ve hadis şunlardır:
1- Kur’ân’ın 16’ncı sûresi olan nahl sûresinin 49’uncu âyeti :
“ve allâh’a secde eder ne (var) göklerde ve ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve melekler ve onlar büyüklenmezler ”.
2- Kur’ân’ın 42’nci sûresi olan şûrâ sûresinin 29’uncu âyeti.
“ve o’nun (allâh’ın) âyetlerinden (belirtilerinden) , yaratılış
(tarz)ı gökler ve yer(yüzünü)n ve ne yaydı o ikisinde dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve o (onların) toplanmalarına dilediğinde kadîr (çok iyi ölçüler koyan) ”.
3- hadis.
“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”.
(hadîsin kaynağı: (1)ahmed bin hanbelin müsnedi, (2 (297-420-422-469)).
( hadisdeki “bilim” kelimesi yerine “îmân” kelimesi kullanılan aynı hadîs’in diğer bir naklinin kaynağı :tirmizî , tefsîr bölümünde 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 ).
(hadisdeki “birbirine kavuşur” kelimesi yerine “elbet ona kavuşur” kelimesi kullanılan diğer bir naklinin kaynağı : buhârî, tefsîr bölümü 62 (1) . Müslim , sahâbenin fazîletleri bölümü 231. Tirmizî, tefsîr bölümü 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 .ahmed bin hanbel 2 (417) ).
Bu konunun anlaşılması için öncelikle bilinmesi gereken , âlemler kelimesinin anlamıdır.
Âlemîn nedir:
Kuranda alemin kelimesini tarif eden ayetler var.
26 şuara 23’üncü ayette firavun musaya soruyor ; “dedi firavun ve ne düzenleyeni (rabbi) aleminin”
cevap 1 =
(26 şuara 24) = “dedi düzenleyeni (rabbi) gökler ve yer(yüzün)ün ve ne (varsa) arasında o ikisinin oldunuz ise yakînen bilenler”
cevap 2 =
(26 şuara 26) = “dedi düzenleyeniniz (rabbiniz) ve düzenleyeni (rabbi) babalarınızın ilklerinin”
cevap 3 =
(26 şuara 28) = “dedi düzenleyeni (rabbi) doğu ve batının ve ne (varsa) arasında o ikisinin oldunuz ise aklediyorsunuz”
öyleyse âlemîn =
1 - gökler ve yer ve ikisi arasında ne var ise hepsi (mekansal ; yükseklik ve alçaklık)
2 – şimdikiler ve ilk var olanlar (zamansal ; şimdi ve geçmiş)
3- doğu ve batı ve arasında ne varsa hepsi ( yüzeysel ; enlilik)
yani kuranda bahsedilen alemin kelimesi çok boyutlu olarak evren ile ilgili bir kelimedir.
Alemin en az bunlardır ve bunlar içinde dünya okyanusa nisbetle bir damla su kadar yer tutmaz. Alemin dünyadır iddiası olanlar bir toz zerresinin dünya olduğunu iddia etmekten bile daha beter bir küçültme yapmaktadırlar.
Kuranda alemin hakkındakiler bunlardan ibaret değil. Konuyu çok uzatabilecek bir tartışmaya sebep verebilir , açıklanması zor bir konu olduğu için devamından bahsetmiyorum.

Kur’ân’da uzayda akıllı canlıların varlığını bildiren âyetler.

(25 furkân 1) “mübârek oldu (o) ki inici etti (gerçeği , yanlışı) farkettireni (furkân’ı) kuluna , olur diye evrenlere bir uyarıcı”.

(6 en’âm 90) “(işte) onlar (onlar) ki (gerçeğe) iletti allâh böylece (gerçeğe) iletenine onların aynı şekilde uy , de , değil istiyorum (istemiyorum) sizden üzerine onun bir ücret, o (kur’ân) ancak hatırlatmadır evrenler için”.
(12 yûsuf 104) “ve ne istiyorsun (istemiyorsun) onlardan üzerine onun her hangi bir ücretten (bir şey) , o ancak bir hatırlatma evrenler için”.

Furkân kur’ân’ın niteliklerinden bir niteliktir. Bu kelime kur’ân’da 7 adeddir. 7 aded olması ile evrenlerin kurandaki tariflerinden bir tarifte “gökler ve yer ve ne varsa arasında o ikisinin” cümlesiyle tarifinden anlaşıldığı gibi uzay ve ondakiler evrenlerdir. Kuranın bildirmesi ile bildiğimiz gökler 7 kattır. Bu ilişkide kuranın matematik mucize yapısına işaret etmekle birlikte furkan kelimesinin gök katları adedince olması , bu ayetle ilgilendirilince furkanın gök katlarının 7 adeddinin hepsine gönderildiğine işaret olur.
Furkan , iyiyi , kötüyü , doğruyu, gerçeği , yanlışı ayırd ettiren , farkettiren anlamındadır.
Furkân kur’ânda
1- salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammede indirildiği bildirilir ve kur’ân hakkında nitelik , vasıf olarak kullanılır. ( 2- bakara 185) (3 âli imrân 4) (25 furkân 1).
Ayrıca yevmel furkân (gerçek ve yanlışı ayırd ettiriren gün)
Olarak kullanılır. (8 enfâl 41).
Ayrıca mü’minlere furkan (gerçeği , yanlışı ayırd ettiren , fark ettiren) va’dedilir. (8 enfâl 29)
Böylece salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed ve ümmeti hakkında 5 âyette geçer, bunlardan biri selam onlara yüce allâh’ın elçileri mûsa ve hârun ve îsâ hakkında ortak kullanılır.
2- salat ve selam onlara mûsâ ve hâruna indirildiği bildirilir
(2 bakara 53) (3 âli imrân 4) (21 enbiyâ 48).
Böylece 3 âyette selam onlara yüce allâh’ın elçileri mûsâ ve hârûn hakkında kullanılır , bunlardan biri salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed hakkında ortak kullanılır.

Sonuç : furkan kelimesi kur’ân’da 3 peygamber hakkında kullanılır.

1- salat ve selam ona yüce allâh’ın elçisi muhammed.
2- selam onlara yüce allâh’ın elçileri mûsa ve hârun.
3- ayrıca 3 âli imrân 4 numaralı âyette incilin de anılması sebebiyle selam ona yüce allâh’ın elçisi îsâ bu peygamberlere dâhil olabilir.

Furkân evrenlere ,yâni 7 kat gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlara uyarıcı olsun diye allâh’ın kuluna , yâni muhammede indirildi.
Öyleyse 7 kat gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda , yâni evrenlerde uyarılması gereken akıllı canlılar var. Eğer evrenlerde uyarılması gereken canlılar olmasa idi furkân’ın onlara uyarılmaları için indirilmesi anlamsız, saçma olurdu.

Uzayda hayatın varlığını isbat eden yazıma da delil olan hadis bu konuya da delildir. Uzayda akıllı canlıların varlığına bu hadis delildir. İşte o hadis:

“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”


Ülker’de ilim yada îmân varsa , hiç şüphesiz orada akıllı canlılar vardır.

Kur’ân’da furkan kelimesinin bahsettiğim 3 peygamber hakkında kullanılmış olmasının da özel bir anlamı var anlaşılan. Anlaşılan bu peygamberler dünya dışındaki bu canlılara da peygamber olmuşlar. Buna dair hadisler de var . Aşağıda yazılı.
Öyleyse furkan evrensel iletişim gücü ile ilgili bir özellik olabilir.
Bu hadisin hadislerin kitaplarından kaynağını bulamadım. Kaynağı nakledilmeyen bu hadisi (berakat yayınevinin , “altıparmak peygamberler tarihi” adlı kitaptan , “miraçtan sonra zuhur eden vakıalar” başlıklı bölümden alarak , açıklamalar ekleyerek aşağıda yazdım.

Ayrıca aynı kitapta birinci ğöğe çıkmadan önceki gökte dünyâ göğünde (aşağı gökte) mi’râc’ın başlangıcında gördüklerini anlatarak salat ve selâm ona yüce allâh’ın elçisi şöyle diyor:
1 - “bir deryâya (denize) eriştim denizde ve karada ne kadar hayvan var ise o deryâda (denizde) mevcût idi (vardı). (o deniz) muallakta (asılı olarak havada) duruyor ve bir damla damlamıyordu”.
(ayrıca birinci kat göğe kadar olan bölümün yıdızların tümünün içinde bulunduğu dünya göğü (alt gök) olduğu birinci göğün dolayısıyla 7 göğün bu göğün üzerinde olduğu bu hadisin devamından anlaşılıyor.).

Açıklama :
Anlaşılan bu hadiste bildirilen canlılar insan ve cin türü ileri akıl seviyesinde olmayan hayvan türü canlılardır. Âyetler ve hadislerle bildirildiği gibi hayvanlarında aklı vardır. Ancak asıl konu edindiğimiz , insanların akıl seviyesine benzer akıllı canlılardır. Aşağıdaki konular bu tür ileri akıl seviyesindeki canlılara dâirdir.



2 - ye’cûc ve me’cûc.
Alıntı :
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki,
“cebrâîl aleyhisselam beni ye’cûc ve me’cûc tâifesine iletti. Onları îmâna ve allâh’u teâlâya ibâdete da’vet ettim.
Açıklama;
Hakkında pek çok hadis olan ye’cûc ve me’cûc’un mi’râc konusunda olması göklere yapılan yolculuk sebebiyle , uzayda olması muhtemel canlılar olarak düşünülmesi mümkün. Ancak buna dair şüphesiz bir delilim yok. Ye’cûc ve me’cûc’un dünyâda olmasıda mümkün olabilir. Zülkarneynin onları hapğsettiği ile ilgili âyet ve hadisler var. Zülkarneynin onları dünyada bir yerde hapsetmiş olması mümkün olsada buna dâirde kesin bir bilgim yok. Uzayda olması muhtemel akıllı canlılara bunlar örnektir. Öyleyse ye’cûc ve me’cûc ile ilgili tüm âyetler ve hadisler uzayda hayat konusuyla ilgili olarak incelenmelidir. Bu kavmin akıllı canlılar oldukları fakat insan olmadıkları bildilmiştir.

3 -
Alıntı:
“sonra beni şehre ilettiler ki , biri meşrıkta ( doğuda) , diğeri meğribde ( batıda) idi. Bu şehirlerin her birinin iki bin kapısı var idi. İki kapısının uzaklığı bir fersah idi” (bir fersah yaklaşık 5 kilometre).

Açıklama;
2000 kapı var ve her kapı arasındaki uzaklık 5 kilo metre . Öyleyse bu şehirlerin çevresi 2000 x 5 = 10 000 kilo metre. Eğer bu şehirler dairesel şekilde iseler. 10 000 bölü 3,14 = 3 184 , 713 . Yani eğer bu şehirler dâiresel şekilde iseler genişlikleri 3 bin 184 kilo metre olur. Bu kadar büyük bir şehir dünyada yok, bilinen tarihtede yok. Öyleyse bu şehirler dünya dışında , uzayda olan şehirler olabilir.

Ev durumu hesabı;
3 184 000 metrelik çapı olan bu şehrin yarı çapı
1 592 000 metre , alanı 1592 000 x 1 592 000 x 3. 14 = 7 958 216 000 000 metre kare ortalama 2000 metre kare alana bir ev olsa 7 958 216 000 000 bölü 2000 = 3 979 108 ev yapılabilir. Aşağıdaki hesaba göre 44 milyar 160 milyon olan nüfusa göre; 44 160 000 000 bölü 3 979 108 = 11 097 kişi bir evde yaşamak zorunda olacaktır. Öyleyse bu canlıların evleri çok katlı olmak zorundadır . Bir ailede 6 kişi olsa bir evde (11 097 bölü 6 =) 1849 daire olmak zorundadır. Bu türde bir ev ileri teknoloji gerektiren gökdelen türü ev olmak zorundadır. Bu tür bir yerleşimin mümkün olması , dünyanın genişliği ile hesaplanırsa , dünya nüfûsu arttıkça dünyanın insanlar için yeterli olmayacağı endişesine gerek olmadığı , gelişen teknoloji ile uygun çözümlerin bulunabileceği anlaşılır.

A) âd kavminin mü’minleri.

Alıntı :
Meşrıkta (doğuda) olan şehrin halkı âd kavminin mü’minlerinden idi . Sâlih aleyhisselâma îmân getirmişler idi. İbrânî dili konuşurlardı.

Açıklama ;
Öyleyse kur’ân ve hadislerde bahsedilen âd kavmi ile ilgili tüm bilgiler uzayda hayat konusuyla ilgili olarak incelenmelidir. Bu kavmin akıllı canlılar oldukları , islamı kendilerine tebliğ eden peygamberleri olduğu , cennete çağırıldıkları ve cehennemle uyarıldıkları âyet ve hadislerle bildirilmiştir.
Selam ona sâlih peygambere îmân etmiş olmalarına gelince. Âd kavmine pek çok peygamber gönderilmiş , sonunda selam ona hûd peygamber gönderilmiş ve kur’ân’da hûdun kavmi olarak târif edilmişler. Hûd’a îmân etmedikleri için helak edildiler. Ardından semûd kavmine sâlih peygamber gönderildi. Âd kavminden olan mü’minler ise helak edilmediler. Bu hadiste bildirilen âd kavminden kurtulan mü’minlerin semûd kavminin peygamberi sâlihe de îmân ettikleridir.

B)

Alıntı :
Mağribde (batıda) olan şehir ise süryânî lisâniyle konuşurlardı.

2- devam
Alıntı :
Her kapıda on bin kişi silâhıyla beklerdi. Her ay bu on bin kişi gider başka on bin kişi gelirdi. Kıyâmete kadar böyle olup , bir gelene bir daha nöbet gelmez.

Açıklama :
Tahmînî bir hesap ;
2000 kapı , her kapıda 10 000 asker. 2000 x 10 000 = 20 000 000 (20 milyon asker). Peygamberimizin yaşadığı çağda insanların toplamı bile ancak bu kadar olabilir. Öyleyse 20 milyon askeri olan iki şehrin dünyâda olması imkansız. Aradan geçen 1400 küsür yılda insanların nüfûsu en az 1000 kat artmış olmalı. Buna rağmen , yeryüzünde 20 milyonlu askeri olan hiç bir ülke yok. Onların sayısı da artıyordur.
20 milyon asker çıkaracak bir toplumun nüfûsu asker sayısının en az 4 katı olmak zorundadır. Öyleyse bu iki şehrin her birinin nüfûsu : (20 000 000 x 4 = 80 000 000 ) 80 milyon her ay , her kapı için 10 000 asker çıkaran topluluğun nüfûsu . Ümmeti muhammed gibi ortalama 65 yıl yaşıyorsalar , 20 yaşında asker oluyorsalar , 65 yaşına kadar kendilerine nöbet sırası gelmemesi için ; 65 - 19 = 46 yıl başkaları nöbet tutmalıdır. Öyleyse 46 yılın her ayı için(46 x 12 =) 552 ay için , her kapı için 10 000 asker çıkaracak toplum adedinin 552 katı bir toplum var olmalıdır . Öyleyse her kapı için 10 000 asker çıkaran toplum adedi (80 000 000) 80 milyonun 552 katı bir toplum olmalıdır. 80 000 000 (80 milyon ) x 552 = 44 160 000 000 (44 milyar 160 milyon) . Yani bu toplumun nüfûsu 44 milyar civarında olmak zorundadır. Dünyanın şimdiki nüfûsu tahmini olarak 7 milyar civârındadır. Bu iki toplum 1400 yıl önce dünyanın toplam nüfûsunun 6 katı nüfûsa sahip imiş. Aradan geçen 1400 yılda 1000 (bin) kat artmış olsalar her birinin şimdiki nüfusları
(44 160 000 000 x 1000 = 44 160 000 000 000 ) 44 tirilyon 160 milyar olmalıdır.
Bu durumda bu iki şehrin her biri dünya nüfûsunun ( 44 160 milyar bölü 7 milyar = ) 6 308 (6 bin 3 yüz 8) katı nüfûsa sahiptirler.

Alıntı :
Onları dine da’vet ettim ve ibâdet ta’lim ettim. Kabul ettiler. Cümlesi islâma geldiler. Onlar bizim kardeşlerimizdir. Onların iyileri , bizim iyilerimizle , onların kötüleri , bizim kötülerimizle olurlar.

4 -

Alıntı :
Sonra beni üç tâifeye daha ilettiler ki , onlar hâlâ allâh’u teâlâdan gayri düşman bilmezler (allâh’ın düşmanlardırlar). Adları (mensek) , te’vil) ve (mâiris) dir. Onları dîne da’vet ettim, kabul etmediler. Cümlesi cehennemde olurlar.

5 -

Alıntı :
Hazreti habîbi ekrem “sallallâhu aleyhi ve sellem” buyurdu ki , hak teâlâ (allâh) mi’râc’dan dönüşte beni mûsâ aleyhisselâmın kavmine iletti. Onlara selâm verdim. Selâmımı aldılar. Cebrâîl aleyhisselâm beni onlara tanıttı. Benim âhir zamanda geleceğimi , nübüvvetimi (peygamberliğimi) ve vasfımı kitablarında görmüşler ve peygamberlerinden işitmişlerdi. Cümlesi koşup yanıma geldiler ve bir birlerine müjdeler verip etrâfıma toplandılar. Onlara islâmı arz ettim (sundum). Cümlesi (hepsi) islâmı kabul ettiler ve dediler ki , hak teâlâ (allâh) , mûsâ aleyhisselâma senin peygamberliğini haber vermiş idi. Mûsâ aleyhisselâm bize vasiyet etmiş idi. Biz senin gelmeni bekliyorduk ve senin cemâlini (güzelliğini) görmeye âşık idik. Elhamdu lillâh bu devlete (ni’mete) vâsıl olduk (ulaştık).
Resûlullâh “sallallâhu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, onların arasında bir çok şeyler müşâhede ettim. Benizleri sarı , elbiseleri yünden idi. Evleri hep aynı yükseklikte ve tek kat idi. Kabristanları evlerine yakın, mescidleri evlerine uzak ve kapıları açık idi. İçlerinde zengin ve fakir yok, hepsinin mâlî vaziyeti aynı. Dükkânları açık. Kendileri mescidlerde i’tikâf ederler. Çocukları doğsa ağlarlar. Bir kimse ölse sevinirler. Onlara süâl ettim (sordum) : (siz ne din üzeresiniz?) Dedim. Dediler ki: (allâhü tâlâya ve meleklerine ve kitaplarına ve peygamberlerine îmân ettik. Kazâsına (bize ne uygularsa) râzıyız. Ni’metlerine şükrederiz , belâlarına sabr ederiz bir birimize düşmanlık etmeyiz. Cümlesinin (hepsinin) malları aynıdır. Tâ ki kimse diğerine hased etmesin. Hak teâlânın (allâh’ın) rızâsını, nefislerimizin hevâsına (isteklerine) tercih ederiz. Bilmediğimizi öğrenmeye çalışırız ve bildiğimiz ile amel ederiz. Aslâ gıybet etmeyiz. Mâlayânî (boş söz) söylemeyiz. Gündüzleri oruç tutar , geceleri ibâdet ederiz. İbâdetten maksadımız (amacımız) derecâtı âhirettir ( âhiret dereceleridir) ve rızâyı rabbul izzettir (azîz allâh’ın rızasıdır). Emri bil ma’rûf (iyiliği emreder) ve nehyi anil münker ederiz (kötüğü bilinenden men ederiz). Her ne gelirse sabrederiz. Dünyâ fakirliğini, âhiret zenginliği için isteriz. Ni’meti fânîyi (geçici ni’meti) , ni’meti bâkî (kalıcı ni’met) için kabul etmedik. Mûsâ aleyhisselâm bize ne vasiyetler etti ise ona göre amel ettik. Ömrümüzün sonuna kadar bu hâl üzere olmağa kasd etmişiz).
Resûl aleyhisselâm buyurdu ki, onlardan süâl ettim (sordum) :
---------benizleri neden sararmıştır?
---------allâhu teâlânın korkusundan, dediler.
---------kaftanlarınız niçin hep yündendir?
---------peygamberlerin elbiseleri böyle olduğu için.
---------evleriniz neden hep aynı boydadır?
---------bâzımız bâzımız üstünde olmak istemeyiz ve rüzgârı ve güneşi bir birimizden men eylemeyiz.
---------kapılarınız niçin hep açıktır?
---------aramızda hâin ve hırsız yoktur.
---------dükkânlarınız niçin açıktır?
---------bir kimseye bir şey lâzım olur ise, alıp, parasını koysun diye açık tutarız.
---------mescidleriniz niçin uzaktır?
---------adımlarımız çok olsun ve sevâbımız ziyâde (çok) olsun diye.
---------kabristanlarınızı (mezarlıklarınızı) niçin evlerinize yakın yaptınız?
---------ölümü unutmayalım diye.
---------çocuklarınız olsa ağlarsınız, ölse gülerseniz, neden?
---------doğan zindana ve habis hâneye gelir. Ölen rabbisine gider, zindandan kurtulur da ondan.
---------içinizde hiç hasta görmedim, niçin?
---------hastalık günahlara keffârettir. Biz günah etmeyiz. Faraza (var sayalım) bir kimse günah işlese, gökten ateş gelip onu yakar, helâk eder.

Açıklama :
Dünyâda günah işlenildiğinde gökten gelen ateşle yakılmak adeti olan , hiç günah işlemeyenler toplumu olduğuna dâir bir bilgi yok. Öyleyse bu toplum dünya dışında bir yerdedir.

Alıntı :
Bu süâl (soru) ve cevaplardan sonra dediler ki: (yâ resûlullâh, bize şerîatı ta’lîm eyle ve bize vasiyyet eyle). Onlara şerîat ta’lîm ettim ve hâllerine uygun şekilde vasiyyet ettim. (ey kavim! Belâlara sabr edin. Hak teâlâdan (allâh’dan) korkun. Sabretmeğe ondan yardım isteyin. Hiç bir şey ile övünmeyin. Amelleriniz ile riyâ etmeyin. Hak (allâh) celle ve alânın rahmetine i’tikad edin. Dâimâ havf (korku) ve recâ (ümit) üzere olun. Eğer benimle ve mûsâ aleyhisselâm ile haşr olmak isterseniz bu vasiyyetlerimi tutun) dedim. Selâm verip ayrılmak istedim. Dediler ki (yâ resûlullâh, hazretinden iki ricâmız vardır:

Biri :
Düâ buyurun, hak (allâh) teâlâ yeryüzünü bizim için kısaltsın. Her sene ka’beyi muazzamayı haccedelim. Zîrâ yerimiz çinden ötededir. Tayyi mekân (yerin kısaltılması) olmayınca haccetmek müyesser (kolay) olmaz.

Açıklama :
Buradaki “çinden ötededir” sözü dünyâda olması ihtimalini, özellikle o zamanlarda henüz keşfedilmemiş olan , okyanus ada ülkeleri veyâ amerika kıtasında olması ihtimâlini düşündürüyorsa da, aşağıda anılan mi’râca iniş ve çıkışın aynı yerden , kudüsten olması sebebiyle , bu anlatılanlar sırasında henüz dünyâya dönmemiş olması beklenir. Bu durumda şüphesiz olmamakla birlikte , çinden ötede sözünden uzayda anlamının olması düşünülebilir.
İkincisi :
Hak (allâh) teâlâ bizi halkın gözünden örtsün. Halka bizi göstermesin.

Düâ ettim. Hak (allâh) teâlâ kabul etti. Her sene gelip haccederler. Hiç kimse onlar görmez.

Açıklama :
Hacca gelmeleri dünyada olmaları ihtimalini düşündürüyor haklı olarak. Ancak mekanın kısaltılması duası ve duanın kabul edildiğinin bildirilmesi dünya dışından gelmek imkanı bulmaları anlamına da gelebilir. Hakkında fazla bilgimiz olmayan bu kişlerin gelişmiş uzay yolculuğuna uygun araçlarının olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu durumda görünmez olmaları isteklerinin yalnızca hacca gelişleri ile ilgili olmasına bakarak , görünmez olmak dileklerinin insanlardan gizlenmek olması sebebiyle , bulundukları mekanın insanların görme ihtimalinden uzak bir yer olması da uzayda olmaları ihtimaline destek olur. Dünyada yaşayan ve islama uymuş olup yalnızca hac yolculuklarında görünmeyen bir müslüman topluluk olduğuna dair bir bilgi de yok. Bilmediğimiz halde bu durumda olan birileri olması ise çok zor. İslama tam olarak uyan ve sadece hacca gidişleri hakkında bilgi olmayan bir müslüman topluluk var ise , özellikle büyük okyanus veya amerikada onlardan bu kişiler oldukları konusunda şüphelenebiliriz. Böyle bir tesbit olmadıkça , uzaylı olmaları ihtimali dahilinde olacaktırlar. Tek katlı evi olan müslümanlardan oluşan bir medeniyet olsaydı yeryüzünde bu durum çok meşhur olur ve herkes bilirdi.

Alıntı :
Buyurdular ki, ondan sonra cinnîlerden çok tâifeye (cemate) uğradım. Bana gelip selâm verdiler. Selâmlarını aldım. Kelimeyi şehâdeti söylediklerini işittim. Bana dediler ki, (bize dînini (sun) arz eyle).
Cinnîlerden ayrılıp beyti mukaddese (kudüse) geldim. Burakı bağladığım halkada gördüm……

Açıklama :
Görüldüğü gibi rasûlullah dönüşte göğe çıktığı yere geri döndü. Dönüşünden önce anlatılan şeylerin ise dünya dışında gökte , yani uzayda olduğu bellidir. Başka yere inmiş olup tekrar kudüse döndüğüne dair hiç bir bilgim yok. Bu durumda kudüse gelmesinden önce anlattıklarının dünyada olduğunu iddia etmek yanlış olur. Ayrıca göğe çıkış ve iniş için kullanılan aracın , göğe çıktığı yer olan “mi’râc” adlı asansör olduğu , mi’râc’ın başlangıcını anlatan , başlangıç hadislerinin içinde var. Ve bu hadiste göğe çıkış ve inişin bu mi’râc’dan (çıkış aracından) yapıldığı bildiriliyor. Bu durumda kesinlik oluşturur ki kudüse gelmeden önceki konular gökte , uzayda geçen konulardır. Öyleyse bahsedilen tebliğ yapılan toplumlar uzayda yaşayan akıllı canlı türleridir.
Bu canlı türlerinin biçimsel özellikleri hakkında bilgim yok, ancak ye’cûc ve me’cûc adlı canlıları târif eden pek çok âyet ve hadis var. Bunlar insan olmayan akıllı canlılardır. Kıyâmetin alâmetlerindendir ye’cûc ve me’cûc topluluklarının dünyâyı işgal etmesi. Bu hadislere göre yüksek ihtimalle gökte , uzayda olan , bu canlıların, yâni uzaylıların dünyâyı işgali kıyâmet alâmetlerindendir.

Ye’cûc ve me’cûc hadislerinden:

1
“ye'cuc ve me'cuc'dan her fert neslinden bin çocuk bırakmadıkça ölmez”.

2
«onlar üç sınıftır; birinci sınıf erz (büyük ağaç) gibidir,
İkinci sınıf, dört arşın uzunluk ve dört arşın da genişliktedir, üçüncü sınıfta (uzun) kulaklarından birini yatak yapar ikincisini yorgan yapar».

Açıklama :

Birinci sınıf;
Erz ağacı gibi canlılar. Erz ağacı 120 arşın (81 metre 60 santim) boyundadır. Öyleyse muhtemelen bu canlılar 81 metre boyundadırlar.

İkinci sınıf ;
4 arşın boyu 4 arşın genişliği olan canlılar , yâni en az 2 metre 72 santim boyu , 2 metre 72 santim gövde genişliği olan canlılar, tonlarca ağırlıkta canlılar.

3
Sahîh-i müslimdeki bir hadisde peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu bildirilmektedir:
“cenâb-ı hak, yecüc ve mecücü gönderir. Bunlar yüksek yerlerden akın edeceklerdir. Bu sûretle öncüleri taberiye gölüne uğrayacak ve içindeki suyu içecekler. Sonra gelenler de oradan geçecekler ve; vaktiyle burada çok su varmış, diyeceklerdir. (bu sırada yeryüzüne tekrar gelen) nebiyyullah (allahü teâlânın peygamberi) îsâ ve eshâbı (berâberindekiler), tûr dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhâsaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri için, bugünkü paranızla yüz dinârdan daha makbul olacak. Bunun üzerine nebiyyullah îsâ ve eshâbı, onların belâsından kurtulmak için allahü teâlâya yalvarırlar. Allahü teâlâ onların duâsını kabul edip, yecüc ve mecüc kabîlesinin enselerine, nugaf denilen küçük kurtçukları musallat eder. Sabahleyin hepsi de allahü teâlânın kudretiyle tek bir kişi gibi, bir anda helâk olurlar. Sonra îsâ ve eshâbı, tûr dağından yere inerler. Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. Îsâ ve eshâbı, yine allahü teâlâya yalvarırlar; cenâb-ı hak, horasan develerinin boyunları gibi kuşlar gönderir. Onlar leşleri alıp allahü teâlânın dilediği yere atarlar. Sonra cenâb-ı hak, pekçok yağmur indirir ki, hiçbir ev ve çadır, yağmuru geçirmeye engel olamaz. O yağmur, bütün yeryüzünü tertemiz, yemyeşil bir hâle getirir. Sonra yeryüzüne: meyvelerini bitir. Evvelki gibi feyz ve bereket ver, diye emrolunur. İşte o gün bir cemâat, tek nardan yiyip doydukları gibi, onun kabuğu ile de gölgelenirler. Otlağa gönderilen deve, sığır, koyun ve keçilerin de sütleri bereketli olur. Öyle ki sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemâati, sığırınki bir kabîleyi, koyunun sütü de yakın akrabâdan bir cemâati doyurur. İşte bunlar, böylece bolluk içinde huzurlu bir hayat geçirirken, allahü teâlâ hoş bir rüzgâr gönderir. Bu latîf rüzgâr onları koltuklarından tuttuğu hâlde, her mümin ve müslümanın rûhları kabz olunur. Ortada en şerli insanlar kalır. O zaman da birbirleriyle boğuşurlar. Eşekler gibi halkın huzûrunda alenen zinâ ederler. İşte bu fenâ kimseler üzerine de kıyâmet kopar.”

«onlar şöyle diyecekler: yerdekilerini öldürdük; gelin göktekileride öldürelim. Bunun üzerine oklarını göğe atacaklar. Allahda onları kana bulamış bir halde geri çevirecek. İsa (a.s.) Arkadaşlarıyla birlikte onların şerrinden kurtulmaları için allah'a dua edecekler. Allah onlara gökten boyunlarındaki kanı emmek için kurtlar gönderecek, hepsi ölecekler..

Ses ve sedaları çıkmaz olacak. İçlerinden biri sağ kalacak ve şöyle haykıracak: «ey müslümanlar! Allah sizi düşmanınızdan korudu belasını verdi.» bunun üzerine şehirlerden kalelerden dışarı çıkacaklar, bağlı hayvanları da salıverecekler. Hayvanlar onların etlerinden başka bir şey bulamıyacaklar. Yeyip semizleşecekler. Allah'ın peygamberi isa (a.s.) Ve arkadaşları yere indiklerinde yerin onların yağ ve iaşelerinin kpkularıyla dolup taşdığını bulacaklar leş kokusundan geçilmez olacak. Çaresiz allah'a dua edecekler. Allah bir rüzgar gönderecek. O rüzgar hem onları iyileştirecek hem de karşılaştıkları iaşeleri denize savurup atacak.
Bunun ardından cenab-ı hak bolca yağmur yağdıracak her tarafı ayna gibi tertemiz yapacak. O kadar temiz olacak ki yeryüzü kişi bakınca bir ayna misali yüzünü orada görecek.
Sonra yere:
«hadi meyveni ver ve bereketlen!» denecek. Anında yeryüzü bereketle dolacak nar ağaçları bollaşacak. Müslümanlar hem narı yiyecek. Hem de ağaçların gölgesinde dinlenecek. Müslümanlar ye'cuc-me'cuc'ün silah, alet ve edevatını da tam yedi sene odun yerine yakacaklar.»
Ye’cûc ve me’cûc konusunda sunulan hadisler , bunların akıllı canlılar olduğunu isbat ediyor, bu konuda âyetler de var. Ancak sunulan hadisler bunların uzaylı canlılar olduğuna işâret eden delillerdir. Daha zayıf delil oluşturmakla birlikte dünyâlı olduklarına dâir zan oluşturacak hadisler de vardır. Her şeye rağmen uzayda akıllı canlılar olduğu âyetlerle isbat edildi bu yazıda.
Sonraki yazı “kur’ân’da uzayda hayat -3- uzaylı insanlar” olacak inşallâh.
Sonuç :
1- Uzayda hayat var. (delili âyet ve hadis).
2- Uzayda insan ve cin türünün akıl seviyesinde , akıllı canlılar var. (delili âyet ve hadis).

( kur’ân, sûre 20, âyet 47) “…ve sağolsun kim uydu (gerçeğe) iletene”.
(kur’ân, sûre 1,âyet 1) “övgü allâh’a düzenleyeni evrenlerin”.

27 Mart 2009 Cuma

İSİMLERİN KADER ÜZERİNDE ETKİSİ

1 . ( A )

( A ) Harfi namus ve erdem sembolüdür . Ayrıca kişiye lider olmak şahsiyetini verir . ( A ) Harfi İnsanın keşif etme ve orijinal yaşantısına yön verir .

İsminizin ilk harfi ( A ) İse Sağlam iradeniz mücadeleci bir gücünüz var demektir .

( A ) Harfi isminizin ilk harfi değil de isminizin içinde bulunuyorsa o zamanda tahakküm edici bir şahsiyetiniz var demektir .

İsminizin içinde ( 1 ) Den fazla ( A ) Hafi varsa . Buda sizin macera sever Sadakatli , Çalışkan ,ve verimli bir şahsiyetiniz var demektir .


2 . ( B )

( B ) Harfi Hayat gücünü ifade eder . ( B ) Harfi kişiye canlılık ve heves verir . Beden ve ruh canlılığı ( B ) Hafinin etkisindedir .

İsminizin ilk harfi ( B ) İse heyecanlı olurlar . Her zaman içinde bir yardımcı ararlar . Başkalarının görüşlerine de saygı duyarlar .

İsminizin ilk harfi ( B ) Değil de ( B ) Harfi isminizin içinde bulunuyorsa . kendinizi daha çok düşünen ve sağlığına aşırı düşkün olan ve şüpheli ve kuşkulu bir kişiliğiniz var demektir .

İsminizin içinde ( 1 ) Den fazla ( B ) Harfi varsa her işiniz yardımcısız halletmeye gücünüz ver demektir .


3 . ( C / Ç )

Bu harfler insana fizik ve manevi güç verir . İsminizin ilk harfi ( C / Ç ) ise iyimse sevecen ve idareci bir iradeniz var demektir .

Eğer ( C / Ç ) Harfi isminizin içinde bulunuyorsa ve isminizin içinde ( 1 ) Den fazla ( C / Ç ) Harfi varsa . Hayatta her istediğinizi elde edeceksiniz demektir .


4 . ( D )
İsminizin ilk harfi ( D ) ise Zaman zaman maddi ve manevi sıkıntılı günler yaşarlar . Ancak yine bu sıkıntılarım ( D ) Harfinin gizemi ile aşarlar .

( D ) Harfi ( 4 ) Rakamının tüm özelliğini taşırlar . Tabiatları yavaştır ve uysal ve Egoist olurlar .

İsminin içinde ( D ) Hafi bulunan kimseler . Realist , ve Çalışkan olurlar Ancak ( 4 ) Rakamının Zıt etkinliklerinden kaçınmaları lazım .


5 . ( E )

İsminizin ilk harfi ( E ) Harfi ise insana zihin gücü ve kültür zenginliği verir . ( E ) Harfi insana Müzisyenlik ve Konuşma yeteneği kazandırır ,

Kısa olarak . ( E ) Harfi isminizin içinde olursa . Söz ile ifade edilen tüm meslek dallarında başarılı olurlar .

İsminizde ( 1 ) Den fazla ( E ) Harfi varsa . Bütün sanat dallarında ve tüm alanlarda başarılı ve aranan kimseler olurlar .


6 . ( F )

İsminizin İlk ( F ) Harfi ise ev ile aile ile ilgilenen bir kişi olduğunuzu gösterir . ( F ) Harfi hayatta büyük sorumluluk yükleneceğinizi gösterir .

İsminizde ( F ) Harfi varsa . İyi huylu ve çalışkan olduğunuzu gösterir . Hayatta karşılaşacağınız tüm zorlukları aşacağınız gösterir .


7 . ( G / Ğ )

( G / Ğ ) Bu Harfler tefekkürü ifade eder . İsminde bu harfler olan kişiler Her olayı ve her davayı araştırır . Hayatın gizemini araştırmayı seven kişiliklidir .

İsminde ( 1 ) Den fazla ( G / Ğ ) Hafi bulunanlar . “ Mistisizm ” Ağır basar bu “ Mistik ” Gelişkinliğe . Paralel olarak bedeni gelişmede vardır .


İsminde ( G / Ğ ) Harfi bulunan kişiler Hayatta hiç kimseye muhtaç olmadan yaşamanın yollarını bulurlar .


8 . ( H ) Harfi merdivene benzer . Hayatta bütün güçlükleri yeneceklerine
işarettir .

İsminde ( H ) Harfi bulunanlar . Hayattaki önlerine çıkan merdivenli yolları çıkışlı yollar ağır ve emin adımlar ile çıkar başarıya ulaşırlar .

İsminin içinde ( 1 ) Den Fazla ( H ) Harfi varsa . Daha başarılı ve zeki olmaları için . Yeteneklerinizi kullanmanız lazımdır .


9 . ( I / İ )

( I / İ ) Harfleri Bu Harfler Kainata benzer sütuna benzedikleri için . Kişiye yıkılmaz ve yılmaz bir güç verir . ve Mükemmel bir şahsiyet ifade eder .

İsminin içinde bu ( I / İ ) Harfi bulunan kimse . Hoş görülü , Sempatik , Yardım sever , Ve seyahat etmeyi severler .


10 . ( J ) 10 = 1 + 0 = 1

( J ) Harfi tek basamaklı rakamı ( 1 ) Dir İsminde ( J ) Harfi bulunan kimse Çok iyi bir lider ve otoriter bir kişi olur .

İsminde ( J ) Harfi bulunan bir kimse güçlü şansı açık ( J ) Harfinin rakamsal değeri ( 10 ) dur . ( 10 ) Da , ( 1 ) ’ On katıdır .

Bu nedenler isminde ( J ) Harfi bulunan kimse maddi ve manevi sahada çok güçlü olurlar . ( J ) Harfi kişiye manyetik güç ve cazibe kazandırır .


11 . ( K ) 11 = 1 + 1 = 2

İsminizin ilk harfi ( K ) Harfi ise Büyük halk topluluklarını etkileyecek bir güçleri sahip olur . Kendi güçlerini ve etrafına toplananların . güçlerini ve fikirlerini birleştirirlerse daha da başarılı olurlar

( K ) Harfi ( 2 ) Rakamının etkisindedir . ( K ) Harfi manyetik güçler ile donatılmıştır .

İsminde ( K ) İçinde Harfi olanlar mücadeleci cesur atak ve atılgan olurlar mizaçları hareketlidir .


12 . ( L ) 12 = 1 + 2 = 3

( L ) Hafinin rakam değeri ( 3 ) Tür . ( L ) Harfi tüm güzellikleri temsil eder .

İsminde ( L ) Harfi bulunanlar popüler bilgili ve başarılı olurlar . Sezgileri kuvvetli olur . Başkalarının davranışlarındaki problemi anlamak ve olayları çözmek isminde ( L ) Harfi bulunanlar için daha da kolaydır .

13 . ( M ) 13 = 1 + 3 = 4

İsminizin baş Harfi ( M ) İse itlerinizde ve aşk yaşantınızda başarı sağlayacaksınız demektir . Bir kişinin İsminin içinde ( 1 ) den fazla ( M ) Harfi varsa o kişi çok başarılı ve üstün demektir .

( M ) Harfinin rakam değeri ( 4 ) Tür . ( M ) Harfi insana mükemmel bir hareket ve güç verir .

İsminin ilk harfi ( M ) olan insanlar . Mantıklı iradeli üstün yetenekli olurlar . Konsantrasyon güçleri çok gelişmiş olurlar .

( M ) Harfi düzenli ve bilinçli atılan bir adıma benzer . Bu nedenle isminde ( M ) Harfi Olan kişiler her işte her yerde ve her sahada alanda başarılı olurlar . Ruhsal ve bedensel açı dan çok güçlü olurlar .


14 . ( N ) 14 = 1 + 4 = 5

( N ) Harfinin Rakam değeri . ( 5 ) Tir . İsminin İlk harfi ( N ) . Olan Merkür Gezegeninin . Tesiri ve Etkisi altındadır . Akılları ve hisleri devamlı çarpışma halindedirler .

İsminde ( N ) Harfi olan kişi . Tıpkı bir radyo alıcısı gibi . Frekansları her şeyden etkilenir ve tesiri altında kalırlar .

İsminde ( N ) . Harfi olan kişiler . Her zaman uyanık olurlar ve her söyleneni hıfz ederler . Ve kolay aldatılamazlar . Bu harfin bir özelliğinde kararsızlıktır . Bazen kararsız olurlar ve sıkıntı ve stres yaşarlar . Başarılı olmak istiyorsanız hislerinizi yenmeniz lazımdır .


15 . ( O / Ö ) 15 = 1 + 5 = 6

İsminizin Baş Harfi . ( O / Ö ) Harfi ise . Gizemli ve Sihirli olan şeyleri araştırıp bulma yeteneğini verir kişiye .

( O / Ö / ) Harflerinin Rakam değeri . ( 6 ) Dır . Sembolü Kainat ’ tır . Maddi ve Manevi güçleri üzerinde toplar .

( O / Ö ) Harfi kişiye . Maddi ve Manevi açıdan yükselmeyi öğretir ve Kişiyi samimileştirir .


16 . ( P ) 16 = 1 + 6 = 7

( P ) Harfinin Rakam değeri ( 7 ) Dir İsminde ( P ) Harfi bulunanlar Tedbirli zeki ve anlayışlı ve ileri görüşlü olurlar . Okumayı severler .

Mistik görüşleri ağır basar Buda normaldir çünkü ( P ) Harfinin Ters etkisi ve tesiri içine kapanıklıktır başarılı olmak için . ( P ) Harfinin olumlu etkilerinden faydalanınız . Dünya işlerine pek önem vermezler .


17 . ( Q ) 17 = 1 + 7 = 8

( Q ) Bu Harfin rakam değeri ( 8 ) Dir . ( Q ) Harfi ( 1 ) ve ( 7 ) Rakamlarının etkisinde olduğu için . Bu rakamlarını özelliğini gösterir .

İsminde ( Q ) Bu harf olanlar kavgacı bir mizaçları vardır . Ayrıca renkli bir dünyaları vardır . ( Q ) İsminde bu Harf olan kişiler başarıya daha çabuk ulaşırlar .


18 . ( R ) 18 = 1 + 8 = 9

İsminizin ilk harfi ( R ) İse emin ve sayılır sevilir ve iyi bir lider olur korkusuzca giderler davaların üzerine . Zenginden alıp fakire veren bir mizaçları vardır . Kişilikleri karizmatik ve sade gösterişi sevmeyen bir tiplerdir .

( R ) Bu Harfin Rakam değeri ( 9 ) Dur . ( R ) Harfi enerjik başarı ve azim doludur . Olayların üzerine Emin adımlar ile giderler ve başarısız olmaları muhtemelen azdır .


19 . ( S / Ş ) 19 = 1 + 9 = 10

( S / Ş ) Harfleri bitip tükenmeyen güçleri ve arzuları Sembolize eder ve ( S / Ş ) Harflerinin Rakam değeri ( 2 ) dir .

Bu Harflerin Rakamının ( 19 ) olması ( 19 ) . Rakamını topladığın zaman ( 10 ) . Elde edilmesi . ve tek basamaklı Rakamının da ( 1 ) . Olması

İsminde ( S / Ş ) Harfi bulunanlar ihtiraslarla ve gizem ile dolu olduğunu gösterir kişiye .


20 . ( T ) 20 = 2 + = 2

( T ) Harfinin Rakam değeri ( 2 ) Dir . İsminin İlk Harfi ( T ) İse Çoğunluklar Sihirli ve Gizemli bir mizaca sahip olurlar . Fakat ( 2 ) Rakamının etkisi ile zaman zaman uysal bir kişi olurlar .

( T ) Harfinin esas Rakamı ( 20 ) Dir . ( 20 ) Deki ( 2 ) Rakamı . ( 20 ) Rakamından ( 10 ) Defa daha güçlüdür .

İsminde ( T ) Harfi bulunan kimse çoğunlukla başkalarının idaresi altında yaşamaktan zevk alırlar . Kendi başlarına bir iş yapmaktan ve sorumluluk almaktan korkar ve çekinirler .

( T ) Harfindeki . Şekil değiştirme . Özelliğinden ötürü . İsminde ( T ) Harfi bulunan kimse . Zaman zaman karakterleri değişir ve uysal bir insan olurlar .


21 . ( U / Ü ) 21 = 2 + 1 = 3

İsminizin İlk harfi ( U / Ü ) ise hiç beklemedik bir başarı ve yetenek kazanırlar .

( U / Ü ) Harflerinin Rakam değeri ( 3 ) Tür . Bu Harfler içine her şey konan bir kaba benzer .

İsminiz içinde . ( U / Ü ) Olan kimseler her şeyi öğrenmek için çok yetenek ve güç harcarlar ve öğrenirler . Zeki ve azimli olurlar .


22 . ( V ) 22 = 2 + 2 = 4

İsminizin İlk Harfi ( V ) İse . Güçleri sayesinde Hayatta karşılaşacakları tüm engelleri ve güçlükleri aşarlar ve başarıya ulaşırlar .

( V ) Harfinin Rakam değeri ( 4 ) Tür . ( V ) Harfi ( 2 ) Rakamının etkisindedir . ( 4 = 2 x 2 ) Dir Bu nedenle

İsminde ( V ) Harfi Bulunanlar . Metafizik alanında çok güçlü olurlar . Nazariyattan ziyade tatbikatta daha başarılı olurlar . Azimleri sayesinde başaramayacakları iş yoktur .


23 . ( W ) 23 = 2 + 3 = 5

( W ) Harfi insana değişiklikleri gösterir

İsminde ( W ) Harfi olan kimseler . Mizaçlarında şaşılacak kadar değişiklik görülür .

( W ) Harfi Dalgalanan heyecanların simgesidir . İsminde ( W ) Harfi bulunan kimse . Ay ’ ın denizleri etkilemesine benzer şekilde ( W ) Harfin etkisinde kalırlar .


24 . ( X ) 24 = 2 + 4 = 6

( X ) Bu Harf çok etkili bir harftir .

İsminde ( X ) Harfi bulunan kimseler . Doğru dürüst ve Çok yetenekli olurlar . Ruhsal güçleri de kuvvetli olur insanların yardımına da koşmayı severler .


25 . ( Y ) 25 = 2 + 5 = 7

İsminizin İlk Harfi ( Y ) Harfi ise ilim sahasında çok başarılı olurlar . Her ortama ve her topluma kolayca uyum sağlayabilirler .

( Y ) Harfinin Rakam değeri ( 7 ) Dir . Çok değerli bir Harftir . Define ve Petrol aramada kullanılan çubuğa benzer . İsminde ( Y ) Harfi olduğundan gizli ilimlere de aşırı merak duyarlar ve gizemleri araştırmayı severler .

Tefekkür ve İnsanlık sevgisi ve sırdaşlık . ( Y ) Harfinin kişiye kazandırdığı bir başka özelliktir .

İsminizde ( Y ) Harfi varsa . özel yetenekleriniz vardır azminiz ve inancınız ile azminizi ve yeteneğinizi birleştirirseniz uzanamayacağınız dal ve başarılı olamayacağınız alan ve saha kalmaz .


26 . ( Z ) 26 = 2 + 6 = 8

( Z ) Harfinde muazzam bir güç ve enerji vardır bu harfin rakam değeri ( 8 ) Dir . Ancak bu güç insanı çok güçlü ve çok güçsüz yapacak niteliktedir .

İsminizi İlk Harfi ( Z ) İse . İç güdülerinin emrettiği Kötü işleri yapmazlarsa Çok başarılı ve azimli olurlar . İç güdülerini sesini dinler ve iş güdülerinin emirlerine ran olur boyun eğerlerse Hayattan zevk alamazlar .

( Z ) Harfinin etkisi ve tesiri Dalgalı elektrik akımına benzer . Bu nedenle isminde ( Z ) Harfi olan kişiler .

Tıpkı ( Z ) Harfinin . Olduğu gibi Bir ileri bir geri düşünceye sahip olurlar .

İsminde ( Z ) Harfi olan kişiler . maddi sıkıntı çekmezler . Politikada başarılı olabilirler . Ancak mevki ve makamlarını korumaları için . ( Z ) Harfinin Etkilerinden kurtulmaları lazımdır

13 Mart 2009 Cuma

(KABE) DÜNYANIN ÇEKİM MERKEZİ

İnsan bedenini saran sinir sisteminde akmakta olan bioelektrik gibi, dünyanın yüzeyi altında da akan negatif ve pozitif radyasyon akımları, kanalları mevcuttur.

Bu akım kanallarına batıda özellikle İngiltere`de de « ley » hatları deniliyor. Negatif olanlarına da «kara akım hatları» tâbiri kullanılıyor.

İşte dünyanın bedeni içindeki pozitif enerji hatlarının kesişip sanki bir enerji santralı gibi yayın yaptığı en önemli merkez Mekke `de bulunan Kâbe-i Muâzzama `nın altı ve bunun uzantısı içinde Arafat Dağı `nın altıdır!..

Resim

Kabe Dünya'nın Merkezinde


Resim

Kâbe tarih boyunca garip tecellilere mazhar olmuş bir mekan. Onun kutsallığı ve merkez rolü, ta Hz. Âdem ve öncesine kadar uzanır. Hz. İbrahim tarafından imar edilmiş, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğum yeri, bütün hak dinlerin kıblesi olması yanında, birçok peygamberle alakası ile şimdiye kadar ona denk, Allah evi denebilecek bir bina görülmemiştir yeryüzünde.

İnsanların günün yirmi dört saatinde devamlı bağlantı halinde olduğu ve ziyaret ettiği Kâbe'ye denk başka bir yer var mıdır yeryüzünde?

Manevi hayatımızın merkezinde duran kalp gibi Kâbe de yeryüzünün kalbi olarak mı yaratıldı? İbadetlerde yöneldiğimiz Kâbe'nin manevi esrarından ne kadarına vakıfız?

Kâbe, Eski Dünya'nın (Avrupa, Asya ve Afrika) merkezinde bir konumda yer alıyor ve bu üç kıtaya hemen hemen aynı uzaklıkta bulunuyor. Ama siz en iyisi elinize bir Dünya haritası alıp, Kuzey Amerika'dan Avustralya'ya, Kuzeydoğu Asya'dan Güney Amerika'ya doğru birer çizgi çekiniz ve bu çizgilerin kesiştiği yere bakınız. Kâbe'nin Dünya karalarının merkezinde kalan bir konumda yer aldığını görürsünüz.

Resim

Kâbe Dünya'nın merkezinde

Coğrafyacılar, yeryüzünün herhangi bir noktasını kolaylıkla bulabilmek ve en pratik yoldan, en doğru biçimde gösterebilmek için, Dünya'yı enlem ve boylam adı verilen çizgilerle, sembolik olarak küçük karelere bölmüşlerdir. Ancak, bu çizgilerin başlangıç noktaları, bilimsel bir temele değil, farazî bir kabule dayanır. İngiltere'de Greenwich'ten geçtiği kabul edilen boylam çizgisi 0 (sıfır) kabul edilir. Yuvarlak olduğu iddia edilen Dünya'mızın, aslında kutuplarının basık ve ortasının şişkin olduğu bir gerçektir. Bu şişkin bölgenin, tam ortasından geçen en büyük enleme ise, "0" enlemi denmektedir. Bu enlem, bilinen adıyla Ekvator'dur. Ekvator'un da nispi olarak, Dünya'yı tam ortadan ikiye ayırdığı kabul edilir.

Kutup noktaları, Ekvator'un oluşturduğu dairenin tam merkezinden geçen bir eksenin iki uç noktasıdır. Ancak bunlar gerçek kutuplar değildir; coğrafi kutuplardır. Gerçek kutuplar ise manyetik özellikleri ile dikkat çeken, mıknatıs ibrelerinin yöneldiği esrarlı özellikleri ile dikkat çeken manyetik kuzey ve güney kutuplarıdır. Kuzey kutbu, coğrafi kutbun yaklaşık 1290 km güneyinde kalır. Bu da Kanada'nın kuzey batısında Ellef Ringnes adalarının kıyısına tekabül eder. Güney kutbuna gelince Antarktika kıtasında, Adelie Land denilen bir bölgede yer alır.

Bir pusulaya Dünya'nın neresinden bakarsanız bakın, daima kuzey yönünü gösterir. Eğer bu yönü takip ederseniz, sonunda manyetik kuzey kutbuna varırsınız. Pusula ibreleri bu bölgedeki manyetik alanın tesirinde kalarak sürekli olarak buraya yönelir, bu yöneliş sayesinde bizler de karada, denizde ve havada yönümüzü kolayca buluruz.

Enlem ve boylamların gösterdiği kutup noktaları ile pusulanın gösterdiği manyetik kutup noktaları neden birbirinden farklı yerlerdedir? Dünya'nın ekliptik olarak 27o 27'lık eğime sahip olduğunu biliriz. Dünya'nın başı böyle eğdirilmeseydi tek bir mevsimi, mesela hep yazı yahut kışı yaşayacaktık. Günler, buna göre uzar ya da kısalır. Işte bu eğim, kutupların yerini de değiştirmiş olur. Gerçekte; enlem ve boylamları çizerken Dünya'nın bu eğimini, yani mıknatısların sürekli yöneldiği manyetik kutupları dikkate alırsak, yeni bir Ekvator çıkar. O zaman "0" (sıfır) no'lu en büyük enlem olan Ekvator, bu yeni haliyle, Mekke kentinden geçecektir. Bu da Kâbe'nin, Dünya'nın ortasında bulunduğu gerçeğinin başka bir teyidi sayılabilir.

Öte yandan, bu düzeltilmiş şekilde çizilen, Oğlak ve Yengeç dönenceleri de, yine Mekke'nin bulunduğu bloktan geçmektedirler. Bu mantığa göre çizilen boylam ise (iki kutbu birleştirerek), yine aynı blok içerisinde, dönenceleri ve Ekvator'u keser. Bu kesişme noktası yine Mekke'dir. Bu enlem ve boylamların Mekke'de kesişmeleri, Kâbe'nin yerinin çok özel olarak belirlendiğinin bir ifadesi kabul edilebilir ve yine insanların ibadetlerinde niçin oraya yöneldiklerinin sırlarını taşır.

Dünya'nın manyetik kuzey ve güney kutuplarına göre çizilen yeni ekvator çizgisinin, yani Kâbe'den geçen Ekvator çizgisi üzerinde, birisi Kâbe'ye göre doğu, diğeri ise batıda iki adet manyetik kutuplar bulunmaktadır. Batı kutbunu esrarengiz olayları ile "Bermuda" üçgeni teşkil ederken, doğusunu ise Japonya'da bir körfez bölgesi teşkil eder. Bu körfez de Bermuda gibi kaybolmaları ile meşhur olmuştur. Kâbe'nin bu iki noktanın tam ortasında yer alması da Kâbe'nin yerinin özel olarak seçildiğini düşündürmektedir.

Resim

Nurdan Direk

İbn-i Abbas'tan gelen hadis rivayetinde "Göklerin en önde geleni, kendisinde arş olandır. Yerlerin en önde geleni de bizim üzerinde olduğumuz Arş'tır" ifadesi yer alır. (Suyuti, ed-Dürer el-Mensur, VI/239) Bilindiği gibi âlemler sadece bizim içinde yaşadığımız fizik evren ile sınırlı değildir. Yedi farklı uzay-zamanın bulunduğunu Kur'an'da geçen seb'a ve semâvât ifadelerinden anlamak mümkün.

Havada, yerin altında her nerede bulunursak bulunalım Kâbe'nin bulunduğu mekana yönelmek, istikbal-i kıble için kafi gelmektedir. Bediüzzaman gibi maneviyat büyüklerinin de ifade ettiği gibi kıbleyi, sadece Kâbe'nin bulunduğu mekan olarak değil, Kâbe'den Arş'a uzanan nuranî bir sütun ve manevî bir direk olarak düşünmek gerekir. Bu nurdan sütun, ferş denen arzımızı cennetin de üstünde kalan ve âlemin çatısı hükmündeki "Arş"a bağlar. Kâbe'de hissedilen ve solunan apayrı bir maneviyat ve ruhî atmosferin Arş'a uzanan bu nuranî sütunla ilgisi nedir? Dünya'mızı en üst semaya bağlayan "göbek bağı" diyebileceğimiz nurdan bağın taşıdığı sırlar henüz meçhulümüz. Sürekli kutba yönelen mıknatıs misali insan kalbi de bu ilahî nurun devamlı çekim etkisi altında mı bulunmaktadır? İnsanların pervane oldukları bu ilahî nur, tefekkür-dua-tespih-hamd gibi manevi hâsılatın toplandığı ve oradan Arş'a ulaştırıldığı bir tür uydu misal toplama-dağıtım ve nakil üssü fonksiyonu mu görmektedir? İbadetlerde kıbleye yönelmekle, tıpkı antenlerini uyduya çeviren haberleşme vasıtaları gibi, kalp ve beyinden neşrolunan mana dalgalarının önce bu nurdan sütuna geldiğini ve oradan da ilahî dergaha ulaştığını düşünebilir miyiz?

Resim

Kâbe'de rahmet zirveye çıkar

Acaba namaz gibi ibadetlerde kıbleye yönelmekle, o nurla bağlantıyı en üst noktaya mı çıkarıyoruz? Öyleyse, namaz sırasında yapılan hareketlerde bu nurun, insanın ruhî ve fizikî varlığının tüm unsurlarına nüfuzunun sağlandığı; Kâbe'de tavaf yapıldığında ise, yani nurun odak noktasının çevresinde dönüldüğünde, bağlantı ve rezonansın en üst seviyeye çıkarıldığı an olmalıdır. Bu soru ve ihtimallerin gerçek cevaplarını maneviyat ve hakikat kâşiflerine bırakarak şu ayetin ifade ettiği manaya bakalım:

"Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev Mekke'de o kutlu ve bütün insanlar için hidayet yeri olan Kâbe'dir. Burada apaçık deliller vardır. Ibrahim'in makamı vardır; kim oraya girerse emniyet içinde olur." (Âl-i Imran, 3/96-97)

"Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe'yi tavaf etmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır" İlahî fermanı, her sene mübarek bir zaman dilimi içinde, Beytullah'a teveccüh edip, belirli mekanları, hususi bir kısım usullerle ziyaret etmesini farz kılar.

Oraya gidenlerin, bilaistisna herkesin ayrı bir atmosferi solumaları, orada ayrı bir iklim ve fiziki anlamda ifadesi mümkün olmayan apayrı bir havayı hissetmeleri de Kâbe'deki sırların sözle anlatılamayan fakat hissedilebilen tecellileri olmaktadır.

Bir çekirdekten yüz binlere, milyonlara varan sümbül ve tane alınması gibi, Allah'ın rahmetinin zirveye çıktığı bu mekanda kullar, yüz binler, milyonlar sevaplara ulaşır; günahlarının sıfırlanacağı bir fırsatla tanışırlar. Dünya'nın merkezine, aslında adeta Arş'a uzanan bu nurlu yolculukta insan yepyeni gerçeklerle tanışır. Bir yaratılış gösterisine şahit olur. Bembeyaz ihramlar içinde kefenleri her türlü farkın ve sınıfın ortadan kalktığı, aynı anda yeniden dirilmenin, mahşerin hatırlandığı, İslam'ın bilfiil yaşandığı, cemaat şuuru ve sırrının en azim şekilde tecelli ettiği bir gösteriye tanık olur. Hac ibadetiyle, arzın Arş'a bağlanıldığı, nuranî dairenin yoğun dezenfekte etkisiyle kullar bir bir günahlardan temizlenir. Allah'a kulluk şuurunun yeniden kazanıldığı, ahd-i peymânın yenilendiği bir ibadet seremonisinde kul, Allah'a doğru sonsuz bir hareketin içine girer.

Prof. Dr. OSMAN ÇAKMAK

11 Mart 2009 Çarşamba

TEMİM-i ED-DARİ (DECCAL)

Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın )

"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi:

"Ben cessâseyim!"

"Cessase nedir?" denildi.

"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.

"Vah sana! Kimsin sen?" dedik.

"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım:

"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik.

"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik.

"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:

"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz:

"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.

"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.

"Evet!" dedik.

"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.

"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.

"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.

"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.

"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi.

"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.

"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.

"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.

"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.

"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.

"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz:

"Evet!" dedik.

"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize )

"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek:

"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:

"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."

Müslim, Fiten 119, (2942); Ebu Davud, Melahim 15, (4325, 4326); Tirmizi, Fiten 66, (2254).